Hasan Cemal
Başbakan’ın hâlâ sendikaları suçlaması iyiye işaret değil!
Erdoğan, yol haritasını niye bir türlü çizemiyor?
Siyasal
iktidar eliyle, devletin hoyrat eliyle, İstanbul’da yaşadığımız 1 Mayıs
rezaleti sonrasında dün bu köşedeki yazımı şöyle noktalamıştım:
“Geriliyor Türkiye.
Kutuplaşıyoruz.
Başbakan Erdoğan görmüyor mu?
1 Mayıs dolayısıyla sendika liderleriyle, işçilerle, aydınlarla ya da
Nevruz ve Kürt sorunu yüzünden Kürt aydınlarıyla, Kürt siyasetçileriyle
çatışıyor.
Kendisi bir kuşatma altında olan bir Başbakan, hedef küçülteceğine hedef büyütüyor.
Kendisi bir kuşatma altında olan bir Başbakan, ‘demokrasinin ipi’ne sarılacağına meydanlarda ‘devletin sopası’na sarılıyor.
Öyle bir durum ki, herhalde, Erdoğan’la AKP’nin defterini dürmek isteyenler şu sıralar çok memnundur.”
Bu satırların altını bir kez daha çizmek istedim. Çünkü Başbakan
Erdoğan’ın ne yapmak istediğine akıl erdirmek gitgide güçleşiyor.
Erdoğan iyi düşünmeli.
Elini de çabuk tutmalı.
Televizyonların 1 Mayıs yayınlarını arkasına yaslanıp şöyle bir
seyretmeli, gazetelerin 1 Mayıs’la ilgili dünkü birinci sayfalarını bir
köşeye çekilip gözden geçirirken, yapılan yorumları da duygularına
kapılmadan sakin kafayla okumalı diye düşünüyorum.
Durum muhakemesine ihtiyacı var çünkü.
Demokles’in Kılıcı sallanıyor.
Hem kendi başının üzerinde sallanıyor, hem de partisinin. Hedef, hem liderin başını koparmak, hem de gövdeyi teslim almak.
Kendisiyle partisinin defterini kaç yıldır dürmek isteyenlerin, yani
darbesel süreci arka planda tetikleyenlerin oyun içinde oyunları sır
değil.
Oyunları boşa çıkarmak için 1 Mayıs’taki gibi ‘devletin sopası’na
değil, ‘demokrasinin ipi’ne sarılmak gerekiyor. Hedef büyültmek değil,
küçültmek gerekiyor. Türkiye’nin siyasi tansiyonunu 1 Mayıs’taki gibi
zıplatmak değil, tam tersine düşürmek gerekiyor.
Bunlar boş, soyut laflar değil.
Kuşatmayı yarabilmek için ‘demokrasi bayrağını yükseltmek’ten başka çare yok.
Çünkü, ‘darbeciler’de oyun çok!
Partiyi kapatmak ilk aşama olabilecek. Bu arada partiyi, özellikle
Meclis Grubunu bölmek bir başka hedef ki, daha şimdiden bunun zayıf da
olsa ilk sinyalleri geliyor. Daha sonra, istenen sonuç öyle kolay
alınamayacak olsa da Yüce Divan ve Ceza Davaları devreye sokulabilir.
Böyle bir süreçte siyasal istikrarsızlıkla birlikte ekonomik
istikrarsızlık ya da ekonomik kriz de Türkiye’nin kapısını çalabilir.
Terör ve şiddet eğrisi yükselişe geçebilir.
Akla takılan bir soru da şu:
Böyle bir süreçte AKP’nin, daha doğrusu yerine kurulacak yeni partinin
seçim sandığında oyları artar mı, azalır mı? Başında Erdoğan’ın
bulunmadığı, arka planda yasaklı olarak kaldığı bir parti seçim
sandığında başarıyı yine yakalayabilir mi?
Bu arada memlekete ne olur?..
Her şeyin başı olan istikrar darbe üstüne darbe alırken, Türkiye
yeniden mesela 1990’ların kayıp yıllar çıkmazına sürüklenmez mi?
O kadar çok soru, o kadar çok belirsizlik ve öylesine kafa karışıklığı var ki.
Kimileri diyor ki:
“Erdoğan birkaç bakanını feda ederken, mesela başörtüsü-türban
yasağının bir tek üniversitelerde kalkacağını, buna karşılık kamuda,
okullarda devam edeceğini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde
açıklasa, bunun teminat altında olduğunu söylese Türkiye’de hava bir
anda değişir. Bu genel yumuşamadan, tansiyonun düşmesinden Anayasa
Mahkemesi de etkilenir.”
Erdoğan bunu yapabilir mi?..
Yapabilir diyenler var.
Keşke yapabilse...
Keşke şaşırtsa...
Ama ben ihtimal veremiyorum.
Erdoğan’ın yakın siyasal sicilinde böylesi örneklere rastlanmıyor.
O zaman ne yapacak?..
Bu sorunun yanıtını kendisi de tam biliyor mu, bilemiyorum.
Son söz: Başbakan Erdoğan’ın 1 Mayıs dolayısıyla hâlâ sendikaları suçlayabilmesi iyiye işaret değildir.

EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








ANKARA - AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, parti yöneticileri ve bazı bakanlarla bir araya geldi.

GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.



multimedya
internet
aşamasındaki
bugünkü
internette
limit ve aşırı
fiyatlar da bir
sansürdür
