Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
ayed hadis en birinci bila kayd u şard kagıt 50 kurusalo 150lambadan vazoanalar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicekGlitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler
2 tane "ara nağme : bir tahlil denemesi" etiketli yazı bulundu "ara nağme : bir tahlil denemesi" tagli diger ogeler resimler , videolar
 
Nis
01
    
okuryazarhay | 01 Nisan 2008 12:04 | 0 fav | etiket:  

 

Halil Berktay
  Halil Berktay

 

Ara nağme : Bir tahlil denemesi

Parantez parantezi açtı; çıkış noktamdan çok uzaklara sürüklendim. Tâ 17 Ocak’ta, “DTP’yi kapatma girişimi” bağlamında başlamıştım bu diziye. Bir TESEV raporu, yargının aslında hukukun üstünlüğünü değil, devleti korumayı esas aldığına işaret ediyordu. Kendime seçtiğim “Weimar Türkiyesi” analiz çerçevesi içinde, bu anlayışın otoriter modernleşmeci Alman ve Rus emperyal geleneklerindeki köklerine eğiliyordum. Ama sırf “Prusya devletçiliğinden Nazizme” geçişi vurgulamak (24 Ocak), bütün sorumluluğu Sağa yıkmak anlamına gelecekti. Onun için 31 Ocak’ta “Sol ve demokrasi” bahsine girdim. Ve altı hafta çıkamadım. O sırada anayasa değişti. Ne ki, bu sefer de bazı rektör ve YÖK üyeleri ile ÜAK bu kısmî kıyafet özgürleşmesinin karşısına dikildi. Tavırları bana “ırkçılığın dışlayıcılığı”nı çağrıştırdı (8 Mart). Bu son fikir doğrultusunda, ABD’nin güney eyaletlerindeki ırk ayırımı (ve yıkılışı) ile Türkiye’deki ayırımcılıkları karşılaştırıyor; bu arada, Solun ataletine, vizyonsuzluğuna da değiniyordum ki…

Memleketim realitesi imdada yetişti. DTP’yi kapatmak isteyen aynı Yargıtay Başsavcısı, şimdi de AKP’yi kapatma dâvâsı açtı. Hepimizi, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi faciasına geri çağırıyor.

(1) Bazı Sol yorumcular için dersler : Demek, hükümet ile devlet arasında tam bir uzlaşma ve bütünleşme yokmuş. Türban konusunda ordunun ses çıkarmamasına, buna karşılık başbakanın milliyetçi söylemi tırmandırmasına bakarak, öyle yeni ve yekpare bir “egemen blok”tan söz etmek için, en azından çok erkenmiş. Her şey kamuoyu önündeki gösterimlerden ibaret değilmiş, anlaşılan.

Sathın altında neler var, “açık toplum” olmadığımız için göremediğimiz (oysa Batı’da, örneğin ABD’de, çoktan New York Times veya Washington Post sayfalarına döküldüğüne tanık olacağımız) ? AK Parti hâlâ çok mu güvensiz bir darbe olasılığı karşısında ? Askerî-bürokratik kompleksin Kuzey Irak’a girme (ve kalma) özlemi, sandığımızdan çok mu güçlü ? 27 Nisan 2007’deki “postmodern muhtıra” için, acaba laiklik bahaneydi de, ardında asıl bu mu vardı ? Böyle bir “siyasetin re-militarizasyonu” projesi mi, AKP’yi bu kadar tedirgin edip, bir çeşit “milliyetçi yatıştırmacı”lığa zorluyor ? Zap vâdisine giriş-çıkıştan habersizlik, bu ürküntüyü arttırdı mı ? İki kanat birbirine sürekli yalan mı söylemekte ? Askerin suskunluğu, hükümetle görüş birliğinin mi, yoksa pusuya yatmışlığın mı işareti ? Bu, silsile-yi meratip (ya da emir-komuta zinciri) içinde bir bekleyiş mi, yoksa daha aşağılarda, fırsat kollayan ve yukarıya da baskı yapan başka bir cunta mı var ? Geçenlerde Murat Belge de herhalde bundan söz ediyordu (8 Mart). Belge, harekâtın ardından CHP ve MHP’nin Genelkurmay ile takışması hakkında, “yanlışlıkla mı, bilerek mi ?” sorusunu sordu; “oyunu değiştireni değiştirme” arzusundan söz etti ve bunu CHP’nin “manzara-i umumiye” edebiyatıyla birleştirerek “korkunç” bir olasılığı gündeme getirdi. Ben de aynı 8 Mart günü, bir kısım rektörlerin, YÖK üyelerinin ve ÜAK başkanlığının gerilim tırmandırıcılığında, “haydi, gelip tutuklasınlar bakalım” meydan okuyuşunda, belki bir 27 Mayıs özentisi sezer gibi olmuştum. En son Mümtaz’er Türköne, “Birileri Ergenekon’dan çıkmaya çalışıyor” diye yazdı (Zaman, 16 Mart) : “Devletin sahipleri kendileri için bir çıkış yolu arıyor. Toplum, geçmişte ağır bedeller ödediği karanlık bir maceraya, Ergenekoncular tarafından sürükleniyor. Başsavcının iddianamesi, karanlık çağlardan fırlayan bir hayalet gibi önümüzde duruyor.

(2) AKP’nin kendisi için dersler : Korkunun ecele faydası yok. Milliyetçilikte milliyetçilerle, faşizmde faşistlerle yarışamazsınız. Sizin bu derin devlete güven vermeniz mümkün değil. İyisi mi, yatıştırmacılık uğruna özgünlüğünüzü yitirmeyin. 22 Temmuz’un getirdiği hubris’ten çıkın. DTP’yi horlamaktan vazgeçin, 301’i kaldırın, Alevilerin sesini duyun, AB projesini canlandırın.Liberal ve Sol demokrat aydın kamuoyunun desteğini yeniden kazanmaya bakın.

Türköne’nin söz ettiği “hayalet”i sırf kendi başınıza; Avrupa, aydınlar ve tutarlı bir demokrasi projeniz olmadan alt edemezsiniz



Mississippi’de zulüm ve hukuk devleti


ABD’nin güney eyaletlerindeki apartheid’ın yıkılış öyküsünde, 1957’nin “Little Rock Dokuzları”nı, 1961’in “Özgürlük Yolculukları” (Freedom Rides) ve 1962-65’te kilit üniversitelerin entegrasyonu izledi.

Montgomery Otobüs Boykotu’nun ardından CORE (Congress for Racial Equality = Irk Eşitliği Kongresi), “Derin Güney”den geçen şehirlerarası otobüsler ve terminallerindeki segregasyonu kırmaya yönelik “Özgürlük Yolculukları” düzenledi. 1960’ta kurulan SNCC’nin aktivistleri bu eylemlere yoğun olarak katıldı. Alabama eyaletindeki Anniston, Birmingham ve gene Montgomery’de, tekrar tekrar (bazı yerel polis şeflerinin de arka çıktığı) Kerinçsiz-Ergenekon-Kızılelma muadili Ku Klux Klan’cıların saldırısına uğradılar. Dövüldüler; bindikleri araçlara molotof atıldı. Mississippi’nin başkenti Jackson’da, keyfî olarak otobüslerden indirilip, “beyazlara mahsus” yerleri kullandıkları için “kamu huzurunu ihlâl” bahanesiyle tutuklandılar. 300’den fazlası yaz boyu küçük, pis ve havasız hücrelerde tutulup zaman zaman dayaktan geçirildi; şilteleri alındı ve yemeklerine aşırı tuz katıldı; bileklerinden duvara asılanları oldu. Ama bu zulüm ve işkence öyle bir tepki doğurdu ki, Kennedy yönetiminin çıkarttığı yeni bir eyaletler-arası seyahat ve ticaret yönetmeliğiyle, 1 Kasım 1961’den itibaren terminallerden, tuvaletlerden, sebil ve çeşmelerden, bütün “Beyazlara mahsus” (Whites) ve “Renklilere mahsus” (Colored) tabelaları kaldırılıp yasaklandı; bekleme salonları birleştirildi; lokanta ve kafeteryalara, herkese eşit servis yapma talimatı verildi.

(Not 1 : Vay, bu yeni yasa ve yönetmeliklere uymayanlara ! Bazen, Türkiye kamuoyunun Avrupa ve ABD’yi ne kadar tanıdığı kafamı kurcalıyor. Hem Sol hem Sağ, Amerika’yı sadece George W. Bush yönetimine indirgiyor. Ha Perikles’in Atina’sını emperyalizmden ibaret sanmışsın, ha bugünkü ABD’yi. Ufkun İran mollalarının “büyük şeytan”ıyla sınırlı kalıyor. Yakında, Hasan Celâl Güzel’in “Kızılderili soykırımını hatırlatırsak perişan olurlar” avuntusu bağlamında, Batı demokrasisinin, eleştiri ve bilim özgürlüğünün nasıl işlediğine ayrıca değineceğim. Şimdilik şu kadarı yeterli ki, örneğin Amerika’nın gerçekten bir “hukuk devleti ve toplumu” olması, aynı zamanda kanun yaparak, kanunlar aracılığıyla kendi kendini değiştirebilmesi anlamına geliyor. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, kural ve kurumlara saygı mı gösterileceği, yoksa partizanca, oportünistçe manipüle ve dolayısıyla dejenere mi edileceği. Eisenhower, Kennedy ve Lyndon Johnson’ın bu dönemdeki davranışlarına bakınca birincisini; Türkiye’ye bakınca ikincisini görüyoruz. Bizde herkes ve her şey çifte standartlı. İktidarı ve muhalefeti, AKP’si ve CHP-MHP’siyle. Segregasyonist rektörleri; cumhuriyet için demokrasiyi feda eden ulusalcılığı; 301’ci, 367’ci ve “kapatma”cı yargısıyla. Özgürlüğü sadece kendi epistemolojilerinden türeten Marksist, İslâmcı ve Atatürkçüleriyle.)

(Not 2 : SNCC, Student Nonviolent Coordinating Committee demekti. Yani “Şiddet İçermeyen Mücadeleler Öğrenci Koordinasyon Komitesi”. Kilit çözcük Nonviolent = Şiddet İçermeyen [Mücadeleler]. ABD’de büyük kitleselleşme bu dirayetle; haklı, meşru ve barışçı zeminden asla ayrılmamakla sağlandı. Sonra bu potansiyel, Black Panthers gibi ultra-radikal örgütlerin ortaya çıkmasıyla, ezici bir polis baskısını da adetâ davet ederek dağılmaya yüz tuttu.)

(Not 3 : Gel de dertlenme şimdi. 1960’ların başları ve ortalarında, TİP’in ilk ilçe örgütleri, ardından öğrenci hareketi peş peşe sağcı-faşist saldırılara uğrarken, “bizim nesil” gelmeseydi bu oyuna ? Gandi alternatifini bilse, ya da Leninistçe küçümsemek yerine ciddiye alabilseydi ? Barışçı bir vizyonu taş çatlasa yitirmeseydi ? FKF, kendini Dev-Genç’e dönüştürmek yerine, adı üstünde, Fikir Kulüpleri olarak kalabilseydi ? Yaşanan, yaşandı tabii. O tarihî moment gelmez bir daha. Ama hiç olmazsa bunları unutup gitmek yerine baştan düşünmek; ders çıkarıp yeniden teorileştirmek; 21. yüzyıl henüz tazeyken geleceğe dönük bir Sol kültüre dönüştürmek gerekmez mi ?)



Taraf- 22 Mart 2008
Taraf- 20 Mart 2008 



 
Mar
29
    
okuryazarhay | 29 Mart 2008 11:21 | 0 fav | etiket:  

 

Halil Berktay
  Halil Berktay

Ara nağme : Bir tahlil denemesi

Parantez parantezi açtı; çıkış noktamdan çok uzaklara sürüklendim. Tâ 17 Ocak’ta, “DTP’yi kapatma girişimi” bağlamında başlamıştım bu diziye. Bir TESEV raporu, yargının aslında hukukun üstünlüğünü değil, devleti korumayı esas aldığına işaret ediyordu. Kendime seçtiğim “Weimar Türkiyesi” analiz çerçevesi içinde, bu anlayışın otoriter modernleşmeci Alman ve Rus emperyal geleneklerindeki köklerine eğiliyordum. Ama sırf “Prusya devletçiliğinden Nazizme” geçişi vurgulamak (24 Ocak), bütün sorumluluğu Sağa yıkmak anlamına gelecekti. Onun için 31 Ocak’ta “Sol ve demokrasi” bahsine girdim. Ve altı hafta çıkamadım. O sırada anayasa değişti. Ne ki, bu sefer de bazı rektör ve YÖK üyeleri ile ÜAK bu kısmî kıyafet özgürleşmesinin karşısına dikildi. Tavırları bana “ırkçılığın dışlayıcılığı”nı çağrıştırdı (8 Mart). Bu son fikir doğrultusunda, ABD’nin güney eyaletlerindeki ırk ayırımı (ve yıkılışı) ile Türkiye’deki ayırımcılıkları karşılaştırıyor; bu arada, Solun ataletine, vizyonsuzluğuna da değiniyordum ki…

Memleketim realitesi imdada yetişti. DTP’yi kapatmak isteyen aynı Yargıtay Başsavcısı, şimdi de AKP’yi kapatma dâvâsı açtı. Hepimizi, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi faciasına geri çağırıyor.

(1) Bazı Sol yorumcular için dersler : Demek, hükümet ile devlet arasında tam bir uzlaşma ve bütünleşme yokmuş. Türban konusunda ordunun ses çıkarmamasına, buna karşılık başbakanın milliyetçi söylemi tırmandırmasına bakarak, öyle yeni ve yekpare bir “egemen blok”tan söz etmek için, en azından çok erkenmiş. Her şey kamuoyu önündeki gösterimlerden ibaret değilmiş, anlaşılan.

Sathın altında neler var, “açık toplum” olmadığımız için göremediğimiz (oysa Batı’da, örneğin ABD’de, çoktan New York Times veya Washington Post sayfalarına döküldüğüne tanık olacağımız) ? AK Parti hâlâ çok mu güvensiz bir darbe olasılığı karşısında ? Askerî-bürokratik kompleksin Kuzey Irak’a girme (ve kalma) özlemi, sandığımızdan çok mu güçlü ? 27 Nisan 2007’deki “postmodern muhtıra” için, acaba laiklik bahaneydi de, ardında asıl bu mu vardı ? Böyle bir “siyasetin re-militarizasyonu” projesi mi, AKP’yi bu kadar tedirgin edip, bir çeşit “milliyetçi yatıştırmacı”lığa zorluyor ? Zap vâdisine giriş-çıkıştan habersizlik, bu ürküntüyü arttırdı mı ? İki kanat birbirine sürekli yalan mı söylemekte ? Askerin suskunluğu, hükümetle görüş birliğinin mi, yoksa pusuya yatmışlığın mı işareti ? Bu, silsile-yi meratip (ya da emir-komuta zinciri) içinde bir bekleyiş mi, yoksa daha aşağılarda, fırsat kollayan ve yukarıya da baskı yapan başka bir cunta mı var ? Geçenlerde Murat Belge de herhalde bundan söz ediyordu (8 Mart). Belge, harekâtın ardından CHP ve MHP’nin Genelkurmay ile takışması hakkında, “yanlışlıkla mı, bilerek mi ?” sorusunu sordu; “oyunu değiştireni değiştirme” arzusundan söz etti ve bunu CHP’nin “manzara-i umumiye” edebiyatıyla birleştirerek “korkunç” bir olasılığı gündeme getirdi. Ben de aynı 8 Mart günü, bir kısım rektörlerin, YÖK üyelerinin ve ÜAK başkanlığının gerilim tırmandırıcılığında, “haydi, gelip tutuklasınlar bakalım” meydan okuyuşunda, belki bir 27 Mayıs özentisi sezer gibi olmuştum. En son Mümtaz’er Türköne, “Birileri Ergenekon’dan çıkmaya çalışıyor” diye yazdı (Zaman, 16 Mart) : “Devletin sahipleri kendileri için bir çıkış yolu arıyor. Toplum, geçmişte ağır bedeller ödediği karanlık bir maceraya, Ergenekoncular tarafından sürükleniyor. Başsavcının iddianamesi, karanlık çağlardan fırlayan bir hayalet gibi önümüzde duruyor.

(2) AKP’nin kendisi için dersler : Korkunun ecele faydası yok. Milliyetçilikte milliyetçilerle, faşizmde faşistlerle yarışamazsınız. Sizin bu derin devlete güven vermeniz mümkün değil. İyisi mi, yatıştırmacılık uğruna özgünlüğünüzü yitirmeyin. 22 Temmuz’un getirdiği hubris’ten çıkın. DTP’yi horlamaktan vazgeçin, 301’i kaldırın, Alevilerin sesini duyun, AB projesini canlandırın.Liberal ve Sol demokrat aydın kamuoyunun desteğini yeniden kazanmaya bakın.

Türköne’nin söz ettiği “hayalet”i sırf kendi başınıza; Avrupa, aydınlar ve tutarlı bir demokrasi projeniz olmadan alt edemezsiniz



Mississippi’de zulüm ve hukuk devleti


ABD’nin güney eyaletlerindeki apartheid’ın yıkılış öyküsünde, 1957’nin “Little Rock Dokuzları”nı, 1961’in “Özgürlük Yolculukları” (Freedom Rides) ve 1962-65’te kilit üniversitelerin entegrasyonu izledi.

Montgomery Otobüs Boykotu’nun ardından CORE (Congress for Racial Equality = Irk Eşitliği Kongresi), “Derin Güney”den geçen şehirlerarası otobüsler ve terminallerindeki segregasyonu kırmaya yönelik “Özgürlük Yolculukları” düzenledi. 1960’ta kurulan SNCC’nin aktivistleri bu eylemlere yoğun olarak katıldı. Alabama eyaletindeki Anniston, Birmingham ve gene Montgomery’de, tekrar tekrar (bazı yerel polis şeflerinin de arka çıktığı) Kerinçsiz-Ergenekon-Kızılelma muadili Ku Klux Klan’cıların saldırısına uğradılar. Dövüldüler; bindikleri araçlara molotof atıldı. Mississippi’nin başkenti Jackson’da, keyfî olarak otobüslerden indirilip, “beyazlara mahsus” yerleri kullandıkları için “kamu huzurunu ihlâl” bahanesiyle tutuklandılar. 300’den fazlası yaz boyu küçük, pis ve havasız hücrelerde tutulup zaman zaman dayaktan geçirildi; şilteleri alındı ve yemeklerine aşırı tuz katıldı; bileklerinden duvara asılanları oldu. Ama bu zulüm ve işkence öyle bir tepki doğurdu ki, Kennedy yönetiminin çıkarttığı yeni bir eyaletler-arası seyahat ve ticaret yönetmeliğiyle, 1 Kasım 1961’den itibaren terminallerden, tuvaletlerden, sebil ve çeşmelerden, bütün “Beyazlara mahsus” (Whites) ve “Renklilere mahsus” (Colored) tabelaları kaldırılıp yasaklandı; bekleme salonları birleştirildi; lokanta ve kafeteryalara, herkese eşit servis yapma talimatı verildi.

(Not 1 : Vay, bu yeni yasa ve yönetmeliklere uymayanlara ! Bazen, Türkiye kamuoyunun Avrupa ve ABD’yi ne kadar tanıdığı kafamı kurcalıyor. Hem Sol hem Sağ, Amerika’yı sadece George W. Bush yönetimine indirgiyor. Ha Perikles’in Atina’sını emperyalizmden ibaret sanmışsın, ha bugünkü ABD’yi. Ufkun İran mollalarının “büyük şeytan”ıyla sınırlı kalıyor. Yakında, Hasan Celâl Güzel’in “Kızılderili soykırımını hatırlatırsak perişan olurlar” avuntusu bağlamında, Batı demokrasisinin, eleştiri ve bilim özgürlüğünün nasıl işlediğine ayrıca değineceğim. Şimdilik şu kadarı yeterli ki, örneğin Amerika’nın gerçekten bir “hukuk devleti ve toplumu” olması, aynı zamanda kanun yaparak, kanunlar aracılığıyla kendi kendini değiştirebilmesi anlamına geliyor. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, kural ve kurumlara saygı mı gösterileceği, yoksa partizanca, oportünistçe manipüle ve dolayısıyla dejenere mi edileceği. Eisenhower, Kennedy ve Lyndon Johnson’ın bu dönemdeki davranışlarına bakınca birincisini; Türkiye’ye bakınca ikincisini görüyoruz. Bizde herkes ve her şey çifte standartlı. İktidarı ve muhalefeti, AKP’si ve CHP-MHP’siyle. Segregasyonist rektörleri; cumhuriyet için demokrasiyi feda eden ulusalcılığı; 301’ci, 367’ci ve “kapatma”cı yargısıyla. Özgürlüğü sadece kendi epistemolojilerinden türeten Marksist, İslâmcı ve Atatürkçüleriyle.)

(Not 2 : SNCC, Student Nonviolent Coordinating Committee demekti. Yani “Şiddet İçermeyen Mücadeleler Öğrenci Koordinasyon Komitesi”. Kilit çözcük Nonviolent = Şiddet İçermeyen [Mücadeleler]. ABD’de büyük kitleselleşme bu dirayetle; haklı, meşru ve barışçı zeminden asla ayrılmamakla sağlandı. Sonra bu potansiyel, Black Panthers gibi ultra-radikal örgütlerin ortaya çıkmasıyla, ezici bir polis baskısını da adetâ davet ederek dağılmaya yüz tuttu.)

(Not 3 : Gel de dertlenme şimdi. 1960’ların başları ve ortalarında, TİP’in ilk ilçe örgütleri, ardından öğrenci hareketi peş peşe sağcı-faşist saldırılara uğrarken, “bizim nesil” gelmeseydi bu oyuna ? Gandi alternatifini bilse, ya da Leninistçe küçümsemek yerine ciddiye alabilseydi ? Barışçı bir vizyonu taş çatlasa yitirmeseydi ? FKF, kendini Dev-Genç’e dönüştürmek yerine, adı üstünde, Fikir Kulüpleri olarak kalabilseydi ? Yaşanan, yaşandı tabii. O tarihî moment gelmez bir daha. Ama hiç olmazsa bunları unutup gitmek yerine baştan düşünmek; ders çıkarıp yeniden teorileştirmek; 21. yüzyıl henüz tazeyken geleceğe dönük bir Sol kültüre dönüştürmek gerekmez mi ?)



Taraf- 22 Mart 2008
Taraf- 20 Mart 2008