Etyen Mahçupyan
Rejimin sağduyusu var mı?
Modern
dünyanın çok temel bir sıkıntısı var... Bittiğini, bir daha geri
gelmeyeceğini sandığı bir dizi sorun alanı yeniden tarih sahnesine
çıkarken, modernliği de kendi çaresizliğiyle baş başa bırakıyor.
Muhakkak ki bunların en başlıcası inanç alanının yeniden anlamlı hale
gelmesi. Bu durum sekülerleşmeden uzaklaşmayı ifade etmese de,
sekülerleşme içinde yeni bir dindarlaşmanın mümkün olduğunu ortaya
koymakta. Oysa naif ve pozitivist modernler, bu yeni dünyayı kurarken
dinin geri gelmeyecek şekilde tarihin tozlu sayfalarına gömüleceğini
sanmışlardı. Ama belki de modernliğe asıl darbe, inanç gibi ‘stratejik’
bir konudan ziyade bir ‘taktik’ alandan geliyor: Milletleri üreten ve
onlar sayesinde meşrulaşan ulus-devletler, bugün tasavvurlarındaki
milletin boş bir hayale doğru dönüşmesi karşısında dehşete
kapılıyorlar. Bunca endoktrinasyonun ve resmî ideoloji bombardımanının
ardından hemen her ‘milletin’ ne denli yapay olduğu giderek daha çok
tartışılıyor ve toplumlar geçmişteki cemaatçi kimliklerini yeniden
canlandırıyorlar.
Bu durumu ‘mikro milliyetçilik’ terimiyle geçiştirmek ve sanki mesele
milliyetçiliğin rantabl olmayan ölçeklere inmesi imiş gibi göstermek
gerçekçi değil. Çünkü bu durum aynı zamanda günümüzün
ulus-devletlerinin meşruiyetinin ta başından itibaren olmadığını ima
ediyor. Diğer bir deyişle yeni milliyetçilik akımları ve farklı
etnisiteler üzerinden devlet arayışları, halen var olan devletlerin
karşısına çıkan birtakım ‘olası’ alternatifler değil. Bunların
çıkışının ardında, onları kuşatan milletlerin ‘sahte’ olduğu,
dolayısıyla da onları temsil eden devletlerin ‘gayri meşru’ olduğu
algılaması var. Bu nedenle de mesele bugünün sorunu olarak değil,
ulus-devlet öncesindeki çatışmanın içinden okunuyor. Örneğin
Türkiye’nin Kürt meselesi, bugün Kürtlerin bazı hak ve özgürlüklere
sahip olmamasıyla sınırlı olmadığı gibi, ‘çözüm’ de bu hak ve
özgürlüklerin verilmesiyle sağlanamayacak. Kürt meselesinin siyasi
anlamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin salt güce dayanarak egemenliğini ihsas
ettiği ve bu nedenle de toplumsal meşruiyet açısından zaaflar
içerdiğidir.
Dolayısıyla devletin bu meseleye yaklaşımının yeniden gücü ön plana
çıkarması hiç de akıllıca olmamıştır. Çünkü Kürtlerin hafızasında yer
aldığı biçimiyle devletin güç kullanımı, gerçekte haksızlığının da
kanıtıdır. Nitekim devletin Kürt meselesini bir asayiş sorunu olarak
sunmasıyla birlikte, Kürtlerin yabancılaşma sürecinin de hızlandığını
söylemek mümkün. Çözüm devletin Kürtleri yeniden kazanmak üzere
politikalar üretmesi ve bu politikaların Kürtlerin içindeki ‘karşı
şiddet’ eğilimini yok etmesinden geçiyor. Unutmamak gerek ki, birlikte
yaşamak istemeyen toplumları hiçbir maddi veya manevi güç uzun süre bir
arada tutamaz...
Kısacası Türkiye’de devlet yaklaşımının bir an önce sağduyulu hale
getirilmesi gerekiyor. Vatandaşlık anlayışının değiştirilerek ‘Türk’
etnik kimliğinden bağımsız olarak tanımlanması vazgeçilmez bir koşul.
Çünkü ‘Türklük’ maalesef Cumhuriyet döneminin bilinçli uygulamaları
sonucunda ayırımcı bir nitelik kazanmış durumda. Bu sonuç kaçınılmaz
değildi belki... Ama eğer bir kabahat varsa, bunun doğrudan kendini
‘Türk’ hissedenlere ait olduğu ve onların tarihsel bir fırsatı geri
gelmeyecek şekilde kaçırdıkları açık. Aynı sağduyu Kürtçenin konu
olduğu her alanda kültürel hakların tümünü eksiksiz biçimde vermeyi de
gerektiriyor. İnsanların ana dillerini küçümseyen bir bakışın, o
insanları kendi ‘milletinden’ saymasının samimi bulunması tabii ki
mümkün değil...
Başbakan’ın Güneydoğu’ya yatırımı ve bir televizyon kanalının Kürtçe
yayına başlayacağını ‘müjdeleyen’ girişimi ise söz konusu sağduyu
gereğinin farkında olan, ancak gereğini yapamayan birinin utangaçlığını
yansıtıyor. Hele aynı dönemde yargının DTP’nin kapatılması, Kürtçenin
mahkûm edilmesi için uğraştığını, bazı valilerin bir bayram kutlamasına
bile tahammül edemediklerini gördüğünüzde iyimserlik mümkün olmaktan
çıkıyor. Siyasetin hükümetin niyetini aşan geniş tablosu içinde
sağduyunun yeri ne yazık ki son derece ufak ve bu zaaf ‘ulus-devleti’
kaçınılmaz bir meşruiyet tartışmasının içine doğru sürüklüyor.
30.03.2008


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu