Hristofyas çark etme lüksüne sahip değil
Olumlu
geçen ilk iki aylık görev süresi sonrasında, Cumhurbaşkanı
Hristofyas’ın çözüm hevesinde hızlı bir azalma ve eski adetlere dönüş
söz konusu: Medya olumsuz tutumunu takınıyor, Kıbrıs Rum liderliğinin
onaylamadığı görüşler dile getirdiği için Türk lider Talat’a
saldırıyor. Asıl endişe verici olan, Lokmacı Kapısı’nın açılıp teknik
komitelerin çalışmaya başlamasıyla yaşanan kısa balayından sonra gelen
değişikliğin hükümetçe cesaretlendirildiği izlenimi. Türklerin
çalışmaları tamamlamak için zamana ihtiyaç duyması nedeniyle
tartışmalarda ilerleme sağlanmadığına dair haberlerin kaynağının
hükümet olduğu anlaşılıyor. Hristofyas aynı mesajı, kapsamlı
müzakerelerin başlama tarihine ilişkin olası bir ertelemeye karşı
tepkiyi ölçmek üzere BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin
elçilerine de iletti. Uluslararası camianın ilgisini koruyabilmek için
takvime uyulması gereğini vurgulayan elçiler ihtimali reddetti. Hükümet
iç cephede de böyle bir hamle hazırlığına başladı. İsmi verilmeyen
kaynaklar, Türk tarafının hazırlık yapılmadan müzakereye geçilmesinde
kararlı olduğunu ve ısrarın sürecin altını oyduğunu söylüyor.
Çalışma gruplarının önünde beş haftaya yakın süre varken suçlama oyunu başladı.
Oysa Hristofyas gruplardaki ilerlemeye bağlı olmaksızın haziranda
müzakereye başlama kararlılığı ifade etmişti. Talat bu takvime
uyulmasını istedi diye niye saldırıya uğruyor? Müzakerelerin en kısa
zamanda başlamasını istemek, bir gazetenin bunu ‘bariz şantaj’ diye
nitelemesini haklı çıkaracak kadar kötü mü? Hristofyas müzakereler
konusunda yüreksizleşiyor ve çözüm arzusu azalıyor. Ancak, basını Türk
uyuşmazlığı teması altında kışkırtarak, kabullendiği bir süreci terk
edip tıkanıklık konusunda Talat’ı suçlayabileceğini sanıyorsa saflık
sergiliyor.
(Kıbrıs gazetesi, başyazı, 13 Mayıs 2008)


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu