Hasan Cemal
Ergenekon’lu, darbeli, AKP’li notlar (3)
Başbakan Erdoğan, boynunu giyotine uzatacak mı?..
Boynunu giyotine uzatacak mı Başbakan Erdoğan’la AKP?..
Soru bu.
Erdoğan,
“Boynum kıldan incedir”
diyerek Anayasa Mahkemesi’nin kararını bekleyecek mi?
Ne dersiniz?
Ben pek ihtimal vermiyorum.
Tayyip Erdoğan’ın anayasa değişikliğiyle, halkoylamasıyla demokratik
mücadele yolunu seçeceğine ilişkin işaretler şimdilik ağır basıyor.
Böyle yaparsa yanlış mı olur?
Sanmıyorum.
Baştan beri aynı kanıdayım.
Gündemde hukuk değil, hukuk darbesi ya da yargısal darbe var.
Demokratik hukuk devletini hiçe sayan bir gelişme söz konusu.
Buna karşı direnmek, ‘demokrasi yolu’nu seçmektir.
Darbeyle demokrasi, darbeyle hukuk bir arada olamaz.
Türkiye darbelere, askeri ya da hukuki darbelere direnmedi.
Darbecilerden hesap sormadı.
Bu hesaplar sorulabilse ve bu hesaplar bugüne kadar kapatılabilseydi,
şimdi hala bir Danıştay Başsavcısı çıkıp darbeleri ve darbelerin
idamlarını savunamazdı.
Eski siyaset ve eski siyasetçiler, Türkiye’de bürokrasinin rejime
ilişkin ‘asker-sivil hegemonyası’nı, eski deyişle tahakkümünü
kabullendiler. Oyunun kurallarını demokrasiye uygun hale getiremediler.
Bu konuda ipe un serdiler.
Ve eskiler, bu uysallığın, bu boyun eğişin Türkiye’yi zaman içinde kendiliğinden gerçek demokrasiye geçireceğini sandılar.
Olmadı, aldandılar.
Böyle sürecek mi oyun?
Halkın oyuyla sandıktan çıkan seçilmiş iktidarlar, son tahlilde, asker-sivil bürokrasiye tabi olmaya devam mı edecekler?
Seçilmiş hükümetler, demokrasiyle ilgili bazı temel konular gündeme
geldiğinde, acaba devlet karşısında el pençe divan durmayı
sürdürecekler mi? Yoksa gerçek demokrasi oyunu gelip nihayet bizim
kapımızı da çalacak mı?
Sorunun özü budur.
Ve bu öz demokrasiyle ilgilidir.
Gerçek hukuk devletiyle ilgilidir.
Bu özü kavramadan olup bitenlere akıl erdirmek olanaksızdır.
Bu özü kavramadan rejime dıştan müdahaleleri şikayet konusu yapmak işe
yaramaz. Bu özü doğru dürüst kavramadan yapılan hukuka saygı çağrıları
havada kalmaya mahkumdur.
Yaşananların demokratik özü kavranamazsa, demokrasiyi günahları kadar
sevmeyen, küreselleşmeye kafadan karşı olan, Türkiye’yi AB’den
uzaklaştırmak, dünyadan tecrit etmek ve içine kapatmak için can atan
‘ulusalcı tuzaklar’a kolayca düşülür.
Denge derken, hukuka saygı derken, itidal derken, şu günlerde sureti
haktan görünerek demokratlık taslayan bir takım ‘takiyyeci
demokratlar’ın (eskinin ‘kriptoları’ ya da cuntacılarının) avanak
avlama tezgâhına gelinir.
Evet, tansiyonu düşürmek lazım.
Evet, gerilimden kaçınmak lazım.
Evet, yumuşama lazım.
Evet, sağduyuyla soğukkanlılık.
Eski deyişle itidal...
“Yoksa adım adım rejim krizine doğru yol alıyoruz” uyarıları...
Gerçek payı var hepsinde.
Ama önce ‘resmin bütünü‘nü gözden kaçırmayalım. Bugün ‘rejim krizi’nden
söz edenler, daha dün yaşananları gözardı ederlerse, bir şeyler hep
eksik kalır.
Askerin doruklarındaki 2003-2004 darbe tertiplerini, bu çerçevedeki
bazı asker-sivil organize işleri, bazı Ergenekoncu dalgaları, Çankaya
Savaşları’nı, Cumhuriyet mitinglerinin arkasındaki organize çekirdeği
ya da 367‘yi, 27 Nisan Muhtırası’nı yerli yerine oturtmadan, bir rejim
kriziyle ilgili olarak yapılan iyi niyetli uyarılar havada kalır.
Çünkü AKP’yi kapatma davası, kuşkunuz olmasın, hiç de öyle kısa olmayan
bir zincirin halkasıdır; 2002 sonundaki seçimlerden beri yaşanan
demokrasi karşıtı olaylar zincirinin bir halkası...
Son halka işte bu davadır.
Ya da son ‘kazık’tır.
Rejim krizine asıl imzayı atanlar, dünkü yazımda da belirttiğim gibi,
işleri AKP’yi kapatma noktasına getirenlerdir, yani bugün yargısal
darbe içinde olanlardır.
Yazın bir kenara:
Rejim, atılan bu kazığı çıkarmadan demokrasi adına layık olamaz. Bu
kazık çıkmadan, Türkiye’de rejimin demokratikleşmesi, olağanlaşması,
Türkiye’nin gerçek bir siyasal istikrara kavuşması imkansızdır.
Bu kazık nasıl çıkar?
Bunun için iktidarla muhalefet elele verebilir mi?
Erdoğan’la Baykal uzlaşabilir mi?
Keşke...
İktidarla muhalefet keşke bir anayasa değişikliğinde anlaşarak, Türkiye’yi siyasi partiler mezarlığı olmaktan kurtarsalar...
Evet keşke!
Siyaset sahnesinde bugün böyle bir ‘demokrasi mucizesi’nin
gerçekleşeceğini ummak, olmayacak duaya amin demek gibidir; keşke
yanılsam.
O zaman kazık nasıl çıkacak?..
Yarın dördüncü yazıyla devam.

EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar









GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.



multimedya
internet
aşamasındaki
bugünkü
internette
limit ve aşırı
fiyatlar da bir
sansürdür