|
AKP'nin gözü Türkiye'nin bölgesel rolünü güçlendirmekte
06/05/2008 (248 kişi okudu)
SEMİH EL MUAYETE İslamcı AKP son yıllarda, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve meclis başkanlığı görevlerini alarak Türkiye'deki siyasi yönetimin ayrıntılarını yeniden inşa etti. Laik güçlerin bütün direnişine rağmen, Türkiye bugün İslamcı bir partinin yönetimi altında yaşıyor.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İslamcı partisi iki kulvarda çalışıyor. Birincisi iç kulvar. Bu kulvardaki çalışmanın işaretleri, AKP'nin devletin kimliğine, laikliğine ve Atatürk'ün sembol mercii oluşuna dokunmamasına yönelik. AKP ayrıca, yönetim ve ekonomi alanlarında da başarılı bir model sundu. Bu model, tavrını seçim sandıkları kanalıyla ifade eden Türk halkından da kabul görüyor. Belki de Erdoğan'ın partisinin yönetiminin özelliği, nezih yapının derinleşmesi ve yolsuzluğun azalması. Gözle görülen somut ekonomik başarılar söz konusu. Zira Türk halkı gibi büyük bir halkın güvenini kazanmak zor; bunun iyi bir çalışma yöntemi gerekiyor. Partinin ve Erdoğan yönetiminin üzerinde durulmayı hak eden bir üslubu da Türk devletinin laik kimliğini korumakla ilgili. Türkiye'de laiklik uygulaması, üniversiteler ve kamusal alanlarda başörtüsünün yasaklanması derecesine kadar vardı. Bu kimlik sadece Türkiye'nin iç meselesi değil, aynı zamanda uluslararası çevrelerin ve özellikle de Avrupa'yla Türkiye'nin ABD'deki müttefiklerinin de ilgi alanı oldu. Dış kulvardaysa, İslamcı parti yönetimi Türkiye'yle İsrail arasındaki koalisyon ilişkilerini de korudu. Bu koalisyonun esaslı parçasını Türk ordusuyla İsrail arasındaki ilişkinin oluşturmasına rağmen, hükümet bu koalisyonu zayıflatmaya çalışmadı. Aksine ilişkileri ve karşılıklı ziyaretleri sürdürerek ikili ilişkilere siyasi bir içerik de verdi. Öte yandan, bu durum Filistin halkıyla dayanışma oranını veya Araplarla ilişkilerdeki sıcaklığın artışını etkilemedi. Bu noktada, Türk-Arap ilişkilerinin Türkiye'nin bölgesel rolünün parçası olduğuna da işaret etmek gerekli. İsrail'de söz etmeye devam edersek, Türkiye'nin İslamcı parti yönetimi kanalıyla Suriye'yle İsrail arasındaki müzakerelerin başlamasını amaçlayan arabuluculukla bölgesel rolünü güçlendirme arayışında olması dikkat çekiyor. Yani Erdoğan, parti sınırlarının özellikle de işgalciye yönelik tutumla ilgili konularda öngördüklerinin dışına çıkarak, İsrail'le ilişkileri geliştirmek başta olmak üzere Türkiye'nin bölgesel rolünü güçlendirme doğrultusunda çalışıyor.
Parti politikasıyla çelişse de İsrail'e yakın
(Ürdün gazetesi El Ghad, 1 Mayıs 2008) |

EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar









GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.



multimedya
internet
aşamasındaki
bugünkü
internette
limit ve aşırı
fiyatlar da bir
sansürdür