Filistin'in Tibet'ten eksiği neLondra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, 19 Nisan 2008
Filistin'in Tibet'ten eksiği ne?
Çin'in Tibet
üzerinde kurduğu baskıyı eleştirmek için birbiriyle yarışan Batılı
ülkeler, iş Filistin sorununa geldiğinde işgalciyi değil, işgal
altındaki halkı boykot ediyor. İsrail hükümetinin ve pek çok
İsrailli'nin Çin'i kınamasıysa trajik. Arapların Filistin'i korumak
adına adım atması şart
23/04/2008 (227 kişi okudu)
SEMİR CEBUR
Tibet'teki olayların Batı ülkelerinden ve Batılı medya organlarından gördüğü ilgi, uluslararası ilişkilerin vardığı riyakârlık ve çifte standardın açık örneği. Zira bu ülkelerin liderleri, Çin'in Budist rahiplerin isyanına yönelik tutumunu kınamakta adeta yarışıyor. Örneğin, Almanya ve Fransa Çinli yetkililerden Tibet'e bağımsızlık vermesini istediler. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, Filistinlilerin dönüş ve işgalden kurtuluş hakkından kesinlikle söz etmedi. Bunun yerine bütün Arapların duygularını tahrik ederek, İsrail'in kuruluşunun 60. yıl kutlamalarına katılmak için İsrail'e yöneldiler. Keza Amerikan başkanlık adayları da aynı şekilde davranıyor. Bunun yanı sıra, Amerikalı yetkililer Çin'e karşı dünyayı ayağa kaldırırken, CIA'in Tibet halkının 'ayaklanması'nı tutuşturmada parmağı var.
Son örnek Kongre kararı
Öte yandan, İsrail'e yönelik Amerikan bağımlılığı benzeri
görülmemiş bir noktaya vardı. Bunun son göstergesi, Kongre'nin Siyonist
hareketin İsrail'e göç ettirdiği Arap ülkeleri Yahudilerinin, mülteci
konumundan beslenmeleri gerektiğini öngören tasarısıydı. Oysa ABD
yönetimi, gerçek Filistinli göçmenlerin vatanlarına dönüş hakkını inkâr
ediyor.
Batı medyasıysa Pekin'e karşı şiddet gösterileri sırasında ölen
veya yaralanan onlarca Tibetli rahip için timsah gözyaşları dökerken,
Filistin'de boğazlananlara karşı duruyor ve Siyonist kasapları
masumlaştırıyor; saldırganı destekliyor, kurbanı kınıyor.
Batılı ve diğer ülkelerin Tibet sorunu ve Filistin sorununa
yönelik tutumlarını karşılaştırdığımızda, önümüzde kör bağlılığın ve
adaletsizliğin açık tablosu beliriyor. Tibet'le Filistin sorunları
arasında karşılaştırma alanı bulunmamasına rağmen, bağımsızlık
mücadelesi ikisi arasındaki ortak etken. Fakat Batı, Tibet halkının
bağımsızlığını destekleyip Çin işgalini kınarken, her gün insanlık dışı
uygulamalara ve vahşi bir işgale maruz kalan Filistin halkına karşı
Siyonist işgali destekliyor.
Bütün bunlar, Filistin sorununun açık yarasıyla dünya barışını
tehlikeye maruz bırakmasına, Filistin'in önemli stratejik konumu ve
Arapların beslendiği doğal kaynaklardan dolayı dünya ekonomisini
eritmesine rağmen yaşanıyor. Tibet bölgesiyse, özelde Filistin'in ve
genelde de Arap bölgesinin sahip olduğu stratejik önemden yoksun.
Orta Asya'da özerk yönetime sahip Tibet'in, uluslararası şartların
akışına hiçbir etkisi yok. Tibet, Çin'in ayrılmaz bir parçası olmakla
beraber, Çin'in buradaki kontrolü dünyaya hiçbir maliyet getirmemekte
ve ülkenin içişleri çerçevesinde kalmaktadır. Oysa Batı emperyalizminin
denizler ötesinden Filistin'i işgal etmesi için getirdiği güçler, tıpkı
Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin'deki gibi savaşlara yol açıp
işgallere girişmek için tehlikeli roller oynuyor. Bu işgallerin ve
özellikle de İsrail işgalinin sonuçları epey tehlikeli. İşgal, ekonomik
etkilerinin ve can kayıplarının yanı sıra dünya barışını tehlikeye
maruz bırakıyor. Bütün bunlara rağmen Batı işgali görmezden geliyor ve
kızgınlığını, ülkesinden kovulan, toplumu yıkılan, işgale direnmek ve
bağımsızlık için çalışmak dışında bir günahı olmayan Filistin halkından
çıkarıyor.
İsrail hükümeti ve birçok İsrailli Tibet'teki Çin işgaline karşı
çıkıyor ve Tibet halkının bağımsızlık çabasını desteklediklerini iddia
ediyor. Arap topraklarını işgal eden ve Filistin halkına karşı en
çirkin suçları işleyen İsrail'in, Çin'i kınaması gerçekten trajik. Oysa
Çinliler Tibet halkının topraklarına el koymadı, uçaklarla bombalamadı,
evlerini yıkmadı, çocuklarını boğazlamadı ve onları yaşamın en basit
dinamiklerinden mahrum bırakmadılar.
İsrailli gazeteci Gideon Levy'nin 13 Nisan'da Haaretz gazetesinde
yazdığı gibi, "İsraillilerin Tibet'teki Çin işgaline karşı durmak gibi
ahlaki bir hakkı yoktur." Kaderin cilvesi, İsrail'deki Tibet Halkı
Dostları Cemiyeti'nin Başkanı Psikolog Nahi Alon, 1967'de Gazze'de iki
Filistinli'nin öldürülmesine karışmış eski bir subay. Levy ayrıca şu
eklemede bulunuyor: "Kendi arka bahçesinde Çin'inkinden aşağı kalmayan
askeri baskı uygulayan ve işgale karşı neredeyse hiçbir protestonun
yapılmadığı bir devletin vatandaşlarının, başka bir işgali protesto
etmesinin meşruiyeti yoktur." İsrailli yorumcu şu ifadelerinde de
tümüyle haklı: "Bugün dünyada hiçbir yer Gazze kadar abluka altında
değil. Peki sonuç ne? Dünya Çin konusunda işgalciyi boykot etme
çağrısında bulunurken, absürd bir şekilde iş Filistinlilere gelince
işgal altındaki varlığı, veya en azından onun seçilmiş liderliğini
boykot ediyor. Bunun tarihte bir benzeri yoktur."
Trajediden Araplar sorumlu
Fakat Batı'nın, Tibet halkının bağımsızlığını desteklediğini iddia
ederken, bağımsızlık ve vatanına dönmek gibi doğal hakkından
soyutladığı Filistin halkına yönelik bu zulmünün sorumlusu kim? Doğal
olarak rejimleri ve hatta halklarıyla Araplar, bu trajedinin sorumlusu.
Zira ellerindeki geniş imkânlarla Batı'nın tavırlarına karşı
koysalardı, onları temel hatalarını düzelmeye mecbur bırakır, zulme
direnmeye zorlayabilirlerdi.
Fakat Araplar Filistinli kardeşlerini desteklemekten uzak
durdukça Batı, Arap topraklarını işgali, sömürmeyi, Filistin haklarını
inkâr etmeyi, saldırana yardımı ve kurbana komplo kurmayı sürdürecek.
Araplar ne zaman saygınlıklarını kazanacak ve milletler arasındaki
konumlarını tekrar kazanacak? Ne zaman uyanacak ve olayların akışına
etkide bulunacaklar?
(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, 19 Nisan 2008)


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu
