Kadın vücudunun en tahrik edici bölgesi: Dirsekten yukarı 5 ila 10 cm aralığı
| 13/05/2008 |
Bunu
da böylece öğrenmiş olduk. Çünkü Milli Gazete’nin Arçelik annelerinin
kıyafetini yamarken yaptığı, kolların tam da bu kısmını örtmek! Ölçtüm:
Dirsekle omuz arasını üç eşit parçaya ayırdığımızda, ortadaki bölge.
Dirsekten 5 cm kadar yukarı çıkabiliyoruz. Namus sınırı bu. Ötesi
mayınlı bölge: Tahrik ediyor.
Pazar günü buraya göz atmış olanlar, Arçelik’in söz konusu Anneler Günü
ilanının bahsinin geçtiğini görmüştür. O gün daha tabii fol yok yumurta
yok, ama ilanın bana çok tuhaf gelen bir yanı vardı: Türkiye’deki
milyonlarca anne arasından ‘öylesine’ seçilen 10 tanesinin de kolları
kısa (ikisi kolsuz), etek ortalamaları diz üstüydü. Resmi ‘bozacak’,
geçtik türbanı, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth usulü gıdı
fiyonklusu, yemenilisi, sıkma başlısı, Sophia Loren edalı ufak
üçgenlisi, vakı bozmadan üstten şöyle bir aksesuvar eşarp atıvermişi
bile yoktu.
Türkiye’deki bütün annelerin günü kutlanırken ‘rastgele’ şeçilmiş 10 anne bir açıdan tıpatıp aynıydı.
Başı örtülü anneler anne mi sayılmıyordu, yoksa sadece Çelik’in annesi mi olamazdı?
Onlar mesela Fakir mi kullansındı? Buzdolabı yerine tel dolapla mı yetinsindi?!
Akabinde, trajikomik mi demeli, bazılarına dehşet verici, bana sakil ve gülünç gelen şeyler oldu:
Diğer gazetelerde bu orijinal haliyle yayımlanan Arçelik reklamını, Milli Gazete’nin sansürleyerek bastığı ortaya çıktı!
Kol ve etek boyları, fotoşop demeye dil varmıyor, garibanca yamanmıştı.
Üç annenin bacakları birkaç parmak kapatılmış, ortadaki valide hanımın
payına sehpadaki lilyumun hormonlanmış yaprakları yetiştirilmişti!
Bacak gibi tabii kol da pek az canlıda bulunan, dolayısıyla
görüldüğünde panik, dahası tahrik olunan nadide erotik uzuvlardandı.
Hele o koordinatlar (dirsekten 5 ila 10 cm) çok sakattı; tespit anında
alarma geçilmeliydi.
Milli Gazete de alarm vermişti: Akılları sıra fazla da çaktırmadan,
oturduğu yerde eteğini çekeleyen, yaka dekoltesini iğneleyerek
tutturanlar gibi, kıyafetleri üstten üstten yamamıştı. (Göğüs dekoltesi
ayarı bilhassa kafa karıştırıcıydı: Arka ortadaki elemanın beyaz V
yakasının içine sanki beyaz tişört giydirilmiş, kanepenin bize göre sol
koluna tünemiş annenin çok daha ‘etli’ duran kare dekoltesi öylece
bırakılmıştı. Milli Gazete’nin meşrebine/mezhebine göre acaba V yaka
dinen sakıncalı, kare yaka sansürden muaf mıydı?)
Yaşam tarzımıza müdahalenin bu en büyük kanıtı sayılabilecek dev
skandala tabii ki Vatan gazetesi uyandı: “Bu fotoğrafa bile
tahammülleri yok.”
İlk bakışta son derece haklılardı. Yuh yani.
Şu hayatta sekiz çift kola (Kanepede Çelik’in iki yanında oturan
anneler torpilliydi, onların kollarına dokunulmamıştı!) mı tahammülleri
yoktu? Hoşgörüleri ikişerden sekiz bacak noktasında mı çöküyordu?
İnançları doğrultusunda kostüm tasarımı bambaşka olabilir, ama başkasına da bunu dayatmak ne cüretti?
Reklamı beğenmiyorsan, sakıncalı görüyorsan almazsın. Çizgine
uymayabilir. O zaman reddedersin. Tutarlı olursun. Varsa bir tavrın,
baştan koyarsın. Alıp da sansürlemek, üstünde oynamak da neyin nesi?
Nitekim görüşü alınan yetkililer de benzer şeyler söylüyor: Yayın
organı, kendisine verilen ilanı basmakla yükümlü. İlan verenin onayını
almadan böyle bir şey yapamazsın. Yaparsan bir daha o ilanı alamazsın.
Zaten de Milli Gazete ertesi gün paşa paşa yayımladı reklamın
orijinalini.
Fakat işte Vatan, ilk cümlesinde yapıyordu Vatan’lığını: “Dinci Milli
Gazete, ilandaki anne sadeliği ve zarafeti içinde giyinmiş kadınların
görünümünden bile rahatsız oldu.”
Anlamadığım işte tam da bu: “Anne sadeliği ve zarafeti”nin ön koşulu
başı açık ve kısa kollu olmak mıdır? Başını örten anne ille de rüküş,
kaba, tapon mudur?
“Anne sadeliği ve zarafeti” ille de tek tip midir?
Dolmuş terörü
AKM’nin oradan ‘karşı’ya dolmuş kalkar. Bin yıldır. İki çeşit: Sahil
yolu ve Ziverbey. Güzergâhları çok makuldür. Genellikle kitleleri de.
En azından lahmacun cinayetine yol açan Taksim-Aksaray’a oranla.
Şimdi Taksim-Sahil yolu dolmuşundayız diyelim. Dolmabahçe’den freni
patlamış gibi inen, bir yandan da sigara içen şoföre laf edebiliyor
muyuz, yoksa el âlemin içinde fırça yememek için sineye çekiyor muyuz?
Hadi yaptık bir kahramanlık, müşterilerden sucuklu tost sahipleri ya da
Beyoğlu’ndan âlem dönüşünde olan sarhoş ikili (Cuma/Cumartesi, iki
dolmuştan birinin demirbaşı) babalanırsa bıçağı değilse de küfürü
yemeye hazır mıyız?
Değilsek, o langır lungur yokuş aşağı yuvarlanmalara, sigara dumanına,
dolmuş içinde yemek/ ağız kokusuna, sarhoş terörüne müstahak mıyız?


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu