Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
5 tane "abd" etiketli yazı bulundu "abd" tagli diger ogeler resimler , videolar
 
Ağu
11
    
okuryazarhay | 11 Ağustos 2008 09:39 | 0 fav | etiket: ,  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

ABD, Rusya'ya cevap verecek!  

11 Ağustos 2008 Pazartesi, 07:07 DÜNYA

ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Rusya'nın Gürcistan'daki askeri eylemlerinin cevapsız bırakılmamasının zorunlu olduğunu söyledi.

Cheney'in basın sekreterliği görevini yürüten Le Ann McBride konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Cheney'in bugün Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ile bir telefon görüşmesi yaptığını belirerek,

''Başkan Yardımcısı, Gürcistan'ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik bu tehdit karşısında, ABD'nin, Gürcistan halkı ve onların demokratik

yollarla işbaşına gelmiş hükümeti ile dayanışma içinde olduğunu dile getirdi''

 

şeklinde konuştu.

McBride, Cheney'in telefon görüşmesi sırasında Saakaşvili'ye

''Rusya'nın saldırganlığı cevapsız bırakılmamak zorundadır ve buna devam etmesinin ABD ve daha geniş çerçevede uluslararası toplumla ilişkilerinde ciddi sonuçları olacaktır''

ifadelerini kullandığını vurguladı.

BUSH MESAJI YİNELEDİ

ABD Başkanı George W. Bush, Rusya'nın, Gürcistan'da başvurduğu sert askeri tedbirleri eleştirerek, Gürcistan'da şiddetin kabul edilemez olduğunu söyledi.

Bush NBC televizyonuna verdiği demeçte,

''Rusya'nın verdiği orantısız karşılıktan duyduğum büyük kaygıyı ve Güney Osetya'nın dışındaki bombalamaları şiddetle kınadığımı dile getirdim''

dedi.

Bush'un söz konusu demecin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in,

''Rusya'nın saldırganlığı cevapsız bırakılmamak zorundadır ve bunun devamının ABD ile ilişkilerin üzerinde ciddi sonuçları olacaktır''

şeklindeki açıklamadan hemen sonra yapması dikkat çekti.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Tem
02
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 ABD, Kuzey Kore dersini İran’a da uygulasın

02/07/2008

Bush, nükleer beyanda bulunmasının ardından diplomatlarına Kuzey Kore’yle görüşme iznini nihayet verdi. Aynı yöntem İran konusunda da işe yarayabilir

Başkan Bush altı yıl boyunca Kuzey Kore’yle herhangi bir ciddi diplomasiyi reddederken, bu inatçılık dünyayı daha tehlikeli hale getirdi. Bush konuşmayı kabul etmezken, Pyongyang daha fazla silah için daha fazla yakıt üretti ve nükleer bir aygıtı test etti. Şimdi Amerikalı diplomatlar nihayet müzakere etme konusunda nihayet serbest bırakıldığına göre, Kuzey Kore silahlarını bırakmaya ikna edilebilir. Böyle bir durum dünyayı daha
güvenli bir yer haline getirebilir.
Süreç sinir bozucuydu. Fakat perşembe günü, altı aylık gecikmeden (ve Beyaz Saray’ın alışılmadık sabrından) sonra Kuzey Kore nükleer faaliyetlerinin 60 sayfalık bir beyanını değerlendirme ve doğrulama için sundu. Bu, CNN ve diğer televizyon kanallarının izleyici olarak davet edildiği bir siyasi tiyatroydu, fakat içe dönük Kuzey Korelilerin uluslararası onay aradığına dair memnuniyet verici bir işaret de teşkil ediyor.
Kuzey Kore’yi ‘şer ekseni’nin parçası olarak damgalayan ve Başkan Clinton’ın Pyongyang’la 1994 tarihli nükleer anlaşmasını tehlikeye atan Bush, bu kez üstüne düşeni yaptı.
Ticari yaptırımların bazılarını kaldırdı ve Kuzey Kore’nin doğrulama çabalarıyla işbirliği yapması halinde, bu ülkeyi 45 gün içinde terörist devletler listesinden çıkaracağını duyurdu.
Pyongyang’ın gizli bir nükleer program izleme çabalarının boyutu ve Suriye’ye nasıl bir nükleer yardım yaptığı da dahil olmak üzere, bazı sorular yerli yerinde duruyor. Geçen eylülde, İsrail Suriye’de nükleer reaktör olduğundan şüphelenilen bir yeri bombaladı.
Sertlik yanlısı Cumhuriyetçiler öfkeden köpürmüş halde. Pyongyang’a biz de
güvenmiyoruz. Kuzey Kore’nin liderleri haklarını bastırdı ve yoksullaştırdı. Ve biz de hâlâ, nükleer silahlarını bırakmaya yönelik stratejik kararı mı alıp almadıklarını veya sadece zaman kazanmak için ABD ve onun diplomatik ortaklarını oynatıp oynatmadıklarını bilmiyoruz.
Perşembe günü kaldırılan yaptırımların Kuzey Kore için devasa sembolik önemi var, fakat gerekirse kolayca yeniden dayatılabilirler de. Ayrıca, altı yıl boyunca görüşmeyi reddetmenin neye yol açtığını da biliyoruz: Bir çıkmaz ve en azından yarım düzine daha fazla silah için yeterli plütonyum. Umarız Bush aynı dersi İran’a da uygular.

(Başyazı, 27 Haziran 2008)

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Tem
01
    
okuryazarhay | 01 Temmuz 2008 11:54 | 0 fav | etiket: , , ,  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

  "ABD, sarkozy, bahçeli, tetikçinin tetikçisi"

 

 

 

 

İnsan hakları ve kadının insan hakları

İnsan hakları ve kadının insan hakları

01/07/2008
document.write(); LEYLA PERVİZAT 

Demokrat olmak, gerçeği söylemek, sistemi sorgulamak, insan hakları savunuculuğu yapmak çok ama çok önemlidir. Ancak, nasıl olunması gerektiğinin sadece bir parçasıdır. Ama asıl test, eğer ciğeriniz elveriyorsa, evde ve aile içinde başlar

Sevan Nişanyan 17 yıllık eşi Müjde Nişanyan’ın üzerine dışkı dolu kavanozu boşalttı. Müjde Nişanyan Jandarma’ya başvurdu. Erkek egemen medyanın sessiz kaldığına dair Bianet’te Çiğdem Mater yazı yazdı. Feministler birleşip imza topladılar. AGOS gazetesinden ve Bilgi Üniversitesi’nden atılmasını talep ettiler. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen
Mahçupyan ‘Feminizmin Bulanık Suları’ başlıklı yazısında kadınları aşağıladığını söyleyen aynı gazetenin internet sayfası editörü Nuran Ağan istifa etti. Etyen Mahçupyan ise cevap olarak ‘Cinsel kimliklerimizi fazlasıyla aşan ’insani’ tutumları ima eden ve iki kişi arasında yaşanmış olan bir olayın siyasi tavırlarımıza araç teşkil etmesinin bir sınırı olması’ gerektiğini belirtti.

Bu arada Taraf gazetesinde 23 Haziran 2008 tarihinde Neşe Düzel’e verdiği röportajında Atatürk ile ilgili söylediği “Mutlak iktidarı terk edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü şahsi ağırlığı altında ezdi, yok etti” sözleri nedeniyle CHP’liler Sevan Nişanyan’a suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusunu Selçuk CHP İlçe Başkanı Bekir Gündüz, bir grup partiliyle Selçuk Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptı. Tüm bu haberler Hürriyet gazetesinden tutun da kadın hareketinin küçük toplantılarına kadar her yerde herkes tarafından konuşuluyor.

‘Kahraman’ın niteliği
Öncelikle olayımızın baş kahramanı Sevan Nişanyan, Ermeni, insan hakları savunucusu, nasıl becermişse askerlik yaparken Ali Nesin’le birlikte askeri hapishaneye atılmayı becermiş, bir sürü kitabın yazarı, yurtdışında bazılarımızın kenarından bile geçmeyi hayal edemeyeceği en iyi okullarda okumuş birisi. Kısacası erkeğin yaptıkları ve özgeçmişi çok iyi duruyor. Ve bazı çevreler soruyor, böylesine bir insan hakları savunucusu ve entelektüel birinin, üstelik de Türkiye’nin Ermeni olaylarıyla ilgili tarihsel süreci ve içinde bulunduğu siyasi traji-komik görünen durumu da göz önüne alınırsa, Müjde Nişanyan’ın sessiz kalması gerekmez miydi?

Yani söylemek istedikleri özetle şudur: Bu adam pek çok kişinin standardına göre çok düzgün, demokrat, cesaretli ve adalet duygusu güçlü biridir. Hem de Ermeni’dir. Yaygın siyasi anlayışı sorguladığı ‘Yanlış Cumhuriyet’ başlıklı kitabı ortalığı kasıp kavurmaktadır. Alt tarafı ‘başının etini yiyen, onu çok kızdıran’ 17 yıllık karısının başından aşağı pislik boşaltmıştır. Bunda ne vardır?

Çok şey vardır. Demokrat olmak, gerçeği söylemek, sistemi sorgulamak, insan hakları savunuculuğu yapmak çok ama çok önemlidir. Ancak, nasıl olunması gerektiğinin sadece
bir parçasıdır. Ama asıl test, eğer ciğeriniz elveriyorsa, evde ve aile içinde başlar. Asıl
turnusol testi oradadır. Aile içi şiddet, yani karınıza pislik atıp sonra da ‘jest yaptım’ demek kadının insan haklarından habersiz olmaktır. Kadının insan hakları olmadan insan hakları diye bir şeyden söz edemezsiniz. İster Cumhuriyet’i sorgulayın ister yaygın düzenin adaletsizliğini, eve geldiğinizde karınıza nasıl davrandığınız işin kalbini ve ciğerini oluşturur.
‘Düzgün’ adamlar!
Ancak, böylesine ‘düzgün adamların’ karılarıyla ‘ufak problemleri’ olması yeni bir şey değil, sadece Türkiye’ye de özgü değil. Dünyanın her ne yerinde olursa olsun düzeni ve iktidarı sorgulayan erkeklerin karılarına şiddet uygulaması her yerde var. Yine feministlerin bu kadınların durumlarına dikkat çekerken çok ciddi tepkiye maruz kalması da alışıldık bir durum. Hele konu kahramanları böylesine ‘düzgün erkekler’ olunca. Ancak, kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlalidir.

İster Çorum’un köyündeki çoban tarafından yapılsın, isterse İzmir’in köyündeki herkesin
parmak ısırdığı entelektüel tarafından.
Zaten işin zor yanı herkese bunu anlatmak oluyor. Kadına yönelik şiddet ne Ermeni dinliyor ne dilbilimci ne Columbia Üniversitesi mezunu entelektüel... Kadın hakları açısından dünyanın Norveç’ten sonra en gelişmiş ülkesi olan İsveç’e araştırma ziyaretine giden Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddetten Sorumlu Özel Raportörü Profesör Yakın Ertürk, eğitimli ve kariyerli kadınların yaşadıkları şiddet karşısında nasıl utanç duyduklarını ve sessiz kaldıklarını yazdığı raporda belirtiyor (A/HRC/4/34/Add.3). Aynı şeyi Müjde Nişanyan da bir gazeteye verdiği demeçte belirtti.

‘Söylenmeyen sırlar’
Kısaca hem dünyada hem Türkiye’de ülkenin kilometre taşları kabul edilen entelektüel erkeklerin kadınlara yaptıkları ‘söylenmeyen sırlar’ olarak kalıyor. Mardin’deki Kürt bir aşiret ağasının yaptıklarını açıkça eleştirip üstüne doktora tezleri yazmaya çoktan hazırız. Peki ya biz şehirli eğitimli kadınların yaşadıkları?

Bundan uzunca bir süre önce yüksek lisansımı yaparken hocalarımızdan biri Türkiye’nin en ağır entelektüel solcu toplarından biri olarak kabul edilen bir adamdı. Verdiği ödev çerçevesinde eleştirisini yapmam beklenen kitabın hem İngilizce aslını hem de Türkçe tercümesini satın almıştım. Derste hocamıza kitapların pahalılığından dert yandım. O da bana cevap olarak herkesin ortasında yüzünde hiç de hoş olmayan alaylı bir gülümsemeyle yüksek sesle “Ne yani sen bu kitapları para vererek mi aldın?” dedi. Sonra da hayatının en büyük saptamasını yapmış gibi sınıftaki erkek öğrencilere bakarak gülmeye devam etti. Ben de olan biteni kürsüde bulunan ve bu hocamızla aynı siyasi görüşü temsil ettiği bilinen kadın akademisyen hocamıza anlattım. O da bana ‘bu tip şeylerin onların çevresinde çok yaygın olduğunu’ ve sözü geçen erkek akademisyenin yine de bana ‘az söylediğini ve şanslı olduğumu’ ifade etti. Anlatılan hikâyeler ve yaşanlar hepsi kadına yönelik şiddet ve kadının insan hakları ihlali.

Ama nedense bunlar anlatılmıyor... Kimse tarafından duyulmuyor... Sessizlik kadının
sorunu. Bağıra bağıra söylemek lazım. Herkese anlatmak lazım. Bu işi durdurmak lazım.
Müjde Nişanyan’ın yaptığı da bu.

Sesini çıkardı. Onu suçlamak değil, alkışlamak lazım. Sevan Nişanyan’ı koruyan erkeklere de şunu söylerim. Demokrat olduğunuzu iddia edebilirsiniz. Siz asıl bana kadın/erkek meselelerine gelince nasılsınız onu söyleyin...

Leyla Pervizat: Feminist araştırmacı ve kadının insan hakları savunucusu

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
24
    
okuryazarhay | 24 Mayıs 2008 18:24 | 0 fav | etiket: ,  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 


Ömer Taşpınar

 

 

ABD, Avrupa ve İslam

SAN FRANCISCO


Belki de İstanbul’a benzemesi nedeniyle çok sevdiğim San Francisco’dan bir konuşma yapmak için davet gelince hiç duraksamadan evet dedim.

World Affairs Council isimli düşünce kuruluşunun yıllık konferansından fırsat buldukça kendimi şehrin inişli çıkışlı sokaklarına atıyorum.

Güzel manzaralı bu liman kentinin keyfini çıkarıyorum. Konferansın konusu, Avrupa Amerika ilişkileri. Yirmi birinci yüzyılda Avrupa nereye gidiyor

konulu panelde bir sunum yaparken, aslında farkına varıyorum ki 400 kişilik dinleyici grubunun en çok ilgilendiği konu Avrupa’daki Müslümanlar.


Bu durum bana bir kere daha gösteriyor ki aslında Amerika için Avrupa’nın kendisinin hiç bir önemi kalmamış.

Soğuk savaş boyunca bütün jeostratejik hesapların odaklandığı bu kıta bugün yaşlı ve zengin insanların yaşadığı sorunsuz, demokratik, tarihi bir

müze gibi. Brookings’te beraber çalıştığım, Bill Clinton’ın Avrupa danışmanlığını yapmış, şimdiyse Barack Obama için aynı işi yapan arkadaşımın

geçenlerde bana dert yanışı aklıma geliyor: “Artık Avrupa ölü bir kıta. Obama kazanırsa ne yapıp edip Ortadoğu alanında daha aktif çalışmak

istiyorum.” Belki de Avrupa’da İslam üzerine çalışıp iki konuyu birleştirmek en iyisi diyerek gülüyoruz.


Konferans boyunca bana gelen soruların çoğu Avrupa’da yaşayan ve orada radikalleşmiş Müslüman gençler üzerine. 11 Eylül nedeniyle bu

toplumsal kesim ABD için ciddi bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelmiş durumda. Avrupa için de durum aynı. Gerek Madrid ve Londra’daki terör

saldırıları, gerekse Hollanda’da Theo Van Gogh’un İslamcı bir genç tarafından öldürülmesi ve Paris banliyölerinde yaşanan şiddetli ayaklanmalar,

Müslümanların entegrasyon sorunlarını öncelikli hale getirmiş.


Peki, Washington Avrupa’daki İslami radikalizmi nasıl değerlendiriyor? Kısa bir cevap vermek gerekirse “büyük bir endişeyle” demek yerinde olur.

Nedeni basit. Bugün Avrupa Birliği içinde yaşayan 20 milyon kadar Müslüman var. Bu Müslüman nüfusun yarısından fazlası AB vatandaşı. Yani AB

pasaportu taşıyan 10 milyonluk bir Avrupalı Müslüman nüfus mevcut. Amerika bu Müslüman AB vatandaşlarına vize koyamadığı için ve bazı radikal

İslamcı gençlerin ülkeye rahatça sızmasından çekiniyor.


San Francisco’da bana en çok sorulan soru, neden Avrupa’da radikal İslam’ın kendine kolayca yer edindiği. Bu soruya verilecek birçok cevap

olmasına rağmen, Amerikalı dinleyicilerin en çok hoşuna giden cevap; Avrupa’daki ırkçı, milliyetçi ve homojen toplum yapısı. Amerikalılar kendi

ülkelerinde yaşayan Müslümanların Ortadoğu’daki İslamcı akımlardan etkilenmiyor olmasıyla çok öğünüyorlar.

Aslında bence burada Avrupa’ya biraz haksızlık yapıyor Amerikalılar. Zira ABD’de Müslüman oranı sadece beş milyon ve sınıfsal olarak eğitimli ve zengin durumdalar.

Önemli bir kısmı

öğrenci. Ayrıca Amerika’daki Arap nüfusun yüzde 70’i Lübnan, Suriye ve Mısır asıllı Hıristiyan. Bu nedenle potansiyel olarak siyasi İslam’a yakın

olabilecek Amerikalı Arap nüfusun İslam dini ile zaten bir bağlantısı yok. Bu tabloya bir de İran İslam devriminden kaçan ve son derece İslam

düşmanı olmuş 1,5 milyon zengin ve eğitimi İranlıyı ekleyince ortaya çıkan Amerika’daki İslam profili herhalde Avrupa’daki durumdan daha farklı

olamazdı.


Tezat ortada. Avrupa’daki İslam iyi eğitim almamış ve yaşadığı topluma entegre olamamış veya entegre olmasına zaten izin verilmemiş bir

Müslüman kuşağın ürünü. Evet, bugün Avrupa’daki ikinci ve üçüncü jenerasyon Müslüman nüfus daha eğitimli. Bu gençler yaşadıkları ülkelerin

dillerini aksansız konuşuyorlar. Ancak eğitim ve entegrasyon seviyesindeki göreceli yükselme hayattan beklentilerdeki artışı da beraberinde

getiriyor. Ciddi kimlik sorunları ortaya çıkıyor. Kadın-erkek ilişkilerinde aile ile çatışma yaşanıyor. Topluma uyum ile gelenek arasında sıkışıklık

 

beliriyor. Üstelik bu Müslüman gençlerin durgun Avrupa ekonomilerinde iş bulamama gibi ciddi sorunları var. Bu zor sosyo-ekonomik tabloya bir de

Ortadoğu’dan gelen siyasi İslam akımını ekleyin.


Peki, çözüm var mı? Konferans boyunca iki konu üzerinde duruyorum.

Birincisi, güçlü bir orta sınıf kurmak. Sosyal ve ekonomik kalkınma Müslümanları zaten otomatik olarak Amerika’da olduğu gibi topluma entegre edecektir.

Yeter ki çokkültürlü düzen devam etsin, asimilasyon ve ırkçılık amacı güdülmesin.

Bunun için temel şart çokkültürlülük. Radikal İslam’a karşı ikinci çözüm ise, Arap dünyasında demokratizasyon.

Sizce Ortadoğu’da serbest seçimler olsa Avrupa’da cephe tutmuş birçok İslamcı hareket siyasi mücadeleye kendi ülkelerinde girmeyi tercih etmez mi?

Demokrasi riskler rejimi.

İlk seçimi İslamcılar kazanabilir.

Ama demokratik seçimler ertelendikçe risk Avrupa’ya kayıyor.

İşte böyle, San Francisco’da bile İslam konuşuluyor konu Avrupa olunca.

05.05.2008

 

ABD’den demokrasi mesajları

WASHINGTON


Brookings Enstitüsü ve Sabancı Üniversitesi tarafından her yıl düzenlenen ve geçen hafta dördüncüsü yapılan Sakıp Sabancı Konferansı’nın bu yılki konuşmacısı Nicholas Burns’dü. Nicholas Burns meslekten gelen bir diplomatın kariyerinde ulaşabileceği en yüksek konum olan Başmüsteşar’lıktan yeni emekliye ayrıldı. Siyasi atamayla gelen Dışişleri Bakan ve Bakan Yardımcısı’ndan sonra üçüncü en yüksek mevki olan Başmüsteşarlık görevini 2005 yılında devralan Nicholas Burns Türkiye-ABD ilişkileri konusunda oldukça kapsamlı bir konuşma yaptı.


Halka açık yapılan konuşmaya Washington’daki Türk basını büyük ilgi gösterdi. Tahmin edileceği gibi temel beklenti Burns’ün Türkiye’deki siyasi durumla ilgili yapacağı değerlendirmeydi. Son derece profesyonel bir diplomat olan Burns, doğal olarak kelimelerini gayet dikkatlice seçmişti. Her ne kadar artık resmî görevde olmasa da, Burns yılların verdiği alışkanlıkla gene de özellikle Türk iç politikası konusunda gayet ihtiyatlı konuşmayı yeğledi. Konuşmasının Türkiye’deki siyasi gelişmelerle ilgili bölümünde, hem AK Parti’nin hem de Kemalist cenahın hoşuna gidecek ifadeler kullandı. ABD olarak, diğer ülkelere demokrasi dersi verme konusunda tevazu içinde olmaları gerektiğini vurgulayan Burns, Amerika’nın kendi sicilinin kölelik ve ırkçılık gibi utanç sayfaları nedeniyle pek de temiz olmadığını peşinen hatırlattı.


Bu nedenle ABD’nin Türkiye’nin zor meseleleri ve iç siyaseti konusunda ahkâm kesmesinin ve taraf tutmasının, yarardan çok zarar getirmesinden çekindiğini belirten Burns bir bakıma Türkiye’de AB’ye kızanların duymak istediği şeyleri söylemiş oldu. Tam Burns iç siyaset konusunu bu genel cümlelerle kapatacak gibi gözükürken, konuşmanın Türkiye’de askerin vesayetinden müşteki kesimi rahatlatacak şu önemli bölümü geldi: “Bizim Amerika olarak arzuladığımız, sonuçta görmek istediğimiz Türkiye, demokratik, laik ve sivil yönetimin başta olduğu Batılı modern bir ülkedir.” Normalde hep duyduğumuz “laik ve demokratik Türkiye’ye destek” formülüne ek olarak “sivil yönetim” vurgusu Burns’ün mutlaka gerekli yerlere vermek istediği bir mesajı içeriyordu.


Demokratik mesajlar bununla da bitmedi. Konuşma sonrası, soru-cevap kısmında gelen “Olası bir askerî müdahaleye karşı ABD ne tavır alır” sorusuna da diplomatik standartlar çerçevesinde “keskin” sayılabilecek bir demokratik cevap verdi Burns. “Türkiye’de artık güçlü bir sivil toplum, büyüyen bir ekonomi ve sağlam bir demokrasi var. Türkiye artık 1970’lerin Türkiyesi değil. Böyle bir ülkede askerler yönetime el koymak gibi bir düşünce ve ihtiyaç içerisinde olmamalıdır.” Herhalde yeni görevden ayrılmış üst düzey bir yetkili bu zor soruya bunda daha açık bir mesaj veremezdi. İstese Burns kolayca böyle ihtimaller üzerine varsayım yapmak istemiyorum diyebilirdi.


Konferans sonrasında verilen öğle yemeğinde, yakında Türkiye’de göreve başlayacak Amerikalı diplomat arkadaşım bana beklemediğim bir soru yöneltti : “Sence Türkiye’de bugün en büyük sorun ne. Rejimin demokratik olmayışı mı. Yoksa AKP’nin gerçek anlamda demokrat olmayı beceremiyor oluşu mu.” Hazırlıksız yakalandığım için, Türkiye’yi son derece iyi kavramış bu soruya kulağa bilgece gelen ama içi boş kısa bir cevap verdim: “Zaten iki konu birbirine bağlı değil mi?” Nicholas Burns’ün çizdiği genel çerçeveden biraz daha derine inince işte böyle analitik sorular ile karşılaşıyorsunuz Washington’da.


Akşam eve dönerken İngilizce “ehveni şer” nasıl denir diye düşünmeye başladım.

Evet, AK Parti istenilen derecede demokrat değil.

Ama böyle bir

siyasi kültür ve rejim altında bundan başka, daha demokrat bir alternatif var mı?

Bence yok.

 

Alternatiflerin yargı darbesi, askerî darbe, veya

MHP-CHP koalisyonu olduğunu düşününce insan zorla AK Partiyi savunmak zorunda kalıyor.

 

Sistem tarafsız olmak için fırsat tanımıyor.

Umarım diplomat arkadaşım İngilizce “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür” demeyi beceremez.

Çünkü buna verecek ne Türkçe ne de İngilizce bir cevabım yok.

Demokratsız demokrasi ülkemizde bu kadar oluyor işte.

12.05.2008

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
09
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

9 Mayıs 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

ABD, İran’a saldırırsa; AKP kapatılırsa, kapatılmazsa...


Amerika, İran’a 2008 yılı içinde, muhtemelen sonbahar sıralarında saldıracak mı?

Bu soru, bütün dünyayı, özellikle Ortadoğu bölgesini ve “müttefikimiz” ile “komşumuz” arasında olabilecek böyle bir çatışmadan ötürü, Türkiye’yi özellikle ilgilendiriyor.


David Ignatius, Washington Post’taki yazısında Amerikan başkanlık seçimleri kampanyası üzerinde belirleyici önemdeki olayların Ortadoğu’da “savaş ve barış” konularıyla ilgili olduğunu ve bu yöndeki gelişmelerin “bugün ile Kasım ayı arasındaki” dönemde başkanlık yarışını ek bir unsur olarak etkileyeceğini belirtiyor.

“Savaşla başlayalım” diyor ve devam ediyor: “Amerika şu anda zaten iki savaş birden yürütüyor, Irak’ta ve Afganistan’da. Ama yönetim yetkililerinin son açıklamalarından yola çıkarak, İran ile de, az olmakla birlikte, yavaş yavaş gelişmekte olan bir çatışma ihtimali mevcut.”

Ignatius, bu değerlendirmesini gayet ilginç ve üstelik somut bir “enformasyon” ile destekliyor: “ABD-İran kapışması riski bir ölçüde, Suudi Arabistan ile Ortadoğu’daki diğer ABD müttefikleri bunu çok arzuladığı için büyüyor. Bir Suudi bana bu hafta ‘Kapalı kapılar ardında, İranlılar bir hata yapsınlar da, sizin saldırmak için bir gerekçeniz olsun’ dedi. Bir başka önde gelen Arap yetkilisi ise Amerika’nın Irak sınırının hemen ötesindeki İran eğitim kamplarını vurması umudunu dile getirdi.”

Amerika’nın şu anda kendi ülkesinde (ve dünya çapında) kredisini tüketmiş, çaptan düşmüş ve bir “topal ördek” haline dönüşmüş yönetimi, bir yandan da “misyoner ruhlu” olduğu için, İran’a saldırının popülerliğine bakmaksızın, sonbaharda, İran’ın nükleer çalışmalarını ağır bir bombardımanla yerle bir etmeyi hedef alan saldırıya girişebilir.

Bunu yapabilmesi, bir-iki hafta içinde İran’la gerginliği tırmandırması ve kamuoyunu buna göre oluşturmaya kalkışmasına bağlı.

Güçlü bir ihtimal değil bu; ama, yine de bir ihtimal.

 

***                     ***                  ***

 

Türkiye’de önümüzdeki aylardaki “iç” siyasi gelişmeler, Amerika’nın İran’a karşı izleyebileceği bir “tırmanma siyaseti”nden “tümüyle” bağımsız düşünülebilir mi?

Bu arada, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in ismi ile simgelenen ve çevresinde en azgın “neo-con’lar”ın yer aldığı bu “İran’a haddini bildirme” çizgisinin, Türkiye’de Tayyip Erdoğan ismine “alerjisi” ve Ak Parti iktidarından hiçbir surette hazzetmediği bir sır değil.

Kimi Türklerin de cephane sağladığı Washington’daki “Tayyip Erdoğan ve Ak Parti karşıtı kampanya”da söz konusu bu çevreler rol alıyorlar.

Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti’yi kapatma davasının en kısa sürede, sonbahar gelmeden yaz bitmeden, sonuçlanmasını istemesi ve sonuçlanacağını ummasında acaba “ekonominin asgarî zararla” bu işten çıkmasını istemesi kadar, Amerika-İran eksenindeki gelişmelerin alabileceği seyri sezmesinin bir ilişkisi var mı? Bilemiyoruz.

Bununla birlikte, Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu politikasındaki rotasında, “Amerikan iktidar oyunu”ndaki bir başka “eksen”i hesaba katarak davrandığını gözlemleyebiliyoruz. Söz konusu bu “eksen”, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Stephen Hadley gibi isimlerce temsil ediliyor.

Bu “eksen”, David Ignatius’un, Amerikan seçim kampanyasında “joker kartı” olabileceğine dikkat çektiği “barış”, daha doğrusu Ortadoğu barış müzakerelerinin sonuç verebilmesi ihtimali üzerine dayalı politika güdüyor. Örneğin, yıl sonuna dek İsrail ile Filistinliler arasında bir “barış anlaşması” imzalanması.

“Barış Anlaşması” ile “barış” aynı anlama gelmiyor. Bush, daha Başkanlık koltuğundan inmeden imzalanacak ve 2007 Aralık ayındaki Annapolis sürecini taçlandıracak böyle bir anlaşma, “kağıt üzerinde” de olsa “iki-devlet çözümü”nü hükme bağlamış olacak. Böyle bir anlaşma, BM Güvenlik Konseyi tarafından ”onay belgesi” alarak 2009’da uygulamaya geçilmek üzere “rafa” kaldırılabilir. Önemli olan, Bush döneminde, böylesine bir “ihtiraslı” hedefin gerçekleştirildiğinin kanıtlanması.

Türkiye’nin Annapolis’i desteklemesinden gayrı, İsrail-Suriye hattındaki “aktivitesi”ni de bu “barış süreci” zeminindeki hareketlilikte görüp anlamak gerekiyor. David Ignatius’a tekrar kulak verelim:

“Son olarak, İsrail ile Suriye’den muhtemel bir barış anlaşmasına ilişkin yükselen gürültüler var. Bu, nihai pragmatik projeyi ifade ediyor. İsrail,, Başşar Esad’ın Şam’daki askeri rejiminin sağladığı istikrardan memnun ve Lübnan’daki Suriye hegemonyasını kabul edilebilir ve muhtemelen arzulanır bir fiyat olarak görüyor. Suriye ile İsrail arasındaki pazarlık sürecinin önemli bir veçhesi, her iki tarafın Türkiye’yi anahtar arabulucu olarak kullanmaları. Eğer Türkiye, Amerika’nın da desteğiyle bu iki taraf arasında bir köprü olabilirse, böyle bir sonuç, Ankara’yı Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918’deki çöküşünden bu yana ilk kez Ankara’yı sıkı bir şekilde Arap dünyasına bağlamış olacak.”

 

***                  ***                  ***

 

Yukarıdaki fotoğraf, Türkiye’nin “iç siyasi dengeleri”nin önümüzdeki yakın gelecekte Amerika’daki farklı siyasi tercihler ve Ortadoğu’daki dinamiklerden etkilenebileceğine dair ipuçları veriyor.

Ak Parti’nin ve Tayyip Erdoğan’ın kaderi, Türkiye’nin “gelecek tasavvuru” acaba sadece Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinin mi elinde; yoksa çok daha geniş çerçevede hareket eden dinamiklerle mi ilgili?

Bir soru işte...

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu