Ahmet Altan
Neler oluyor?
Akşamüstü bir haber, “Soner’in evini polisler basmış.”
Arkasından bir haber daha, “Soner’i gözaltına almışlar.”
“İstanbul’a getiriyorlarmış.”
Ne yapmış Soner böyle evi basılacak, gözaltına alınacak, polis refakatinde İstanbul’a getirilecek?
Bir partinin, “Ergenekon’un evrak dairesini” andıran belgeleri arasında
bulunan “Yargıtay krokisiyle” yargıçlara ait “fişleme” kayıtlarını
bulup yayınlamış.
Dünyanın her yanında iyi bir gazeteci ne yapacaksa onu yapmış.
Bunun bir suç olduğunu mu düşünüyorsunuz, o zaman çağırır ifadesini alırsınız.
Ev basmalar, gözaltına almalar da ne oluyor?
Darbe hazırlığı mı yaptı Soner, çete mi kurdu?
Biz “darbe hazırlayanların” suçüstü yakalandığını, darbeyle ilgili belgelerin gerçek olduğunu açıkladık.
Bizim medyanın bir bölümü dut yemiş bülbüle döndü.
Nedense bizim medyanın “o bölümünün” darbelerden bir şikâyeti yok.
Biz, “Darbe hazırlıyorlarmış” diyoruz...
O medya da “Uzlaşsınlar” diyor.
Garip bir diyalog.
“Darbe” haberi karşısındaki o müstehcen sessizlikleri, “kimle kimin uzlaşmasını” istediklerini gösteriyor zaten.
Bizim Soner’i gözaltına aldıran “hukuk sistemimizden” de darbecilerle ilgili bir ses duyulmadı.
Darbe yasak olmaktan çıktı mı?
Generallere darbe düzenleme özgürlüğü veren gizli yasalarımız mı bulunuyor?
“Darbe hazırlamışlar, belgesi var” diyoruz.
Bizim “uzlaşma” düşkünü medyada tek satır yok.
Acaba bizim medyada “belgelenmiş bir darbe hazırlığının neden haber değeri bulunmadığını” anlatabilecek biri çıkar mı?
Bir dinlemek isterdim doğrusu buna cevap verebilecek yiğidi.
Ergenekon çetesinin üstüne giden gazetelere “dinci” diyeceksiniz, darbe
haberini görmeyeceksiniz, eski bir generalin orduya ait bombaları
Ergenekon sanıklarına verdiğine dair itiraflara kulaklarınızı
kapatacaksınız ve siz “gazeteci” olarak ortada dolaşacaksınız.
Bu yaptığınızın bir adı var beyler...
Ama onun adı “gazetecilik” değil.
Darbecileri görmezden gelmenin adı da hukuk değil zaten.
Bizim Soner gözaltına alınacak...
Darbecilere “adın nedir” diye bile sorulmayacak.
Bizim de bunları normal karşılamamız beklenecek.
Biz bunları normal karşılamayız.
Bugün ülke olarak Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesiyle karşı karşıyayız.
Bu çetenin çok geniş bir ağ oluşturduğu her gün biraz daha ortaya çıkıyor.
Bu Ergenekon çetesini koruyup kollamak isteyen medya, demokrat güçlerin
birleşmesini engellemek için “AKP karşıtlığını” Ergenekon yandaşlığına
çevirmek istiyor.
Basit bir soru sorun:
Neden AKP karşıtı olduğunuz için korkunç bir çetenin yandaşı olmak zorundasınız?
AKP’ye karşı olun.
AKP’yi eleştirin.
AKP’nin bencil kurnazlığını afişe edin.
Bunları yaparken Ergenekon çetesini ve darbecileri korumanız gerekmiyor.
Bakın, hepimizin hayatın içinde nerede durduğumuzu gösterecek küçük bir soru var:
Evrensel hukuktan yana mısın, değil misin?
Evrensel hukuk... Hani şu gelişmiş ülkelerdeki insanların güven ve özgürlük içinde yaşamalarını sağlayan hukuk anlayışı.
Bundan yanaysanız, çetelere ve darbelere karşısınız.
Halkın seçimine, bu seçim sizi çok üzse de saygılısınız.
Sevmediğiniz partiyi iktidardan düşürmek için siyaseten her şey yapma hakkına sahipsiniz.
Ama o partiyi askerî ya da hukuksal darbeyle yıkamazsınız.
Çünkü eğer yıkarsanız, sadece o partiyi değil, geleceğinizi ve
çocuklarınızı güvenceye alacak olan hukuk sistemini de yıkmış olursunuz.
Hukuksuz bir ortamda, silahı olanlar sizi her zaman ezer.
Hukuk ve silah yan yana gelmiyor.
Siyasetin içine silah sokan herkes hukuktan uzaklaşır.
Biz darbecilere karşıyız, çetecilere de karşıyız...
Bunun tek bir nedeni var.
Biz “evrensel hukuktan” yanayız.
Bu ülkedeki bütün insanlar barış ve güven içinde yaşasın istiyoruz.
Biz hukuktan vazgeçmeyiz...
Hukuk olmadığı zaman kaba güç egemen oluyor, silahsız insanlar aşağılanıyor.
Ne kendimizin, ne de halkımızın aşağılanmasına razıyız.
Gözaltına alsanız, suç duyurularında bulunsanız, iftiralar atsanız da bundan vazgeçemeyiz.
Aşağılanmaya razı olmak bize zor geliyor çünkü.
29.03.2008



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu