Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
Finale finale, Viyana'nın fethine!
Semih’in mucize golüyle yarı finaldeyiz; artık Almanlar da bizi durduramaz
VİYANA
Yazımın başlığını, 118. dakikada 1-0 mağlup duruma düştükten sonra, 119. dakikada şöyle attım:
“Mucize olmadı, buraya kadarmış!”
Başlığı attım, bekliyorum.
Son düdük gelmek üzere...
Perişan haldeyim.
Mucize olmadan yenebileceğimiz Hırvatlar elimizden kaçıyor.
Ne yazık!
120. dakika.
Akın patladı! Geliyoruz. Ve aslan Semih müthiş bir şutla yine ‘Semihliği’ni yaptı.
Yine mucize:
Goolll!
Beraberlik son saniyede...
Bu futbol, adamı perişan eder.
Penaltılara kaldı iş.
Aman Allahım!
Bu futbol, daha doğrusu bu bizim Milli Takım adamı öldürür.
Hep son dakikaya bırakmak zorunda mıyız?
Kalbim yine sağlam çıktı galiba.
Ama ya penaltılar?..
Adamlar ilkini kaçırdı. Arda attı.
İkinciyi kaçırmadılar.
Semih geldi, attı.
Üçüncüyü de kaçırdılar, daha doğrusu kalede dün gece devleşen Rüştü’den müthiş kurtarış...
Ve Hamit geliyor, atarsa yarı finaldeyiz.
Ve goolll!
Böylesine bir heyecan yaşamadım.
Evet, evet evet aynen öyle:
Finale finale, Viyana’nın fethine!
Almanlar da Basel’de elimizden kurtulamaz artık.
Bunu yazın bir kenara.
Fatih Hoca’yla, aslanlarıyla finale finale...
Aşağıda maç öncesi yazım yer alıyor.
* * *
Gazeteci milleti basın toplantısında kıpır kıpır.
Tedirgin bir hava
esiyor. Kuliste yayılan son habere göre Servet de sakatlar kervanına
katılmış...
Çok tatsız!
Savunma göbeğinin temel direği olan ve müthiş mücadelesiyle gitgide
anıtlaşan Servet gibi bir topçunun yarı final öncesi oyun dışı kalması
gerçekten büyük şansızlık.
Fatih Hoca’yı izliyorum.
İki golle Çek zaferinin kahramanı Nihat’ı da yanına almış basın toplantısında.
Güler yüzlü olmaya çalışıyor.
Can havliyle bir mucize gibi gerçekleşen Çek galibiyeti sonrasındaki
sevinci neredeyse gölgeleyen ve Cengiz Çandar’ın deyişiyle
“Adana’lıyık”ın ağır bastığı o talihsiz basın toplantısının kötü
izlerini de silme çabasında.
Evet, Hoca güler yüzlü bu kez.
Ama yüz çizgileri yumuşak değil. Asıl o çizgiler, mimikler Hoca’nın iç
dünyasını ele veriyor. Ve iç dünyasında büyük fırtınalar estiği
konusunda en ufak bir kuşkum yok.
Nasıl olmasın ki?..
Avrupa Şampiyonası’na gelirken, kendi kafasında bir ideal 11 kurmuş.
Beğenir ya da beğenmezsiniz, ama Hoca kendi kafasına göre temel taşları
yerli yerine oturtmuş.
Ama şimdi bir bakıyor, o temel taşlar birer ikişer yok olmuş.
Takımın en kilit adamlarından biri diye nitelediği Gökhan Gönül, sağ bek, daha turnuvanın başında veda etti sakatlıktan.
Takımın beyni olarak gördüğü Kaptan Emre Belözoğlu ilk maçta sakatlandı, çıktı.
Servet’le birlikte savunma göbeğinin, Hoca’nın kendi deyişiyle, iki kulesinden biri olan Gökhan Zan da ilk maçta sakatlandı.
Kaleci Volkan keza, kırmızı kart cezalısı, yok. Orta sahada en güvendiklerinden biri olan ‘Marco’ Mehmet kart cezalısı, yok.
Savunma göbeğinde Emre Aşık sakatlanınca yerine giren Emre Güngör de sakatlanarak veda etti takıma...
Bütün bunları yaşayan bir Teknik Direktör’ün, yarı finalin kapısına
gelmiş Fatih Hoca’nın iç dünyasında fırtınalar esmesi normal.
Takım sahaya elbette 11 kişi çıkacak. Ve formayı yeni kapanlar
canlarını dişlerine takıp en iyisini yapmaya çalışacaklar. Ve belki
içlerinden yeni yıldızlar da doğabilecek. Ama futbolda, o Allah’ın
belası 90 dakikanın nihayetinde sonuç almak zorundasın.
Tabelaya bakılacak, skora!
Çünkü futbol, Hatice değil netice oyunu...
Öyle değil mi?
Ve o netice bizi, Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası’nda ilk kez yarı finale, ilk dört takımın içine getirip bırakacak.
Futbolumuz açısından önemli.
Çıtamız yükselecek.
Biliyorum, nelerin söylendiğini, daha nelerin söyleneceğini... Bir
kısmının da hakikaten haklı ve yerinde eleştiriler olduğunda kuşku yok.
Hoca’nın takım tertibiydi, Hoca’nın herkesi yerli yerinde oynatmasıydı,
Hoca’nın doğru ve yanlış tercihleriydi, hepsi söyleniyor ve söylenecek
tabii.
Eleştirisiz elbette olmaz.
Ben bu yazımda, Fatih Hoca’nın işin başında kendi kafasına göre yaptığı
ideal 11 ile son maçta elinin altında kalanları belirtmeye çalıştım.
“Hoca ballıdır!” deyip işi yalnızca şans, kader, kısmete bağlamak bir yerde konuyu hafife almak oluyor.
Evet, melekler bir çok kez kalemizi korudu. Evet, Çek maçında dünyanın
en iyi üç kalecisinden biri olan Petr Cech, en kritik dakikada topu
ellerinin arasından kaçırıp Nihat’a al da at dercesine sundu.
Ama futbol bunlarsız olur mu?
Futbol biraz da bu değil mi? Futbol topu kancık değil mi? Futbolun adaleti yoktur sözü boşuna mı söylenmiştir?
Futbolu güzel oyun yapan özelliklerin içinde bütün bunlar da vardır.
Şansımız da yaver gitti ama iki maçı takır takır alarak çeyrek finale,
Viyana’ya kadar geldik. İsviçre maçının ikinci yarısındaki futbola,
Çekler karşısında 2-0 mağlupken, maçı çevirdiğimiz son 20 dakikayı
nasıl unutabiliriz ki?..
Bu yazı için notlarımı alırken, bir yandan da perşembe akşamı
Almanya-Portekiz maçını seyrediyorum bir kahvede. Klasik deyişiyle,
Portekiz fazla bir
varlık gösteremiyor Alman panzerleri karşısında...
Özeti bu.
Almanlarla Viyana’da yarı finali biz mi oynayacağız, yoksa Hırvatlar
mı?
Devre arasındaki reklam kuşağında Türkiye gözükünce, kahvedeki Alman
formalı biri bağırıyor:
“Güle güle Türkiye!”
Durun bakalım, o kadar kolay mı?
Ben bu satırları yazarken tamam mı, devam mı sorusunun yanıtını bilmiyordum.
Ancak, takımımıza olan güvenim devam ediyordu.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu