Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
ayed hadis en birinci bila kayd u şard kagıt 50 kurusalo 150lambadan vazoanalar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicekGlitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler
Yazılar
 
Tem
04
    

 

Darbe örgütlenmesine bulaşmadıysanız, korkmayın

4 Temmuz 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

  Darbe örgütlenmesine bulaşmadıysanız, korkmayın...


Türkiye’de hiç askeri darbe olmadı mı? Türkiye hiç askeri müdahale yaşamadı mı? Türkiye’de askeri darbe girişimleri ya da planlaması hiç yapılmadı mı?

Bunların hepsi oldu.  1960’dan bu yana, 1971, 1980 ve 1997 (postmodern darbe-28 Şubat),

Türkiye’nin siyasetinde askeri müdahale zincirinin halkalarını oluşturdu.

Bunların ilk üçü, “Soğuk Savaş” dönemine denk geldi. Tümünde, Türkiye’nin yer aldığı kampın lider ülkesi ABD’nin ya onayı, ya bilgisi, ya da doğrudan parmağı vardı. “Soğuk Savaş” dünyasında, Türkiye’de askeri darbe ya da müdahale oluyor diye, dünyada kıyamet kopmadı.

28 Şubat ya da “postmodern darbe”, Soğuk Savaş sonrasına denk geldiği için tarz olarak kendisinden öncekilerden farklıydı. Sürece yayıldı. Görüntüde herşey kitabına göreydi. Parlamento açık kaldı. Hükümet, kağıt üzerinde kuralına uygun değişti.

Her askeri darbe ya da müdahale, ya yasa ve anayasa değişiklikleri, 12 Eylül 1980’de ise Türkiye’nin üzerinde hala bir “deli gömleği” gibi duran yeni bir anayasa getirdi. Türkiye’nin hukuk yapısını, asker kurumunun müdahalesine açık hale gelecek ölçüde biçimlendirdi.

Bu yapı, Türkiye’nin AB ile “tam üyelik müzakereleri”ne başlamasının vazgeçilmez şartı olan Kopenhag Siyasi Kriterleri’nin ilk hükmüne aykırıdır. Parlamenter-demokratik kurumların devamlılığı ve sivilliği, esastır. Şayet, Türkiye, hukuk sistemini değiştireceği ve askeri darbe ve müdahalelere yolun sonsuza dek kapandığı işaretini vermemiş olsa, 17 Aralık 2007’de Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni tam üyelik müzakerelerine başlamasına engel olmayacak ölçüde yerine getirdiği hükmüne AB varmazdı.

Peki, bu, Türkiye’de askeri darbe ya da müdahale ihtimalinin veya böyle niyetler güdenlerin ortadan kalktığı anlamına gelir mi?

Gelmez. Gelmediğini, 2004 yılı için tasarlanmış olan SARIKIZ ve AYIŞIĞI kod adı verilmiş darbe hesaplarından biliyoruz. Bunu, emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in  “Darbe Günlükleri” diye isimlendirilen ve Nokta dergisi tarafından yayınlanan notlarından öğrendik.

 

***                      ***                ***

 

O notlarda 2004’ün Jandarma Genel Komutanı, emekli olduktan sonraki Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Şener Eruygur’un “darbe peşinde” olduğunu okuduk. Notlarda, Hurşit Tolon’un da ismi geçiyor, Sinan Aygün’ün de, Mustafa Balbay’ın da. Daha nicelerinin.

Son 50 yıl içinde dört askeri darbe ve müdahale yaşamış bir ülkenin insanları olarak, bu “bilgiler”in şaşırtıcı bir yanı bizler için olabilir mi?

Bazıları “orgeneral” rütbesindeki isimlerin, “darbe soruşturması” ile ilişkilerindirilmesine inanamıyor.

Pes. Bundan önceki darbeleri onbaşı rütbesindekiler mi gerçekleştirdi?

Peki, iş adamı ya da medya mensubu olanların bu işlerle ilişkisi nasıl olur?

Nasıl olmaz?

27 Mayıs’taa, daha sonra 12 Mart’a giden yolda “9 Mart darbesi” diye beklenen oluşumda gazeteciden geçilmiyordu. “9 Martçılar”ın “gurusu” şu dönemde Ergenekon soruşturmasının zanlıları arasında.

Daha önce defalarca altını çizdim; Nokta’da yayınlanmış olan “Darbe Günlükleri”ne tam anlamıyla bir “medya karartması” uygulandı. Ergenekon soruşturmasına ise tam anlamıyla bir “medya çarpıtması” uygulanıyor.

Bu “medya çarpıtması” yüzünden, kamuoyuna “Türkiye nereye gidiyor?” tedirginliği yerleştiriliyor. Öyle ki, bir çok insan “gece kapım çalınacak mı” yani “polis gelip beni de götürecek mi” kaygısına düşürüldü.

Eğer, “terör örgütü kurmak” ya da “darbe örgütlenmesi”nde yer almak gibi bir işe kalkışanlar varsa, tedirgin olabilirler. Ancak, vatandaşların önemli bir bölümünün böyle bir tedirginlik içine sokulması, kendisini iktidar mücadelelerinden rol almaktan ve “Soğuk Savaş” döneminin “Üçüncü Dünya ülkesi” niteliklerinden arındıramamış, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne duyarsız medya çevresinin marifetidir.

 

***              ***             ***

 

Medyası, ülkenin en anlamlı “temiz eller” sınavında sınıfta çakan bir ülkenin ana muhalefet partisi liderinin, “darbeci örgütlenme”ye ilişkin sızan belgelere “perişan senaryo” demesinde şaşacak bir şey olamaz.

Darbe ortamı sağlamak için Temmuz ayı itibarıyla siyasi suikastları öngören “darbe örgütlenmesi”nin sızan belgelerinin nesi “perişan bir senaryo” olabilir?  Bu ülkede, şunun şurasında daha bir buçuk yıl önce Hrant Dink kahpece öldürülmedi mi?

Bir buçuk yıldır, her yeni gün devlet görevlilerinin –bunun içinde Şener Eruygur’un komutanlığını yaptığı, Veli Küçük’ün önemli görevler üstlendiği Jandarma’nın yetkilileri de var-  Hrant Dink cinayetinde rol aldıkları ortaya çıkmıyor mu?

Basındaki meslektaşlarıma naçizane bir uyarı; Darbe örgütlenmesine bulaşmadıysanız, kimse sizin kapınızı çalıp gözaltına almak için götürmez. Merak etmeyin. Ama, bugünlerde yazdığınız her satırı, bu ülke demokrasi yönünde yol aldıkça kafanıza vuracağız.

Ona buna yaranmayı, denge hesaplarını bırakın. Bir şey yazmadan önce, mevsimlerin değişebileceğini unutmadan, iki kez düşünün. Öyle yazın...

 



 
Tem
04
    

 

 

 

  4 Temmuz 2008


 ahmethakan@hurriyet.com.tr

Aragones’i Türkiye’de bekleyen altı tehlike

İSPANYA’yı Avrupa Şampiyonu yapan 70 yaşındaki antrenör Aragones, Fenerbahçe’yi çalıştırmak üzere bugün Türkiye’ye geliyormuş...

O zaman "zavallı" Aragones’e bir kıyak yapalım ve memleketimizde karşılaşabileceği tehlikelere dikkat çekelim:

BİR: Dikkat! Ömürden ömür çalacak denli zorlu bir Hıncal Uluç’la mücadele tehlikesi...

İKİ: "En seksi erkek" türü anketlere konu edilerek maymuna çevrilme tehlikesi...

ÜÇ: "Siyaseten doğruculuk" falan takmayan spor medyamızın, yaşını başını dile dolayarak başta, "Dede" olmak üzere türlü lakaplar takma tehlikesi...

DÖRT: Reina’da yakalanma tehlikesi...

BEŞ: Fatih Terim’le polemiğe girme tehlikesi...

ALTI: Ahmet Çakar’ından Erman Toroğlu’na bilumum bıçkın adamların, başka dile çevrilmesi imkánsız olan sataşmalarına maruz kalma tehlikesi...

 



 
Tem
04
    

 


 

 

 

Partilere ifade özgürlüğü tanınmıyorsa, demokrasiden bahsedilemez  
 

AK Parti hakkındaki kapatma davasında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek tarafından yapılan sözlü

savunmada,

 

''Parti kapatmaların toplumda siyasi kırılganlığı arttırmaktan, toplumsal örselenmeye sebep olmaktan

 

öteye ne netice elde edildi diye bir maliyet analizi yapmamız gerekmektedir'' denildi.

 

«AK PARTİNİN SÖZLÜ SAVUNMASI İÇİN TIKLAYIN»

 

AK Parti hakkındaki kapatma davasında, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ile partinin TBMM Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'ın Anayasa Mahkemesi'nde yaptığı sözlü savunmanın metni, AK Parti'nin internet sitesinde açıklandı.

Çiçek, savunmasına, ''Mevzuatımızda parti kapatmayla ilgili hükümler bulunsa da bunun açılmış en son dava olmasını temenni ediyorum'' diyerek başladı.

Genel seçimler ve çok partili siyasi hayatın, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden ''demokratik devletin'' iki evrensel şartı olduğunu ifade eden Çiçek, demokrasiyi partilerin geliştirdiğini ve onlarsız bir demokrasi düşünülemeyeceğini söyledi.

Siyasi partilerin, toplum hayatında ifade ettiği önemli rol sebebiyle yeri bir başka organizasyonla doldurulamayacak kadar hayati kuruluşlar olduğunun altını çizen Çiçek, demokrasilerde siyasi partiler için ister hukuki, ister teamüli önemli teminatlar getirildiğini kaydetti. Çiçek, ''siyasi partilerin yaşamalarının esas, kapatılmalarının istisna olduğunu'' dile getirdi.

Cemil Çiçek, siyasi parti özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğüyle örgütleme özgürlüğünün özel bir kullanım biçimi olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

''İfade özgürlüğü bütün fertler için vazgeçilmez değerde bir insan hakkı olmakla beraber, demokrasilerde bu özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyan da siyasi partilerdir. Siyasi partileri şeklen demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları kabul edip, yeterince ifade özgürlüğü tanımıyorsak o sisteme anayasal demokrasi ve çağdaş demokrasi denemez. Açılan davanın bu yönüyle dahi gerçekten tartışılması ve reddedilmesi gerekir.

Varlıklarını bir anayasal problem olarak kabul edip kapattığımız çok sayıda siyasi parti oldu. Kapatma yoluyla tedbir almadığımız hemen hemen hiçbir toplum kesimi kalmadı. CHP, AP gibi büyük kitle partilerinden tutun, ideolojik partilere kadar ister olağan dönemde, ister olağanüstü dönemlerde, ister yargı yoluyla, ister başka türlü... Bir özeleştiri yaparak soruna baktığımızda, parti kapatmaların toplumda siyasi kırılganlığı arttırmaktan, toplumsal örselenmeye sebep olmaktan öteye ne netice elde edildi diye bir maliyet analizi yapmamız gerekmektedir. Toplumdaki çeşitlilik unsurlarını, kurumsal ve siyasal hayattan tasfiye etmek, böyle bir çaba içinde olmak, demokrasi için bir tuzaktır. Çünkü bu yol demokrasiyi kendi öncüllerinden uzaklaştırır ve tam karşıtı olan istemediğimiz rejimlerin ya da sakat anlayışların kucağına iter. Bu sebeple günümüzün demokrasi anlayışında çoğulculuk ve çeşitlilik esastır. Politik ya da konjonktürel saiklerle toplumsal gerçeği reddetmenin pratikte bir faydası olmamıştır.''

-''YARININ MUHTEMEL DOĞRULARI...''-

Çiçek, toplumda ve bireylerde bir dönem yanlış ya da yasak olarak görülen bazı değer ve kavramların bugün yasak olarak görülmediğini, siyasi görüş alanında da bireylerin köklü değişimler yaşadığını söyledi ve bazı örnekler verdi.

''Öyleyse, yarının muhtemel doğrularını bugün yasak ya da düşman ilan etmek, değişimin değişmez dinamiğine ters düşmektedir'' diyen Çiçek, ''seçim dönemlerinde seçmenlerin tercihleriyle yanlış ve eksiklerin süreç içinde kendiliğinden ortadan kalktığını'' dile getirdi.

Cemil Çiçek, siyasi partilere karşı cebir tedbirlerinin ancak çok zaruri durumlarda, istisnai durumlarda uygulamaya sokulabilecek, sık kullanılmaması gereken yöntemler olduğunu söyledi.

-''DEMOKRATİK SABIR VE TOLERANS''-

Siyasetin doğal akışına zaman zaman sebebi ne olursa olsun yapılan müdahalelerin, her defasında aynı sorunların yaşanmasına sebep olduğunu anlatan Çiçek, şunları söyledi:

''Sosyal ve siyasal gerçekliği kavramak bir matematik gerçeği kavramaktan daha fazla zaman alıcıdır ve fakat sonuçları itibariyle daha kalıcıdır. Demokratik sistemin ve neticede hukukun, hukuku uygulayanların bu gerçeğin kavranması noktasında demokratik sabrı, toleransı ve kolaylığı göstermesi icap eder. Siyasi istikrar, örselenmemiş bir siyasi ve sosyal doku, ihtiyaç duyulan kan değişimi ve hücre yenilenmesi bu demokratik sabrın gösterilmesine bağlıdır. Aksi uygulamalar beklenen sonuçları vermemiştir ve vermemektedir. Demokratik bir toplum için geçerli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir.''

Çiçek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bazı parti kapatma davalarında, ''anti-demokratik yönteme başvurmayı tavsiye etme, şiddet kullanmaya kalkışma veya demokratik yöntemlerin herhangi bir şekilde reddine ilişkin bir çağrı olmamasını, demokrasiye zarar verme olarak kabul etmediğini'' anımsattı.

-''İDAM CEZASINA DENK DÜŞMEKTEDİR''-

Cemil Çiçek, ''Bu kararlar göstermektedir ki, artık, demokrasinin dünyada 'bize göresi', 'bize özgüsü' yok, evrensel normları ve değerleri vardır. Herhalde Türkiye gibi bir ülkeye düşen de bu kararları dikkate almaktır'' dedi.

Demokrasilerde iktidarların ancak seçim yoluyla el değiştirmesinin mümkün olduğunu ifade eden Çiçek, kapatma yaptırımının, siyasi parti özgürlüğünün özünü ortadan kaldırabileceği için ancak zorunlu durumlarda istisnai ve en son çare olarak düşünüldüğünü kaydetti. Çiçek, ''Zira siyasi partilerin kapatılması, kişiler açısından idam cezasına denk düşmektedir. Siyasi partilerin keyfi ve ölçüsüz olarak yasaklanmasının çoğulcu demokratik rejimin özünü zedeleyeceği kabul edilmektedir'' dedi.

Türkiye'de siyasi partilerin demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olduğunun anayasalarda yer almasına rağmen, uygulamada çok sayıda partinin demokratik sistemlerde ve uluslararası sözleşmelerde öngörülen kriterlere aykırı bir şekilde kapatıldığını savunan Çiçek, şunları söyledi:

''Böylece siyasi partilerin demokrasiler açısından vazgeçilemezliği ilkesi adeta tersine çevrilmiştir. Bu durum, siyasi partileri uygulamada kolaylıkla vazgeçilebilir hale getirmiştir. Kapatılan parti sayısı itibariyle Türkiye, çağdaş demokrasilerde kırılması imkansız bir rekorun sahibi olmuştur. Sadece 1961 Anayasası döneminde kapatılan parti sayısı bile tek başına demokratik ülkelerde kapatılan partilerin toplamından daha fazladır. Yoğun biçimde siyasi parti kapatma kararı vermekle, ülkedeki sorunlara demokrasi ve hukuk sınırları içerisinde çözümler üretme ve sorunları böylece çözme imkanı da ortadan kaldırılmaktadır. Yasaklama biçimindeki yaptırım nedeniyle düşünce ve siyasi parti özgürlüklerinin içi boşaltılmaktadır. Türkiye uygulamasının evrensel standartlara uymadığının en açık göstergesi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen siyasi parti kapatma kararlarının biri hariç tamamının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Sözleşmenin ihlali olarak kabul edilmiş olmasıdır.''

 
04 Temmuz 2008, Cuma

 



 
Tem
04
    

 

Cumhuriyet ve Taraf'ta tiraj patlaması
Bugün, 13:09

Cumhuriyet ve Taraf gazetesinin son iki günde tirajları patladı.
 
Taraf çarşamba günü bugüne kadar sattığı en
 
yüksek rakama ulaştı.
 
Geçtiğimiz çarşamba 73 bin 223 satan Cumhuriyet bu Çarşamba 134 bin 605 adet sattı.

Üstelik gazete promosyon da vermemişti.

 

 

 

 

Taraf

çarşamba

günü tam 54

bin 946 adet

sattı.

 

 

Gazete geçen cumartesi promosyonlu olarak ulaştığı 45 bin 373 adet satış rakamını promosyonsuz olarak geçmiş oldu.

Ankara Temsilcisi gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesinin tirajı da arttı.

Geçtiğimiz çarşamba 73 bin 223 satan Cumhuriyet bu Çarşamba 134 bin 605 adet sattı.

Bu da net +

61.382 artış

demek...

 



 
Tem
04
    
okuryazarhay | 04 Temmuz 2008 11:05 | 0 fav | etiket:  

 

 Erdoğan: Herkes Soğukkanlı Olmalı

"Güvenlik kurumlarını yıpratacak yorumlardan kaçınılması gerekir"

Erdoğan: Herkes Soğukkanlı Olmalı
"Güvenlik kurumlarını yıpratacak yorumlardan kaçınılması gerekir"

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Ankara'da düzenlenen İl Başkanları Toplantısı'nda, kimseye ayrımcılık yapmadan hizmet götürdüklerini belirtti.

Erdoğan, "22 Temmuz akşamı 'sayın Başbakan'ın yaptığı konuşma sadece orada kaldı, maalesef ondan sonra buna uyulmadı' gibi argümanlar üretildi. Bu da kasıtlı bir argüman. Niye ? Biz o konuşmayı bir milat kabul ederek yapmadık. Biz o güne kadar yaptığımız icraatların tekrar edilmesini sağladık. Ondan sonra da aynı şekilde bu sürece öyle devam ediyoruz" dedi.

Ülkeyi seven herkesin, son derece dikkatli ve hassas davranması gerektiğini ifade eden Başbakan; "Burada duygusallık olamaz. burada duygusallıkla saldırılar olamaz. Burada bu sürecin akliselim ile takibi gerekir" dedi.

Başbakan Erdogan, "Bu çerçevede kapatma davasının açılmasından bu yana hukuka saygı noktasında gösterdiğimiz dikkat ve hassasiyet herkese örnek olmalıdır. Partimize yönelik suçlamalara güçlü bir itirazımızın olduğu bir gerçektir. AK Parti isminin bu davaya konu olan suçlamalarla birlikte anılmasını büyük bir haksızlık olarak görüyor ve buna inanıyoruz. Ama hukukun bize tanıdığı cevap hakkını yine hukuki sınırlar içinde hukukun gösterdiği istikamatte kullanma yolundan asla sapmadık sapmıyoruz" dedi.

Başbakan Erdoğan, son günlerdeki gözaltı olaylarına da değindi.

Erdoğan, "Son günlerde yaşanan sıcak gelişmeler soğukkanlılıkla izlenmeli: Hukuki süreç belli bir noktaya gelmeden iddianame ortaya çıkmadan olayın speküslasyonlara açılmasını mesnetsiz, kaynağı belli olmayan bilgilerin ortada dolaşmasını doğru bulmuyoruz. Herkesten ricam, hukuki nezaketi zorlayacak tutumlardan hassasiyetle kaçınmasıdır. Özellikle gerek asker gerek polis bütün güvenlik kurumlarını yıpratacak yorumlardan haksız isnatlardan özenle kaçınmalıyız. Cumhuriyetin tüm kurumları muteberdir, önemlidir, yıpratılmamalıdır. Adaletin tecellisi ve Türkiye'nin bu süreçten alnının akı ile çıkması hepimizin ortak temennisi olmalıdır" dedi.

Başbakan Erdoğan, daha sonra, Siyaset Akademisi Yerel Yönetimler Programı'nda dereceye girenlere ödüllerini verdi.

 



 
Tem
04
    

 

 

 

Derin Ergenekon’un gizli anayasası paşanın evinde  

4 Temmuz 2008 Cuma, 05:15 
 

Ergenekon’a yönelik önceki operasyonlarda ele geçirilen örgüt manifestosu son perdede gözaltına alınan emekli paşaların evinden de çıktı.

Şok belgede, holding ve banka kurulması öngörülüyor


Terör örgütü Ergenekon iddianamesine giren ve örgütün manifestosu olarak nitelendirilen ‘Ergenekon Analiz Yapılanma Yönetim ve Geliştirme

Projesi’, gözaltına alınan emekli Orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’un ev ve ofislerinde çıktı.



Daha önceki operasonlarda tutuklanan emekli paşaların ikametlerinde ele geçirilen

‘Analiz Yapılanma Projesi’

adlı belge polis fezlekesine ve

Ergenekon dosyasına ‘Önemli delil’ olarak girmişti.

Çok gizli tutulan bu manifesto, operasyonun son perdesinde gözaltına alınan emekli orgeneraller

Eruygur ile Tolon’un ev ve işyerlerinde de ele geçirildi. Sözkonusu belgede, örgütlenme şeması 7 ana başlıkta toplandı. Buna göre;

Ergenekon Başkanlığı,

İstihbarat Dairesi Komutanlığı,

İstihbarat Analiz ve Değerlendirme Dairesi Komutanlığı,

Operasyon Dairesi Başkanlığı,

Finansman Daire Başkanlığı (Sivil),

Örgüt İçi Araştırma Dairesi Komutanlığı,

Teori Tasarım ve Planlama Başkanlığı Dairesi (Sivil).

BANKA VE HOLDİNG KURULACAK

Manifestoda
, Manifestoda, ajanlar 6 ünitede görevlendirildi.

Örgütün üst düzey yöneticileri ile personel ve ajanlar arasında mutlak mesafe olması

istendi.

‘Bu nedenle Ergenekon, doğrudan kendi örgütüne bağlı holdingler ve bankaları süratle kurup ideolojiye uygun ekonomi-politik denge

sağlayabilmeledir’, ‘Ergenekon’un üretim tesislerine, ticari holdinglere ve bankalara ihtiyacı vardır.

Hem de doğrudan ve mutlak sahibi olarak.’,

‘Medya, uluslararası Ticaret Bankacılık alanlarında deneyimli, Kemalist ideolojiye uygun sivil personele ihtiyaç var’ ifadeleri dikkat çekti.





    STK adı altında örgütlenmişler


ERUYGUR’UN Fenerbahçe Orduevi’ndeki ofisinde örgütün

‘Hücresel yapılanması’

ortaya çıktı.

En altta sivil toplum kuruluşu adı altında

örgütlenenler, ortada Veli Küçük ile ekibinin oluşturduğu yapı ve Eruygur ile Tolon’un da yer aldığı üst hücre. Küçük’ün başında bulunduğu

yapılanmanın deşifre olmasının ardından,Eruygur ve Tolon’un ‘7 Temmuz Kaos Planı’nı devreye soktukları belirlendi.

 



 
Tem
04
    
okuryazarhay | 04 Temmuz 2008 11:00 | 0 fav | etiket:  

 

 

Ambardaki Türkiye  

 
 

Sanki ambarda yedek bir Türkiye daha varmış da bu biterse hemen onu çıkarıp kullanmaya başlayabilecekmişiz gibi davranan yurddaşlarımız var.

Muhtemelen şaşıracaklar ama ben yine insanlığımı gösterip uyarayım:

İkinci bir Türkiye daha yok! Elimizdeki tek Türkiye, esásen muhteşem bir kabûl salonu olarak tasarlandığı halde hálen bir mezbeleliğe çevirdiğimiz bu ülke. Başkası yok!

Son hakıykati değil sondan bir öncekini de aramak gerek. Hattá daha da öncekini...

Balzac’ın ‘Une ténébreuse Affaire’ (Karanlık Bir Hádise) adlı son derece sürükleyici bir romanı vardır. Záten hangi romanı sürükleyici değildir ki!

Genellikle dünyá edebiyátındaki ilk dedektif romanının Edgar Allan Poe tarafından kaleme alınmış bulunan ‘The Murders in the Rue Morgue’

(Morgue Sokağı’ndaki Cináyetler) olduğu sanılır. Bu roman 1841 Yılı’nın sonlarına doğru ‘Graham’s Magazine’ dergisinde tefrika edilmişdir ama aynı

yılın Ocak ve Şubat aylarında, yáni sekiz ay kadar önce Balzac’ın bu bahsetdiğim dedektif romanı ‘Le Commerce’ Gazetesi’nde tefrika edildiği için

birincilik ondadır.

Fakat benim asıl konum o değil.

Bu romanda, Napoléon Devri Fransası’nda her devrin adamı ve her iktidárın uşağı Malin (Malen) adlı son derece ahlaksız bir herifin nasıl yükselerek

senatör dahî olduğu ve sonra nasıl kaçırıldığı, ayrıca mevkıy elde edebilmek uğruna bázı hukukçuların nasıl gözlerini kırpmaksızın másum insanları

bile bile giyyotine yolladıkları, olağanüstü bir çarpıcılıkla hikáye edilmektedir. Fakat bunu aleláde bir polisiye romanla eş tutmamak lázımdır.

Meselá Poe cináyet olgusunun kökenlerini insanoğlunun yaradılışında arar ve çözümü için de yine insanoğlunun analitik zekásına bel bağlar. Özel

hayatla toplumsal ve siyasal hayat arasındaki bağlantılar Poe’da hemen hiç rol oynamaz. Polisiye romanda okuyucunun sempatisi, cináyeti ortaya

çıkaran ‘düzenin koruyucusu’ dedektifden yanadır. Cánî ise kurulu düzene karşı çıkan kimsedir. Oysa Balzac cináyeti kurulu düzenin

‘zorunlu bir

bölümü’

olarak görmektedir.

Ben bu romanı 12 Eylül Terör Rejimi’nin en civcivli günlerinde okumuş ve 1800’ler Fransası ile 1980’ler Türkiyesi arasındaki şáyán-ı hayret

benzerliklerden ötürü dehşete kapılmışdım. Hattá romanla ilgili uzunca bir deneme de yazmış, ama o sıralar ‘cüzzamlı’, pardon yasaklı olduğum için

hiçbir yerde yayınlatamamışdım. Yıllar sonra benim ‘Çekmece Yazıları’nın bir parçasını oluşturdu.



Garibdir ki birkaç gün önce şiddetle bu romanı tekrar okumak ihtiyácını hissetdim.

Meselenin can alıcı noktası ise şu:

Senatör Malin’in kaçırılması olayı uydurma değilmiş. 1800 Yılı’nda Clément de Ris (Kleman dö Ris) adlı bir senatör gerçekden hikáyedekine çok

benzer bir şekilde kaçırılmış. Lákin Balzac’ın asıl niyeti nasıl olur da bir toplumda bu tür rezillikler cereyán edebilir sualine ceváb aramak.

Ancak Hádise’den 41 sene sonra anlaşılan cevábı biraz ‘fazla mükemmel’ vermiş ki roman daha tefrika edilirken müdhiş bir fırtına kopmuş.

Efendim, o muhterem zátın azîz hátırası nasıl lekelenebilirmiş falan...

Bunun üzerine Balzac, romanı kitab hálinde yayınlanırken (1842) bir önsöz ekleyip diyor ki Clément de Ris İhtilál’in ve İmparatorluk’un kişilerinden

bir tekidir. Halbuki Malin bir ‘tip’dir. ‘Yáni kendine az veyá çok benzeyen herkesin karakteristik çizgilerini taşıyan biri, bir model’ .

Düzayak Türkçe’yle demiş ki ‘Ben şahıslarla değil durumlarla ilgileniyorum.’ .

Sözü şuraya getirmek istiyorum:

Haftalardır Kapatma Dávásı’yla yatıp Ergenekon Dávásı’yla kalkıyoruz ve gerek basılı gerek elektronik medyadaki tartışmaların, daha doğrusu itişme

ve sövüşmelerin odağında hep şahıslar var. Bu arada iş öylesine çığrından çıkdı ki bir müneccimin záyiçe çıkarması misáli sırf faraziyeler ve tahminler

üzerine iğreti oturtulmuş olan Kapatma Dávásı’nı, tamámiyle ağır cezálık bir konu olan Ergenekon Dávásı’yla bir tutan ve bunu berikinin ‘rövanşı’

olarak sunan yorumcular bile mevcud. Sanki AK Parti sáhiden ‘sinsice’ hazırlıklar içinde bile olsa bu öbürünün vehámetini azaltırmış gibi...

Acabá dedikodu şehvetinden ve şahıslar üzerine dehşet-engîz senaryolar üretmekden bir an için vazgeçerek Balzac tarzı düşünmeye gayret etsek

ve bu toplumda böyle durumlar nasıl hásıl olabiliyor sualine yanıt arasak incilerimiz mi dökülür?

 



 
Tem
04
    
okuryazarhay | 04 Temmuz 2008 10:58 | 0 fav | etiket:  

 

 

Bir general portresi...  

 
 
Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınanların kimliklerine bakarken, gazetelerden birinde şu başlığa rastladım:

‘Özkök’ü dinlemeye çalışan ‘Sarı Levent’ de sorguda.’

Başlığın hemen altındaki başlık kadar çarpıcı paragraf da şöyleydi: Darbe planlarında Şener Eruygur’la birlikte hareket ettiği ileri sürülen eski Jandarma İstihbarat Daire Başkanı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz de Ergenekon kapsamında gözaltına alındı.

Emekliliğe ayrılan Ersöz’ün, Ankara’da 2003 yılı sonu ve 2004 yılı başlarında, darbeye karşı çıkan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve bazı üst düzey komutanların telefonlarının dinlenme girişiminde parmağı olduğu iddia ediliyor.

Sarıkız ve Ayışığı darbe palanlarında Eruygur’la birlikte hareket ettiği ileri sürülen ve Ergenekon operasyonun kilit isimlerinden Jandarma İstihbarat eski Daire Başkanı Levent Ersöz’ün adı Hakkári’de Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in Silopi Jandarma Karakolu’nda kaybolmasıyla ilk kez gündeme geldi. Olayı soruşturması gereken Alay Komutanı Albay Levent Ersöz generalliğe terfi ettirildi ve Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na atandı.’

***

‘Levent Ersöz’ün adı yedi yıl önce Hakkári’de Serdar Taniş ve Ebubekir Deniz’in Silopi Jandarma Karakolu’nda kaybolmasıyla ilk kez gündeme geldi’ cümlesi alıp beni o günlere götürdü.

Birkaç kişi olayın peşine düşüp yetkililerle görüşmek için Silopi’nin yolunu tutmuştuk...

Olayın devamı internet hafızasına şöyle kazınmıştı:

Kayıpların yakınları Türkiye’de sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu.

Mahkeme kararında ayrıca dönemin Şırnak İl Jandarma Komutanı Levent Ersöz’ün duruşmaya getirilmediği, 25 Ocak 2001’de Serdar Tanış’ı telefonla arayan jandarma görevlisinin isminin mahkemeye bildirilmediği, savcılıkça yürütülen soruşturmadaki evrakın ‘gizlilik’ kararı nedeniyle mahkemeye sunulmadığı sonucuna varıldı ve Türkiye toplam 190 bin Avro tazminat ödemeye mahkûm edildi.’

***

Türkiye mahkûm oldu ama...

Alay Komutanı Albay Levent Ersöz generalliğe terfi ettirildi ve Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na atandı.

Sonrasını gene dünkü gazetelerden okuyalım:

‘Sarıkız’ ve ‘Ayışığı’ darbe girişimlerinde Eruygur ve dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’ın sağ kolu olarak çalışan Levent Ersöz, istihbaratı yeniden yapılandırdı.

Emekli Albay Erdal Sarızeybek tarafından kaleme alınan ‘Ya Gazi Paşa Duyarsa’ adlı kitapta, Ersöz’ün, AK Parti’ye darbe girişimlerine karşı çıkan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün telefonlarını dinlemeye çalıştığı ileri sürülmüştü.

Kitapta Ersöz’ün Urfa’da görevli istihbarat yüzbaşısı Selçuk Sazaklı’dan dokuz telefonun üç aylık dökümünü istediği, Sazaklı’nın durumu aktardığı komutanı Albay Erdal Sarızeybek’in Türk Telekom’dan istenilmesi gerektiği halde alaydan telefon dökümlerinin istenmesinden şüphelendiği belirtildi.

Sarızeybek’in ‘Bizden dökümünü istediler’ dediği telefon numaralarının, darbeye karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile üst düzey bazı komutanlara ait olduğu anlaşıldı.

Orgeneral Şener Eruygur emekliye ayrılınca, Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanı Levent Ersöz de görevden alındı. Bilecik’e tayini çıkan Ersöz, bir yıl sonra emekli edildi.’

***

Emeklilik sonrası ‘faaliyetlerine’ ait bilgilere de dün bizim Star’da rastladım:

‘Şener Eruygur’un Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde çalıştığı ekibi, emekliliğinin ardından da yanından ayırmadığı belirlendi.

Eruygur, Ersöz ve Uğur’un emekli olduktan sonra da istihbarat çalışmalarına ara vermedikleri, Ergenekon yapılanması içerisinde faaliyetlerini sürdürdükleri belirlendi. Eruygur’un bütün illegal istihbarat ve takip işlerini bizzat Atilla Uğur ve onun kurduğu özel bir ekibin gerçekleştirdiği tespit edildi.’

***

Yaşamı yorumlamaya çalışan bizim gibiler için hayat, açılıp kapanan parantezler toplamıdır...

Yedi yıl önce ‘kaybedilen’ iki kişinin peşine düştüğümüz karabasan türü bir gezide duyduğum bir isimle açılan bir parantez, dün bir farklı bir biçimde kapandı...

O parantezin içinin doldurulmasını ve anlatmaya çalıştığım portrenin değerlendirmesini ise Ergenekon üzerinde daha soğukkanlı düşünmek isteyenlere bırakıyorum.

 



 
Tem
04
    
okuryazarhay | 04 Temmuz 2008 10:57 | 0 fav | etiket:  

 

Yanlış okumayın...  

 
 
 
Siyasetteki. Medyadaki ‘Ergenekoncular’ı bir yana koyun. Onlar bugünlerde çok telaşlılar. Çünkü yargı süreci ilerledikçe, muhtemelen Ergenekon’un zaten bilegeldiğimiz medya ve siyaset bacağı da daha inkar edilemez bir şekilde belgelenecek...


Laik cumhuriyet’ bahanesiyle ‘cunta darbelerine’ nasıl gönüllü kulluk kölelik yapıldığı saydamlaşacak... Ama bir de... Hem içerde... Ve dışarıda, özellikle dış basında... Olup biteni çözemeyen... Ve yazılıp, çizilenlere bakıncada ‘doğru’ okumayan hatırı sayılır büyüklükte bir kesim var...

***

Ne diyorlar?

Sanıyorlar ki ‘darbecilerin’ tutuklanması, parti kapatılmasına ‘karşı hamle’...

Dış basının sevdiği terminolojiyle söylenirse ‘Kemalistlerle’ ‘İslamcılar’ arasındaki kapışmanın yeni bir evresi...

Ergenekon’un medyatik alanı içindeki siyasetçi ve medya da bu gerginlik analizi üzerinden bilerek ‘davul’ çalıyor... Şimdilik iddia aşamasındaki ‘darbeciliğe’ tüm varlığıyla arka çıkıyor...

Ama acaba, durum gerçekten böyle mi?

***

Hemen şunu söyleyeyim...

Bu son gözaltılar ‘bir çatışma’ değil, ‘bir mutabakat’ operasyonu...

Biliyorum... Askeriye ‘özenle’ bunun hukuksal bir operasyon olduğunu vurguluyor...

Gerçekten de olup bitenin ‘hukuk devleti’ açısından hiç bir şaşırtıcı yanı yok...

İddialar var... Karineler var... Hatta çok ciddi deliller var... Ve savcı gereğini yapıyor...

Orgeneral, morgeneral kimsenin gözünün yaşına bakmadan da hükmünü icra ediyor...

Ama bu ‘hukuk devletinde’ olur...

Türkiye’de asla olmazdı...

O halde, ilk defa olarak, şimdi nasıl oluyor... Ona bakmak gerek...

***

Oraya bakınca... Sivil- askeriye...

İçerisi-dışarısı dengesinde...

Bu ‘gözaltılar’ tümünün mutabakatı ile gerçekleşmekte...

Askeriyenin tavrını daha iyi anlamak için Nokta’nın yayınladığı ‘darbe günlüklerini’ yeniden gözden geçirmek gerek... Yanlış yorumları anında tashih edecek en önemli açıklamalar orada...

Bu gözaltılar ağustos ertesinde yeniden şekillenecek askeri yönetimin şimdiden kurumun içine ve dışına verdiği bir mesaj olarak da algılanabilir...

Yoksa ‘hukuk’ geçerli olsa, olup bitenin şimdiye kadar bin defa olmuş olması gerekirdi...

Ama bundan böyle ‘hukuk’ işleyecek ise, ona da amenna... En azından ‘orgeneral’ gözaltısını bundan böyle yadırgama dönemi aşılıyor, yargı karşısında herkesin eşit olduğu iddiası gerçekleşme zemini buluyor...

Ardında ne olursa olsun, demokrasi gerçekleşiyor...

***

Dışarısı...

Ya da dış dinamiklere gelince...

Türkiye bir NATO ülkesi...

Miloseviç Sırbistan’da Kosova halkına ‘egemenlik’ paravanının ardına sığınarak zulüm ettiğinde, halkı yönetimin elinden NATO uçakları kurtardı...

Çünkü Soğuk Savaş döneminin en kanlı aygıtı olan NATO, Sovyetlerin çöküşü ardından ‘stratejisini’ değiştirmiş, ‘demokrasileri korumayı’ da temel ilkelerden biri haline getirmiş durumda...

Bu ahval ve şeriatta, anti-demokrasi, anti-batı bir girişime neden göz yumsun?

Orta-Doğu’nun kan ve gözyaşı içinde çırpındığı bir dönemde...

İçe kapanmacı... Bürokratik ve devletçi...

Halkın hiç bir desteğini alamayacak olan ‘kurum dışına düşmüşlerin’ bir macerasına kim neden ve nasıl ‘evet’ diyecek?

***

NATO’nun güçlü omurgası ABD’nin yönetiminde...

Bir iki ay içinde İran’a saldırmak...

İran’a saldırırken de Türkiye’de kendine daha yakın bürokratik odaklar bulma arzusu içinde gittikçe etkisini artıran bir eğilim var ama bu ‘gözaltılara’ onlar bile sahip çıkmaz...

Onlar bu aranışları en azından ‘emekli zevat’ ile pişirmez...

Daha uzatmaya gerek yok...

Kısacası saha dışına atılmış ‘darbecilerin’ güç alacağı, dayanacağı bir zemin yok... İçerde de kalmadı, dışarıda da...

***

Darbe günlükleri... Darbeci siyasetçiyi...

Darbeci medyacıyı da deşifre ediyor...

Onların yaygarasını anlıyorum...

Ama sözüm onlara değil, iyi niyetle olup biteni anlamaya çalışana...

Ortada ‘çatışma’ yok... Tersine tam bir mutabakat var...

‘Huysuz ve inatçı obsesif darbecileri’ saha dışına atıp, onların peşinden ve izinden gitmeye hevesli olanlara da ‘ihtar’ çekme konusunda geniş bir mutabakat...

Sivil-asker ve içerisi-dışarısının oluşturduğu mutabakat...

Olup biteni okurken, yanlış olmasın...

 



 
Tem
04
    

 

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

 enflasyon pelte kıvamında  işte buna muştu denir

 

"http://209.62.42.162/taraf_04072008.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.