EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar Banner Maker
Türkiye, Ortadoğu'da İran'a denge unsuru olmaya doğru ilerliyor
Kuzey Irak'la
belirli bir düzeyde temas kurmaya başlayan Türkiye, Kürt sorununu
sadece askeri araçlarla çözemeyeceğini anlamış görünüyor. Irak'taki
bütün gruplarla diyalog kurma yönündeki Türk eğilimi, İran'a karşı
dengeleyici bir role işaret
04/05/2008 (664 kişi okudu)
HAZIM MUBİDİN
Türk
hükümetinin, özellikle de sarp Irak dağlarındaki PKK sığınaklarına
yönelik son askeri operasyonları sonrasında, Kürt sorununun sadece
askeri güçle çözülmesinin imkânsızlığına ikna olduğu aşikâr. Bu askeri
operasyonlar, taleplerinin ve kurdukları mantığın adil olduğuna inanmış
örgüt savaşçıları üzerinde ciddi etki yaratmadı. Irak Kürtleriyle ABD
yönetimi arasındaki koalisyonun, Türk-Amerikan ilişkilerine denk
olabileceği görüldü. Şöyle ki Washington, Türk saldırısının bölgedeki
Amerikan politikaları için kısmen de olsa başarıyı temsil eden Irak
Kürdistanı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, operasyonun durması
için müdahalede bulundu. Ayrıca bu operasyonun Irak'taki siyasi çalışma
üzerinde de muhtemel etkileri olacaktı ki, ABD Ortadoğu'nun geleceğine
yönelik bakış açısının başarılı olması için bu çalışmaya bel bağlıyor.
Bu durum, Türk dışişleri bakanının ülkesinin Irak Kürtleriyle
ilişkileri yoğunlaştırma niyetini ilan etmesine ve gözlemcilerin Kuzey
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'yle çeşitli düzeylerde bağlantı tahmininde
bulunması gerektiği yönündeki işaretine açıklık getiriyor. Özellikle de
Bölgesel Yönetim, Türkiye'ye beklemedikleri bir yenilgi tattırdığını
ilan eden PKK'ya destek ilan etmekten kaçınmışken...
Fakat böyle bir temas, Türkiyeli Kürt isyancılar meselesinin
çözümünün Erbil, Süleymaniye ve Bağdat'ta değil, Türkiye'nin Kürt
vatandaşlarına yönelik hükümet politikalarında yattığı gerçeğinin Türk
karar alma organlarının zihninden uzak olduğu anlamına gelmez.
Türkiye dışişleri bakanının, Iraklı Kürtlerle beklenen
bağlantıların PKK'yla mücadele ve enerji konularına yoğunlaşacağını
dile getirmesi, Türkiye'nin Kürt bölgesinin elektrik ve petrol ihraç
etme koridoruna duyduğu ihtiyacı isyancıların faaliyetlerinin
durdurulması konusuyla bağlantılı kılmasına açıklık getiriyor. Türkiye
Kürt yönetiminden, gerek güç yoluyla gerekse de PKK liderleriyle sıcak
temas yoluyla isyancıların faaliyetlerinin durdurulmasına katkıda
bulunmasını istiyor. Erbil'se, Kürt sorununun çözüm noktasında gerçekçi
bir Türk iradesinin sağlanır ve Türkiye'nin Kürt vatandaşlarının
talepleri asgari düzeyde karşılanırsa arabuluculuğa hazır olduğunu ve
bu durumun Türkiye'ye Kuzey Irak'taki petrolün kullanımından yararlanma
imkânı vereceğini defalarca dile getirdi.
Ordunun davranışlarına hükmeden bazı milliyetçi yanılgıları aşarak
Ortadoğu'da etkin olmaya çalışan Türk devletinin bölgesel bir güç
olarak çıkarlarını göz ardı etmememiz gerekir. Türkiye kendisini bazı
anlaşmazlıkları aşma gücüne sahip bir güç olarak sunuyor ve böylelikle
Suriye'yle İsrail arasında bölgenin istediği ve bölge sakinlerine
savaşlara girmek yerine yapıcılığa kanalize olma imkânı veren barış
için aracılık rolünü yerine getirebilmeyi istiyor. Savaşlar acı ve
sıkıntı dışında bir şey getirmedi. Ayrıca Irak'taki bütün gruplarla
diyalog kurma yönündeki Türk eğilimi, bu ülkedeki İran rolüna karşı
denge sağlamaya çalışan bir role işaret ediyor.
Türk hükümeti Kuzey Irak'taki askeri operasyonunun amaca
ulaşamadığı, çözümün diyalogda saklı olduğu ve diyaloğun da, gerek
Irak'ta gerekse de Ortadoğu'da barışı yerleştirmek için istenen olumlu
role sıcak bakan Erbil'den başlamasında beis bulunmadığı kararına
varırsa yaralara çözüm bulmuş olur.
Türkiye, 2008’i kaybetti; AB ve demokrasiyi kurtarabilecek mi?
Anayasa
Mahkemesi’nin Ak Parti’yi kapatma davâsını kabulü, beklenmedik bir şey
elbette ki değildi. Bunun bir “sürpriz” yanı yok. Ancak, davânın
görülmeye başlamasıyla birlikte –iddianamenin geri çevrilmesi gibi son
derece küçük ama varolan bir ihtimal de bertaraf edildiğine göre-
Türkiye’nin içine itildiği “siyasi kriz”in yeni bir aşamaya geldiği
besbellidir.
Siyasi kriz, siyaset sahnesini kutuplaştırarak derinleşeceğe benziyor. İşler, dünkü raddesine gelene dek aranan “sağduyu” ve “uzlaşma”nın
bundan sonra daha da zor bulunabileceği anlaşılıyor. Türkiye’nin
selâmetinden yana olan herkese, bu arada, başta hükümet ve başı yani
Başbakan Tayyip Erdoğan’a bugüne dek olduğundan daha büyük ve daha ağır sorumluluk düşüyor.
Anayasa Mahkemesi’nin davâyı “incelenmeye değer bulması” ve bunu bu şekilde görerek “oybirliği”yle
kabul etmesi, davânın sonucuna işaret etmiyor. Ak Parti’nin
kapatılmasına karşı çıkacağı sanılan Anayasa Mahkemesi üyeleri de var.
Dolayısıyla, sonucu gösteren, davânın “oybirliği”yle kabul edilmesi
değil. İddianamede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ilişkin bölümün iddianamenin dışında bırakılmamasının 7’ye 4 oyla kabul edilmesi.
İşin bu faslı, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararını ve Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a “siyaset yasağı” getirmeyi, aynı oy oranıyla alabileceğine bir “karine” olarak görünüyor. Malûm, bir siyasi partinin kapatılması için gerekli olan asgâri oy oranı 7’ye 4.
Şu anki göstergelere bakarak, bu “süreç” ve mevcut “güçler dengesi” devam ettiği takdirde kapatılacağını yüzde 100’e yakın bir ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Yani, “yargı darbesi”nin hedefine adım adım yürüdüğüne hükmedebiliriz.
Yargıtay
Başsavcısı’nın 162 sayfalık iddianamesini tekrar okudum. İddianamenin
22.sayfasındaki şu bölümü okurken, nutkum bir kez daha tutuldu:
“Hukuk
düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu eylemin bir siyasi parti
tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla işlenmesi
durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları
gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç
olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu
doğurmaz... Siyasi partiyle isnat edilen eylem hakkında ceza davâsının
veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller
nedeniyle açılamamış olması da sonuca etkili değildir.”
Hukukun “kanunsuz suç olmaz”
gibi en temel ilkesi bile, Başsavcı tarafından bir kenara bırakılmış ve
Türkiye’nin iktidar partisinin kapatılmasına engel oluşturmayacağı
böylece belirtilmiş oluyor.
İddianame, bunun gibi sayısız totoloji örnekleriyle dolu. Ve, böyle bir iddianame “incelenmeye değer” görülüyor, hem de ancak “vatana ihanet” suçuyla
yargılanabilecek, onun önerilmesi için TBMM’nin üçte iki oyunun
gerekliği bulunduğu Cumhurbaşkanlığı makamı bile korunmadan,
Cumhurbaşkanı da yargılanmaya dahil edilerek.
Hukuki değil, siyasi bir gelişmeyle karşı karşıyayız...
*********
Bu durumda, Ak Parti olaya nasıl yaklaşacak? Bir ay içinde bir “ön savunma” verecek mi? Bunu red mi edecek? “Ön savunma” verse, olayı “hukuk içinde” gördüğü anlamına gelmeyecek mi ve bu, özü siyasi olan bir gelişmede “umutsuz bir çırpınış ve mücadele” sayılmayacak mı?
Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Bunlar, Ak Parti yönetimine kalmış hususlar.
Peki, siyasi parti
kapatmayı imkânsız kılacak Anayasa maddelerinin değiştirilmesine
gidilmesi ve TBMM aritmetiğine göre, bunun 330-367 aralığında mümkün
olması halinde “referandum”a gitmek... Ak Parti, bu “yol”a girebilir mi?
“Bir davâ görülmekte iken, onu etkileyecek Anayasa değişikliği yapılamaz.” Böyle bir sav var. Ancak, bu da “siyasi” bir sav. Çünkü, yapılamayacağına dair hiçbir “hukuk kuralı” bulunmuyor. Artık, her şey “siyasileştiği” için, Ak Parti’nin rotasını da “siyasi strateji” ve “taktikler” belirleyecek. “Varoluşsal” bir
mücadeleye itilen Başbakan ve partisine, normal zamanda yapması
düşünülemeyecek davranışlara girmesi durumunda eleştirmenin ne “moral” ve ne de “pratik” anlamı bulunmuyor.
Başbakan’a, işte tam
da bu noktada büyük ve ağır sorumluluk düşüyor. İşlerin gelip dayandığı
nokta, Türkiye’de demokrasinin raydan çıkartıldığı bir “yargı darbesi”ni
ifade ettiği için, Başbakan sorumluluğu, ülkeyi demokratik raya yeniden
oturtmak için, onun görev ve sorumluluğunu herkese oranla daha da
arttırıyor.
Dolayısıyla, Başbakan’ın karşısındaki “cephe”yi küçültmesi, daraltması ve kurabileceği en geniş “ittifak manzumesi”ni oluşturması gerekiyor. Ters düştüğü, kızdığı, beğenmediği, hatta karşı olduğu kişiler ve kurumlar dahil. Bu tür “taktik” adımları”, Türkiye’de demokrasinin selâmeti “stratejisi” gereği atmalı.
*********
Tehlikede olan Tayyip Erdoğan mı, Türkiye’nin demokrasisi mi?
Üst üste geldiler. Ama, esas olarak, Türkiye’nin demokrasisi tehlikede. Bunu, Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in son açıklamasından biliyoruz ve görüyoruz.
Olli Rehn kadar,
Türkiye’nin AB üyeliğini savunan bir AB yetkilisini bulmak zor ve aynı
Olli Rehn, AB Komisyonu’nun Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatması
halinde “tam üyelik müzakereleri”nin durdurulabileceğini
hatırlattı. Bugüne dek, Brüksel’den gelen en açık ve en ciddi uyarı. AB
Dışişleri Bakanları’nın Ljublijana’da yaptıkları toplantıda, gündemin
yüzde 60’ını Türkiye’deki bu son gelişmelerin konuşulması kapsamış.
AB ile katılım müzakereleri “Müzakere Çerçeve Belgesi”ne bağlı olarak askıya alınabiliyor. Söz konusu belge, “özgürlük,
demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun
üstünlüğü ilkelerinin ciddi ve devamlı biçimde ihlali” halinde askıya almayı öngörüyor.
Yani, Yargıtay Başsavcısı’nın talebini ve Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmasını, “laik ve demokratik AB”, doğru görmüyor ve yukarıda sıralanan ilkelerin “ihlali” olarak görüyor. Daha söylenecek ne olabilir?
Anayasa Mahkemesi’nin
kapatma davâsını kabulü ile önümüzde en az 6 aylık bir süre, bu konu
etrafında Türkiye’nin çalkalanması söz konusu olacak. Sonuç ne olursa
olsun, artık Tayyip Erdoğan hükümeti, bir “topal ördek hükümeti”dir.
Bu hükümet, bürokrasiyi çalıştıramaz; dış politika güçlü herhangi bir
pozisyon alamaz. Uluslararası finans krizi ortamında ekonomik krizin
kapıyı çalacağı da ortada.
2007’den sonra Türkiye 2008’i de kaybetmiş gözüküyor.
İşlerin bu noktaya
gelmesini isteyenlerin, ne AB umurunda ne de ekonomik kriz.
Hatta,.Türkiye AB’den kopsun; ekonomik krize de girsin istiyorlar
muhtemelen.
İşte, tam da bu
yüzden, Tayyip Erdoğan’ın onların istediğinin tam tersi yönde
davranması gerekli. Demokrasinin, olabilecek en az hasarla
kurtarılmasının yolu da öyle açılabilir...
Türkiye, AB İle Dalga mı Geçiyor?
Cüneyt Ülsever
culsever@hurriyet.com.tr
SON
günlerde yaşanan bazı olaylar, bana AB’den müzakere tarihi aldıktan
sadece 20 gün sonra ‘Türkiye AB ile dalga mı geçiyor?’
diye
sordurtuyor.
1) Rahşan Ecevit ‘Din elden gidiyor’ diyerek dalgasını geçtikten sonra, ciddi ciddi ‘ülkeyi misyonerler bastı, her yer kilise doldu, Müslümanlar
Hıristiyan oluyor’ diye yayın yapanlar ve bu yayınlara destek verenler, uymak için bunca çaba gösterdiğimiz Kopenhag Kriterleri’ne göre;
i) din-inanç değiştirmenin ve
ii) din-inanç propagandası yapmanın serbest olduğunu bilmezler mi?
1 Mart tezkeresi çevresinde, ‘Kuzey Irak’a ABD askeriyle birlikte girmek vatan hainliğidir’ diye bas bas bağıran Bülent Ecevit’in şimdi ‘Musul’a
girelim’ diye fetva vermesini de ciddiye almak komik değil mi?
* * *
2) Araştırma yapmadan kopya çekerek ilaç üretimine (jenerik ilaç) engel olan ‘ilaçta veri korumanın’ ancak 01.01.2005 itibarıyla ve verilen sözlerin aksine geçmişi kapsamadan kabul edilmesini ‘Yerli sermaye elden gidiyor!’ diyerek neredeyse ihanet belgesi olarak ilan edenler;
Veri koruması hakkının; altında bizim de imzamız olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) TRIPS Anlaşması’nın 39/3 maddesi ve AB-Gümrük Birliği
(2001/83 sayılı Avrupa Topluluğu Direktifi) gereği kabul ettiğimiz bir
hak olduğunu bilmezler mi? WTO-TRIPS’e göre Ocak 2000’den, AB Gümrük
Anlaşması’na göre de Ocak 2001’den itibaren biz de veri koruma hakkını
tanımayacak mıydık? (19-21.07.2004 tarihli yazılarım.)
Deniyor ki; eğer Türkiye veri koruma hakkı sağlarsa ilaç fiyatları artacak ve ilaç harcamalarının yüzde 75.6’sını karşılayan kamuya ilave yük binecektir. 2001 yılı itibarıyla Türkiye’de ilaç sektörünün mali bütçesi 4088 milyar dolardır. Bu rakam içinde jenerik ilacın payı ise sadece 135 milyon dolar (yüzde 3.3!). Veri koruması ile beher yıl ilaca, ithalatla birlikte 5.4 milyar dolar harcayan kamunun ilave yükü sadece 20 milyon dolar olacaktır (yüzde 3.8!)
Araştırmacı şirketlerin ilave geliri de, Türkiye’de 2 milyar dolarlık piyasa payları ele alındığında, sadece yüzde 6 artacak.
Şu anda 115 milyon dolar açıktan toplayan jenerik ilaç üreten şirketler bu kárdan vazgeçmek istemiyorlar; ancak bu rakamın araştırmacı şirketlere katkısı ise çok düşük!
Üstelik, eğer süreli veri hakkı süresi sonunda fiyatlar
tamamen piyasaya bırakılırsa, bugün araştırmacı şirketlerin biraz
altında fiyat oluşturan (takriben yüzde 20 altında) jenerik ilaççılar serbest rekabet nedeniyle fiyatlarını çok daha fazla (takriben yüzde 70) düşürmek zorunda kalacaklar.
* * *
3) Ulusalcılar ‘din’ ve ‘ilaç’ çerçevesinde kıyamet koparırken, önceden uyardığım üzere (19.06.2004) yine 01.01.2005’te yürürlüğe giren Yeni Petrol Kanunu’na göre, dağıtım şirketlerinin sattıkları petrolün yüzde 60’ını TÜPRAŞ’tan alma mecburiyetleri ortadan kalktı. Açıkçası yılbaşından itibaren TÜPRAŞ’ın imtiyazlı tekeli yok oldu.
TÜPRAŞ’ta 5 bin kişi çalışıyor. Giydirilmiş maliyeti işçi başına yıllık 40 bin dolar. Türkiye’de yabancı sanayi şirketlerinin dahi ortalama giydirilmiş yıllık ücretleri 5 bin-6 bin dolar civarında.
1 Ocak 2005 tarihinden itibaren imtiyazı kalkan TÜPRAŞ’ın piyasa değeri çok ama çok düştü. TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesine engel olanlar, kendi cukkaları için cebinizden milyarlarca dolar kaldırdılar, farkında mısınız?
Türkiye, Taş Devri'ne döndürülemez: Eski hal, muhaldir!
16 Mart 2008
Tamer Korkmaz
tkorkmaz@yenisafak.com.tr
Türkiye, Taş Devri'ne döndürülemez:
Eski hal, muhaldir!
Sezer'in giderayak atadığı Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, yüzde 47 oyla iktidara gelen AK Parti'ye kapatma davası açtı…
Davanın açıldığı tarihin özenle seçilmiş olduğu anlaşılıyor…
Erdoğan'ın Başbakan oluşunun beşinci yıldönümünde/14 Mart'ta iktidar partisine hareket çekilerek “laikçi mesaj” veriliyor…
Ben de bu vesileyle bir hatırlatma yapayım…
Siirt'te şiir okuduğu için siyasi yolu kesilmek istenen Erdoğan, Siirt'ten seçilerek Başbakan olmuştu:
Bu asla bir tesadüf değildi…
“Eski Statüko” medyadaki işbirlikçilerine Erdoğan'ın “muhtar bile olamayacağını” söyletiyordu…
Sonrasında neler olduğunu hep birlikte gördük…
“Taş Devri” nostaljisi yapan şu son filmin finalini de inşallah hep birlikte göreceğiz…
Kimse sakın bir yerlere kaçmasın, ha!
367 ve 27 Nisan atraksiyonlarının nasıl berhava edildiğini hep birlikte yaşamıştık, değil mi?
“Statüko” kalıntılarının bütün engellemelerine rağmen Abdullah Gül'ün Çankaya'ya çıkmış olduğu gerçeğini unutmuş görünenlere özellikle söylüyorum!
* * *
Yargıtay Başsavcılığı'nın dava açması yaklaşık bir yıldır bekleniyordu…
24 Nisan 2007'de, Gül'ün adaylığı açıklandıktan sonraki süreçte alttan alta kapatma davası hazırlıkları yapılmıştı…
O vakit açamadılar. Bugünlere kaldı…
İşaretleri yok değildi…
Cumhuriyet gazetesinin reklam kampanyası…
Tansel Çölaşan'ın darbe çığırtkanlığı yapıp türbanla ilgili konuşması…
Tabii en başta “367 Sabih”in “AKP kapatılmalıdır” diye kapı kapı, ekran ekran dolaşması…
* * *
Kapatma davasındaki gerekçeler o denli dayanaksız ve geçersiz ki, bu durum bünyesinde Eski Statüko'nun kalıntılarını taşıyan Yargıtay'ın ne denli siyasileştiğini gösteriyor…
Meclis'te grubu bulunan dört partiden ikisi hakkında kapatma davası açan Yargıtay, türbana özgürlük istediği için pekala MHP'yi de şarampole yuvarlamak isteyebilir.
Böylelikle CHP'ye iktidar yolu açılmış olur!
Yargıtay'dan kelepir; hilesi hurdası üzerinde özel formüllü “Tek Parti'ye Dönüş” formülü!
Sonu? Çıkmaz Sokak!
* * *
Kapatma davası, bu topraklarda demokrasiyi benimsemiş herkesi derinden yaraladı, çok üzdü…
Buna mukabil, Yargıtay Başsavcısının TBMM hakkında, dahası milleti hakkında kapatma davası açamadığı için üzgün olduğunu düşünüyorum!
Yalçınkaya'nın “siyaset yapmayan, siyaset üstü” konumdaki Cumhurbaşkanı'na siyaset yasağı konulmasını istemesi ise yargı erkinin ne denli çürüdüğünün açık göstergesidir…
Bu dava, Başsavcı'nın milletinin iradesine ve demokrasimize karşı duyduğu nefretin de kanıtıdır!
Anayasa Mahkemesi bu büyük ayıp hakkında nasıl bir karar verebilir?
Kapatma kararı çıkabilmesi için 11 üyenin 7'sinin oyu gerekiyor: Mahkeme'deki üyelerden 8'ini Sezer'in atadığı biliniyor…
Tam da bu noktada, 2007'de yaşadıklarımızı hatırlatmakta fayda görüyorum…
Mahkeme, 1 Mayıs'ta “367 şart” demişti…
Ancak aynı mahkeme 5 Temmuz'da –Sezer ve CHP'nin anayasa değişikliği paketinin iptali için yaptığı başvuruyu reddederken- bu kez 367 Şartı'nı gerekli görmemişti!
Yani, iki ay sonra 367 konusunda üyelerden dördü farklı bir karara imza atmıştı: 9-2'lik netice 6-5'le tersine dönüvermişti…
Anayasa Mahkemesi, 22 Ekim'de de yine 6-5'lik bir sonuçla Haşim Kılıç'ı başkan seçmişti…
Bu hatırlatmaları, mahkemenin AKP'yi kapatma ihtimalini çok yüksek görenler için yaptım…
* * *
Kapatma davası, neticesi ne olursa olsun iktidar partisinin oylarında yeni bir patlamaya yol açacak bir sürecin başlangıcıdır…
Başta CHP'liler olmak üzere -dava açıldığı için sevinenler “siyasi yenilgiler”den fal tutmaya devam edeceklerdir…
Kapatma davasına bakıp eski korkuları depreşen, yelkenlerini indirenler veya Türkiye'de yaşanan tarihi “eksen değişimi” hakkında kuşkuya düşenler ise ancak kendilerine gece yaparlar…
Eski Statüko'nun devletin içinde yer tutmuş kimi bildik parçalarının kapatma davası açmış olması, asla “Türkiye'nin Yeni Gidişatı”nın önünü kesemez…
367'nin finalinde ne olduğunu unutmayınız…
27 Nisan'dan sonra darbe bekleyenler havalarını almadılar mı?
“Gül asla Çankaya'ya çıkamaz, yolda elektrikler kesilir, kaza olur, tomruk düşebilir” diye babalananlar neredeler şimdi?
Her defasında söylüyorum: Eski hal, muhaldir…
HASAN CEMÂL
Anayasa Mahkemesi, kapatma davasını reddetmeli!
16 Mart 2008
Anayasa Mahkemesi, kapatma
davasını reddetmeli!
27 Mayıs’ta kapattınız. Ne oldu? 12 Mart’ta kapattınız.
Ne oldu?
12 Eylül’de kapattınız.
Ne oldu?
28 Şubat’ta kapattınız.
Ne oldu?
Askeri rejimler eliyle, Anayasa Mahkemesi eliyle kapattınız da partileri ne oldu?
Kürtçülük dediniz kapattınız.
Komünistlik dediniz kapattınız.
Şeriatçılık dediniz kapattınız.
Bölücülük dediniz kapattınız.
Millet oy verdi!
Devlet kapattı!
Siyasi partiler mezarlığı haline geldi de ne oldu Türkiye?..
Demokrasi mi olduk?
Hayır.
Hukuk devleti mi olduk?
Hayır.
Özgürlükler düzeni mi geldi?
Hayır.
İnsan hakları düzeni mi geldi?
Hayır.
Türkiye kalkındı mı, insanlarımız hayat kalitesi basamaklarında yükseldi mi, daha ileri mi gittik?
Hayır.
Kalkınma yarışına birlikte başladığımız Yunanistan’ı, Portekiz’i, İspanya’yı ya da Güney Kore’yi mi geçtik?
Hayır.
Öyleyse... Şimdi de halktan yüzde 47 oy alarak iktidara gelen bir partiyi, AKP’yi mi kapatacaksınız? Aklınızı ekmek peynirle mi yediniz?..
Soruyorum:
Bu devlet bu halka layık mı?
Hayır.
Bu halka yeni bir devlet lazım, evet aynen öyle. Bu devlete yeni bir halk bulamayacağımıza göre, bu halka yeni bir devlet yapmaktan başka çaremiz yok.
Öyle bir devlet ki, demokratik olsun.
Öyle bir devlet ki, hukuk devleti olsun.
Öyle bir devlet ki, özgürlüklere saygılı olsun.
Öyle bir devlet ki, insan haklarına saygılı olsun.
Ancak böyle bir devlet, halka layık yeni bir yeni devlet olur.
Son söz:
Anayasa Mahkemesi, AKP hakkındaki bu kapatma davasını reddederek, Türkiye’nin siyasi partiler mezarlığı haline gelmesine noktayı koymalı ve siyasal bir kaos ihtimalini önlemelidir.
Yoksa Türkiye’ye yazık olur!
İyi pazarlar!