Kendi blogunu oluştur ;)
kagıt 50 kurusanalar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarTRT LOGO ginseng çicekkarar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.com
Banner Maker
salıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGO
5 tane "türkiye" etiketli yazı bulundu "türkiye" tagli diger ogeler resimler , videolar
 
May
04
    

 

 

 

Türkiye, Ortadoğu'da İran'a denge unsuru olmaya doğru ilerliyor

Türkiye, Ortadoğu'da İran'a denge unsuru olmaya doğru ilerliyor
Kuzey Irak'la belirli bir düzeyde temas kurmaya başlayan Türkiye, Kürt sorununu sadece askeri araçlarla çözemeyeceğini anlamış görünüyor. Irak'taki bütün gruplarla diyalog kurma yönündeki Türk eğilimi, İran'a karşı dengeleyici bir role işaret

04/05/2008 (664 kişi okudu)

 

HAZIM MUBİDİN 

Türk hükümetinin, özellikle de sarp Irak dağlarındaki PKK sığınaklarına yönelik son askeri operasyonları sonrasında, Kürt sorununun sadece askeri güçle çözülmesinin imkânsızlığına ikna olduğu aşikâr. Bu askeri operasyonlar, taleplerinin ve kurdukları mantığın adil olduğuna inanmış örgüt savaşçıları üzerinde ciddi etki yaratmadı. Irak Kürtleriyle ABD yönetimi arasındaki koalisyonun, Türk-Amerikan ilişkilerine denk olabileceği görüldü. Şöyle ki Washington, Türk saldırısının bölgedeki Amerikan politikaları için kısmen de olsa başarıyı temsil eden Irak Kürdistanı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, operasyonun durması için müdahalede bulundu. Ayrıca bu operasyonun Irak'taki siyasi çalışma üzerinde de muhtemel etkileri olacaktı ki, ABD Ortadoğu'nun geleceğine yönelik bakış açısının başarılı olması için bu çalışmaya bel bağlıyor.
Bu durum, Türk dışişleri bakanının ülkesinin Irak Kürtleriyle ilişkileri yoğunlaştırma niyetini ilan etmesine ve gözlemcilerin Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'yle çeşitli düzeylerde bağlantı tahmininde bulunması gerektiği yönündeki işaretine açıklık getiriyor. Özellikle de Bölgesel Yönetim, Türkiye'ye beklemedikleri bir yenilgi tattırdığını ilan eden PKK'ya destek ilan etmekten kaçınmışken...
Fakat böyle bir temas, Türkiyeli Kürt isyancılar meselesinin çözümünün Erbil, Süleymaniye ve Bağdat'ta değil, Türkiye'nin Kürt vatandaşlarına yönelik hükümet politikalarında yattığı gerçeğinin Türk karar alma organlarının zihninden uzak olduğu anlamına gelmez.
Türkiye dışişleri bakanının, Iraklı Kürtlerle beklenen bağlantıların PKK'yla mücadele ve enerji konularına yoğunlaşacağını dile getirmesi, Türkiye'nin Kürt bölgesinin elektrik ve petrol ihraç etme koridoruna duyduğu ihtiyacı isyancıların faaliyetlerinin durdurulması konusuyla bağlantılı kılmasına açıklık getiriyor. Türkiye Kürt yönetiminden, gerek güç yoluyla gerekse de PKK liderleriyle sıcak temas yoluyla isyancıların faaliyetlerinin durdurulmasına katkıda bulunmasını istiyor. Erbil'se, Kürt sorununun çözüm noktasında gerçekçi bir Türk iradesinin sağlanır ve Türkiye'nin Kürt vatandaşlarının talepleri asgari düzeyde karşılanırsa arabuluculuğa hazır olduğunu ve bu durumun Türkiye'ye Kuzey Irak'taki petrolün kullanımından yararlanma imkânı vereceğini defalarca dile getirdi.
Ordunun davranışlarına hükmeden bazı milliyetçi yanılgıları aşarak Ortadoğu'da etkin olmaya çalışan Türk devletinin bölgesel bir güç olarak çıkarlarını göz ardı etmememiz gerekir. Türkiye kendisini bazı anlaşmazlıkları aşma gücüne sahip bir güç olarak sunuyor ve böylelikle Suriye'yle İsrail arasında bölgenin istediği ve bölge sakinlerine savaşlara girmek yerine yapıcılığa kanalize olma imkânı veren barış için aracılık rolünü yerine getirebilmeyi istiyor. Savaşlar acı ve sıkıntı dışında bir şey getirmedi. Ayrıca Irak'taki bütün gruplarla diyalog kurma yönündeki Türk eğilimi, bu ülkedeki İran rolüna karşı denge sağlamaya çalışan bir role işaret ediyor.
Türk hükümeti Kuzey Irak'taki askeri operasyonunun amaca ulaşamadığı, çözümün diyalogda saklı olduğu ve diyaloğun da, gerek Irak'ta gerekse de Ortadoğu'da barışı yerleştirmek için istenen olumlu role sıcak bakan Erbil'den başlamasında beis bulunmadığı kararına varırsa yaralara çözüm bulmuş olur.

(Ürdün gazetesi Rey, 30 Nisan 2008)

 





 
Nis
01
    

 

Türkiye, 2008’i kaybetti; AB ve demokrasiyi kurtarabilecek mi

 

1 Nisan 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

Türkiye, 2008’i kaybetti; AB ve demokrasiyi kurtarabilecek mi?


Anayasa Mahkemesi’nin Ak Parti’yi kapatma davâsını kabulü, beklenmedik bir şey elbette ki değildi. Bunun bir “sürpriz” yanı yok. Ancak, davânın görülmeye başlamasıyla birlikte –iddianamenin geri çevrilmesi gibi son derece küçük ama varolan bir ihtimal de bertaraf edildiğine göre- Türkiye’nin içine itildiği “siyasi kriz”in yeni bir aşamaya geldiği besbellidir.

Siyasi kriz, siyaset sahnesini kutuplaştırarak derinleşeceğe benziyor. İşler, dünkü raddesine gelene dek aranan “sağduyu” ve “uzlaşma”nın bundan sonra daha da zor bulunabileceği anlaşılıyor. Türkiye’nin selâmetinden yana olan herkese, bu arada, başta hükümet ve başı yani Başbakan Tayyip Erdoğan’a bugüne dek olduğundan daha büyük ve daha ağır sorumluluk düşüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin davâyı “incelenmeye değer bulması” ve bunu bu şekilde görerek “oybirliği”yle kabul etmesi, davânın sonucuna işaret etmiyor. Ak Parti’nin kapatılmasına karşı çıkacağı sanılan Anayasa Mahkemesi üyeleri de var. Dolayısıyla, sonucu gösteren, davânın “oybirliği”yle kabul edilmesi değil. İddianamede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ilişkin bölümün iddianamenin dışında bırakılmamasının 7’ye 4 oyla kabul edilmesi.

İşin bu faslı, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararını ve Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a “siyaset yasağı” getirmeyi, aynı oy oranıyla alabileceğine bir “karine” olarak görünüyor. Malûm, bir siyasi partinin kapatılması için gerekli olan asgâri oy oranı 7’ye 4.

Şu anki göstergelere bakarak, bu “süreç” ve mevcut “güçler dengesi” devam ettiği takdirde kapatılacağını yüzde 100’e yakın bir ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Yani, “yargı darbesi”nin hedefine adım adım yürüdüğüne hükmedebiliriz.

Yargıtay Başsavcısı’nın 162 sayfalık iddianamesini tekrar okudum. İddianamenin 22.sayfasındaki şu bölümü okurken, nutkum bir kez daha tutuldu:

“Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu doğurmaz... Siyasi partiyle isnat edilen eylem hakkında ceza davâsının veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller nedeniyle açılamamış olması da sonuca etkili değildir.”

Hukukun “kanunsuz suç olmaz” gibi en temel ilkesi bile, Başsavcı tarafından bir kenara bırakılmış ve Türkiye’nin iktidar partisinin kapatılmasına engel oluşturmayacağı böylece belirtilmiş oluyor.

İddianame, bunun gibi sayısız totoloji örnekleriyle dolu. Ve, böyle bir iddianame “incelenmeye değer” görülüyor, hem de ancak “vatana ihanet” suçuyla yargılanabilecek, onun önerilmesi için TBMM’nin üçte iki oyunun gerekliği bulunduğu Cumhurbaşkanlığı makamı bile korunmadan, Cumhurbaşkanı da yargılanmaya dahil edilerek.

Hukuki değil, siyasi bir gelişmeyle karşı karşıyayız...

 

***                   ***                    ***

 

Bu durumda, Ak Parti olaya nasıl yaklaşacak? Bir ay içinde bir “ön savunma” verecek mi? Bunu red mi edecek? “Ön savunma” verse, olayı “hukuk içinde” gördüğü anlamına gelmeyecek mi ve bu, özü siyasi olan bir gelişmede “umutsuz bir çırpınış ve mücadele” sayılmayacak mı?

Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Bunlar, Ak Parti yönetimine kalmış hususlar.

Peki, siyasi parti kapatmayı imkânsız kılacak Anayasa maddelerinin değiştirilmesine gidilmesi ve TBMM aritmetiğine göre, bunun 330-367 aralığında mümkün olması halinde “referandum”a gitmek... Ak Parti, bu “yol”a girebilir mi?

“Bir davâ görülmekte iken, onu etkileyecek Anayasa değişikliği yapılamaz.” Böyle bir sav var. Ancak, bu da “siyasi” bir sav. Çünkü, yapılamayacağına dair hiçbir “hukuk kuralı” bulunmuyor. Artık, her şey “siyasileştiği” için, Ak Parti’nin rotasını da “siyasi strateji” ve “taktikler” belirleyecek. “Varoluşsal” bir mücadeleye itilen Başbakan ve partisine, normal zamanda yapması düşünülemeyecek davranışlara girmesi durumunda eleştirmenin ne “moral” ve ne de “pratik” anlamı bulunmuyor.

Başbakan’a, işte tam da bu noktada büyük ve ağır sorumluluk düşüyor. İşlerin gelip dayandığı nokta, Türkiye’de demokrasinin raydan çıkartıldığı bir “yargı darbesi”ni ifade ettiği için, Başbakan sorumluluğu, ülkeyi demokratik raya yeniden oturtmak için, onun görev ve sorumluluğunu herkese oranla daha da arttırıyor.

Dolayısıyla, Başbakan’ın karşısındaki “cephe”yi küçültmesi, daraltması ve kurabileceği en geniş “ittifak manzumesi”ni oluşturması gerekiyor. Ters düştüğü, kızdığı, beğenmediği, hatta karşı olduğu kişiler ve kurumlar dahil. Bu tür “taktik” adımları”, Türkiye’de demokrasinin selâmeti “stratejisi” gereği atmalı.

 

***                    ***                   ***

 

Tehlikede olan Tayyip Erdoğan mı, Türkiye’nin demokrasisi mi?

Üst üste geldiler. Ama, esas olarak, Türkiye’nin demokrasisi tehlikede. Bunu, Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in son açıklamasından biliyoruz ve görüyoruz.

Olli Rehn kadar, Türkiye’nin AB üyeliğini savunan bir AB yetkilisini bulmak zor ve aynı Olli Rehn, AB Komisyonu’nun Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatması halinde “tam üyelik müzakereleri”nin durdurulabileceğini hatırlattı. Bugüne dek, Brüksel’den gelen en açık ve en ciddi uyarı. AB Dışişleri Bakanları’nın Ljublijana’da yaptıkları toplantıda, gündemin yüzde 60’ını Türkiye’deki bu son gelişmelerin konuşulması kapsamış.

AB ile katılım müzakereleri “Müzakere Çerçeve Belgesi”ne bağlı olarak askıya alınabiliyor. Söz konusu belge, “özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin ciddi ve devamlı biçimde ihlali” halinde askıya almayı öngörüyor.

Yani, Yargıtay Başsavcısı’nın talebini ve Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmasını, “laik ve demokratik AB”, doğru görmüyor ve yukarıda sıralanan ilkelerin “ihlali” olarak görüyor. Daha söylenecek ne olabilir?

Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davâsını kabulü ile önümüzde en az 6 aylık bir süre, bu konu etrafında Türkiye’nin çalkalanması söz konusu olacak. Sonuç ne olursa olsun, artık Tayyip Erdoğan hükümeti, bir “topal ördek hükümeti”dir. Bu hükümet, bürokrasiyi çalıştıramaz; dış politika güçlü herhangi bir pozisyon alamaz. Uluslararası finans krizi ortamında ekonomik krizin kapıyı çalacağı da ortada.

2007’den sonra Türkiye 2008’i de kaybetmiş gözüküyor.

İşlerin bu noktaya gelmesini isteyenlerin, ne AB umurunda ne de ekonomik kriz. Hatta,.Türkiye AB’den kopsun; ekonomik krize de girsin istiyorlar muhtemelen.

İşte, tam da bu yüzden, Tayyip Erdoğan’ın onların istediğinin tam tersi yönde davranması gerekli. Demokrasinin, olabilecek en az hasarla kurtarılmasının yolu da öyle açılabilir...

 

 



 
Mar
20
    

 

 

Türkiye, AB İle Dalga mı Geçiyor?
Cüneyt Ülsever

culsever@hurriyet.com.tr
 
 

 

SON günlerde yaşanan bazı olaylar, bana AB’den müzakere tarihi aldıktan sadece 20 gün sonra ‘Türkiye AB ile dalga mı geçiyor?’

 

 

 

diye sordurtuyor.

 

 

1) Rahşan Ecevit ‘Din elden gidiyor’ diyerek dalgasını geçtikten sonra, ciddi ciddi ‘ülkeyi misyonerler bastı, her yer kilise doldu, Müslümanlar

 

 

 

Hıristiyan oluyor’ diye yayın yapanlar ve bu yayınlara destek verenler, uymak için bunca çaba gösterdiğimiz Kopenhag Kriterleri’ne göre;

 

 

i) din-inanç değiştirmenin ve

 

 

ii) din-inanç propagandası yapmanın serbest olduğunu bilmezler mi?

 

 

1 Mart tezkeresi çevresinde, ‘Kuzey Irak’a ABD askeriyle birlikte girmek vatan hainliğidir’ diye bas bas bağıran Bülent Ecevit’in şimdi ‘Musul’a

 

girelim’ diye fetva vermesini de ciddiye almak komik değil mi?

* * *

 

 

 

2) Araştırma yapmadan kopya çekerek ilaç üretimine (jenerik ilaç) engel olan ‘ilaçta veri korumanın’ ancak 01.01.2005 itibarıyla ve verilen sözlerin aksine geçmişi kapsamadan kabul edilmesini ‘Yerli sermaye elden gidiyor!’ diyerek neredeyse ihanet belgesi olarak ilan edenler;

Veri koruması hakkının; altında bizim de imzamız olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) TRIPS Anlaşması’nın 39/3 maddesi ve AB-Gümrük Birliği (2001/83 sayılı Avrupa Topluluğu Direktifi) gereği kabul ettiğimiz bir hak olduğunu bilmezler mi? WTO-TRIPS’e göre Ocak 2000’den, AB Gümrük Anlaşması’na göre de Ocak 2001’den itibaren biz de veri koruma hakkını tanımayacak mıydık? (19-21.07.2004 tarihli yazılarım.)

Deniyor ki; eğer Türkiye veri koruma hakkı sağlarsa ilaç fiyatları artacak ve ilaç harcamalarının yüzde 75.6’sını karşılayan kamuya ilave yük binecektir. 2001 yılı itibarıyla Türkiye’de ilaç sektörünün mali bütçesi 4088 milyar dolardır. Bu rakam içinde jenerik ilacın payı ise sadece 135 milyon dolar (yüzde 3.3!). Veri koruması ile beher yıl ilaca, ithalatla birlikte 5.4 milyar dolar harcayan kamunun ilave yükü sadece 20 milyon dolar olacaktır (yüzde 3.8!)

Araştırmacı şirketlerin ilave geliri de, Türkiye’de 2 milyar dolarlık piyasa payları ele alındığında, sadece yüzde 6 artacak.

Şu anda 115 milyon dolar açıktan toplayan jenerik ilaç üreten şirketler bu kárdan vazgeçmek istemiyorlar; ancak bu rakamın araştırmacı şirketlere katkısı ise çok düşük!

Üstelik, eğer süreli veri hakkı süresi sonunda fiyatlar tamamen piyasaya bırakılırsa, bugün araştırmacı şirketlerin biraz altında fiyat oluşturan (takriben yüzde 20 altında) jenerik ilaççılar serbest rekabet nedeniyle fiyatlarını çok daha fazla (takriben yüzde 70) düşürmek zorunda kalacaklar.

* * *

3) Ulusalcılar ‘din’ ve ‘ilaç’ çerçevesinde kıyamet koparırken, önceden uyardığım üzere (19.06.2004) yine 01.01.2005’te yürürlüğe giren Yeni Petrol Kanunu’na göre, dağıtım şirketlerinin sattıkları petrolün yüzde 60’ını TÜPRAŞ’tan alma mecburiyetleri ortadan kalktı. Açıkçası yılbaşından itibaren TÜPRAŞ’ın imtiyazlı tekeli yok oldu.

TÜPRAŞ’ta 5 bin kişi çalışıyor. Giydirilmiş maliyeti işçi başına yıllık 40 bin dolar. Türkiye’de yabancı sanayi şirketlerinin dahi ortalama giydirilmiş yıllık ücretleri 5 bin-6 bin dolar civarında.

1 Ocak 2005 tarihinden itibaren imtiyazı kalkan TÜPRAŞ’ın piyasa değeri çok ama çok düştü. TÜPRAŞ’ın özelleştirilmesine engel olanlar, kendi cukkaları için cebinizden milyarlarca dolar kaldırdılar, farkında mısınız?

Hürriyet, 06/01/2005

 



 
Mar
16
    

 

 

Türkiye, Taş Devri'ne döndürülemez: Eski hal, muhaldir!    
    16 Mart 2008
    

Tamer Korkmaz
tkorkmaz@yenisafak.com.tr


    Türkiye, Taş Devri'ne döndürülemez:
                 Eski hal, muhaldir!

Sezer'in giderayak atadığı Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, yüzde 47 oyla iktidara gelen AK Parti'ye kapatma davası açtı…

Davanın açıldığı tarihin özenle seçilmiş olduğu anlaşılıyor…

Erdoğan'ın Başbakan oluşunun beşinci yıldönümünde/14 Mart'ta iktidar partisine hareket çekilerek “laikçi mesaj” veriliyor…

Ben de bu vesileyle bir hatırlatma yapayım…

Siirt'te şiir okuduğu için siyasi yolu kesilmek istenen Erdoğan, Siirt'ten seçilerek Başbakan olmuştu:

Bu asla bir tesadüf değildi…

“Eski Statüko” medyadaki işbirlikçilerine Erdoğan'ın “muhtar bile olamayacağını” söyletiyordu…

Sonrasında neler olduğunu hep birlikte gördük…

“Taş Devri” nostaljisi yapan şu son filmin finalini de inşallah hep birlikte göreceğiz…

Kimse sakın bir yerlere kaçmasın, ha!

367 ve 27 Nisan atraksiyonlarının nasıl berhava edildiğini hep birlikte yaşamıştık, değil mi?

“Statüko” kalıntılarının bütün engellemelerine rağmen Abdullah Gül'ün Çankaya'ya çıkmış olduğu gerçeğini unutmuş görünenlere özellikle söylüyorum!
* * *

Yargıtay Başsavcılığı'nın dava açması yaklaşık bir yıldır bekleniyordu…

24 Nisan 2007'de, Gül'ün adaylığı açıklandıktan sonraki süreçte alttan alta kapatma davası hazırlıkları yapılmıştı…

O vakit açamadılar. Bugünlere kaldı…

İşaretleri yok değildi…

Cumhuriyet gazetesinin reklam kampanyası…

Tansel Çölaşan'ın darbe çığırtkanlığı yapıp türbanla ilgili konuşması…

“Morrison Süleyman”ın “Türban şeriat devletinin arayışıdır” şeklindeki “Vural Sayaç Tarzı” çıkışı…

Tabii en başta “367 Sabih”in “AKP kapatılmalıdır” diye kapı kapı, ekran ekran dolaşması…
* * *

Kapatma davasındaki gerekçeler o denli dayanaksız ve geçersiz ki, bu durum bünyesinde Eski Statüko'nun kalıntılarını taşıyan Yargıtay'ın ne denli siyasileştiğini gösteriyor…

Meclis'te grubu bulunan dört partiden ikisi hakkında kapatma davası açan Yargıtay, türbana özgürlük istediği için pekala MHP'yi de şarampole yuvarlamak isteyebilir.

Böylelikle CHP'ye iktidar yolu açılmış olur!

Yargıtay'dan kelepir; hilesi hurdası üzerinde özel formüllü “Tek Parti'ye Dönüş” formülü!

Sonu? Çıkmaz Sokak!
* * *

Kapatma davası, bu topraklarda demokrasiyi benimsemiş herkesi derinden yaraladı, çok üzdü…

Buna mukabil, Yargıtay Başsavcısının TBMM hakkında, dahası milleti hakkında kapatma davası açamadığı için üzgün olduğunu düşünüyorum!

Yalçınkaya'nın “siyaset yapmayan, siyaset üstü” konumdaki Cumhurbaşkanı'na siyaset yasağı konulmasını istemesi ise yargı erkinin ne denli çürüdüğünün açık göstergesidir…

Bu dava, Başsavcı'nın milletinin iradesine ve demokrasimize karşı duyduğu nefretin de kanıtıdır!

Yalçınkaya, aslında “laik-demokratik sisteme” kapatma davası açmış bulunuyor.
* * *

Anayasa Mahkemesi bu büyük ayıp hakkında nasıl bir karar verebilir?

Kapatma kararı çıkabilmesi için 11 üyenin 7'sinin oyu gerekiyor: Mahkeme'deki üyelerden 8'ini Sezer'in atadığı biliniyor…

Tam da bu noktada, 2007'de yaşadıklarımızı hatırlatmakta fayda görüyorum…

Mahkeme, 1 Mayıs'ta “367 şart” demişti…

Ancak aynı mahkeme 5 Temmuz'da –Sezer ve CHP'nin anayasa değişikliği paketinin iptali için yaptığı başvuruyu reddederken- bu kez 367 Şartı'nı gerekli görmemişti!

Yani, iki ay sonra 367 konusunda üyelerden dördü farklı bir karara imza atmıştı: 9-2'lik netice 6-5'le tersine dönüvermişti…

Anayasa Mahkemesi, 22 Ekim'de de yine 6-5'lik bir sonuçla Haşim Kılıç'ı başkan seçmişti…

Bu hatırlatmaları, mahkemenin AKP'yi kapatma ihtimalini çok yüksek görenler için yaptım…
* * *

Kapatma davası, neticesi ne olursa olsun iktidar partisinin oylarında yeni bir patlamaya yol açacak bir sürecin başlangıcıdır…

Başta CHP'liler olmak üzere -dava açıldığı için sevinenler “siyasi yenilgiler”den fal tutmaya devam edeceklerdir…

Kapatma davasına bakıp eski korkuları depreşen, yelkenlerini indirenler veya Türkiye'de yaşanan tarihi “eksen değişimi” hakkında kuşkuya düşenler ise ancak kendilerine gece yaparlar…

Eski Statüko'nun devletin içinde yer tutmuş kimi bildik parçalarının kapatma davası açmış olması, asla “Türkiye'nin Yeni Gidişatı”nın önünü kesemez…

367'nin finalinde ne olduğunu unutmayınız…

27 Nisan'dan sonra darbe bekleyenler havalarını almadılar mı?

“Gül asla Çankaya'ya çıkamaz, yolda elektrikler kesilir, kaza olur, tomruk düşebilir” diye babalananlar neredeler şimdi?

Her defasında söylüyorum: Eski hal, muhaldir…

 

 

 

 

  HASAN CEMÂL

    Anayasa Mahkemesi, kapatma davasını reddetmeli!    
    16 Mart 2008
    

            Anayasa Mahkemesi, kapatma
                   davasını reddetmeli!


27 Mayıs’ta kapattınız.  Ne oldu?   12 Mart’ta kapattınız.
Ne oldu?
12 Eylül’de kapattınız.
Ne oldu?
28 Şubat’ta kapattınız.
Ne oldu?
Askeri rejimler eliyle, Anayasa Mahkemesi eliyle kapattınız da partileri ne oldu?
Kürtçülük dediniz kapattınız.
Komünistlik dediniz kapattınız.
Şeriatçılık dediniz kapattınız.
Bölücülük dediniz kapattınız.
Millet oy verdi!
Devlet kapattı!
Siyasi partiler mezarlığı haline geldi de ne oldu Türkiye?..
Demokrasi mi olduk?
Hayır.
Hukuk devleti mi olduk?
Hayır.
Özgürlükler düzeni mi geldi?
Hayır.
İnsan hakları düzeni mi geldi?
Hayır.
Türkiye kalkındı mı, insanlarımız hayat kalitesi basamaklarında yükseldi mi, daha ileri mi gittik?
Hayır.
Kalkınma yarışına birlikte başladığımız Yunanistan’ı, Portekiz’i, İspanya’yı ya da Güney Kore’yi mi geçtik?
Hayır.
Öyleyse... Şimdi de halktan yüzde 47 oy alarak iktidara gelen bir partiyi, AKP’yi mi kapatacaksınız? Aklınızı ekmek peynirle mi yediniz?..
Soruyorum:
Bu devlet bu halka layık mı?
Hayır.
Bu halka yeni bir devlet lazım, evet aynen öyle. Bu devlete yeni bir halk bulamayacağımıza göre, bu halka yeni bir devlet yapmaktan başka çaremiz yok.
Öyle bir devlet ki, demokratik olsun.
Öyle bir devlet ki, hukuk devleti olsun.
Öyle bir devlet ki, özgürlüklere saygılı olsun.
Öyle bir devlet ki, insan haklarına saygılı olsun.
Ancak böyle bir devlet, halka layık yeni bir yeni devlet olur.
Son söz:
Anayasa Mahkemesi, AKP hakkındaki bu kapatma davasını reddederek, Türkiye’nin siyasi partiler mezarlığı haline gelmesine noktayı koymalı ve siyasal bir kaos ihtimalini önlemelidir.
Yoksa Türkiye’ye yazık olur!
İyi pazarlar!