ABD
Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Rusya'nın Gürcistan'daki askeri
eylemlerinin cevapsız bırakılmamasının zorunlu olduğunu söyledi.
Cheney'in
basın sekreterliği görevini yürüten Le Ann McBride konuya ilişkin
yaptığı açıklamada, Cheney'in bugün Gürcistan Devlet Başkanı Mihail
Saakaşvili ile bir telefon görüşmesi yaptığını belirerek,
''Başkan
Yardımcısı, Gürcistan'ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik bu
tehdit karşısında, ABD'nin, Gürcistan halkı ve onların demokratik
yollarla işbaşına gelmiş hükümeti ile dayanışma içinde olduğunu dile
getirdi''
şeklinde konuştu.
McBride, Cheney'in telefon
görüşmesi sırasında Saakaşvili'ye
''Rusya'nın saldırganlığı cevapsız
bırakılmamak zorundadır ve buna devam etmesinin ABD ve daha geniş
çerçevede uluslararası toplumla ilişkilerinde ciddi sonuçları
olacaktır''
ifadelerini kullandığını vurguladı.
BUSH MESAJI YİNELEDİ
ABD
Başkanı George W. Bush, Rusya'nın, Gürcistan'da başvurduğu sert askeri
tedbirleri eleştirerek, Gürcistan'da şiddetin kabul edilemez olduğunu
söyledi.
Bush NBC televizyonuna verdiği demeçte,
''Rusya'nın
verdiği orantısız karşılıktan duyduğum büyük kaygıyı ve Güney
Osetya'nın dışındaki bombalamaları şiddetle kınadığımı dile getirdim''
dedi.
Bush'un söz konusu demecin ABD Başkan Yardımcısı Dick
Cheney'in,
''Rusya'nın saldırganlığı cevapsız bırakılmamak zorundadır
ve bunun devamının ABD ile ilişkilerin üzerinde ciddi sonuçları
olacaktır''
şeklindeki açıklamadan hemen sonra yapması dikkat çekti.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
ABD, Kuzey Kore dersini İran’a da uygulasın
02/07/2008
Bush,
nükleer beyanda bulunmasının ardından diplomatlarına Kuzey Kore’yle
görüşme iznini nihayet verdi. Aynı yöntem İran konusunda da işe
yarayabilir
Başkan Bush altı
yıl boyunca Kuzey Kore’yle herhangi bir ciddi diplomasiyi reddederken,
bu inatçılık dünyayı daha tehlikeli hale getirdi. Bush konuşmayı kabul
etmezken, Pyongyang daha fazla silah için daha fazla yakıt üretti ve
nükleer bir aygıtı test etti. Şimdi Amerikalı diplomatlar nihayet
müzakere etme konusunda nihayet serbest bırakıldığına göre, Kuzey Kore
silahlarını bırakmaya ikna edilebilir. Böyle bir durum dünyayı daha
güvenli bir yer haline getirebilir.
Süreç sinir bozucuydu. Fakat perşembe günü, altı aylık gecikmeden (ve
Beyaz Saray’ın alışılmadık sabrından) sonra Kuzey Kore nükleer
faaliyetlerinin 60 sayfalık bir beyanını değerlendirme ve doğrulama
için sundu. Bu, CNN ve diğer televizyon kanallarının izleyici olarak
davet edildiği bir siyasi tiyatroydu, fakat içe dönük Kuzey Korelilerin
uluslararası onay aradığına dair memnuniyet verici bir işaret de teşkil
ediyor.
Kuzey Kore’yi ‘şer ekseni’nin parçası olarak damgalayan ve Başkan
Clinton’ın Pyongyang’la 1994 tarihli nükleer anlaşmasını tehlikeye atan
Bush, bu kez üstüne düşeni yaptı.
Ticari yaptırımların bazılarını kaldırdı ve Kuzey Kore’nin doğrulama
çabalarıyla işbirliği yapması halinde, bu ülkeyi 45 gün içinde terörist
devletler listesinden çıkaracağını duyurdu.
Pyongyang’ın gizli bir nükleer program izleme çabalarının boyutu ve
Suriye’ye nasıl bir nükleer yardım yaptığı da dahil olmak üzere, bazı
sorular yerli yerinde duruyor. Geçen eylülde, İsrail Suriye’de nükleer
reaktör olduğundan şüphelenilen bir yeri bombaladı.
Sertlik yanlısı Cumhuriyetçiler öfkeden köpürmüş halde. Pyongyang’a biz de
güvenmiyoruz. Kuzey Kore’nin liderleri haklarını bastırdı ve
yoksullaştırdı. Ve biz de hâlâ, nükleer silahlarını bırakmaya yönelik
stratejik kararı mı alıp almadıklarını veya sadece zaman kazanmak için
ABD ve onun diplomatik ortaklarını oynatıp oynatmadıklarını bilmiyoruz.
Perşembe günü kaldırılan yaptırımların Kuzey Kore için devasa sembolik
önemi var, fakat gerekirse kolayca yeniden dayatılabilirler de. Ayrıca,
altı yıl boyunca görüşmeyi reddetmenin neye yol açtığını da biliyoruz:
Bir çıkmaz ve en azından yarım düzine daha fazla silah için yeterli
plütonyum. Umarız Bush aynı dersi İran’a da uygular.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
"ABD, sarkozy, bahçeli, tetikçinin tetikçisi"
İnsan hakları ve kadının insan hakları
01/07/2008
document.write();
LEYLA PERVİZAT
Demokrat olmak, gerçeği söylemek, sistemi sorgulamak,
insan hakları savunuculuğu yapmak çok ama çok önemlidir.
Ancak, nasıl olunması gerektiğinin sadece bir parçasıdır.
Ama asıl test, eğer ciğeriniz elveriyorsa, evde ve aile içinde başlar
Sevan
Nişanyan 17 yıllık eşi Müjde Nişanyan’ın üzerine dışkı dolu kavanozu
boşalttı. Müjde Nişanyan Jandarma’ya başvurdu. Erkek egemen medyanın
sessiz kaldığına dair Bianet’te Çiğdem Mater yazı yazdı. Feministler
birleşip imza topladılar. AGOS gazetesinden ve Bilgi Üniversitesi’nden
atılmasını talep ettiler. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen
Mahçupyan ‘Feminizmin Bulanık Suları’ başlıklı yazısında kadınları
aşağıladığını söyleyen aynı gazetenin internet sayfası editörü Nuran
Ağan istifa etti. Etyen Mahçupyan ise cevap olarak ‘Cinsel
kimliklerimizi fazlasıyla aşan ’insani’ tutumları ima eden ve iki kişi
arasında yaşanmış olan bir olayın siyasi tavırlarımıza araç teşkil
etmesinin bir sınırı olması’ gerektiğini belirtti.
Bu arada Taraf gazetesinde 23 Haziran 2008 tarihinde Neşe Düzel’e
verdiği röportajında Atatürk ile ilgili söylediği “Mutlak iktidarı terk
edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü şahsi
ağırlığı altında ezdi, yok etti” sözleri nedeniyle CHP’liler Sevan
Nişanyan’a suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusunu Selçuk CHP İlçe Başkanı Bekir Gündüz, bir grup
partiliyle Selçuk Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptı. Tüm bu haberler
Hürriyet gazetesinden tutun da kadın hareketinin küçük toplantılarına
kadar her yerde herkes tarafından konuşuluyor.
‘Kahraman’ın niteliği
Öncelikle olayımızın baş kahramanı Sevan Nişanyan, Ermeni, insan
hakları savunucusu, nasıl becermişse askerlik yaparken Ali Nesin’le
birlikte askeri hapishaneye atılmayı becermiş, bir sürü kitabın yazarı,
yurtdışında bazılarımızın kenarından bile geçmeyi hayal edemeyeceği en
iyi okullarda okumuş birisi. Kısacası erkeğin yaptıkları ve özgeçmişi
çok iyi duruyor. Ve bazı çevreler soruyor, böylesine bir insan hakları
savunucusu ve entelektüel birinin, üstelik de Türkiye’nin Ermeni
olaylarıyla ilgili tarihsel süreci ve içinde bulunduğu siyasi
traji-komik görünen durumu da göz önüne alınırsa, Müjde Nişanyan’ın
sessiz kalması gerekmez miydi?
Yani söylemek istedikleri özetle şudur: Bu adam pek çok kişinin
standardına göre çok düzgün, demokrat, cesaretli ve adalet duygusu
güçlü biridir. Hem de Ermeni’dir. Yaygın siyasi anlayışı sorguladığı
‘Yanlış Cumhuriyet’ başlıklı kitabı ortalığı kasıp kavurmaktadır. Alt
tarafı ‘başının etini yiyen, onu çok kızdıran’ 17 yıllık karısının
başından aşağı pislik boşaltmıştır. Bunda ne vardır?
Çok şey vardır. Demokrat olmak, gerçeği söylemek, sistemi
sorgulamak, insan hakları savunuculuğu yapmak çok ama çok önemlidir.
Ancak, nasıl olunması gerektiğinin sadece
bir parçasıdır. Ama asıl test, eğer ciğeriniz elveriyorsa, evde ve aile içinde başlar. Asıl
turnusol testi oradadır. Aile içi şiddet, yani karınıza pislik atıp
sonra da ‘jest yaptım’ demek kadının insan haklarından habersiz
olmaktır. Kadının insan hakları olmadan insan hakları diye bir şeyden
söz edemezsiniz. İster Cumhuriyet’i sorgulayın ister yaygın düzenin
adaletsizliğini, eve geldiğinizde karınıza nasıl davrandığınız işin
kalbini ve ciğerini oluşturur. ‘Düzgün’ adamlar!
Ancak, böylesine ‘düzgün adamların’ karılarıyla ‘ufak problemleri’
olması yeni bir şey değil, sadece Türkiye’ye de özgü değil. Dünyanın
her ne yerinde olursa olsun düzeni ve iktidarı sorgulayan erkeklerin
karılarına şiddet uygulaması her yerde var. Yine feministlerin bu
kadınların durumlarına dikkat çekerken çok ciddi tepkiye maruz kalması
da alışıldık bir durum. Hele konu kahramanları böylesine ‘düzgün
erkekler’ olunca. Ancak, kadına yönelik şiddet bir insan hakları
ihlalidir.
İster Çorum’un köyündeki çoban tarafından yapılsın, isterse İzmir’in köyündeki herkesin
parmak ısırdığı entelektüel tarafından.
Zaten işin zor yanı herkese bunu anlatmak oluyor. Kadına yönelik şiddet
ne Ermeni dinliyor ne dilbilimci ne Columbia Üniversitesi mezunu
entelektüel... Kadın hakları açısından dünyanın Norveç’ten sonra en
gelişmiş ülkesi olan İsveç’e araştırma ziyaretine giden Birleşmiş
Milletler Kadına Yönelik Şiddetten Sorumlu Özel Raportörü Profesör
Yakın Ertürk, eğitimli ve kariyerli kadınların yaşadıkları şiddet
karşısında nasıl utanç duyduklarını ve sessiz kaldıklarını yazdığı
raporda belirtiyor (A/HRC/4/34/Add.3). Aynı şeyi Müjde Nişanyan da bir
gazeteye verdiği demeçte belirtti.
‘Söylenmeyen sırlar’
Kısaca hem dünyada hem Türkiye’de ülkenin kilometre taşları kabul
edilen entelektüel erkeklerin kadınlara yaptıkları ‘söylenmeyen sırlar’
olarak kalıyor. Mardin’deki Kürt bir aşiret ağasının yaptıklarını
açıkça eleştirip üstüne doktora tezleri yazmaya çoktan hazırız. Peki ya
biz şehirli eğitimli kadınların yaşadıkları?
Bundan uzunca bir süre önce yüksek lisansımı yaparken hocalarımızdan
biri Türkiye’nin en ağır entelektüel solcu toplarından biri olarak
kabul edilen bir adamdı. Verdiği ödev çerçevesinde eleştirisini yapmam
beklenen kitabın hem İngilizce aslını hem de Türkçe tercümesini satın
almıştım. Derste hocamıza kitapların pahalılığından dert yandım. O da
bana cevap olarak herkesin ortasında yüzünde hiç de hoş olmayan alaylı
bir gülümsemeyle yüksek sesle “Ne yani sen bu kitapları para vererek mi
aldın?” dedi. Sonra da hayatının en büyük saptamasını yapmış gibi
sınıftaki erkek öğrencilere bakarak gülmeye devam etti. Ben de olan
biteni kürsüde bulunan ve bu hocamızla aynı siyasi görüşü temsil ettiği
bilinen kadın akademisyen hocamıza anlattım. O da bana ‘bu tip şeylerin
onların çevresinde çok yaygın olduğunu’ ve sözü geçen erkek
akademisyenin yine de bana ‘az söylediğini ve şanslı olduğumu’ ifade
etti. Anlatılan hikâyeler ve yaşanlar hepsi kadına yönelik şiddet ve
kadının insan hakları ihlali.
Ama nedense bunlar anlatılmıyor... Kimse tarafından duyulmuyor... Sessizlik kadının
sorunu. Bağıra bağıra söylemek lazım. Herkese anlatmak lazım. Bu işi durdurmak lazım.
Müjde Nişanyan’ın yaptığı da bu.
Sesini çıkardı. Onu suçlamak değil, alkışlamak lazım. Sevan
Nişanyan’ı koruyan erkeklere de şunu söylerim. Demokrat olduğunuzu
iddia edebilirsiniz. Siz asıl bana kadın/erkek meselelerine gelince
nasılsınız onu söyleyin...
Leyla Pervizat: Feminist araştırmacı ve kadının insan hakları savunucusu
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Ömer Taşpınar
ABD, Avrupa ve İslam
SAN FRANCISCO
Belki de İstanbul’a benzemesi nedeniyle çok sevdiğim San Francisco’dan
bir konuşma yapmak için davet gelince hiç duraksamadan evet dedim.
World Affairs Council isimli düşünce kuruluşunun yıllık konferansından
fırsat buldukça kendimi şehrin inişli çıkışlı sokaklarına atıyorum.
Güzel manzaralı bu liman kentinin keyfini çıkarıyorum. Konferansın
konusu, Avrupa Amerika ilişkileri. Yirmi birinci yüzyılda Avrupa nereye
gidiyor
konulu panelde bir sunum yaparken, aslında farkına varıyorum ki
400 kişilik dinleyici grubunun en çok ilgilendiği konu Avrupa’daki
Müslümanlar.
Bu durum bana bir kere daha gösteriyor ki aslında Amerika için
Avrupa’nın kendisinin hiç bir önemi kalmamış.
Soğuk savaş boyunca bütün
jeostratejik hesapların odaklandığı bu kıta bugün yaşlı ve zengin
insanların yaşadığı sorunsuz, demokratik, tarihi bir
müze gibi.
Brookings’te beraber çalıştığım, Bill Clinton’ın Avrupa danışmanlığını
yapmış, şimdiyse Barack Obama için aynı işi yapan arkadaşımın
geçenlerde bana dert yanışı aklıma geliyor: “Artık Avrupa ölü bir kıta.
Obama kazanırsa ne yapıp edip Ortadoğu alanında daha aktif çalışmak
istiyorum.” Belki de Avrupa’da İslam üzerine çalışıp iki konuyu
birleştirmek en iyisi diyerek gülüyoruz.
Konferans boyunca bana gelen soruların çoğu Avrupa’da yaşayan ve orada
radikalleşmiş Müslüman gençler üzerine. 11 Eylül nedeniyle bu
toplumsal
kesim ABD için ciddi bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelmiş durumda.
Avrupa için de durum aynı. Gerek Madrid ve Londra’daki terör
saldırıları, gerekse Hollanda’da Theo Van Gogh’un İslamcı bir genç
tarafından öldürülmesi ve Paris banliyölerinde yaşanan şiddetli
ayaklanmalar,
Müslümanların entegrasyon sorunlarını öncelikli hale
getirmiş.
Peki, Washington Avrupa’daki İslami radikalizmi nasıl değerlendiriyor?
Kısa bir cevap vermek gerekirse “büyük bir endişeyle” demek yerinde
olur.
Nedeni basit. Bugün Avrupa Birliği içinde yaşayan 20 milyon kadar
Müslüman var. Bu Müslüman nüfusun yarısından fazlası AB vatandaşı. Yani
AB
pasaportu taşıyan 10 milyonluk bir Avrupalı Müslüman nüfus mevcut.
Amerika bu Müslüman AB vatandaşlarına vize koyamadığı için ve bazı
radikal
İslamcı gençlerin ülkeye rahatça sızmasından çekiniyor.
San Francisco’da bana en çok sorulan soru, neden Avrupa’da radikal
İslam’ın kendine kolayca yer edindiği. Bu soruya verilecek birçok cevap
olmasına rağmen, Amerikalı dinleyicilerin en çok hoşuna giden cevap;
Avrupa’daki ırkçı, milliyetçi ve homojen toplum yapısı. Amerikalılar
kendi
ülkelerinde yaşayan Müslümanların Ortadoğu’daki İslamcı
akımlardan etkilenmiyor olmasıyla çok öğünüyorlar.
Aslında bence burada
Avrupa’ya biraz haksızlık yapıyor Amerikalılar. Zira ABD’de Müslüman
oranı sadece beş milyon ve sınıfsal olarak eğitimli ve zengin
durumdalar.
Önemli bir kısmı
öğrenci. Ayrıca Amerika’daki Arap nüfusun
yüzde 70’i Lübnan, Suriye ve Mısır asıllı Hıristiyan. Bu nedenle
potansiyel olarak siyasi İslam’a yakın
olabilecek Amerikalı Arap
nüfusun İslam dini ile zaten bir bağlantısı yok. Bu tabloya bir de İran
İslam devriminden kaçan ve son derece İslam
düşmanı olmuş 1,5 milyon
zengin ve eğitimi İranlıyı ekleyince ortaya çıkan Amerika’daki İslam
profili herhalde Avrupa’daki durumdan daha farklı
olamazdı.
Tezat ortada. Avrupa’daki İslam iyi eğitim almamış ve yaşadığı topluma
entegre olamamış veya entegre olmasına zaten izin verilmemiş bir
Müslüman kuşağın ürünü. Evet, bugün Avrupa’daki ikinci ve üçüncü
jenerasyon Müslüman nüfus daha eğitimli. Bu gençler yaşadıkları
ülkelerin
dillerini aksansız konuşuyorlar. Ancak eğitim ve entegrasyon
seviyesindeki göreceli yükselme hayattan beklentilerdeki artışı da
beraberinde
getiriyor. Ciddi kimlik sorunları ortaya çıkıyor.
Kadın-erkek ilişkilerinde aile ile çatışma yaşanıyor. Topluma uyum ile
gelenek arasında sıkışıklık
beliriyor. Üstelik bu Müslüman gençlerin
durgun Avrupa ekonomilerinde iş bulamama gibi ciddi sorunları var. Bu
zor sosyo-ekonomik tabloya bir de
Ortadoğu’dan gelen siyasi İslam
akımını ekleyin.
Peki, çözüm var mı? Konferans boyunca iki konu üzerinde duruyorum.
Birincisi, güçlü bir orta sınıf kurmak. Sosyal ve ekonomik kalkınma
Müslümanları zaten otomatik olarak Amerika’da olduğu gibi topluma
entegre edecektir.
Yeter ki çokkültürlü düzen devam etsin, asimilasyon
ve ırkçılık amacı güdülmesin.
Bunun için temel şart çokkültürlülük.
Radikal İslam’a karşı ikinci çözüm ise, Arap dünyasında
demokratizasyon.
Sizce Ortadoğu’da serbest seçimler olsa Avrupa’da
cephe tutmuş birçok İslamcı hareket siyasi mücadeleye kendi ülkelerinde
girmeyi tercih etmez mi?
Demokrasi riskler rejimi.
İlk seçimi
İslamcılar kazanabilir.
Ama demokratik seçimler ertelendikçe risk
Avrupa’ya kayıyor.
İşte böyle, San Francisco’da bile İslam konuşuluyor
konu Avrupa olunca.
05.05.2008
ABD’den demokrasi mesajları
WASHINGTON
Brookings Enstitüsü ve Sabancı Üniversitesi tarafından her yıl
düzenlenen ve geçen hafta dördüncüsü yapılan Sakıp Sabancı
Konferansı’nın bu yılki konuşmacısı Nicholas Burns’dü. Nicholas Burns
meslekten gelen bir diplomatın kariyerinde ulaşabileceği en yüksek
konum olan Başmüsteşar’lıktan yeni emekliye ayrıldı. Siyasi atamayla
gelen Dışişleri Bakan ve Bakan Yardımcısı’ndan sonra üçüncü en yüksek
mevki olan Başmüsteşarlık görevini 2005 yılında devralan Nicholas Burns
Türkiye-ABD ilişkileri konusunda oldukça kapsamlı bir konuşma yaptı.
Halka açık yapılan konuşmaya Washington’daki Türk basını büyük ilgi
gösterdi. Tahmin edileceği gibi temel beklenti Burns’ün Türkiye’deki
siyasi durumla ilgili yapacağı değerlendirmeydi. Son derece profesyonel
bir diplomat olan Burns, doğal olarak kelimelerini gayet dikkatlice
seçmişti. Her ne kadar artık resmî görevde olmasa da, Burns yılların
verdiği alışkanlıkla gene de özellikle Türk iç politikası konusunda
gayet ihtiyatlı konuşmayı yeğledi. Konuşmasının Türkiye’deki siyasi
gelişmelerle ilgili bölümünde, hem AK Parti’nin hem de Kemalist cenahın
hoşuna gidecek ifadeler kullandı. ABD olarak, diğer ülkelere demokrasi
dersi verme konusunda tevazu içinde olmaları gerektiğini vurgulayan
Burns, Amerika’nın kendi sicilinin kölelik ve ırkçılık gibi utanç
sayfaları nedeniyle pek de temiz olmadığını peşinen hatırlattı.
Bu nedenle ABD’nin Türkiye’nin zor meseleleri ve iç siyaseti konusunda
ahkâm kesmesinin ve taraf tutmasının, yarardan çok zarar getirmesinden
çekindiğini belirten Burns bir bakıma Türkiye’de AB’ye kızanların
duymak istediği şeyleri söylemiş oldu. Tam Burns iç siyaset konusunu bu
genel cümlelerle kapatacak gibi gözükürken, konuşmanın Türkiye’de
askerin vesayetinden müşteki kesimi rahatlatacak şu önemli bölümü
geldi: “Bizim Amerika olarak arzuladığımız, sonuçta görmek istediğimiz
Türkiye, demokratik, laik ve sivil yönetimin başta olduğu Batılı modern
bir ülkedir.” Normalde hep duyduğumuz “laik ve demokratik Türkiye’ye
destek” formülüne ek olarak “sivil yönetim” vurgusu Burns’ün mutlaka
gerekli yerlere vermek istediği bir mesajı içeriyordu.
Demokratik mesajlar bununla da bitmedi. Konuşma sonrası, soru-cevap
kısmında gelen “Olası bir askerî müdahaleye karşı ABD ne tavır alır”
sorusuna da diplomatik standartlar çerçevesinde “keskin” sayılabilecek
bir demokratik cevap verdi Burns. “Türkiye’de artık güçlü bir sivil
toplum, büyüyen bir ekonomi ve sağlam bir demokrasi var. Türkiye artık
1970’lerin Türkiyesi değil. Böyle bir ülkede askerler yönetime el
koymak gibi bir düşünce ve ihtiyaç içerisinde olmamalıdır.” Herhalde
yeni görevden ayrılmış üst düzey bir yetkili bu zor soruya bunda daha
açık bir mesaj veremezdi. İstese Burns kolayca böyle ihtimaller üzerine
varsayım yapmak istemiyorum diyebilirdi.
Konferans sonrasında verilen öğle yemeğinde, yakında Türkiye’de göreve
başlayacak Amerikalı diplomat arkadaşım bana beklemediğim bir soru
yöneltti : “Sence Türkiye’de bugün en büyük sorun ne. Rejimin
demokratik olmayışı mı. Yoksa AKP’nin gerçek anlamda demokrat olmayı
beceremiyor oluşu mu.” Hazırlıksız yakalandığım için, Türkiye’yi son
derece iyi kavramış bu soruya kulağa bilgece gelen ama içi boş kısa bir
cevap verdim: “Zaten iki konu birbirine bağlı değil mi?” Nicholas
Burns’ün çizdiği genel çerçeveden biraz daha derine inince işte böyle
analitik sorular ile karşılaşıyorsunuz Washington’da.
Akşam eve dönerken İngilizce “ehveni şer” nasıl denir diye düşünmeye
başladım.
Evet, AK Parti istenilen derecede demokrat değil.
Ama böyle
bir
siyasi kültür ve rejim altında bundan başka, daha demokrat bir
alternatif var mı?
Bence yok.
Alternatiflerin yargı darbesi, askerî
darbe, veya
MHP-CHP koalisyonu olduğunu düşününce insan zorla AK
Partiyi savunmak zorunda kalıyor.
Sistem tarafsız olmak için fırsat
tanımıyor.
Umarım diplomat arkadaşım İngilizce “ehveni şer şerlerin en
kötüsüdür” demeyi beceremez.
Çünkü buna verecek ne Türkçe ne de
İngilizce bir cevabım yok.
Demokratsız demokrasi ülkemizde bu kadar
oluyor işte.
Amerika, İran’a 2008 yılı içinde, muhtemelen sonbahar sıralarında saldıracak mı?
Bu soru, bütün dünyayı, özellikle Ortadoğu bölgesini ve “müttefikimiz”
ile “komşumuz” arasında olabilecek böyle bir çatışmadan ötürü,
Türkiye’yi özellikle ilgilendiriyor.
David Ignatius, Washington Post’taki yazısında Amerikan başkanlık seçimleri kampanyası üzerinde belirleyici önemdeki olayların Ortadoğu’da “savaş ve barış” konularıyla ilgili olduğunu ve bu yöndeki gelişmelerin “bugün ile Kasım ayı arasındaki” dönemde başkanlık yarışını ek bir unsur olarak etkileyeceğini belirtiyor.
“Savaşla başlayalım” diyor ve devam ediyor: “Amerika
şu anda zaten iki savaş birden yürütüyor, Irak’ta ve Afganistan’da. Ama
yönetim yetkililerinin son açıklamalarından yola çıkarak, İran ile de,
az olmakla birlikte, yavaş yavaş gelişmekte olan bir çatışma ihtimali
mevcut.”
Ignatius, bu değerlendirmesini gayet ilginç ve üstelik somut bir “enformasyon” ile destekliyor: “ABD-İran
kapışması riski bir ölçüde, Suudi Arabistan ile Ortadoğu’daki diğer ABD
müttefikleri bunu çok arzuladığı için büyüyor. Bir Suudi bana bu hafta
‘Kapalı kapılar ardında, İranlılar bir hata yapsınlar da, sizin
saldırmak için bir gerekçeniz olsun’ dedi. Bir başka önde gelen Arap
yetkilisi ise Amerika’nın Irak sınırının hemen ötesindeki İran eğitim
kamplarını vurması umudunu dile getirdi.”
Amerika’nın şu anda kendi ülkesinde (ve dünya çapında) kredisini tüketmiş, çaptan düşmüş ve bir “topal ördek” haline dönüşmüş yönetimi, bir yandan da “misyoner ruhlu”
olduğu için, İran’a saldırının popülerliğine bakmaksızın, sonbaharda,
İran’ın nükleer çalışmalarını ağır bir bombardımanla yerle bir etmeyi
hedef alan saldırıya girişebilir.
Bunu yapabilmesi, bir-iki hafta içinde İran’la gerginliği tırmandırması ve kamuoyunu buna göre oluşturmaya kalkışmasına bağlı.
Güçlü bir ihtimal değil bu; ama, yine de bir ihtimal.
*********
Türkiye’de önümüzdeki aylardaki “iç” siyasi gelişmeler, Amerika’nın İran’a karşı izleyebileceği bir “tırmanma siyaseti”nden “tümüyle” bağımsız düşünülebilir mi?
Bu arada, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in ismi ile simgelenen ve çevresinde en azgın “neo-con’lar”ın yer aldığı bu “İran’a haddini bildirme” çizgisinin, Türkiye’de Tayyip Erdoğan ismine “alerjisi” ve Ak Parti iktidarından hiçbir surette hazzetmediği bir sır değil.
Kimi Türklerin de cephane sağladığı Washington’daki “Tayyip Erdoğan ve Ak Parti karşıtı kampanya”da söz konusu bu çevreler rol alıyorlar.
Tayyip Erdoğan’ın Ak
Parti’yi kapatma davasının en kısa sürede, sonbahar gelmeden yaz
bitmeden, sonuçlanmasını istemesi ve sonuçlanacağını ummasında acaba “ekonominin asgarî zararla”
bu işten çıkmasını istemesi kadar, Amerika-İran eksenindeki
gelişmelerin alabileceği seyri sezmesinin bir ilişkisi var mı?
Bilemiyoruz.
Bununla birlikte, Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu politikasındaki rotasında, “Amerikan iktidar oyunu”ndaki bir başka “eksen”i hesaba katarak davrandığını gözlemleyebiliyoruz. Söz konusu bu “eksen”, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Stephen Hadley gibi isimlerce temsil ediliyor.
Bu “eksen”, David Ignatius’un, Amerikan seçim kampanyasında “joker kartı” olabileceğine dikkat çektiği “barış”,
daha doğrusu Ortadoğu barış müzakerelerinin sonuç verebilmesi ihtimali
üzerine dayalı politika güdüyor. Örneğin, yıl sonuna dek İsrail ile
Filistinliler arasında bir “barış anlaşması” imzalanması.
“Barış Anlaşması” ile “barış” aynı anlama gelmiyor. Bush,
daha Başkanlık koltuğundan inmeden imzalanacak ve 2007 Aralık ayındaki
Annapolis sürecini taçlandıracak böyle bir anlaşma, “kağıt üzerinde” de
olsa “iki-devlet çözümü”nü hükme bağlamış olacak. Böyle bir anlaşma, BM Güvenlik Konseyi tarafından ”onay belgesi” alarak 2009’da uygulamaya geçilmek üzere “rafa” kaldırılabilir. Önemli olan, Bush döneminde, böylesine bir “ihtiraslı” hedefin gerçekleştirildiğinin kanıtlanması.
Türkiye’nin Annapolis’i desteklemesinden gayrı, İsrail-Suriye hattındaki “aktivitesi”ni de bu “barış süreci” zeminindeki hareketlilikte görüp anlamak gerekiyor. David Ignatius’a tekrar kulak verelim:
“Son
olarak, İsrail ile Suriye’den muhtemel bir barış anlaşmasına ilişkin
yükselen gürültüler var. Bu, nihai pragmatik projeyi ifade ediyor.
İsrail,, Başşar Esad’ın Şam’daki askeri rejiminin sağladığı istikrardan
memnun ve Lübnan’daki Suriye hegemonyasını kabul edilebilir ve
muhtemelen arzulanır bir fiyat olarak görüyor. Suriye ile İsrail
arasındaki pazarlık sürecinin önemli bir veçhesi, her iki tarafın
Türkiye’yi anahtar arabulucu olarak kullanmaları. Eğer Türkiye,
Amerika’nın da desteğiyle bu iki taraf arasında bir köprü olabilirse,
böyle bir sonuç, Ankara’yı Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918’deki
çöküşünden bu yana ilk kez Ankara’yı sıkı bir şekilde Arap dünyasına
bağlamış olacak.”
*********
Yukarıdaki fotoğraf, Türkiye’nin “iç siyasi dengeleri”nin
önümüzdeki yakın gelecekte Amerika’daki farklı siyasi tercihler ve
Ortadoğu’daki dinamiklerden etkilenebileceğine dair ipuçları veriyor.
Ak Parti’nin ve Tayyip Erdoğan’ın kaderi, Türkiye’nin “gelecek tasavvuru” acaba sadece Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinin mi elinde; yoksa çok daha geniş çerçevede hareket eden dinamiklerle mi ilgili?