Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
3 tane "finale finale" etiketli yazı bulundu "finale finale" tagli diger ogeler resimler , videolar
 
Haz
21
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr



Finale finale, Viyana'nın fethine!

Semih’in mucize golüyle yarı finaldeyiz; artık Almanlar da bizi durduramaz



VİYANA
Yazımın başlığını, 118. dakikada 1-0 mağlup duruma düştükten sonra, 119. dakikada şöyle attım:


“Mucize olmadı, buraya kadarmış!”


Başlığı attım, bekliyorum.


Son düdük gelmek üzere...


Perişan haldeyim.

Mucize olmadan yenebileceğimiz Hırvatlar elimizden kaçıyor.


Ne yazık!


120. dakika.


Akın patladı! Geliyoruz. Ve aslan Semih müthiş bir şutla yine ‘Semihliği’ni yaptı.


Yine mucize:


Goolll!


Beraberlik son saniyede...

Bu futbol, adamı perişan eder.

Penaltılara kaldı iş.


Aman Allahım!


Bu futbol, daha doğrusu bu bizim Milli Takım adamı öldürür.

Hep son dakikaya bırakmak zorunda mıyız?

Kalbim yine sağlam çıktı galiba.


Ama ya penaltılar?..


Adamlar ilkini kaçırdı. Arda attı.

İkinciyi kaçırmadılar.

Semih geldi, attı.

Üçüncüyü de kaçırdılar, daha doğrusu kalede dün gece devleşen Rüştü’den müthiş kurtarış...


Ve Hamit geliyor, atarsa yarı finaldeyiz.


Ve goolll!


Böylesine bir heyecan yaşamadım.


Evet, evet evet aynen öyle:


Finale finale, Viyana’nın fethine!

 


Almanlar da Basel’de elimizden kurtulamaz artık.


Bunu yazın bir kenara.


Fatih Hoca’yla, aslanlarıyla finale finale...


Aşağıda maç öncesi yazım yer alıyor.
* * *
Gazeteci milleti basın toplantısında kıpır kıpır.

Tedirgin bir hava esiyor. Kuliste yayılan son habere göre Servet de sakatlar kervanına katılmış...
Çok tatsız!


Savunma göbeğinin temel direği olan ve müthiş mücadelesiyle gitgide anıtlaşan Servet gibi bir topçunun yarı final öncesi oyun dışı kalması gerçekten büyük şansızlık.
Fatih Hoca’yı izliyorum.

 


İki golle Çek zaferinin kahramanı Nihat’ı da yanına almış basın toplantısında.
Güler yüzlü olmaya çalışıyor.


Can havliyle bir mucize gibi gerçekleşen Çek galibiyeti sonrasındaki sevinci neredeyse gölgeleyen ve Cengiz Çandar’ın deyişiyle “Adana’lıyık”ın ağır bastığı o talihsiz basın toplantısının kötü izlerini de silme çabasında.
Evet, Hoca güler yüzlü bu kez.


Ama yüz çizgileri yumuşak değil. Asıl o çizgiler, mimikler Hoca’nın iç dünyasını ele veriyor. Ve iç dünyasında büyük fırtınalar estiği konusunda en ufak bir kuşkum yok.


Nasıl olmasın ki?..


Avrupa Şampiyonası’na gelirken, kendi kafasında bir ideal 11 kurmuş. Beğenir ya da beğenmezsiniz, ama Hoca kendi kafasına göre temel taşları yerli yerine oturtmuş.


Ama şimdi bir bakıyor, o temel taşlar birer ikişer yok olmuş.


Takımın en kilit adamlarından biri diye nitelediği Gökhan Gönül, sağ bek, daha turnuvanın başında veda etti sakatlıktan.
Takımın beyni olarak gördüğü Kaptan Emre Belözoğlu ilk maçta sakatlandı, çıktı.


Servet’le birlikte savunma göbeğinin, Hoca’nın kendi deyişiyle, iki kulesinden biri olan Gökhan Zan da ilk maçta sakatlandı.
Kaleci Volkan keza, kırmızı kart cezalısı, yok. Orta sahada en güvendiklerinden biri olan ‘Marco’ Mehmet kart cezalısı, yok.
Savunma göbeğinde Emre Aşık sakatlanınca yerine giren Emre Güngör de sakatlanarak veda etti takıma...


Bütün bunları yaşayan bir Teknik Direktör’ün, yarı finalin kapısına gelmiş Fatih Hoca’nın iç dünyasında fırtınalar esmesi normal.   
Takım sahaya elbette 11 kişi çıkacak. Ve formayı yeni kapanlar canlarını dişlerine takıp en iyisini yapmaya çalışacaklar. Ve belki içlerinden yeni yıldızlar da doğabilecek. Ama futbolda, o Allah’ın belası 90 dakikanın nihayetinde sonuç almak zorundasın.
Tabelaya bakılacak, skora!


Çünkü futbol, Hatice değil netice oyunu...
Öyle değil mi?


Ve o netice bizi, Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası’nda ilk kez yarı finale, ilk dört takımın içine getirip bırakacak.
Futbolumuz açısından önemli.
Çıtamız yükselecek.


Biliyorum, nelerin söylendiğini, daha nelerin söyleneceğini... Bir kısmının da hakikaten haklı ve yerinde eleştiriler olduğunda kuşku yok.
Hoca’nın takım tertibiydi, Hoca’nın herkesi yerli yerinde oynatmasıydı, Hoca’nın doğru ve yanlış tercihleriydi, hepsi söyleniyor ve söylenecek tabii.
Eleştirisiz elbette olmaz.


Ben bu yazımda, Fatih Hoca’nın işin başında kendi kafasına göre yaptığı ideal 11 ile son maçta elinin altında kalanları belirtmeye çalıştım.
“Hoca ballıdır!” deyip işi yalnızca şans, kader, kısmete bağlamak bir yerde konuyu hafife almak oluyor.
Evet, melekler bir çok kez kalemizi korudu. Evet, Çek maçında dünyanın en iyi üç kalecisinden biri olan Petr Cech, en kritik dakikada topu ellerinin arasından kaçırıp Nihat’a al da at dercesine sundu.
Ama futbol bunlarsız olur mu?


Futbol biraz da bu değil mi? Futbol topu kancık değil mi? Futbolun adaleti yoktur sözü boşuna mı söylenmiştir?
Futbolu güzel oyun yapan özelliklerin içinde bütün bunlar da vardır.
Şansımız da yaver gitti ama iki maçı takır takır alarak çeyrek finale, Viyana’ya kadar geldik. İsviçre maçının ikinci yarısındaki futbola, Çekler karşısında 2-0 mağlupken, maçı çevirdiğimiz son 20 dakikayı nasıl unutabiliriz ki?..


Bu yazı için notlarımı alırken, bir yandan da perşembe akşamı Almanya-Portekiz maçını seyrediyorum bir kahvede. Klasik deyişiyle, Portekiz fazla bir

varlık gösteremiyor Alman panzerleri karşısında...


Özeti bu.


Almanlarla Viyana’da yarı finali biz mi oynayacağız, yoksa Hırvatlar mı?

Devre arasındaki reklam kuşağında Türkiye gözükünce, kahvedeki Alman

formalı biri bağırıyor:


“Güle güle Türkiye!”


Durun bakalım, o kadar kolay mı?

Ben bu satırları yazarken tamam mı, devam mı sorusunun yanıtını bilmiyordum.

Ancak, takımımıza olan güvenim devam ediyordu.

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Haz
16
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 İki maç sonra finaldeyiz şimdi sırada Hırvatistan var

 


İki maç sonra finaldeyiz; şimdi sırada Hırvatistan var

Evet, finale finale, Viyana’nın fethine!

CENEVRE


Evet, evet aynen öyle, finale finale, Viyana’nın fethine!   Bu kez Viyana kuşatması dün gece İsviçre Alpleri’nden başlamış durumda.


İki maç sonra finaldeyiz.


Şimdi sırada Hırvatistan.


Öylesine bir moral depoladık, öylesine bir özgüven kazandık ki, bu takım, bu topçular bundan sonra artık kolay kolay maç vermez.
Psikolojik üstünlük artık bizde.


Kupaya, daha doğrusu başarıya o kadar büyük bir açlığı var ki Milli Takım’ın, bu çizgiyi, bu yükselişi yakaladıktan sonra kimseye kolay kolay yenilmez.


Bu satırları zorlukla yazıyorum.


Müthiş bir duygu fırtınası içindeyim.


“Yazık, buraya kadarmış” derken, 75. dakikada Arda’nın golüyle öylesine bir patlama yaptık, inanılır gibi değildi.


Sonra Nihat girdi devreye. 88’de ilk gol, 2-2.


Çıldıracağız!


90’da müthiş bir şut yine Nihat’tan,  3-2.


Delirmek içten değil.


Ne oluyoruz derken, bir kırmızı kart Volkan’a. İki dakika daha var. Aman Allah’ım! Bir gol yer de iş penaltılara kalırsa, Tuncay var kalede...
Ve nihayet bitti.


Haydi bakalım yazılara takla!


Bir maç içinde bu kadar iniş çıkış olabilir mi? Bu kadar mahkûm oynarken, işler kötü giderken, birdenbire 2-0’dan oyunu çevirebilecek kadar bir şahlanış nasıl olur da yaşanabilir?


Hepsi bir maçta olur mu?
Sevinç içindeyiz.


Fatih Hoca ve aslanlarını yürekten kutluyorum.


Evet, evet, finale finale, Viyana’nın fethine!


Aşağıda maç öncesi yazdığım yazı...

* * *
Kül rengi bir sabaha uyanıyorum, içimde kıpırdamaya başlayan heyecanla, maç heyecanıyla birlikte...


Hava yine kapalı.


Yağmur çiseliyor.


Akşam da yağmurlu olacakmış. Doğru dürüst güneş yüzü göremeyecek miyiz bu memlekette?
İçimdeki sıkıntı...


Maç n’olacak?


Fatih Hoca’nın yüz çizgileri de sıkıntılıydı, akşamki basın toplantısında. Söylemi, mimik ve jestleri, sağolsun, etrafına yine dalga dalga negatif enerji yayıyordu.


Ve gazeteci milletinin genç habercileri, Hoca’ya sorularını genellikle çekine çekine yöneltiyorlardı, bir terslik olmasın diye herhalde. Kim bilir, belki de fırça tedirginliği...


Fatih Hoca bu yaştan sonra tabii değişmeyecek. Daha çok ‘meydan okumak’tan beslenen ve bundan hoşlanan halleri ağır basıyor gibi... Oysa güleryüzlü olmak ona daha çok yakışıyor.


Belki de bu kadarı, çok kritik bir maç öncesinin gerginliğidir.
Anlaşılabilir bir ruh hali.


Ancak Hoca’nın bu gergin halleri, böyle bir maç öncesinde gencecik topçularımızı nasıl etkiler bilemiyorum. Bu arada ben de Hoca’nın yüz ifadesini okumaya çalışırken, aklımdaki o soruyu sormaktan vazgeçiyorum.
Yenecek miyiz bu Çekleri?


Bir yensek, iki maçta finaldesin. Üçüncü maçta da şampiyon! Düşünebiliyor musun iki maçta finali yakalıyorsun, üçüncüde kupa senin.
Yani Viyana’nın fethi!


Neden olmasın? Önce hayal etmeyi öğren! Ve 68’in sloganını hatırla:
Gerçekçi ol, imkansızı iste!


Frene bas oğlum Hasan.


Çekler çok iyi takım. Avrupa futbolunda sağlam yeri olan, sistemi oturmuş, gelenek, ekol  sahibi bir takım. İsviçre’ye Almanları iki kez yenerek, grup birincisi olarak geldiler.


Şu Koller’e bak, ünlü santforları. Boyu 2.02, 100 kilo, ayakkabısı 50 numara ve 87 milli maçta tam 54 gol...
Ama Koller eski Koller değil. Çok fazla da zıplayamıyormuş. Ayrıca bizim zebella gibi, aslan gibi bir Servet’imiz var, gözünü daldan budaktan sakınmayan...


Şunu da unutma, Rosicky gibi bir stardan, oyun kurucudan yoksun durumda Çekler. Büyük futbolcu Nedved’leri de yok artık, milli takımı bıraktı.
Bizde de Emre Belözoğlu sakat.


Bazı futbol yorumcularımıza bakıyorum, bu eksikliği önemsemiyorlar. Geçen sezondaki çok büyük maç eksiğinin Emre’yi olumsuz etkilediği kanısındalar. Ben farklı düşünüyorum ama...


Bir başka önemli nokta:


Psikolojik üstünlük bizde. İsviçre maçıyla birlikte moral ve özgüven aşılandı takıma. Bir de başarıya açlık konusu... Bunlar da avantajlarımız.
Futbol bu, belli mi olur.
Yazı parça parça geliyor, sıkıcı.


Kahve mi, pub mı?..   


Cenevre’nin ‘Eski Şehri’nde pazar sabahı açık bulduğum ve benden başka kimseciklerin bulunmadığı bir kahve köşesinde bu satırları yazıyorum.

Hasan Bülent Kahraman’dan dinlemiştim. İngilizler bir tarihte demiş ki: 


“Fransızlar kahve açtı da ne oldu? İşsizler buluştular, kafa kafaya verip ihtilal planları yaptılar, hatta ihtilal yaptılar.

Biz en iyisi pub açalım. Gelsinler kafayı bulup yumuşasınlar.”


Günün ilk yazısının sonunu nihayet idrak ettik.


Şimdi de girişini yazmak için akşamı, yani maçı bekleyeceğim, içimde gittikçe dallanıp budaklanan bir heyecan ağacıyla...


İnşallah sevinen biz oluruz.

 

 *********

 

 

  "arab at'ı çim de sprint atıyor."

   yağmur yağıyor yağmur...

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Haz
06
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Finale finale, Viyana’nın fethine!

Futbol kaçıkları İsviçre’de! Meşin top ateşi yarın yanmaya başlıyor


CENEVRE
Nabzı tutmak için en iyi yerdir istasyonlar. İki yıl önce Almanya’daki Dünya Kupası finallerinde de meşin yuvarlağın peşinde bir ay boyunca o şehir senin bu şehir benim koştururken de böyle yapmıştım.
Önce tren istasyonları...
Uzaktan kulağıma geliyor.
Bağırış çağırış...
Ellerinde Türk bayrakları, çember olmuş zıplaya zıplaya slogan atıyorlar.
Vay vay vay!
“Finale finale, Viyana’nın fethine!”
Daha şimdiden girmişler havaya.
“Biraz erken değil mi?”
“Ne erkeni abi, tam zamanı... İki kere kuşattık Viyana’yı olmadı. Bu kez İsviçre Alpleri’nden geleceğiz Viyana önlerine. Mümkünü yok bırakmayız kupayı...”
Bağırmaya başlıyor:
“Viyana’ya, Viyana’ya!”
İki yıl öncesini anımsıyorum. Dünya Kupası sırasında Almanların sloganıydı:
“Berlin’e, Berlin’e!”
Ancak Berlin’e Almanlar gidememiş, o büyük finali Fransa’yla İtalya oynamıştı.
Umurlarında değil.
Onlar neşe içinde hoplamaya zıplamaya devam ederken, ben de yazıyı biraz daha revnaklı kılabilmek umuduyla kışkırtıcılık yapıyorum:
“İyi güzel de, Cristiano Ronaldo‘lu Portekiz, ev sahibi İsviçre, eleme grubunda Almanya’yı yenerek ilk sıradan gelen Çekler... Şampiyonada bize şans tanıyan yok gibi. Türkler ilk turda yolcu diyenler ezici çoğunluk...”
Biri bozuk atıyor:
“Abicim senin moralin ne diye bu kadar bozuk? Hatırlasana, Kore’de 2002 Dünya Kupası’nda da böyle olmuştu. Brezilya’yla aynı gruba düştüğümüz zaman abbas yolcu demişlerdi bize. Türkiye beşten, altıdan aşağı yemez demişlerdi. Ama ne oldu? Brezilya elimizden güç kurtuldu. En çok bizim milli takım sıkıştırdı onları. İki kez o da tek gol farkla pisi pisine yenilmiştik. Ama bu arada Dünya Üçüncüsü de olmuştuk.”
Şeytanın avukatlığı devam ediyor:
“Güzel söylüyorsun ama, ‘ama’sı var. O millli takımın omurgasını Galatasaray oluşturuyordu. 2000’de önce UEFA Kupası’nı kazanarak, sonra Real Madrid‘i yenip Süper Kupa’yı alarak Avrupa’nın en büyüğü olan Cim Bom... Bugün de topçularımız çok iyi, çok yetenekli ama, şimdi pek o öyle oturmuş bir milli takımımız yok galiba...”
“Yetti abicim!” diyor biri, “Bizim de moralimizi bozma. Futbol bu, hiç belli mi olur.”
Haklı genç adam.
Top yuvarlaktır ve kancıktır.
Ronaldo Monaldo dinlemez.
Portekiz karşısında yarın bir bakmışız, bir Hakan Balta golü(*) ve iş bitmiş!
“Önce hayal edeceksin abi!”
Benden de 68’in sloganı çıkıyor:
“Gerçekçi ol, imkansızı iste!”
Bu defa birlikte bağırıyoruz:
“Finale finale, Viyana’nın fethine!”
Fatih Hoca duysa hoşuna gidebilirdi.
İnşallah Orhan Pamuk duymaz!
Ama futbolu ille de milliyetçilik ile yan yana getirmek gerekiyor mu?.. Futbol milliyetçiliği diye ayrı bir kategori olabilir mi?..
Yeşil sahalarda ırkçı sapmalar yok değil. Meşin top aracılığıyla aşırı milliyetçilik, yabancı düşmanlığı gibi toplumsal hastalıklar körüklenmek isteniyor. Başarılı örnekler de var. 
Ancak bu konuda, kendisi de bir futbol tutkunu olan Latin Amerikalı büyük romancı Eduardo Galeano‘nun şu sözünü düşünmekte yarar var:
“Gözyaşları mendilden gelmez.”
Dünya futbolunun tepesindeki kuruluşlar, FİFA olsun UEFA olsun, uzun zamandır aşırı milliyetçilik ve ırkçılığa karşı, futbolu kardeşlik ve dostluk aracı kılmanın mücadelesi içindeler.
Çarşamba akşamı Nyon’da bizim milli takımın antremanını izlerken dikkatimi çekti. Saha kenarına iki tane UEFA imzalı slogan çekmişlerdi:
“Irkçılığa hayır!”
“Irkçılığa karşı birleşelim.”
Eğer futbolu gerçekten seviyorsak, futbolun politikaya, aşırılıklara alet edilmesine hep birlikte  karşı çıkalım.
Fransız yazar Marguerite Duras‘nın şu sözünü sevdim:
“Futbolda meleksi bir yan var. Futbola bakınca, erkekleri hiçbir şeyin bozamadığı bir saflık içinde görüyorum.”
Futbol kaçıkları İsviçre’de!
Bir futbol efsanesi Pele‘nin deyişiyle güzel oyun yarın bir aylığına İsviçre-Avusturya’da sahne alıyor.
Bu büyük şölenin tadını çıkarın.
Hepinize iyi futbollar!
“Finale finale, Viyana’nın fethine!”
———————-
* Meraklısı için not:
Hakan Balta’nın Galatasaray’ın bu yılki şampiyonluğunu perçinleyen golü, Oftaş Gençler’e onsekiz dışından patlattığı o müthiş vole..

 

Dışişleri Bakanı Babacan’a bu kadar tepki neden?

Dini özgürlüklerle ilgili sorunlar var!

Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili sorunlar var mı?  Yok diyebilir misiniz?
Eğer yok diyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne olacak?
Bundan dolayı yıllardır üniversiteye giremeyen kız öğrencilerin bu sorunun bir parçası olmadığını öne sürebilir misiniz?
Din eğitimi konusunun bu ülkede bunca yıldır yerli yerine oturduğunu söyleyebilir misiniz?
Bu bakımdan, kendi çocuklarının daha dindar yetişmesini isteyen ailelerin din eğitimiyle ilgili olarak çok uzun yıllardır devletle bazı dertleri olduğunu unutabilir misiniz?
Kuran kursları olsun, İmam Hatipler olsun, din eğitimiyle doğrudan ilgili bu alanlarda ne zamandan beri yaşanan tartışmaları yok sayabilir misiniz?
Ve bu tartışmalar, din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili değil midir?
Cemaat ve tarikatlar açısından sorunsuz bir Türkiye’de yaşadığımızı iddia edebilir misiniz?
Cemaat ve tarikatlar bin yıldır bu toprakların bir gerçeği iken onları yok saymak, yer altına itmek, bu ülkede din özgürlüğü, vicdan özgürlüğü alanlarında sorun yaratmıyor mu?
Cemaat ve tarikatları yok saymakla, tekke ve zaviyeleri kapatmış olmakla, özellikle sosyolojik bakımdan hiçbir şeyin yok olup gitmediği, devletle yaşanan sürtüşmelerin din ve vicdan özgürlüğü alanında sorunlara yol açtığı bilinmiyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri geçerli olan laiklik anlayışı ya da tepeden, devlet tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılan din kurumu bu ülkede birçok soruna kaynaklık etmiyor mu?
Etmediğini iddia edebilir misiniz?
Edebiliyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne oluyor?
Edebiliyorsanız, yüzde 47 oy almış bir iktidar partisinin özellikle türbandan hareketle kapatılması nasıl gündeme gelebiliyor?
Dini özgürlüklere ilgili herhangi bir sorun yoksa, başını inancının bir gereği olarak örtenlere üniversite kapıları nasıl kapatılabiliyor ve bu yasak Türkiye’yi derinden nasıl sarsabiliyor?
Ve son bir nokta:
“Eşi türbanlı olan Cumhurbaşkanı olamaz!” diye yargısıyla, askeriyle kazan kaldırılan, 367 gibi hukuk skandalları, 27 Nisan Muhtırası gibi demokrasi ayıpları yaşanan bir ülkede daha hâlâ “Din özgürlüğüyle ilgili sorun yoktur!” desen de kolay kolay inandırıcı olabileceğini sanmıyorum.
Evet, bu ülkede seksen bin cami var. Günde beş vakit ezan da okunur bu ülkede. Cuma’ya da serbestçe gidilir. Oruç da tutulur. Kimse kimseye karışamaz. Türkiye’de Müslümanlar ibadet açısından elbette özgürdür.
Ancak sorunlar yok değildir.
Din eğitimi hâlâ yerli yerine oturtulamadığı için vardır. Devlet din kurumuna fazla karıştığı için vardır. Laiklik anlayışı tepeden inme olduğu için vardır.
Ya da din-devlet ilişkilerinin yapısı fazla otoriter olduğu için vardır. Din-devlet ilişkilerinin otoriter yapısı daha fazla demokrasi ile tanıştırılamadığı için vardır.
Bu arada bütün bu sorunlar neden vardır sorusunun bir yanıtı daha vardır akılda tutulması gereken:
Bütün bu sorunlar bastırıldığı için, bütün bu sorunlar ve çözüm yolları serbestçe tartıştırılmadığı için, tabular ve yasaklarla özgür tartışma ortamı bir ‘kışla düzeni’nde cendereye alındığı için, toplumun kreması sayılanlar fena halde cahil bırakıldığı için, dini özgürlüklerle ilgili sorunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri başımızdan eksik olmamıştır.


İşte bu nedenlerle, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Avrupa Parlamentosu’nda bir soruyu yanıtlarken,

“Türkiye’de Müslüman çoğunluk da dini

özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demesine bu denli tepki göstermek yanlıştır, ölçüyü kaçırmaktır.

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu