Arabuluculuk ABD'siz olmaz
Türkiye'nin
İsrail'le Suriye arasında yaptığı söylenen arabuluculuğun ABD'den
destek alması şart. Dolayısıyla barış sevinci için henüz erken
02/05/2008 (226 kişi okudu)
ZÜHEYR MACİD
Eski Lübnan başbakanı Selim el Hos, Suriye'ye İsrail'le tek başına anlaşma yapmaması yönünde bir çağrıda bulundu. Bu çağrı şu iki durumdan birinin göstergesi: Ya El Hos bu yöndeki Türk hareketinin vardığı noktanın bilincinde ya da yaşananlar tıpkı Lübnan'da olduğu gibi zaman kazanma oyunundan ibaret. Zira Lübnan krizinin şu ana kadar tozu dumanı dağılmış değil.Fakat eski başbakanın çığlığı, İsrail'le Suriye arasındaki bu etkileyici sürüklenme açıkça ortaya çıkıncaya ve Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın oynadığı arabuluculuk rolü ağırlığını koyuncaya kadar askıda kalacak. Erdoğan, İsrail'e bir Türk yetkili gönderdi ve görünen o ki bu yetkili Erdoğan'ın İsrail liderlerine yanıtını iletecek.
Bazı gözlemciler Türk çabasını, ABD'nin gözetimi ve doğrudan kontrolü altında bulunmaksızın atılması mümkün olmayan bir adım gibi görüyor. Zira İsrail'le Suriye arasındaki barışın Amerika'yla ilgili bir yanı da var ve bu adımların, ABD'nin genelleştirilmesi ve desteklenmesi yönünde etkisi olmaksızın atılması mümkün değil.
ABD süreci başlamadan bitirebilir
Fakat bazıları daha da ileriye gidiyor ve ABD'nin bu çabalara onay
vermiş olmadığı varsayımından hareketle, Washington'ın görüşmelerin
tamamlanmadan felce uğramasına yol açacabilecek türden çeşitli
baskılarda bulunacağı, kendi gözetimi ve desteği olmaksızın tamamlansa
bile İsrail yönetiminin kafasını karıştırabileceğini veya ortamı,
sonuçları buna uygun olması beklenen bir savaşa hazırlayabileceği
düşüncesini paylaşıyorlar.
Fakat ABD'nin bakış açısının, Osmanlı'nın torunları için büyük
projeye uygun anın seçimine elverişli olduğunu varsaysak bile, Türkiye
niçin bu zor ve çetrefilli görevi seçti? Bu büyük proje başarılı
olursa, Türkiye Ortadoğu bölgesinde büyük, önemli ve hatta korkunç bir
değişim sağlayabilir.
Türkiye tek başına başaramaz
Belki de Erdoğan'ın liderliğini yaptığı AKP, kapatılması ve
dolayısıyla iktidardan uçurulması açısından iç politikada yaşananlara
direnebilecek büyük bir başarıya ihtiyaç duyuyordu.
Zira Erdoğan, mevcut çabalarının hedefini ABD'nin de onayıyla gerçekleştirmesi durumunda, Türkiye içindeki varlığını güçlendirebilir ve birkaç hafta önce önüne konan tuzakları kaldırarak varlığını kanıtlayabilir.
Fakat Türkiye tek başına böylesine çetrefilli ve 60 yıllık bir düşmanlık barındıran bir dosyada başarılı olamaz. Burada Türkiye'nin farklı türden bir 'Arap girişimi' rolü oynaması mümkün: İsrail ve Suriye, bir Arap girişiminin yolunu kolaylaştıracak parlak sonuçlara ulaştığında, Türkiye bu girişimin önündeki mayınları temizleyecektir.
İsrail'le Suriye arasında münferit bir barıştan söz etmek için
hâlâ erken. O halde eski başbakan El Hos'un sözleri, Arap direnişinin
kalbi ve aklı olan ve ABD'nin geçmişte istediğini gerçekleştirme
karşılığında İran, Hizbullah ve Hamas'la bağlantısını kesmesi için
imkânlar sunduğu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat'a bir uyarı
mahiyetinde.
(Umman gazetesi Vatan, 28 Nisan 2008)



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












