Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Yazılar
 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Çetin AltanŞeytanın gör dediği

Sansürlerle görmezlikten gelmelerin bedeli

10 Ekim Cuma 2008

Kısa bir süre için de olsa Köyceğiz’in; günlük ağaçları, okaliptüsler, palmiyeler, el uzatınca soluveren sapsarı sinameki çiçekleri, bembeyaz

yaseminler ve renklerin her türlüsüyle paletlenmiş doğal hamağına azıcık uzanmaya kalkınca dahi...


Simsiyah bir kefene benzeyen gazete manşetleriyle “ülke sorunları”, yine burnunun dibine kadar uzanıyor insanın.


* * *
Köyceğiz Gölü’ne doğru yürürken, neler geçmiyor ki aklımdan...


Hekimlere teşhis yasağı konduğunda ve teşhiste ısrar eden hekimler de içeri tıkıldığında; “duyulmayan hastalıklar, hastalık sayılmaz” diye mi

düşünülmüştü acaba?


* * *
Ahmet Kutsi’nin, ilkokullarda da ezberletilen ünlü manzumesi:

Orda bir köy var uzakta;


O köy bizim köyümüzdür,


Gezmesek de, tozmasak da;


O köy bizim köyümüzdür.


* * *
Ve yanıtı bir türlü verilmeyen bir soru:
- Biz kimiz, o köyde yaşayanlar kim?
* * *
Köylerin durumunu konu alan şairlerin, yazarların, ressamların ve hatta Ruhi Su gibi müzisyenlerin başlarına az şey mi geldi?
* * *
Köyceğiz Gölü’nün kıyılarında, eminim ki hiç kimse şu sıralarda; İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olarak seçildiği 1939’da hemen Başbakanlığa atanmış olan Dr. Refik Saydam’ın, ilk verdiği demeci düşünmüyor:
- Her işimiz A’dan Z’ye bozuktur.
* * *
Nedense bir daha hiçbir siyasetçi ve sivil-asker bürokrat, kurcalamadı bu itirafı.
Zaten kazara biri kurcalasa, süngülü suçlamalar hızla uzanırdı üstüne:
- Cumhuriyet’in ilke ve temellerine dil uzatıyor!
* * *
Eğer bugün çeşit çeşit kutuplaşmalarla, çalkantılı bir döneme doğru kayılıyorsa; hamasete dayalı demagojik söylemleri kutsallaştırmayla, “her sakala göre tarak vurma” oportünizminin de payı büyüktür bunda.
* * *
İki elim cebimde, göl kıyısından geri dönüyorum.
Kara bir inek otluyor okaliptüs korusunun kıyısında.
“Ulus-devlet” sınırlarını aşan ve küreselleşen ekonomik bir kriz...
Çözümü de ancak “yerel”e göre değil, küresel olmaya mahkûm.
* * *
Yine aklım takılıyor; bizdeki 58 siyasal partiden bir tanesi bile, neden partisinin simgesini, şu atasözüyle bütünleştirmedi, diye:
“Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar”
* * *
Yanıtı hiçbir zaman verilemeyecek bir yığın soru, zıplaya hoplaya dolaşıyor, yemyeşil sazlıkların içinde. Acaba en gerçekçi olanı hangisi şu değişik saptamaların:
* * *
“Vatan” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Koltuk ve makam” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
İktidar” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Para” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
Bu arada “meslek sahipleri” ile, “mevki sahipleri” arasındaki ilişki de; şu halk deyimine göre mi ayarlanmakta:
“Köprüyü geçinceye kadar, ayıya dayı diyeceksin”
* * *
1953’te Türkiye’de NATO üsleriyle birlikte, bir de ABD’nin özel askeri üsleri kurulmuş ve Amerikalı “barış gönüllüleri” gelmeye başlamıştı.
Amerikalı “barış gönüllüleri”nin, en çok hangi bölgelerde dolaştığını, kimse gündeme getirmemişti.
* * *
ABD, Irak’ı işgale giriştiğinde; Almanya’daki askeri güçlerinden 120 bin kişilik bir birliği de, bizim Güneydoğu’da -Irak’taki işgale lojistik destek vermesi için- konuşlandırmak istemiş ve isteği TBMM tarafından reddedilmişti.
* * *
120 bin kişilik askeri bir ABD birliği Güneydoğu’da konuşlanmış olsaydı; “öldürme ve öldürülme” üstüne siyah bir kefene bürünen gündem ve manşetlerde de, bir değişim olur muydu, olmaz mıydı; bendeniz bilemiyorum.
* * *
Doğrusu beynim de yoruldu, vücudum da...
Oysa daha ne kadar bulmacalı soru var.
Ancak bendeniz için de, “beynim ve vücudum yorulduğunda” gerisi teferruat olmaya başlıyor ve Edip Ayel’in mısraları, başlıyor uzaktan göz kırpmaya:

Bir gün gömecekler beni şehrin varoşunda;
Boş geçti ömür, kaç günümüz kaldı ki şunda.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 1925’ten bugüne dek, 80 küsur yıllık ezberi bozmadan çözemezsiniz

Önce ayır; sonra ‘ezber boz’...

PKK eylemleri, Türkiye’nin ‘iç kanaması’. Bu ister Kuzey Irak toprakları kullanılarak, ister sınırdan çok uzak Güneydoğu ‘kırsalı’nda, isterse Diyarbakır gibi kent merkezlerinde yapılıyor olsun, Türkiye’yi iki büklüm hale getiriyor.
Türkiye, boylu boslu, rekor denemesi yapacak bir sporcunun, sürekli mide krampından kasılıp yere çömelmek zorunda kalmasını andırır bir görüntü veriyor.
Her can kaybından sonra, ‘terörün başının ezileceği’ nutukları işitiliyor; ülkenin her köşesinde şehit cenazelerinin seferber ettiği kalabalıklar ‘Şehitler ölmez-Vatan bölünmez’ diye haykırıyor. Ama sonuçta, her şey kendisini tekrarlayan bir ‘kısırdöngü’ye dönüşüyor.
Söz konusu ‘kısırdöngü’ giderek bütün bir toplumun moralini bozan, hayal kırıklığını derinleştiren ve yönetici kurumlara güven duygusunun ‘erozyon’a uğradığı bir ruh halini besliyor, öyle bir ruh halini arttırıyor.
Sürekli olarak ‘Kürt sorunu’ ile ‘terör’ü birbirinden ayırmak gerektiği söyleniyor. Bunu söyleyenlerin sayısı artıyor. Ancak, fiiliyatta bu ‘ayrım’ asla yapılmıyor. Kamu otoritesi, bunu gerçekten yapanlara iyi gözle bakmıyor. Öyle bir ‘ayrım’ yapılabilse, ‘Kürt sorunu’na ilişkin olarak kimilerine çok ters gelebilecek ‘çözüm seçenekleri’ de gündeme gelecek. ‘Ezber bozmak’tan kasıt bu.
Düşünce sahipleri, köşe yazarları, kanaat önderlerinin ‘Kürt sorunu’ ile ‘terör’ü birbirinden ayırmaları ve bunu savunmaları yetmez. Kamu otoritesinin, bu ‘ayrım’ı gerçekten yapması gerekir. Kamu otoritesinin (asker ve sivil) yapmadığı ve yapmamakta direndiği, işte bu. Aktütün olayından sonra da yapmayacağı izlenimi de yaygın.
***
Birkaç ay önce Belma Akçura, ‘Devletin Kürt Filmi-1925-2007 Kürt Raporları’ adlı 420 sayfalık mükemmel bir belge-kitap yayımladı. Adında görüleceği gibi kamu otoritesinin ta 1925’ten 2007’ye dek Kürt sorununa ilişkin düşünceleri, raporları kitapta yer alıyor. Kitabı okuduğunuz vakit, “Kürt sorununa nasıl bakıldı? Ne tür çözüm yöntemleri benimsendi? Ve, nasıl niçin çözülemedi, çözülemeyecek ve çözülemez?” bildirgesi okumuş sayılırsınız.
1925’ten bugüne dek, 80 küsur yıllık ezberi bozmadan çözemezsiniz.
Yani:
1. Kürt sorunu ile terörü birbirinden gerçekten ayırmadan ve bunu kamu otoritesi yapmadan;
2. Bu ayrım yapıldıktan sonra, Kürt sorununa ilişkin ‘ezber bozan’ çözüm yollarını benimseyip uygulamaya sokmadan bu sorunu da, bu sorunun bir ‘türevi’ olan PKK şiddetini de çözemezsiniz ve sona erdiremezsiniz.
Durum bu.
Durumun böyle olduğunu farklı gözlüklerle de olsa, farklı açıdan konuya yaklaşıyor olsalar da, birçok insan görüyor. Örneğin İsmet Berkan, beş gün önce, “Bu savaşın başlamasından 25 yıl sonra şapkayı önümüze alıp düşünmemiz gerekmez mi: Sakın biz bir yerde yanlış yapıyor olmayalım? Sakın bunca zamandır kullandığımız yöntemde yanlışlık veya eksiklik olmasın? Acaba ne yapmalıyız ki durumu tersine çevirelim, bu belayı bitirelim?
Bu soruların sorulduğundan şüpheliyim.aslında ‘Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur’ misali, diyelim 13 yıl önce gazetecilere telaffuz edilmesinde sakınca duyulmayan, ‘Örgüte katılımları durdurmalıyız’ cümlesi, bugün de ana tartışma konumuzu, bütün Kürt sorununun özünü oluşturuyor” diye yazdı.
Bu yazısından iki gün sonra ise şu düşüncesini satırlarına yansıttı:
“Çözüm odaklılık, hele hele Kürt sorunu gibi son derece çetrefil bir konuda çözüm odaklılık, geniş katılım ister. Sadece askerin yapabileceği bir şey değil bu ve dün de yazdım, asker en az 13 yıldır ‘Bu sorunu biz çözemeyiz” diye bas bas bağırıyor.
Peki kim çözecek?
Hükümet çözecek.
Geçmişin hükümetleri bu işi yapamamış, yapmaya kalkışmamış bile. Diyorum ya işi askere terk etmiş ve o alanı tamamen boşaltmış.
Aynı gün Hasan Cemal, Milliyet’te şöyle yazmıştı:
“Lafı hiç uzatmadan, eğip bükmeden bazı şeyleri bir defa daha söylemek istiyorum.
Asker, adına ne derseniz deyin, ister Güneydoğu, ister Kürt, isterseniz PKK ve terör deyin, bu sorunu ‘kendi tekeli’nde tutmak istiyor ve tutuyor.
Bin yıldır bu böyle.
Böyle olduğu için de, yani ‘askerin tekeli altında’ kaldığı için de bu sorun bir türlü çözülemiyor.
Ve asker gitgide çözümün değil, sorunun bir parçası oluyor, hatta ‘meselenin kaynağı’ haline gelmeye başlıyor.
Bu durum, not edin bir kenara, Türkiye’nin istikrarı açısından tehlikelidir. Çünkü askere karşı da hem kendi içinden, hem toplumun değişik kesimlerinden tepkiler büyüyor, tomurcuklanıyor.
Askerin ‘Güneydoğu’yu kendi tekelinde tutması demek, hükümetin devre dışı kalması demektir.
Askerin ‘Güneydoğu’yu kendi tekelinde tutması demek, Meclisin devre dışı kalması demektir.
Durum böyle değil mi?
Hükümet devrede mi?
TBMM devrede mi?
Sanmıyorum.
Hükümette olan bitene ilişkin ne kadar gerçek bilgi var? Hükümet, neyin nasıl yapılması gerektiği konusunda ne kadar bilgi ve deneyim birikimine sahip?
Hükümette, sorunun çözümüyle ilgili kapsamlı, bütüncül bir strateji oluşturmak için bir niyet var mı? Hükümetin niyeti varsa, bunu gerçekleştirebilecek donanıma sahip olduğu söylenebilir mi?
Yanıtlar olumlu değil.
Hükümet, eskilerdeki gibi! Ya da ‘eskilerin yolu’nda seyrediyor.
Eski hükümetler ve başbakanlar da ‘Güneydoğu’yu askere havale edip işin içinden sıyrıldıklarını zannetmişlerdi. Dar ufukları, siyasal kararlılık ve cesaret düzeyleri ve ‘asker korkusu’ rol oynamıştı bunda...
Bugün de farklı değil.
Erdoğan hükümeti de ‘Güneydoğu’nun ya da Kürt meselesinin sadece askere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu görecek bir ‘vizyon’dan yoksun olduğunun işaretlerini her geçen gün daha fazla veriyor.”
Her iki sonuç itibarıyla aynı şeyi, vurgu farklarıyla söylüyor. İsmet Berkan, çözüm sorumluluğunun hükümetin sırtında olduğunu, oysa bugünkü de dahil hükümetlerin sorunu askere ihale ettiklerini ve çözüm iradesi ve vizyonu ortaya koymadığını söylüyor; Hasan Cemal ise askerin sorunu kendi tekeline aldığı için çözülemediğini, hükümetin ise sorunu asker tekelinden kurtaramadığını ve sonunun çözümü konusunda donanımlı ve vizyon sahibi olmadığını.
Sonuç?
‘Ezbere’ devam.
Sonuç?
‘Çözümsüzlüğe’ devam.
***
Belma Akçura, kitabının önsözünün sonunda şu saptamayı yapıyor:
“Siyasi irade gösteremeyenler yüzünden sıcak takip, balyoz, çekiç, çelik, sandviç gibi adlarla PKK kamplarına 25 operasyon düzenlendi. Sonuç ortada. Kürt sorunu yoktur dediler; PKK’yı yarattılar. PKK’yı bitireceğiz dediler; Susurluk, Yüksekova gibi çeteleri, o da yetmedi Hizbullah’ı yarattılar. PKK’yı bitirip, Kürt sorununu halledeceğiz dediler; faili meçhuller, nereye gittiği belli olmayan paralar ve usûlsüz işlerle Türkiye’yi dünya kamuoyu karşısında zor durumda bıraktılar...
Ama şimdi herkes biliyor ki; Kürt sorunu diye önümüze konulan PKK, Türkiye için terörle mücadele ve askeri önlemlerle çözülecek bir sorun olmaktan çoktan çıktı. Bu yüzden Kürtler de şimdi daha fazlasını istiyor... Buna karşılık Türkiye hâlâ doğrudan Irak’ın bir iç siyasi ve idari düzenlemesi olan, üstelik uluslararası yasalara göre meşruiyeti tanınan bir yapılanmayı kendi çıkarlarına aykırı bulup sürekli olarak gerilim politikasını sürdürme kararlılığını gösteriyor. Dolayısıyla bu savaş daha çok sürer... Gerisi teferruat!”
Ne zaman, bir PKK eyleminin ardından ‘Kuzey Irak’ı’ sorumlu tutan ‘girelim-vuralım-kıralım’ edebiyatı canlanıyor, o vakit ‘ezber bozma’nın çok uzağında, ‘çözümsüzlüğün devamı’nda olduğumuzu anlıyorum.
Önce, devlet, Kürt sorunu ile terörü birbirinden gerçekten ayıracak. Ardından, Kürt sorununu çözmek için ‘ezber bozacak.’
Başka yolu yok...



Cengiz Çandar
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

"http://www.korsanhaber.com/images/haberler/10102008170729.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

Stalin'in Amerika'da yaşayan 82 yaşındaki kızı Svetlana Allilyeva, Rusya'yı sevmediğini nefret ettiğini söyledi.

Stalin'in kızı Rusya'nın resmi televizyonu Birinci Kanal'a (Pervıy Kanal) uzun aradan sonra ilk kez konuştu. İki ay Allilyeva'yı ikna etmek için çaba sarf ettiğini belirten kanal 45 dakikalık belgeselde Kremlin'in prensesi olarak ün yapan Stalin'in kızından şok açıklamalara yer verdi. Stalin'in kızının röportajda Rusça yerine İngilizce konuşmayı tercih etmesi ilginç bulundu. 'Svetlana' adlı 2 bölümlü belgesel filmde Stalin'in kızı Svetlana Allilyeva Rusça konuşmamayı ön şart koştu. Allilyeva, 'Önce şunu belirteyim: Siz şanslısınız, mülakat almanıza izin verdim. Ben genellikle tüm mülakat taleplerini geri çeviriyorum. Ancak benimle Rusça değil, İngilizce konuşacaksınız.' dedi.

' Rusya'ya asla geri dönmem!'

Stalin'in kızı belgeselde Rusya'yı nefret ettiğini belirterek, 'Ben 30 yıldır ABD vatandaşıyım ve Rusça konuşmak istemiyorum. Rusya'dan da, Sovyet Rusyası'ndan da nefret ettim. Ve hiçbir zaman oraya dönmeyeceğim!. Ben etnik olarak Rus değilim.' diye konuştu. Belgeselde Rus gazeteci Allilyeva'ya Stalin'in annesiyle ilgili
soru sorunca eski dikaktörün kızı sinirlendi. Gazetecinin, 'Babaanneniz Rusça bilmiyordu, peki onunla hangi dilde konuşuyordunuz?' sorusuna Allilyeva, 'Lütfen kesiniz! Siz benim özel hayatıma burnunuzu sokuyorsunuz! Ben bu konuyu konuşmak istemiyorum!' dedi.

Stalin'in eşi neden intihar etti?

Yahudi kökenli annesi Nadejda Allilyeva'nın soyadını alan Stalin'in kızı annesinin 1932 yılında intiharıyla ilgili soruyu ise şöyle yanıtladı: 'Annemi mutsuz biri olarak tanımlamak istemem. Annemin mutsuz olduğu için intihar ettiği yönünde haberler yalan! Annem istediği her şeye ulaşan birisiydi. Annem Sanayi Akademisi'nde okumaya başladı ve babamla ayrılmayı düşünüyordu. O feminist bir kadındı ve bağımsız yaşamak istiyordu.' dedi. Stalin'in eşinin intihar etmeden kendisini başka bir kadınla aldattığı gerekçesi ile akşam yemeğinde tartıştığı ve sonrasında da intihar ettiği iddia ediliyor.

Svetlana Allilyeva, annesinin tabancayla intihar etmeden önce babası Stalin'e iki mektup bır
aktığını anlattı. Stalin'in kızı, 'Annem babama intihar etmeden önce iki mektup yazdı, biri Stalin'e sitem ve lanet dolu mektup, diğeri ise çocukları ile ilgili vasiyeti. Annem babamdan benim yatmadan önce dişlerimi mutlaka temizlememi ve erkek kardeşim Vasya'nin matematik dersine iyi çalışması için göz kulak olmasını istemişti.' dedi.

Amerika'da huzurevinde yaşayan Stalin'in kızı Svetlana Allilyeva'ın 3 Çocuğu var. Bir oğlu ve bir kızı Rusya'da yaşayan Allilyeva'nın diğer kızı Amerika'da yaşıyor. Dört kez evlenen Allilyeva 1967 yılında Hindistan turuna çıkarak Sovyetler Birliği'ni terk ediyor. Son olarak ABD'ye yerleşen Stalin'in kızı babası ve Sovyet dönemine ait anılar yazarak iyi para kazandı.

1982 yılında Stalin'in kızı beklenmedik şekilde SSCB'ye geri dönerek Gürcistan'a yerleşti. Dönemin Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti yetkilileri Stalin'in kızına makam aracı ve ev tahsis ettiler. Fakat, Allilyeva burada Gürcü makamlarla tartışarak SSCB'den tekrar ayrılmak için Sovyet yönetimine mektup yazdı. 1986 yılında dönemin SSCB lideri Mihail Gorbaçev Allilyeva'nın ABD'ye gitmesine izin verdi.
 
 
 
 
 
 
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile hükümetin arkasında olduklarını ifade ederek, Kıbrıs’ta bulunacak çözümün "iki devletli olacağını" söyledi.
Bağış, KKTC’de yayın yapan Ada TV’de yayımlanan "AB’den Bakış" programında yaptığı açıklamada, "AK Parti olarak iki tarafın huzurunu, barışını, esenliğini garanti altına alacak, Ada’da yaşayan Türk soydaşların haklarını garanti altına alacak bir çözümü başından beridir desteklediklerini" belirtti ve "bu çözümün hiçbir şekilde teslimiyetçi değil, mutlaka siyasi eşitliği sağlayacak, iki kurucu devletin esas olarak alınacağı bir çözüm olacağını" kaydetti. Türk hükümetinin, bu anlamda, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ı ve hükümeti desteklediğini anlatan Bağış, "Yeter ki Kıbrıs Türk halkının kabul edebileceği ve gelecek nesillerin huzur içinde yetişebileceği bir çözüm olsun" dedi.
Süreci desteklemeye devam edeceklerini, yakından takip edeceklerini belirten Bağış, geçmişte Annan planı döneminde yaşanan gelişmeleri ve referandumda planın Rumlar tarafından nasıl reddedildiğini iyi bilen taraf olarak, temkinli baktıklarını da söyledi. Görüşmelerin olumlu bir netice vermesini arzu ettiklerini bildiren Bağış, Kıbrıs davasının Türkiye için milli bir dava olduğunu, Kıbrıs’taki kardeşlerini hiçbir zaman yalnız bırakmadıklarını ve bırakmayacaklarını söyledi.
Bir soru üzerine, ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, AK Parti hükümetinin Kıbrıs politikaları ile ilgili eleştirilerini yanıtlayan Bağış, "Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı mali yardımın 2002 yılı öncesine göre son altı yıllık devrede 5 kat arttığını" bildirdi. Bu dönem içinde KKTC ekonomisinin 2 kat büyüdüğünü, KKTC’deki öğrenci sayısının iki katına,
otel odası sayısının 2 katına, kişi başına düşen milli gelirin, 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde 4500 dolar iken, 14 bin 500 dolara
çıktığını anlatan Bağış, dönemleri içinde Kıbrıs’ın dünyada tanınmışlığında da büyük ilerleme olduğunu söyledi.
"AK Parti iktidarında KKTC’nin dünyadaki tanınırlığı, saygınlığı ve ülke içerisindeki huzuru, refahı, ekonomik göstergelerinin geliştiğini" dile getiren Bağış, "Baykal’ın temsil ettiği zihniyetin geçmişte Kıbrıslı Türklere dünyadan soyutlanmışlığı layık gördüğünü" ifade etti.
Bağış, kendilerinin düne bakmadığını, bugünün dünden iyi olduğunu bildiklerini, yarının bugünden de iyi olması için KKTC’deki hükümete destek vermeye devam edeceklerini belirtti.

-BARIŞ SUYU PROJESİ-

Kıbrıs’ın su sorunuyla ilgili bir soru üzerine Bağış, temmuz ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la KKTC’ye geldiklerinde çok önemli açılışlar yaptıklarını ve bir takım taahhütlerde bulunduklarını hatırlatarak, Ada’da Türk tarafının elini güçlendirecek bir proje olan "barış suyu" projesinin gerçekleşmesi için çalışmaların sürdüğünü bildirdi.
Kıbrıs’ta görüşmelerin sürdüğünü, KKTC hükümetinin bu konudaki görüşlerinin net olduğunu, muhalefetin de makul bir çözüme destek vereceğinin sinyallerini aldıklarını ifade eden Bağış, geçmişte Annan planını reddeden, ancak işbaşına gelince kendini dünyaya çözüm yanlısı olarak lanse eden Dimitris Hristofyas’ın "ne yapacağını göreceklerini" kaydetti.

-"KIBRIS KOŞUL DEĞİL"-

Kıbrıs’ı, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) müzakerelerinin bir koşulu olarak görmediklerini vurgulayan Egemen Bağış, bunların ayrı konular olduğunu, birisinin Türkiye’nin AB ile olan ilişkileriyle ilgili bir süreç, diğerininse 
Birleşmiş Milletler (BM) süreci olduğunu söyledi. Dünyayı sarsan ekonomik krizi de değerlendiren Bağış, "Türk ekonomisinin
sağlam temellere oturduğunu, bu nedenle krizin Türkiye’yi fazla etkilemeyeceğini, KKTC’de de sağlam bir ekonomik disiplin olduğunu ve krizin burayı da fazla etkilemeyeceğini" ifade etti.

-KKTC DIŞİŞLERİ BAKANI AVCI-

Aynı programa konuk olan KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı, Özgürlük ve Reform Partisi (ÖRP) Genel Başkanı Turgay Avcı da Kıbrıs görüşmelerinin zor bir süreç olduğunu, ancak Kıbrıs Türkünün geleceğe güvenle
bakabileceği bir çözüm için çalıştıklarını söyledi. Kıbrıs’ta çözüm isteyenlerin, Ada’da yaşayan iki tarafa eşit davranması gerektiğini ifade eden Avcı, AB ülkelerinin ayrımdan kurtulması gerektiğini belirtti.
Müzakerelerin devam edeceğini, gündemdeki konuların "güç paylaşımı ve yönetim" olduğunu ve bunun kolay konular olmadığını bildiren Avcı, "önümüzdeki günlerde bu işin biteceğini söylemenin doğru olmayacağını" kaydetti.

-"OLMAZSA OLMAZLAR VAR"-
"Çözüm için masada olduklarını, fakat bunun herhangi bir çözüm olmadığını" ifade eden Turgay Avcı, "Kıbrıs Türkünün geleceğe güvenle bakabileceği, iki bölgeli, iki eşit kurucu devletten oluşacak yeni bir ortaklık ve iki halkın siyasal eşitliğine dayanan, Türkiye’nin garantörlüğünün olmazsa olmaz olduğu bir çözüm için hazır olduklarını" belirtti. Türk askerinin Kıbrıs’taki varlığının devamını tartışmayacaklarını vurgulayan Avcı, Rum yönetiminin her fırsatta "Kıbrıs cumhuriyeti"nin devamından bahsettiğini, bunun kabul edilemez olduğunu, Ada’da Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkı olduğunu, iki halkın bir araya geleceği, iki kurucu devletin ortaya çıkaracağı yeni bir ortaklık devletinin söz konusu olabileceğini söyledi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, Kıbrıs’taki müzakere sürecini desteklediklerini söyledi

"http://www.korsanhaber.com/images/haberler/10102008190835.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

Erhan Tuncel'in emniyete 11 adet buluşma, 10 adet de haber raporu sunduğu açıklandı.

Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) İstihbarat Daire Başkanlığınca, gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davanın görüldüğü mahkemeye gönderilen bilgi notunda, ''İki yıl yardımcı istihbarat elemanı olarak çalışan Erhan Tuncel'in emniyete 11 adet buluşma, 10 adet de haber raporu sunduğu'' belirtildi.

Alınan bilgiye göre, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ''Hrant Dink Cinayeti Soruşturması'' çerçevesinde incelenmesinin ardından imha edilen belgelerin bir kopyası cinayete ilişkin davanın görüldüğü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin talebi doğrultusunda EGM İstihbarat Daire Başkanlığınca bu mahkemeye gönderildi.

İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in imzasını taşıyan üst yazıyla gönderilen 2 sayfalık bilgi notunda, mahkemenin, davanın sanıklarından Erhan Tuncel'in Trabzon Emniyet Müdürlüğüne kayıtlı ''haber elemanı'' olarak çalışıp çalışmadığı yönündeki sorularına cevap veriliyor.

Bilgi notunda, Tuncel'in, ''Trabzon'da McDonald's'a bombalı saldırı düzenleyen Yasin Hayal'in faaliyetlerini kontrol altında tutmak ve özellikle Çeçenistan gibi 'cihat' bölgelerine savaşmak için giden radikal grupların faaliyetlerini izlemek amacıyla 17 Kasım 2004'ten itibaren Yardımcı İstihbarat Elemanı (YİE) olarak emniyette kayıt altına alındığı'' belirtildi.

Notta, kendisi de mahkeme kararıyla teknik takibe alınan Tuncel'in, ''zaman zaman buluşmalara gelmemesi, bilgi saklamaya çalışması, sıklıkla yalan söylemesi, verdiği bilgilerin birbirleriyle çeliştiğinin görülmesi, güvensizlik oluşturacak tavırlar sergilemesi, senaryo haberler üreterek sıkça para talebinde bulunması'' üzerine, Trabzon Emniyet Müdürlüğünün teklifiyle 23 Kasım 2006'da kayıtlardan çıkarıldığı kaydedildi.

''Tuncel'in YİE olarak çalıştığı dönemde İstihbarat Daire Başkanlığına toplam 11 adet buluşma, 10 adet de haber raporu gönderdiği'' belirtilen notta, bunlardan 17 Şubat 2006 ve 12 Nisan 2006 tarihli 9 ve 10 numaralı haber raporlarında, ''Hayal'in, 'Fırat (Hrant) Dink'e yönelik bir eylem gerçekleştirebileceği' bilgisine yer verildiği ve bu bilginin 17 Şubat 2006'da resmi yazıyla İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğüne gönderildiği'' aktarıldı.

Tuncel'in 12 Nisan 2006 tarihli 10 numaralı buluşma raporunda, ayrıca ''Daha önceden de size anlattığım Yasin Hayal'in, İstanbul'da Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'e yönelik eylem gerçekleştirmeyi düşündüğünü söylemiştim. Bu fikrinden sonra Yasin ile sizin talimatınız gereği devamlı olarak görüşüyorum ve bu süreçte böyle bir eylemi yaptığı takdirde, hem kendisinin hem de ülkemizin büyük zarar göreceği konusunda işliyorum'' dediği kaydedildi.

Bilgi notunda, Tuncel'in, Hayal tarafından gerçekleştirilecek eylem girişiminin önüne geçilmesi için, ilişkili olduğu personel tarafından da yönlendirilip telkin edildiği belirtildi.

''Dink cinayetinin azmettiricisi'' olduğu iddia edilen Hayal'in, Trabzon Emniyet Müdürlüğünün isteğiyle 3'er aylık dönemleri kapsayacak şekilde 5 kez mahkeme kararıyla teknik takibe alınarak iletişim tespiti yapıldığı da anlatılan bilgi notunda, dinlemeler sonucu kayda değer bir bilgi temin edilemediği vurgulandı.

 

 

 

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr



Sayın Başbakan, kanlı tuzağın ardındaki mantığa teslim olacak mısınız?


Diyarbakır'da güpegündüz yeni bir terör eylemi: Dördü polis beş şehit, birçok yaralı...

İnsanın içini acıtan, lanet okutan bir saldırı daha...
Kim, hangi örgüt yaptı?
PKK mı?
'Derin devlet' mi?
Hizbullah mı?
Yoksa Ergenekon mu?
Hepsi olabilir.
Ama ne farkeder ki?..
Bu soruyu tuhaf karşılamayın. Çünkü bugün bu güçlerin tümünün ortak oldukları bir taraf var.
Denebilir ki:
Hiçbiri demokrasiyi sevmiyor.
'Fazla demokrasi'nin Türkiye'yi böleceğine ya da örneğin Türkiye'yi daha çok özgürleştirerek radikal İslam'ın yolunu keseceğine inanıyorlar.
Bu nedenle tümünün ortak bir hedefi var:
Demokrasiye sırt çevirmek!
'Fazla demokrasi' ya da birinci sınıf demokrasi ve hukuk devleti istemedikleri için Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundan da hiç hazzetmiyorlar. AB'nin Türkiye'yi bölüp parçalayacağı konusunda kuşkuları yok.
Bu yüzden, Türkiye'nin demokrasiye olduğu gibi AB'ye de sırtını dönerek, mesela Rusya'ya, İran'la Orta Asya'ya, Çin'e açılması yatıyor kafalarının arkasında.
Bu çevrelere kulak verildiğinde, 'AB yerine Avrasya!' diyen sesler duyuluyor. Pekin'deki Türkçe radyo yayınlarına, Moskova'daki 'Avrasya milliyetçisi'(*) mihraklara kadar uzandıkları, işbirliği aradıkları göze çarpıyor.
Onun içindir ki, PKK'nın her şiddet eylemi sevindiriyor bu odakları. Şiddet ve terör konusunda bazen PKK'yı taşeron olarak kullandıkları da akla geliyor.
Şiddet kısır döngüsü kırılsın istemiyorlar. Şiddetin şiddetten besleneceğini bildikleri için de, "Nerede hareket orada bereket!" felsefesini benimsemiş durumdalar.
Kim vurursa vursun.
Önemli olan vursun.
Şiddet şiddeti getirsin!
Bu ülkede kan gövdeyi ne kadar çok götürürse, o kadar sevinecekler.
Tıpkı 1990'lardaki gibi...
Olağanüstü hal...
Olmadı sıkıyönetim...
Olmadı tam karartma... Faili meçhuller, işkenceler...
Hukukun, insan haklarının esamesinin bile okunmadığı bir ortamda, sırtını demokrasiye ve AB'ye dönen karanlık bir Türkiye'de yapacakları bir 'mıntıka temizliği' ile bölücülük ve İslamcılığı yok edeceklerine inanıyorlar çünkü...
Oyun budur.
Kanlı tuzak budur.
Türkiye'yi cehenneme çevirebilecek oyun içinde oyun budur.
Soru da şudur:
Bu kanlı tuzağın, oyunun arkasında yatan rezil mantığa teslim olacak mısınız Sayın Başbakan?..
Bu soruyu düşünün.


Dışarıdan gelen küresel krizin de etkisiyle birlikte eğik bir düzeyde kaymaya başlayan Türkiye'de yine seçim kazanabilirsiniz.


Ancak, siz de bu mantığa teslim olduktan sonra tıpkı 'eskiler gibi' yönetemezsiniz bu ülkeyi!


İzin vermezler çünkü...
---------------------------------------------
* Rusya'daki Avrasya'cı ve aşırı milliyetçi akımla ilgili son gelişmeler: Financial Times, Invasion's ideologues, Ultra-nationalists join the the Russian mainstream; 9 Eylül 08, sayfa 11

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 Türkiye Barzani'yi gidecek ve ona son bir uyarı yapılacak Artık bu işi bitir ya da sonucuna katlan

Türkiye Barzani'ye gidiyor
Türkiye Barzani'ye gidiyor
10 Ekim 2008 Cuma 18:44
Aktütün saldırısının ardından Türkiye harekete geçti. Kuzey Irak'a gidilecek. Ve Barzani'ye bakın neler söylenecek?

Türkiye PKK konusunda K.Irak yönetimi ile masaya oturmaya hazırlanıyor.

CNN Türk'ün haberine göre Dağlıca baskını sonrası alınacak tedbirler için Irak Merkezi yönetimi ile görüşen Türkiye, en son yaşanan Aktütün saldırısının ardından Kuzey Irak yönetimi ile PKK konusunda doğrudan görüşmelere başlamak üzere Kuzey Irak'a gitme kararı aldı.

Türkiye Barzani'yi gidecek ve ona son bir uyarı yapılacak. "Artık bu işi bitir ya da sonucuna katlan" denilecek.

Bir yandan Barzani uyarılırken, bir yandan da Özel Tim 11 yıl sonra bölgeye geri dönecek. Ve geri çağrılana kadar orada kalacak.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Uzak Doğu Sporları Türklere aittir.
Ropörtaj: Özden Toprak   10 Ekim 2008


Uzak Doğu Sporları Türklere aittir.
Dünya Mücadele Sanatları Federasyonu Başkanı Murtaza Ünlü, kendisiyle yaptığımız röportajda Uzak Doğu Sporları olarak bilinen mücadele sanatlarının (dövüş sporlarının) aslında Türklere ait olduğunu iddia etti.

*Mücadele sporlarını bize kısaca tanıtır mısınız? Neleri kapsamaktadır?

Mücadele sporlarını kısaca anlatacak olursak şöyle bir cevap vermemiz mümkün olabilir: Örneğin fiziksel olarak bir rakiple mücadele etmek, belli bir fiziksel kuvvet ve bütünlük istemektedir. Bu fiziksel bütünlük, sporcunun vücudunun rakibinden daha atak, esnek, kuvvetli ve dayanıklı olması gerekliliğini doğurur. Aksi takdirde esas amaç olan galip gelme sonucuna ulaşamaz. Yani bedeni ve ruhu disipline eden sporlar kendi içinde de bazı faklılıklar gösterseler bile bilimsel olarak beden eğitimi ve kendini müdafaa konusunda amaç rakip sporcudan kondisyon açısından ve teknik olarak üstün olmaktır.

Mücadele sporlarında temel nokta, en beklenmedik anda bile savaşmaya ve mücadele etmeye hazır olmaktır. Dolayısıyla çalışmalar, sezgilerden başlayıp teknik bilgilerin edinilmesine ve son noktada da kondisyon yeterliliğine doğru yol almaktadır.

Eğer yapılan faaliyet bir eğitim çalışması değil de yarışmaya yönelik ise sporcu, kendisi kadar bilgili bir rakipten sadece kondisyon olarak üstün olmayı hedefler. Çalışma şekli tamamen değişir ve işte bu noktada mücadele sporları ortaya çıkmaktadır.

* Mücadele sporları nasıl ortaya çıkmıştır? Gelişim sürecinden söz eder misiniz?

Mücadele etmek; kendini savunmak veya savaşmak olgusundan doğar. Savaşmak, hayatta kalmak adına fiziksel ve düşünsel olarak yapılan her eylemi içermektedir. İnsanlar da sadece içgüdüleri ile yaşadıkları dönemde hayatta kalma mücadelesi vermiş, bu nedenle “savaşma eylemini” gerçekleştirmişlerdir. Amaç, hayatta kalmaktan hayatı daha uygun kılmaya terfi ettiğinde ise artık saldırmaya gerek kalmamış, sadece saldırıdan korunma gereği oluşmuştur. Bu noktada da “savunma” ortaya çıkıyor. İnsanlar, varlığını tehlikeye sokan her şey için kendini savunmuş ve mücadele etmiştir. Savunmak ve mücadele etmek geçmişte genellikle fiziksel bir eylem iken günümüzde düşünsel ve psikolojik bir yoğunluk kazanmıştır. Ama zaman içerisinde “düşman olgusu” değişmemiş ve altyapıda da bir değişiklik olmamıştır. Dolayısıyla yöntemler değişse bile saldırının niteliği ve şekli değişmemiştir. Etkin mücadele ve savunma her anlamda kendi iç disiplininizi oluşturmanızdan geçer. Burada öğrenilmesi gereken de mücadele ve savunmanın öz disiplinidir. Bu yöntemler aynı zamanda hayatta karşımıza çıkacak engellerle başa çıkma yollarının tümüdür. Fiziksel ve ruhsal bütünlük sağlandığında kişi hayatla daha etkin şeklide başa çıkabilecektir.

* “Savunma Sanatı” deyimi çok yaygın bir şekilde kullanılıyor. Sizce savunmak; mücadele etmek sanat mıdır?

Tabiî ki bir sanattır. Üretkenlik sanatın ve sporun birbirinden ayrılmaz bütünlüğü içinde karşımıza çıkmaktadır. Üretkenliğin olmazsa olmaz bir öge olduğu mücadele ve savunma sanatlarında disiplini yok saymak mümkün değildir. Mücadele sanatlarında teknik, zeka ve yaratıcılığın buluşması bizi, savunurken ve mücadele ederken “sanat icra etme” noktasına yaklaştırır. Savunma ve mücadele sanatlarını farklı kılan özellikler (çözümsel düşünme yeteneği, estetik, enerjik olma, kuvvetlilik, dayanıklılık vb) var olanı geliştirmek ya da içimizdeki değerleri ve yetenekleri bir ritüel çerçevesinde ortaya çıkarmak sanatın bizatihi kendisidir. Bunları içeren bir çalışma ve buna bağlı bir gelişme söz konusu ise yapılan dövüşmek, didişmek, savaşmak, boğuşmak, mücadele etmek, yarışmak, kazanmak ya da kaybetmek değil “insanın mücadeleci yanının eğitilmesinin” en güzel yoludur.

 *Dünya Mücadele Sporları Federasyonu’nun kuruluş amacı nedir ve nasıl kuruldu?

Biz Dünya Mücadele Sporları Federasyonu olarak gücümüzü inancımızdan, tarihimiz ve geçmişimizden alarak yola çıktık. Zaten çalışmalarımızın odak noktası budur. Hedefimiz ise dünya genelinde “Türkiye merkezli” bir mücadele sporları ağı oluşturmak. Federasyonumuzun bünyesinde faaliyet göstermekte olan farklı spor branşlarının bizim için birer zenginlik kaynağı olduğunu düşünüyoruz. Mücadele sporlarını özel kılan da bu denli farklılıkların içerisinde belli bir bütünü temsil ediyor olmasıdır. Bu sebeple haklı olarak farklı olduğumuzu düşünüyoruz çünkü Federasyonumuz bünyesinde mücadele sporları kapsamında Türk ve dünya sporuna hizmet vermekte olan her bireyin yetenekli, enerjik, coşkulu ve üretken olduğunu biliyor ve böyle süreceğine de inanıyoruz.

*Peki bu Federasyonu kurma amacınız yalnızca spor faaliyetleri mi yoksa farklı hedefleriniz de var mı?

Bilirsiniz, dünyada bilimsel, ekonomik, kültürel ve sportif alanlarda standart koyma yetkisi, başlangıçta bir dernek veya şirket olarak kurulan, zaman içinde herkesin üye olduğu kurulların işidir. Kural koyan bu yapılanmaların hiçbirinin merkezi Türkiye’de değildir. Maalesef hemen hemen hiçbir alanda öncülük Türkiye’ye ait değildir.

Mesela güreş, ata sporumuz… Dünya Güreş Federasyonu’nun Türkiye’de olması beklenirdi ancak bu konuda zamanında girişim yapan ne yazık ki olmamıştır.

Dövüş sporları diye bildiğimiz sporlar da genelde herkesin bildiği gibi Japonya, Kore, Tayland, ABD, Çin, Danimarka ve Rusya gibi ülkelerin kontrolündedir.

Biz de bu genel anlayışı değiştirmek için Türkiye merkezli Dünya Mücadele Sporları Federasyonu’nu kurarak bu alanda ilk adımı atmış olduk.

Hedefimiz Türkiye ile diğer dost ve kardeş dünya ülkeleri arasında bir sportif ağ oluşturarak kurduğumuz yapıyı güçlü bir dünya federasyonu haline getirmek.

Dünya Mücadele Sanatları Federasyonu kurulurken uzun süre çalışmalar gerçekleştirilmiş; teknik, teorik ve bilimsel alt yapısı kendi alanlarında uzman Türk sporcularımız tarafından hazırlanmıştır. İddia ediyoruz ki Dünya Mücadele Sanatları Federasyonu, Uzak Doğu sporları olarak bilinen ama özünde Türklere ait olan mücadele sanatlarında öze dönüşün başlangıcı olacaktır. Bu konuda tüm kamu ve özel kuruluşlardan federasyonumuza destek vermelerini bekliyoruz.

*Başlangıçta bu federasyon kaç kulüple kuruldu? Ekipte hangi isimler var?

Biz bu federasyonu ilk başlarda 15 kulüple kurduk. Kısa zamanda 25 kulübe ulaştık. Şu anda ise Türkiye’nin her köşesinde spor kulübüne sahibiz. Asbaşkanlarımız Şenaydın Akkılınç, Cemal Çolak, Galip Gülen ve Mustafa Turan.

* Dövüş sporları ile uğraşan sporcular daha çok hangi gerekçelerle bu sporu öğrenmek istiyor?

Türkiye’de bu işi yapanlar, başlangıçta bu spor dallarının diğer spor dallarına göre daha ulaşılabilir, yaygın ve hesaplı olmasından dolayı tercihte bulunabiliyor. Lisanslı sporcularımızın geçmişlerine baktığımız zaman da bunu görmek mümkün zaten. Ancak bunun beraberinde kabalığı ve şiddeti getirdiği sanılıyor. Oysaki biz sporcularımıza ilk önce beden terbiyesini, ahlaklı ve erdemli olmayı öğretiyoruz. Örnek sporcu olmayı öğütlüyoruz. Bizi para karşılığı maç yapan insanlar olarak tanıyabiliyorlar ve amacımızın dövüşmek ve şiddet olduğunu düşünüyorlar. Hiç kimse beden terbiyesini esas almadan sporu sadece dövüş olsun diye yapmaz. Bizim işimizin özünde inanç, sabır ve sevgi var. Bu nedenle bu sporları öğrenmek isteyen gençlerimize uzun soluklu mücadelelerinde inanç ve sabrın zorunluluğuna ve mutlaka sevginin olduğuna inanmalarını, yaptıkları işin arkasında olmalarını, idealist olmalarını öğütlüyorum.

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
okuryazarhay | 10 Ekim 2008 15:52 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

GALALAR
DİĞER FİLMLER
AÇILIŞ PARTİSİ

SEANSLAR VE GÖSTERİM DÜZENİ

ÇEVİRİ DÜZENİ

 

Film Ekimi, 2002 yılından başlayarak, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından her yıl gerçekleştirilen "Sonbahar Film Haftası" etkinliğidir.

Etkinlik boyunca, izleyiciler tarafından merakla beklenen yeni ve ödüllü filmler Emek Sineması'nda gösterilmekte, ülkemizde gösterime de girecek

olan bazı filmlerin gala gösterimleri bu etkinlik çerçevesince yapılmaktadır.

 

 

Film Ekimi
Film Ekimi
 
 
 
 
 
 
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Eki
10
    
okuryazarhay | 10 Ekim 2008 15:50 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Kimya Ödülünde de bir Japon

08.10.2008 21:57:00
2008 Nobel Kimya Ödülü'nü bir Japon bilimadamı ve iki Amerikalı kimyacı kazandı.

 

Denizanalarıyla ilgili çalışma üç bilim adamına Nobel Ödülü getirdi.

2008 Nobel Kimya Ödülüne, ilk kez deniz analarında görülen yeşil floresan proteininin (GFP) keşfi ve geliştirilmesiyle ilgili çalışmalarıyla ABD’li bilim adamları Roger Tsien ve Martin Chalfie ile Japon bilim adamı Osamu Shimomura layık görüldü.

Yeşil floresan proteini, laboratuar ortamında, beyin hücrelerinin gelişimi ya da kanser hücrelerinin yayılması gibi canlı hücre süreçlerinin açıklanması için kullanılıyor. Daha önceleri, görünmez olan bu süreçler izlenemiyordu.

Shimomura, ilk kez Kuzey Amerika’da, kıyıya sürüklenen denizanalarının ultraviyole ışığına tutulduğunda yeşil bir şekilde parladıklarını keşfetti. 1967’deki bu keşfinden sonra 20 yıl boyunca Washington’daki Friday Harbor’a gitti. Ve orada günde 3 binden fazla denizanası topladı.

Chalfie, bu proteinin genetik açıdan değerini göstermek için keşfi daha da geliştirdi. Tsien ise renk paletini genişleterek, bilim adamlarının aynı anda farklı biyolojik süreçleri takip edebilmesini sağladı.

 

Hücredeki değişimler daha iyi açıklanabiliyor

 

Denizanalarındaki proteinin yeşil rengi, mavi ya da ultraviyole ışığına tutulunca ortaya çıkıyor. Bu da araştırmacıların, kanser hücrelerini, beyinde Alzheimer hastalığının gelişimini ya da zararlı bakterilerin büyümesini izah etmelerine yardımcı oluyor.

Daha da ilginci yeşil floresan proteini, hücrelerin içindeki süreçlerin izlenebilmesini sağlıyor.

Vücutta milyarlarca hücre var. Eğer bilim adamları bir hücre tipinin nasıl geliştiğini ve nasıl çalıştığını ne kadar iyi bilirlerse, bu sayede en az yan etkiye sahip ilaçlar üretebilirler.

Ödül haberini uyurken çalan telefonla aldığını söyleyen Tsien, çok mutlu olduğunu ve büyük bir sürpriz yaşadığını belirtti.

 

Japonya Başbakanı'nın sevinci

 

2008 Nobel Fizik Ödülü’nü Japon bilim adamlarının kazanması üzerine büyük bir sevinç yaşayan Japonya Başbakanı Taro Aso ise, bir yılda bu kadar çok Japon’un ödül kazanmasının kendisini çok şaşırttığını söyledi.

Bilim adamları 1 milyon 400 bin dolar tutarındaki ödülü de paylaşacak.

Nobel kimya ödülünü geçen yıl, ozon tabakasının neden inceldiğinin anlaşılmasına da yardımcı olan, katı yüzeylerdeki kimyasal süreçle ilgili çalışmaları nedeniyle Almanya'dan Gerhard Ertl kazanmıştı.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu