Kısa bir süre için de olsa Köyceğiz’in; günlük ağaçları, okaliptüsler, palmiyeler, el uzatınca soluveren sapsarı sinameki çiçekleri, bembeyaz
yaseminler ve renklerin her türlüsüyle paletlenmiş doğal hamağına azıcık uzanmaya kalkınca dahi...
Simsiyah bir kefene benzeyen gazete manşetleriyle “ülke sorunları”, yine burnunun dibine kadar uzanıyor insanın.
* * *
Köyceğiz Gölü’ne doğru yürürken, neler geçmiyor ki aklımdan...
Hekimlere teşhis yasağı konduğunda ve teşhiste ısrar eden hekimler de
içeri tıkıldığında; “duyulmayan hastalıklar, hastalık sayılmaz” diye mi
düşünülmüştü acaba?
* * *
Ahmet Kutsi’nin, ilkokullarda da ezberletilen ünlü manzumesi:
Orda bir köy var uzakta;
O köy bizim köyümüzdür,
Gezmesek de, tozmasak da;
O köy bizim köyümüzdür.
* * *
Ve yanıtı bir türlü verilmeyen bir soru:
- Biz kimiz, o köyde yaşayanlar kim?
* * *
Köylerin durumunu konu alan şairlerin, yazarların, ressamların ve hatta Ruhi Su gibi müzisyenlerin başlarına az şey mi geldi?
* * *
Köyceğiz Gölü’nün kıyılarında, eminim ki hiç kimse şu sıralarda; İsmet
Paşa’nın Cumhurbaşkanı olarak seçildiği 1939’da hemen Başbakanlığa
atanmış olan Dr. Refik Saydam’ın, ilk verdiği demeci düşünmüyor:
- Her işimiz A’dan Z’ye bozuktur.
* * *
Nedense bir daha hiçbir siyasetçi ve sivil-asker bürokrat, kurcalamadı bu itirafı.
Zaten kazara biri kurcalasa, süngülü suçlamalar hızla uzanırdı üstüne:
- Cumhuriyet’in ilke ve temellerine dil uzatıyor!
* * *
Eğer bugün çeşit çeşit kutuplaşmalarla, çalkantılı bir döneme doğru
kayılıyorsa; hamasete dayalı demagojik söylemleri kutsallaştırmayla,
“her sakala göre tarak vurma” oportünizminin de payı büyüktür bunda.
* * *
İki elim cebimde, göl kıyısından geri dönüyorum.
Kara bir inek otluyor okaliptüs korusunun kıyısında.
“Ulus-devlet” sınırlarını aşan ve küreselleşen ekonomik bir kriz...
Çözümü de ancak “yerel”e göre değil, küresel olmaya mahkûm.
* * *
Yine aklım takılıyor; bizdeki 58 siyasal partiden bir tanesi bile,
neden partisinin simgesini, şu atasözüyle bütünleştirmedi, diye:
“Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar”
* * *
Yanıtı hiçbir zaman verilemeyecek bir yığın soru, zıplaya hoplaya
dolaşıyor, yemyeşil sazlıkların içinde. Acaba en gerçekçi olanı hangisi
şu değişik saptamaların:
* * *
“Vatan” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Koltuk ve makam” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
İktidar” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Para” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
Bu arada “meslek sahipleri” ile, “mevki sahipleri” arasındaki ilişki de; şu halk deyimine göre mi ayarlanmakta:
“Köprüyü geçinceye kadar, ayıya dayı diyeceksin”
* * *
1953’te Türkiye’de NATO üsleriyle birlikte, bir de ABD’nin özel askeri
üsleri kurulmuş ve Amerikalı “barış gönüllüleri” gelmeye başlamıştı.
Amerikalı “barış gönüllüleri”nin, en çok hangi bölgelerde dolaştığını, kimse gündeme getirmemişti.
* * *
ABD, Irak’ı işgale giriştiğinde; Almanya’daki askeri güçlerinden 120
bin kişilik bir birliği de, bizim Güneydoğu’da -Irak’taki işgale
lojistik destek vermesi için- konuşlandırmak istemiş ve isteği TBMM
tarafından reddedilmişti.
* * *
120 bin kişilik askeri bir ABD birliği Güneydoğu’da konuşlanmış
olsaydı; “öldürme ve öldürülme” üstüne siyah bir kefene bürünen gündem
ve manşetlerde de, bir değişim olur muydu, olmaz mıydı; bendeniz
bilemiyorum.
* * *
Doğrusu beynim de yoruldu, vücudum da...
Oysa daha ne kadar bulmacalı soru var.
Ancak bendeniz için de, “beynim ve vücudum yorulduğunda” gerisi
teferruat olmaya başlıyor ve Edip Ayel’in mısraları, başlıyor uzaktan
göz kırpmaya:
Bir gün gömecekler beni şehrin varoşunda;
Boş geçti ömür, kaç günümüz kaldı ki şunda.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu
Hasan Cemal

