Milliyetçiliğin anlamlı bir tanımı mevcut mu?
ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı
işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden
konuşmayı,
tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.
Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de
biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla
Milliyetçilik ve ırkçılık
Son
günlerde Türkiye maalesef yine, özellikle Hrant Dink’in bir ermeni
olması nedeni ile öldürülmesi sonrası ırkçılık ve milliyetçilik
tartışmalarının içine daldı.
Aslında belki de maalesef demek gerekmiyor zira Türkiye’nin ve
hatta başka gelişmiş ülkelerin de bir vesile ile bu sevimsiz
kavramlarla yüzleşmesi şart.
Bu satırların yazarı bir iktisatçı ve formel bir siyaset bilimi
eğitimi de almış değil ama kanım bu tür konulara dışarıdan bakışların
üstelik iktisatçıların bakışlarının daha serinkanlı ve daha analitik
olduğu yönünde; üstelik milliyetçilik ve ırkçılık gibi konuların sadece
siyaset bilimcilere bırakılamayacak kadar önemli konular da olduğunu
düşünmüyor değilim.
Önce tanım yapmak gerekmiyor mu?
İtiraf edeyim, benim ırkçılarla ya da kendini ırkçı, mesela türk
ırkçısı olarak tanımlayanlarla bir sorunum yok zira bu insanlar çok net
bir biçimde tanımladıkları bir kavramı savunuyorlar ve türk ırkının
diğer ırklardan üstün olduğunu öngörüyorlar, bu temelde politika
üretmek, devleti ve milleti yeniden yapılandırmak istiyorlar.
Dediğim gibi iyi tanımlanmış ve ne demek istedikleri konusunda lafı ağızlarında gevelemeyenlerle benim bir problemim yok.
Şayet ırkçılık hukuk sistemimiz içinde bir suç ise bu insanları
savcılara, yok değilse de psikiyatrlara havale ediyor ve geçiyorum.
Benim kendimi daha ziyade sorunlu hissettiğim kişiler
kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayanlar ve milliyetçiliğin
ırkçılıkla ilişkisi olmadığını savunanlar.
Milliyetçiliğin anlamlı bir tanımı mevcut mu?
ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı
işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden
konuşmayı,
tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.
Ortada milliyetçilik tanım çabaları yok değil ama bu tanımlar
hep totolojik yani kendi etrafında bilgi üretmeden dönen tanımlar ve
itiraf edeyim bu tanım çabaları ancak ırkçılık ile flört etmeye
başladıkları andan itibaren ayakları daha bir yere basmaya başlıyor.
Milliyetçiliği ülkeyi, milleti sevmek, ortak ülkülere sahip
olmak olarak tanımlamak da gerçekten çok gülünç zira yurttaşların doğup
büyüdükleri ülkeyi, ortak yurttaşlık sıfatı taşıdıkları insan kümesini
(millet) sevmelerinin ölçüsünü de bulmak, tanımlamak imkansız.
Bu ölçüleri tanımlamak imkansız ama dayatmak pekala mümkün, bu
nedenden de bu çok afaki tanımlar bizi olsa olsa dayatmacı, anti
demokratik, anti liberal sistemlerin kucağına atıyor.
Toplumun ve o toplumun bireylerinin miliyetçilik kavramına ne
atfettikleri de doğrusu beni daha az ilgilendiriyor zira ben iflah
olmaz bir biçimde, evrensel hukuk sınırları içinde kalındığı sürece
çoğulculuğa inanıyorum.
Sözün özü
O devlet şayet parmak kadar çocukları her sabah “varlığım Türk
varlığına armağan olsun” diye bağırtıyor ve birileri de bu devletin
resmi milliyetçilik anlayışı Atatürk milliyetçiliğidir ve ırkçılık ile
alakası yoktur diyor ise durum gerçekten vahimdir.
Yüce tanrı hepimizi ve özellikle bu milleti tanımsız kavramlardan korusun.
Gelelim temel tartışma konusuna yani milliyetçilik ve ırkçılık konularına.
Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de
biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla
Beni daha çok tedirgin eden, bir milletin (bir devletin
vatandaşlarının toplamı dışında her tanım kaçınılmaz olarak baskıcıdır)
değil o milletin örgütlenmiş biçiminin yani devletin konuya nasıl
baktığı.
24 Şubat 2007, Cumartesi


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu