Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Mayıs 2008 tarihli yazilar (sayfa 8)Mayıs 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 16:54 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Patrik Mesrob II. görevi devretti

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II. sağlık sorunu nedeniyle görevini geçici olarak devretti. Ruhani Kurul, Başepiskopos Şahan Sıvacıyan’ı ‘Patrik Vekili’ olarak görevlendirdi

Uzun zamandır çeşitli sağlık sorunları Bulunan Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob Mutafyan, tedavi amacıyla patriklik görevini geçici olarak devretti.
Bir süre önce guatr ameliyatı olan ve nükleer tıp tedavisi gören, ardından uykuda solunum tutulması teşhisi konarak apne tedavisi gören Mesrob II’ye son olarak dokuzu profesör ve üçü uzman olmak üzere 12 doktor tarafından yapılan muayene sonucunda hafıza zayıflaması teşhisi kondu. Doktorlar, hafıza zayıflığının üç yıl önce başlamış olabileceğini belirterek tedavinin uzun süreceğini açıkladılar.
Mesrob II’ye doktorlar tarafından konan teşhisin ardından Kumkapı Ermeni Patrikhanesi Kazaz Amira Bezciyan Salonu’nda Patrik Vekili Başepiskopos Şahan Sıvacıyan ve Patrik Genel Vekili Episkopos Aram Ateşyan başkanlığında tam kadro olarak toplanan Türkiye Ermenileri Ruhani Kurulu, toplantıya patriklik danışmanları, Ermeni cemaatinin önderleri ve vakıf başkanları  da katıldı. Ruhani Kurul, toplantıda cemaat temsilcilerine aldığı kararları açıkladı.


VEKİL BAŞEPİSKOPOS SIVACIYAN • Türkiye Ermenileri Kurulu, Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’un tedavi amacıyla görevinden ayrı kaldığı süre boyunca Ermeni Patrikliği’ne Başepiskopos Şahan Sıvacıyan’ın vekalet etmesine, Patrik Genel Vekili Episkopos Aram Ateşyan’ın da Pakrikliğin ve kilisenin idari işlerini yönetmesine karar verdi. Patrik Mesrob II ise, Kumkapı’daki Patrikhane’de oturmaya ve tedavi görmeye devam edecek. Ruhani Kurul, ayrıca tüm cemaat üyelerine patrik için şifa duası yapma çağrısında bulundu. Patrik Mesrob II, 1998’de 42 yaşında iken patrik seçilmişti. Patrik, 2 Şubat 2004’te Antalya’ya giderken trafik kazası geçirmiş ve bir süre tedavi görmüştü.


 
 
( Taraf/SEYFİ GENÇ ) - 29.05.2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 16:51 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

  Etyen Mahçupyan

 

Kürtçe eğitim şart!

Modernist yönetimlerin vazgeçilmez tutkusudur eğitim... Hele yönetici elitin daha ‘gelişmiş’ sayıldığı, halkın ise cahil ve ‘geri’ görüldüğü ülkelerde eğitim neredeyse kutsal bir ritüel halini alır. Bu durumda yapılacak şey gerekirse zor da kullanarak halkı bir an önce eğitmekten ibarettir. Ne var ki bu ülkelerden hiçbirinde bu eğitim stratejisi başarılı olamamıştır. Sorun temel eğitimde değildir... Genelde okuma yazma oranı ve okul yılları yükselmiş, genel kültür seviyesinde bariz bir artış olmuştur. Ancak yönetimin hayal ettiği cehaletten kurtulma hali gerçekleşmemiştir. Çünkü modernist yönetimler eğitimin gerçek hayatın kazandırdığı deneyim, sağduyu ve kültürel etkileşim karşısında ne denli zayıf kaldığını bir türlü anlayamamışlardır. İnsanların eğitilerek resmî ideolojiye yaklaştırılmaları ancak bu kişilerin zaten resmî ideolojinin kültürü içinde kimlikleşmeleri halinde mümkün olabilir. Aksi halde verilen eğitim yabancılaşmanın tohumlarını atar ve bir süre sonra istenilenin tam tersi bir sonuçla baş başa kalırsınız...
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim seferberliği de teknik açıdan epeyce başarılı olmuş, ancak bu başarı ideolojik açıdan bakıldığında hüzünlü bir yenilgiyi ifade etmiştir. Bugün muhafazakâr kesim geçmişe nazaran hem nicel hem de nitel açıdan çok daha eğitimli. Bu eğitim muhafazakâr kesim içinde bir sekülerleşmeye de yol açmakta... Ne var ki söz konusu sekülerleşme yönetimin hayal ettiği üzere otoriter laikleşme yönünde olmuyor. Muhafazakâr kesim kendi dindarlığını dünyevi hale getirmekle birlikte dindarlıktan vazgeçmediği gibi, belki dindarlığı daha da anlamlı buluyor. Kısacası eğitim toplumu devlete yaklaştırmak bir yana, onu devletten uzaklaştırıyor ve üstelik özgüvenli bir kimlik de üretiyor.
Bu durum Kürtler açısından da çok farklı değil. “Türküm, doğruyum” diye başlayan tekerleme kıvamındaki klişeleri ‘eğitim’ sanan bir zihniyetin zaten toplumsal bir kaynaşma yaratması beklenemez. Ancak temel eğitimin artmasının Kürtleri ‘kazanmaktan’ ziyade, özgüveni olan bir Kürt kimliği yarattığını da görmek gerekiyor. Böylece onyıllar boyunca Güneydoğu’ya niçin yatırım yapılmadığını, yöre halkının eğitimsiz ve hizmetsiz bırakıldığını da anlıyoruz. Sorun bu tutumun uzun süre devam etmesinin mümkün olmaması ve uygun dünya konjonktürünü yakaladığı anda ayrılıkçılığa neden olacağıdır. Diğer bir deyişle Cumhuriyet’in modernist eğitim anlayışı bir ikilemle karşı karşıyadır: Hiç eğitim vermemek muhtemel bir bölünmeye kucak açacak, buna karşılık eğitimin yaygınlaştırılıp derinleştirilmesi siyasete talip olan bir Kürt kimliği yaratacaktır.
Çözüm ise iki türlüdür... Ya bütün bu Kürtler’den bir biçimde kurtulacaksınız, ya da demokrasiyi nihayet kabulleneceksiniz. Kimsenin kuşkusu olmasın ki eğer dünyadaki güç dengeleri ve zihniyet ortamı müsait olsaydı, Kürtler için de ‘ulusal’ bir tehciri öneren çok sayıda sorumlu devlet adamı çıkardı. Ancak dönem o dönem değil... Diğer taraftan Türkiye’nin Kürtler’e yönelik eğitim olanaklarını kısarak gidebileceği bir yer de yok. Çünkü böyle bir politika ayrılıkçılığı ‘yurt içi’ bir entelektüel ve ideolojik Kürt pozisyonuna dönüştürerek ‘federasyonu’ ciddi bir tez haline getirebilir. Temel eğitim eksiği olmayan, kamusal alana talip olan ancak önü kesilen bir kimliğin – eğer ayrılıkçı değilse- özyönetimci olacağı açıktır.
Eğer yabancıların bu işlere karışması istenmiyorsa, bölgenin her açıdan ülkenin geri kalanına entegre edilmesi gerekiyor. Ama bu yeterli değil... Gerçek anlamda, yani özgürlüklerin adil ve eşit kullanılabildiği bir demokrasinin de hayata geçirilmesi şart. Bunun da asgari adımı Kürtçe eğitimin serbest olması ve devlet tarafından desteklenmesidir. Cumhuriyet denen yönetim biçimini ayrımcılık üzerinden kurduğunuz zaman, bu ayrımcılığa maruz kalan özgüvenli kimliklerin kendiliğinden siyasetten feragat edeceklerini sanmak bariz bir ideolojik ahmaklıktır. Türkiye bu ahmaklığın ceremesini uzun yıllardır çekiyor. Erdoğan da bu yapısal bozukluğun dışına çıkma cesaretine sahip gözükmüyor. Ancak maalesef toplum onların sağduyusunun gelmesini bekleyecek halde değil ve akılcılığın eşiği geçilmek üzere...

28.05.2008

 

 Darbenin çaresizliği

Bu topraklar cumhuriyet rejimi ilan edildiğinden beri hiç yaşamadığı bir kırılma ile karşı karşıya. Tek parti döneminin anlayışını yansıtarak, resmî ideoloji ile beslenerek ve darbelerle tahkim edilerek günümüze kadar gelmiş olan bürokratik vesayet artık taşınamaz hale gelmiş durumda. Askerî bürokrasinin yanına yargıyı da alarak bir tür perde arkası yasama ve yürütme işlevi gördüğü ülkemizde, cumhuriyet rejiminin bir türlü demokrasiyi içselleştirememesinin maliyeti doğal olarak bu kurumların sırtına yükleniyor. Dolayısıyla ‘olması gereken’ cumhuriyet rejimi açısından bakıldığında söz konusu kurumların giderek bir meşruiyet sorunları var. Sorun tabii ki bu kurumların var olmalarıyla ya da yapmaları gereken asli işlevlerinin niteliği ile ilgili değil. Sorun bu kurumların ‘var olmayı’ bazı ideolojik işlevlere dayandırmaları ve asli görevlerini bu çerçeve içinde ifa etmeleri. Diğer bir deyişle Türkiye’de asker ve yargı demokratik cumhuriyet rejimlerinin çizdiği kurumsal tutum ve işlevleri yapma görevine razı gözükmüyorlar. Hatta tam aksine bu tutum ve işlevleri kendilerine göre yorumlayarak totaliter bir rejimin ima edeceği tarzda kullanıyorlar. Bunu yapmanın meşruiyeti ise Cumhuriyet’in ve ilkelerinin korunmasına dayandırılıyor...
Ne var ki böyle bir yaklaşım bizzat Cumhuriyet’in gayri demokratik niteliğinin ısrarla savunulmasından başka bir şey ifade etmiyor ve söz konusu kurumlar da gayri demokratik bir konumu kendi ‘öz’ nitelikleri olarak sunmaktan gocunmuyorlar. Oysa dünya artık epeyce farklı bir noktada ve gayri demokratik olan hiçbir şeyin meşru görülmesi pek mümkün değil. Böylece asker ve yargı, sırf kendi tutumları ve yaptıkları nedeniyle bir meşruiyet sorunu üretmiş durumdalar. Öte yandan toplumsal açıdan meşru görülmeyen bir davranışın siyaseti etkilemesi ve kalıcı bir başarı kazanması da olanaksız. O nedenle bugün yürütülmeye çalışılan darbe süreci bir çaresizliği yansıtmakta... Darbeyi becermek toplumsal onayı, bu ise toplumsal meşruiyeti gerektiriyor. Oysa darbeyi yürütmeye yönelik her adım bu meşruiyetin temelini daha da tırpanlıyor.
Sonuç olarak bugün yargı nasıl kurtulacağını bilemediği bir girdabın içinde yuvarlanmakta. Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun doğrudan kendisine zarar veren bildirisi, yargı mekanizmasının bütününü de rahatsız etmiş oldu. Çünkü bu bir ‘cemaat’... Ve zaman dayanışma zamanı... Dolayısıyla Danıştay’dan da bir destek atımı geldi. Ama bu çıkış, yargının girdap içindeki savrulmasını hızlandırmaktan öte bir işlev kazanmadı. Açıklamanın mantıksal temeli yargının Cumhuriyet’i ve onun Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerinde yerleşik ilkelerini koruma görevine sahip olduğu. Gerçekten da yasalar böyle diyor... Ancak aynı yargı evrensel hukuk kurallarıyla da bağlı. Yargının cumhuriyet rejimini bir hukuk devletine mi, yoksa bürokratik bir oligarşiye doğru mu götüreceği ise kendi zihniyetiyle bağlantılı. Görünen o ki tüm şikâyetlerine karşın, yargının bir bağımsızlık sorunu yok, çünkü istedikleri gibi bildiri yayınlamak bir yana, bununla doğrudan hem siyasete hem de yürümekte olan yargı süreçlerine müdahale edebiliyorlar. Demek ki hukuk devleti ile bürokratik oligarşi arasındaki tercih esas olarak yargının kendisini, toplumu ve cumhuriyeti nasıl algıladığı ile ilgili bir mesele. Cumhuriyet’i koruma gerekçesi altında yasama ve yürütmeye siyasi ‘norm’ koyan, dolayısıyla kuvvetler ayrılığını ihlal eden ve bunu resmî ideolojinin nüfuzuna dayandıran bir yargının hukuk devleti ile tabii ki hiçbir ilişkisi olamaz.
Hazin olan, yargının demokratik bir sistemin gereklerini, evrensel hukukun ilkelerini kavramamış olması ve kendi varlığının gerekçesini hiç de demokratik olmayan bir cumhuriyet anlayışında ararken Cumhuriyet’i de hukuk devleti çerçevesinin dışına itelemesidir. Öte yandan yaşadığımız darbe süreci, yargının da kendisini tanıması için bir fırsattır... Çünkü darbenin çaresizliği giderek yargının çaresizliğine dönüşürken, muhtemelen bu kurumun içinden de birçokları artık ideolojik bağnazlığın sözcüsü olan ve meşruiyet zemini kayan bir yargının parçası olmak istemeyeceklerdir.

27.05.2008

 

 

Cumhuriyet olamayan cumhuriyet

Yıllar önce Sovyet sistemini gerçek yüzüyle ortaya koyan olağanüstü bir belgesel izlemiştik. ‘Sıradan Faşizm’ adını taşıyan film totaliter yönetimin günlük hayatı nasıl tahakküm altına aldığını göstermekten öte, faşizan düşüncenin nasıl sıradanlaşıp düzeysizleştiğini neredeyse gülünç denebilecek örneklerle gözler önüne seriyordu. Yaşanan şey ‘sosyalizm’ adı takılmış olan faşizmin ideolojik olarak doğallaşması ve toplumu sanki alternatifsiz bir ahmaklığa mahkûm etmesiydi. Türkiye zihniyet açısından Rusya’ya son derece benzeyen bir ülke... Bizde de kendimize özgü adlar taktığımız ama aslında faşizan olan rejimlere bariz bir yatkınlık var.
Ruslar ‘sosyalizm’ kelimesinin ardına sığınarak kendi faşizmleri ile yüzleşmekten on yıllar boyu kaçtılar. Ne yazık ki bizde de bazı kişi ve kurumlar bunu ‘cumhuriyet’ kavramı üzerinden zorlama gayreti içindeler. Buna göre ‘cumhuriyet’, devletin ve onun has oğlanlarının doğruları bildiği, halkın ise kendisini bu doğrulara göre değiştirme görevini yerine getirdiği ölçüde ‘vatandaş’ olabildiği rejimin adı... Dolayısıyla da seçimle iktidara talip olan siyasetçiler ve bir bütün olarak yasama organı, gerçekte kerhen tahammül edilen bir nifak potansiyeli olarak algılanmakta. Yasamanın siyaset dışı kılınması ise en azından rejimin ‘imajı’ açısından sorunlar taşıyor, çünkü meşru bir yürütme mekanizması oluşturmayı zorlaştırıyor. Çare, herkesin bildiği gibi, siyaset alanının hiyerarşik olarak ikiye bölünmesi ve ekonomi gibi basit ve ‘teknik’ meseleleri siyasetçilere bırakırken; kimlik, vatandaşlık ve ideoloji gibi ‘temel’ meseleleri yürütme bürokrasisinin ve yargının uhdesinde tutmakta aranıyor. Bu durumu ‘normal’ göstermek için gerekli maddeler anayasaya konmakla kalınmıyor, söz konusu kurumların iç tüzükleri de ona göre düzenleniyor...
Böylece ancak demokratlıktan nasibini almamış, totaliter ülkelerde mümkün olabilecek bir hukuksal altyapı oluşmakta: Bir yandan asker ve yargı Cumhuriyet’in ve onun ilkelerinin koruyucusu, öte yandan da bunu sağlayan yasa maddelerinin değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor! Sırf bu durum bile yaşadığımız rejimin totaliter niteliğine gönderme yapmakta... Ama dahası da var, çünkü asker ve yargının korumakta oldukları rejim –biz adına cumhuriyet desek de- evrensel olarak cumhuriyet dendiğinde kastedilen rejimin niteliklerinden epeyce uzak. Kısacası bizde asker ve yargı, ‘cumhuriyet’ dediğimiz ama cumhuriyet olmaktan uzak olan otoriter bir rejimi bu haliyle tutma mücadelesi içindeler.
Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisinin içeriğine girildiğinde bu özellik çarpıcı bir biçimde insanın karşısına çıkıyor. Açıklama “yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırıların Cumhuriyet’in temel ilkelerini zedeler hal aldığı” tespitini öne sürmekte. İronik olan şu ki yargıya olan eleştiriler zaten bu kurumun ‘hukuk devleti olma’ ilkelerine göre davranmaması nedeniyle yapılıyor. Kendisini yasama ve yürütme yerine koyan bir yargının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmaması karşısında, yüksek yargı salt kendi varlığından hareketle Türkiye’yi bir hukuk devleti sayıyor ve üstelik bu var olma halini Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle özdeşleştiriyor. Diğer bir deyişle yargının ne yaptığının hiçbir önemi yokmuş gibi davranılmakta, sanki ne yaparsa yapsın söz konusu eylem ‘hukuksal’ olacakmış gibi varsayılmakta ve Cumhuriyet’in de ‘tam da bu’ rejim olduğu söylenmektedir. Oysa basit bir izan ve sağduyu düzeyi bile, yargının topluma kabul ettirmeye çalıştığı bu anlayışın toplumu ve demokrasiyi dışlayan, açık bir tahakküm rejimini ifade ettiğini görmek için yeterli.
Aynı mantık yaşanan son süreci değerlendirdiğinde daha da deşifre olmakta, karşımıza yasamanın anayasal değişiklik yapamayacağını, önerilmiş olan değişikliklerin yasa dışı yollarla engellenmesi gerektiğini ima eden cümleler çıkmaktadır. Unutmayın ki totaliter bakışı itiraf eden bu önermelerin altında tüm daire başkanlarının imzası var... Dolayısıyla sorun kişilerle değil, doğrudan kurum kültürüyle ilgili ve bu kurum kültürü yıllardan beri tüm topluma benimsetilmeye çalışılıyor. Ne var ki demokrat zihniyetin kaçınılmaz hale geldiği günümüzde, bu tür rejimlere artık dünyanın hiçbir yerinde ‘cumhuriyet’ denmiyor. Siz kendinize bu adı taksanız bile...

25.05.2008

 

Otoriter laikliğin dört hali

Son dönemde en umut verici gelişmelerden biri muhakkak ki muhafazakâr kesimde dindarlığı çok daha dünyevi terimler içinden yorumlayan ve dünyaya entegre olmayı hedefleyen bir orta sınıfın çıkmasıydı. Ancak sosyolojik açıdan o denli önemli gözükmese de, ideolojik bağlamda çok daha kritik bir değişim daha yaşandı: Laik kesim de kendi içinde bölündü ve şimdilik daha azınlıkta kalan bir grup insan demokrat bir pozisyonu açıkça savunmaya başladı. Bu insanlar yaşanmakta olan hukuk darbesine halen karşı çıkmakta, söz konusu kapanma davasının hayata geçirilememiş bir dizi darbe girişiminin uzantısı olduğunu savunmakta ve bu nedenden dolayı da AKP’nin ne denli demokrat olduğu gibi ilişkisiz bir gündeme fazla takılmadan bu partiye siyaseten destek vermekteler. AKP’nin ne olduğunun bu tavırla hiçbir ilgisi yok, çünkü daha önce de defalarca söylendiği üzere, demokratlık başkalarının tutumuna bağımlı olarak ‘demokrat’ davranmayı ima eden faydacı bir anlayış değil...
Laik kesimdeki bu bölünmenin darbe özlemcileri için büyük bir ‘darbe’ olduğu açık... Nitekim muhafazakâr kesimden gelen insanları ağızlarıyla kuş tutsalar bile ‘gayrimeşru’ ilan edebileceğiniz garip bir ‘hukuk’ altyapımız ve buna uygun ‘hukukçularımız’ mevcut. Çünkü bizdeki ‘hukuk’, adalet dağıtımına kimliksel temel üzerinden bakıyor ve kimliği de devletin saptadığı vatandaşlık tanımına bağlı olarak, yani ayırımcı bir bakışla belirliyor. Ne var ki darbenin başarılı olması laik kesimin sağlayacağı meşruiyete muhtaç ve bu da laiklerin bölünmemesini gerektiriyor. Oysa bugün laik kesim geri dönüşü olmayan bir biçimde ikiye ayrılmış durumda...
Demokratları çıkardığımız zaman ise geriye doğru olanı bildiklerine vehmeden ve doğru olanın kendi kimlikleriyle doğal olarak bağlantılı olduğunu zanneden otoriter zihniyetli bir çoğunluk kalıyor. Epeyce heterojen bir yapı arz eden bu kesimin içinde ise dört aşamalı bir kimliksel duruşla karşılaşıyoruz.
İlk grup muhafazakâr kesimi gerçekten de tanımayan, Türkiye’deki değişimi algılamayan ve anlamayan, bu nedenle de dindarlardan gelen her türlü talebin zararlı olacağını düşünen ‘bilgisiz’ insanlardan oluşuyor. Bunlar manipülasyonlara son derece açıklar ve ‘cumhuriyet’ mitingleri türünden eylemlere bilinçsizce katılarak kendilerini kolayca ‘bilinçli’ hissedebiliyorlar. Öte yandan bilmediklerini bilmeye çalışmak gibi bir arzuları da yok... ‘Keşke dindarlar olmasaydı’ türünden naif bir cemaatçiliğin ‘siyaset’ sanıldığı bir ortamdan söz ediyoruz.
Ancak herkesin böylesine bilgisiz olduğunu söylemek hiç de kolay değil. Birçokları yaşanan değişimi görmekle birlikte, bu değişimin kendilerine verilmiş olan öğreti ışığında istenmeyen bir durum oluşturduğunu düşünüyorlar. Tarihin insanlığı ‘ileriye’ doğru götürdüğüne ve bu ilerlemenin belirli kimliklerde somutlaştığına inanıyorlar. Kullandıkları fikri çerçeve ise resmî ideoloji, yani kemalizm... Bu bakış ideolojik onay verilmeyen her değişimin bizatihi yanlış olduğunu ima ediyor. Böylece ortaya bilgiyi görmezden gelen ve boşluğu salt ideoloji ile dolduran bir ‘cahiller’ grubu çıkıyor.
Öte yandan cehaleti siyasete dönüştürenlerin içinde herkes sanıldığı kadar bilinçsiz değil. Bazıları bu dönüşümü kasten, sırf kendi imtiyazlarını ve iktidar alanlarını savunmak için kullanıyor. Yaşam biçimlerini koruma kisvesi altında davet edilen darbenin, gerçekte doğrudan güç ve nüfuz sağlayacağını umuyorlar. Bunlara kısaca ‘ahlaksızlar’ demek mümkün...
Tabii bir de ne bilgisiz, ne bilinçsiz ne de ahlaksız olanlar var... Bunlar muhafazakâr kesimdeki değişimin modernleşme olduğunun, kemalizmin günümüzde hiçbir derde deva olamayacağının ve de iktidar alanındaki güç kaymalarından çıkar sağlamanın ahlaki olmadığının farkındalar. Ama yine de AKP’nin kapatılmasını, başörtülülerin üniversiteye girememesini, gerekirse askerin yönetime el koymasını destekliyorlar. Bu tercih belli ki doğrudan zihniyetle alakalı... Bunlar aramızdaki ‘faşistler’...
Çoktan seçmeli bir durumla karşı karşıya değiliz, çünkü birçoğumuz bu seçimi ‘kendiliğinden’ yapıyoruz. Ama belki de artık durup kendimize bakmanın zamanıdır...

* * *
NOT: Değerli okurlar, birkaç hafta yurtdışında olacağımdan, yazılarıma bir süre ara vereceğim. Yeniden görüşmek üzere…

20.04.2008

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 16:49 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Ahmet Altan

 

Midas’ın kulakları

Ankara yakınlarında kurulmuş olan Frigya’nın en ünlü iki kralından biri olan Midas, mitolojiye göre bir gün tanrılar arasında yapılan bir müzik yarışmasına hakem olarak çağırılır.
Kır Tanrısı Pan kavalıyla güzel şarkılar çalar ama Apollon gümüşten liriyle tanrılara yaraşan melodilere ses verir.
Diğer hakemler Apollon’u birinci seçerken Midas oyunu Pan’dan yana kullanır.
Ve Apollon’u çok kızdırır.
Tanrı Apollon, “güzel müzikten anlamayan birine eşek kulağı yakışır” deyip Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir.
Çok utanır Midas.
Gerçeği halkından saklayabilmek için uzun bir külahla dolaşmaya başlar.
Ama bir gün uzayan saçlarını kestirmek için berberini çağırır ve külahını çıkartır.
Berber, gerçeği görür.
Gördüğünü başkalarına anlatırsa öleceğini de bilir.
Uzun zaman bu sırla dolaşır ama sonunda artık bu sırrı taşıyamaz hale gelir.
Bir kuyuya eğilerek bağırır:
“Midas’ın kulakları eşşek kulakları.”
Bu ses, sudan toprağa, topraktan kamışlara, kamışlardan ovalara yayılarak insanlara ulaşır ve herkes gerçeği öğrenir.
Hiçbir sır ilelebet gizli kalamaz çünkü.
Ben kendimi bildim bileli bizim devletin de “uzun kulakları” vardır ve sürekli olarak insanları dinler.
Eskiden bu “gerçek” fısıltılar halinde tekrarlanırdı ama o fısıltılar zamanla yayıldı ve insanlar gerçeği öğrendiler.
Daha sonra bu “dinleme” işi biraz daha kurala bağlandı.
Birini dinlemek için yargıdan izin almak, izin alabilmek için de neden dinleme yapılması gerektiğine dair kanıtlar göstermek gerekiyordu.
Son zamanlarda birçok suçlu bu “yasal” dinlemeler sayesinde yakalandı.
Ama şimdi anlaşılıyor ki “yasal” olmayan dinlemeler de sürüyor.
Önce Anayasa Mahkemesi üyelerinden Osman Paksüt’ün arabasının arkasında bir “dinleme” arabası yakalandı.
Bunun bir tesadüf olduğu söylendi.
Önceki gün ise CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın makam odasında yaptığı bir konuşmanın kayıtları yayınlandı bir gazetede.
Türkiye’nin başkenti Ankara’da, ana muhalefet partisinin genel sekreterini “yabancıların” dinleyip kayıtları bir Türk gazetesine verdiklerini düşünmek pek mümkün değil.
Belli ki bunu devletin “birimlerinden” biri yapmış.
Ve izinsiz bir şekilde gerçekleştirilen bu dinlemeyle “yasa” dışına çıkılmış.
Devlet birimleri yasadışı işler yapıp onu bunu dinlemeye başladılar mı “kulakları uzar” ve Midas’ın berberinin söylediği gibi “eşşek kulakları” gibi olur.
“Eşşek kulaklı” birimler bir devlet için iyi bir şey de değildir.
Hukuksuzluk anlamına gelir.
Zaten bizim bu ülkedeki en büyük sorunumuz da bu.
Devletin görevlilerini hukuk içinde tutabilmeyi bir türlü beceremiyoruz.
Devrilmiş bir şişedeki su gibi hep hukuk dışına doğru akıyorlar.
Üstelik bunu niye yaptıkları da tam belli değil.
Niye ana muhalefet partisinin yöneticisini dinlerler?
Böyle bir dinlemenin “polisiye” bir nedeni olmadığı, İçişleri Bakanı’nın “biz yapmadık” demesinden belli.
Aksi takdirde bir “neden” söylerdi.
Öyleyse neden dinlediler?
Bunun nedeninin “siyasi” olduğu çok açık.
Ya hükümet böyle bir emir verdi ve yakalandı.
Ya da hükümeti zor duruma düşürmek isteyen biri dinledi ve kayıtları yayarak hükümeti zor duruma düşürdü.
Her iki ihtimalde de devlet “suç” işlemiş oluyor.
Ve kafasına ne kadar uzun külahlar geçirirse geçirsin sonunda kulakları gözüküyor.
Bize de, manşetlere eğilip bağırmak düşüyor:
“Devletin kulakları eşşek kulakları.”

29.05.2008

 

 

Her Türk asker doğar

Benim yaşımdaki bir Türkün şaşırma duygusu epeyce bir aşınmıştır.
Kolay kolay şaşırmayız.
Tuhaflıklar, bu ülkede “normalin” bir parçasıdır.
Biraz daha eski bir dille ifade edersek, “tabiatı, gayritabiiliklerden” oluşmuş bir toplum burası.
Ama bazen öyle şeyler oluyor ki “tuhaflığın” bu kadarı, senin elde kalmış o son şaşırma kırıntılarını bile ayaklandırıyor.
“Yok canım” diyorsun, “artık bu da olmaz.”
Politika editörümüz İnci Hekimoğlu, toplantıda “şunu bir dinleyin” diyerek Bülent Ersoy hakkındaki iddianameyi okuyunca, doğrusu ya, masadaki herkes önce bir irkilip sonra kahkahalarla gülmeye başladı.
Gülünmeyecek gibi de değildi.
Savcı, hukuku falan unutmuş, aklına ne gelirse yazmıştı.
Tam bir “mahalle kahvehanesi” üslubunda esip gürlemişti.
Şu meşhur “mahalle baskısı”nın yazıya dökülüp “iddianame” kılığına girmiş haliydi karşımızdaki.
Savcı, Bülent Ersoy’u “suçlamak” için “her Türk asker doğar” klişesini bile eklemişti iddianameye.
Hukukçular benden daha iyi bilirler ama hukuk tarihinde “her Türk asker doğar” türünden bir lafı, “suçun” kanıtı olarak gösteren bir iddianameye herhalde pek sık rastlanmaz.
Böyle bir söz, çocuklarının beynini militarizm propagandalarıyla yıkayan bir toplumun sokaklarında, kıraathanelerinde, pazaryerlerinde, insanları “parasız” bir askerlik görevine zorlamak için “mahalle baskısı”nın bir aracı olarak tekrarlanabilir, ama bir iddianamede...
Türkiye için bile fazladır bu.
Bu, hukukun “mahalleleşmesi”, ölçülerini tümden yitirmesi anlamına gelir.
Bugün de yaşadığımız tam olarak bu.
Adalet mekanizmamız şirazesinden çıktı, ölçüsü, ilkesi kalmadı.
Hukukçularımız, hukuka aldırmıyor.
Ve, biz tam anlamıyla Kafkayen bir kâbus yaşıyoruz.
Çünkü hukukçular pervasızca hukukun sınırlarını çiğneyip geçiyor ama bunu eleştirdiğiniz zaman sizi mahkemeye gönderiyorlar.
Hukukçuların hukuksuzluğu serbest, bunu eleştirmek yasak.
Bir kısır döngünün içine hapsolmuşuz.
İki temel sorun çıkıyor karşımıza bu noktada, birincisi bu ülkedeki “zorunlu askerliğin” tartışılamaz olması ve bunun tartışılmasını engellemek için hukukun bütün sınırlarının zorlanması.
Niye bu ülkede gençlerin en önemli zamanını çalıp götürüyor askerlik?
“Her Türk asker doğduğu” için ben bu soruyu soramaz mıyım?
Şimdi benim hakkımda da bir dava açarlarsa, iddianameye “her Türk asker doğar” diye mi yazacaklar? Sorduğum sorunun cevabı bu mu?
Böyle soruların sorulmasını istemiyorlar biliyorum, bu ülkenin halkı her şeye “sorgusuzca” teslim olsun arzusundalar.
Ve sorulacak soruların önünü yasaklarla kesmeye çalışıyorlar.
Ama askerlik “zorunlu” olunca, eğitimden hukuka kadar birçok konuda çağın gerçeklerine uymayan bir çarpılma yaşıyoruz.
Her şey, insanları hiç soru sormadan askere gitmeye ikna edecek biçimde düzenleniyor.
Her eleştiri ya da soru mahkemeye gönderiliyor.
İkinci sorunumuz ise yargının siyasallaşması, halktan asla oy alamayacak siyasi bir partiye dönüşmesi.
Hangi kurum olursa olsun, bir kurum siyasallaştığı zaman kaçınılmaz olarak kendi mesleki ölçülerini ve değerlerini kaybeder.
Siyasallaşmış bir ordunun askerî yetenekleri azalır, siyasallaşmış bir adalet sisteminin terazisi çarpılır.
Biz bu çarpık teraziye artık neredeyse her gün rastlar olduk.
Adalet sisteminin içinde, eminim, bundan rahatsız olan insanlar da vardır ama onların sesi hiç çıkmıyor.
Biz hukuk adına hep “tuhaflıklarla” karşılaşıyoruz.
“Her Türk asker doğar” lafını “suç kanıtı” olarak iddianameye yazan savcılar var bu ülkede.
Kimse hesap soracak mı?
Hayır.
Çünkü “mahalle” bunu normal karşılıyor.
Bu mahallede “militarist” propaganda, hukuktan çok daha önemli.
“Her Türk asker doğar” lafına herkesin inanmasını bekliyorlar.
Lafın saçmalığının bir önemi yok.
Her Türk asker doğuyor.
Belki de şu “Türk” lafını biraz daha detaylandırmak bize durumu daha iyi anlatacak.
“Her Türk, dolayısıyla her Türk hukukçusu asker doğar.”
O yüzden de bir türlü hukukçu olamaz.
Sanırım, işin özeti bu.

28.05.2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 16:46 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Malatya Savcısı misyoner avında

Malatya Savcılığı, Zirve Katliamı Davası kapsamında başlattığı soruşturma dosyasına misyoner faaliyetleri hakkında internetten derlediği 500 sayfalık notu iliştirmiş.

Misyoner katliamını, müdahil avukatların azmettirdiğini ihbarı üzerine soruşturma başlatan Savcılık, cinayetleri âdeta maruz gösteren yanlı bilgileri dosyaya koydu.

Bilgilerde, misyonerlerin kışkırtmacı oldukları, Türkiye’yi bölmek istedikleri iddia edilirken, misyoner olduklarından şüphelenilen kişilerin açık isimleri de yer aldı

Malatya Savcılığı’nın misyoner katliamının müdahil avukatları hakkında başlattığı soruşturma kapsamında, avukatlar ve misyonerlikle ilgili 500 sayfalık ‘bilgi notu’nu dosyaya koyduğu öğrenildi.

 

İnternet ve gazetelerde yer alan bilgileri dava sürecinde değerlendirmek üzere toplayarak ‘resmi evrak’ statüsü kazandıran savcılığın soruşturma nedeni ise sahte imzalı bir ihbar mektubu. 

 


Cinayeti, davanın müdahil avukatlarının azmettirdiği iddia edilen mektup üzerine, avukatlar hakkında soruşturma başlatan savcılık, ihbar mektubunu yazan kişi hakkında ise hiçbir somut delile ulaşamadı ama üç klasörlük dava dosyasının bir klasörünü misyoner faaliyetlerine ayırdı.

 

Yaklaşık 500 sayfalık klasörde, adeta misyoner katliamının gerekçelerini oluşturan suçlamalar bulunduğu gibi ağır hakaretler de yer alıyor.


Klasördeki imzasız ve tarihsiz ilk 301 sayfalık dökümanın ise üniversitelerin web sayfaları, ya da bazı tartışma forumlarından alındığı dikkat çekiyor. Dokümanlarda kaynağı belli olmayan bilgilere dayanarak, isimleri açıkça verilen kişiler ajan ilan ediliyor ve adeta hedef haline getiriliyor. İşte savcının resmi evrakındaki ‘bilgi notları’:  


TAŞ, KÖPEK BENZETMESİ • “T.C devletinin varlığını asla kabul etmiyorlar. Toplumun çökmesi için kendi fikirlerinin telkinini yapıyorlar ve ısrarla dayatıyorlar (...) Misyonerler önce müzik konserlerinde broşür dağıtıp İncil ister misiniz diye anket yaparken şimdi daha tecrübeli, profesyonel anketler yapıyorlar, üstelik taşlar, sopalar bağlı köpekler serbest olarak! (...) Diyarbakır onların başkentidir. Buraya gelen bilgiler yurt dışına gönderilir. Ekümenik İstanbul’dur. Ayasofya gözağrısıdır.”

MİSYONERLİĞİN AMACI •
 
Ankara’da devlet kurumlarında çalışan bazı
 
bürokratlarla çok iyi dostlukları varmış. Bu bürokratlar öğrenciyken eğitim için
 
Amerika’ya gittiklerinde bu misyonerlerle tanışmışlar ve yardım almışlar.
 
 
Türkiye’de yakın gelecekte, misyonerler idari kadrolaşmaya gideceklermiş,
 
 
bütün engeller kalkacakmış, bu konuda en büyük politik destekçileri AKP’ymiş.
 
 

MİSYONERLER KIŞKIRTMACI • Soruşturma dosyasında misyonerlerin Yunanistan ve ABD’de örgütlü Kürt derneklerinin misyoner örgütlenmeler olduğu öne sürüldü.
 
Soruşturma dosyasına Ali Rıza Bayzan imzalı misyonerlik ve PKK ilişkisinin anlatıldığı
 
“Protestan misyoner örgütlerin Türkiye operasyonu”
 
başlıklı yazı da girdi. Yazıda, “Yaptığımız araştırmaya göre, Türkiye’de Protestanlar örgütlü, sistematik ve stratejik bir Hıristiyanlaştırma projesi yürütüyor” deniyor.

‘AJAN ÖĞRETMENLER’ • “Gizli servis ajanı misyoner öğretmenler: Misyoner öğretmenler ‘...’ Ödemiş’te, ‘...’ ise İzmir’de ikamet eder. ‘...’ İzmir’de ev kiliseleri kurar. Z. ismindeki bayanı yetiştirdiler ve görevlendirdiler. Bu kişinin telefonu...

KİLİSE LİSTESİ • Soruşturma dosyasına, kiliselerin isim ve adreslerinin yanı sıra papaz isimleri, kaç kişinin buraya geldiği bilgileri de yer alıyor.

SEMİNERLERİ TARTIŞILMIŞTI • Malatya’daki okullarda Türk Ocaklarının Misyonerliğe karşı çalışmaları kapsamında seminerler veren Yrd. Dç. Dr. Şükrü Uslu’nun bir raporu da soruşturma dosyasına girdi.


 
 
( Taraf/SİBEL HÜRTAŞ/ANKARA ) - 29.05.2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

TAM ÜYE OLMAK İÇİN KARARLIYIZ   Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

 

Resim
 IRAK'IN KUZEYİNE HAVA OPERASYONU

ResimANKARA - Genelkurmay Başkanlığı, Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit edilen PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne ait 16 adet hedefin, Türk Hava Kuvvetleri savaş uçaklarınca bugün saat 11.00'den itibaren icra edilen hava harekatı ile etkili olarak vurulduğunu bildirdi.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan bilgi notunda şunlar kaydedildi: ''Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit edilen PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne ait 16 adet hedef, Türk Hava Kuvvetleri savaş uçaklarınca 29 Mayıs 2008 günü saat 11.00'den itibaren icra edilen hava harekatı ile etkili olarak vurulmuştur.
Söz konusu hedefler, her zaman olduğu gibi titiz ve ayrıntılı bir analiz sonucu belirlenmiş; sivil halk ve yerel unsurların olumsuz etkilenmemeleri için gereken hassasiyet gösterilmiştir.
Başarıyla tamamlanan harekat sonucu hedeflerde oluşan hasar ve zayiatın tespiti çalışmaları devam etmektedir.''

 ''TAM ÜYE OLMAK İÇİN KARARLIYIZ''

ResimİSTANBUL -

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Avrupa Birliği'ne katılım noktasında hem hükümet olarak, hem de toplum olarak bizler tam üye olmak için kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türkiye olarak biz ne kadar bu noktada olumlu bir yaklaşım içindeysek Avrupalı dostlarımızdan da aynı olumlu yaklaşımı bekliyoruz'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Avrupa Vakıflar Merkezi'nin (EFC) 19. Genel Kurul toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Şu anda 35 fasıl üzerinde müzakerelerin yürütüldüğünü belirten Erdoğan, ''Avrupa Birliği'ne katılım noktasında hem hükümet olarak, hem de toplum olarak bizler tam üye olmak için kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Buna herhangi bir şüpheci yaklaşım söz konusu değil. Üzerimize düşen ne ise bunları yapıyoruz. Görevlerimizi yerine getiriyoruz. Türkiye olarak biz ne kadar bu noktada olumlu bir yaklaşım içindeysek Avrupalı dostlarımızdan da aynı olumlu yaklaşımı bekliyoruz'' diye konuştu.
Erdoğan, Türkiye'nin müzakere sürecinden bağımsız olarak reformlarını kararlılıkla yaptığını ve tam anlamıyla uygulanması için de sıkı şekilde takip ettiğini belirterek, ''Türkiye'nin birliğe katılım sürecinde bazı üye ülkeler tarafından önümüze çıkarılan fasıllar içinde olan maddeler değil, siyasi yaklaşımlar bizi üzmektedir. Siyasi yaklaşımlarla önümüzün kesilmek istenmesini anlayamıyoruz. Türkiye'nin önüne çıkarılan bu engeller, bu zorluklar, bu çifte standartlar toplumumuzda AB'ye yönelik var olan desteği de ciddi şekilde erozyona uğratıyor''dedi.

 Dinleme iddiaları TBMM Genel Kurulu gündeminde
"ORTAK KOMİSYON KURALIM"
ResimANKARA - İçişleri Bakanı Beşir Atalay, dinleme olaylarının araştırılması için TBMM'de ortak komisyon kurulmasını önerdi ve kendisini istifaya davet eden CHP'lilere, ''Beni CHP Bakan yapmadı, istifa etmiyorum'' diye seslendi.
Beşir Atalay, TBMM Genel Kurulunda, CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay'ın CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın odasının dinlenmesiyle ilgili gündemdışı konuşmasına cevap verdi.
Okay'ın iddialarını kabul etmediğini bildiren Atalay, CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın bir vali ile yaptığı konuşmasının Pazartesi günü bir gazetede yayımlandığını hatırlatarak, ''Çarşamba gününe kadar telefon dinlenmesiyle ilgili herhangi bir şikayet ve açıklama yapılmıyor. Çarşamba günü bir başka gazete bunu haber yapınca Sayın Deniz Baykal açıklama yapıyor'' diye konuştu.
Cumhuriyet savcılarını görev davet ettiğini ve idari soruşturma başlattığını bildiren Atalay, ''Karanlıklarla, komplolarla işimiz yok. Biz, açıklığı, özgürlüğü ve insan haklarını savunuyoruz'' dedi.
TBMM'de dinleme olaylarının araştırılması için bütün partilerin katılımıyla ortak bir komisyon kurulması çağrısında bulunan Atalay, bazı CHP milletvekillerinin istifa etmesi konusunda laf atması üzerine, ''(Bu olayların açıklığa kavuşturulması noktasında) Hükümet olarak her türlü katkıyı vermeye hazırız. CHP'den daha çok biz istiyoruz bunun aydınlatılmasını. Beni CHP Bakan yapmadı, istifa etmiyorum'' dedi.

ÇİÇEK'TEN CHP'YE HODRİ MEYDAN

ResimANKARA - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, dinleme iddialarını değerlendirirken, ''CHP, devletin yapacağı incelemelere tereddütle bakıyorsa, kuralım bir komisyon Meclis boyutuyla araştıralım. CHP'nin yaptığı gibi karanlığa karşı kurşun sıkmak yok. Hodri meydan'' dedi.
CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın dinlenildiğine ilişkin iddialar konusunda soruları yanıtlayan Çiçek,  kanunsuz dinlemenin önünde, arkasında olmayacaklarını ifade ederek, bu tür iddialar karşısında Cumhuriyet savcılarının harekete geçerek, soruşturma başlattıklarını anımsattı.
Çiçek, bu konuda yargı ne istiyorsa Hükümetin gereğini yapacağını, idari anlamda yapılacakların da İçişleri Bakanlığınca yerine getirileceğini bildirerek, şöyle konuştu:
''CHP, devletin yapacağı bu incelemelere tereddütle bakıyorsa, kuralım bir komisyon Meclis boyutuyla araştıralım. Biz, teklif ediyoruz. Kuralım Meclis komisyonunu ve sorumluları ortaya çıkaralım. Biz, erik yemedik karnımız ağrımaz. Kimse devletin faaliyetiyle ilgili flu alan bırakmasın.''

AK PARTİ'DEN MECLİS ARAŞTIRMASI İÇİN ÖNERGE
AK Parti Grup Başkanvekilleri, CHP Genel Sekreteri  Sav'ın dinlenilmesine ilişkin iddiaların araştırılarak, gerekli tedbirlerin tespit edilmesi amacıyla Meclis Araştırması açılması için önerge verdi.
Grup Başkanvekilleri Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ , Parlamentoda basın toplantısı düzenledi. Ergin, konuyla ilgili Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergeyi TBMM Başkanlığına sunduklarını bildirdi.

 İLLER ARASI ÖĞRETMEN ATAMASI YARIN
ResimANKARA - Öğretmenlerin illeri arası yer değiştirme suretiyle atamaları yarın yapılacak.
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan (MEB) yapılan açıklamaya göre, bakanlığa bağlı resmi eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenlerin, ''2008 Yılı Öğretmenlerin İller Arası İsteğe ve Zorunlu Çalışma Yükümlülüğüne Bağlı Yer Değiştirme Kılavuzu'' hükümleri çerçevesinde 12-23 Mayıs 2008 tarihleri arasında elektronik ortamda alınan başvurularına dayalı olarak gerekli şartları taşıyanların iller arası yer değiştirme suretiyle atamalarının yapılacağı bildirildi.
Eğitim kurumu bazında yapılacak olan atamaların yarın saat 14.00'te Bakanlık merkez binası Başöğretmen Salonu'nda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, Bakanlık üst düzey bürokratlarının, öğretmenler ve ailelerin katılımıyla bilgisayar ortamında gerçekleştirileceği belirtildi.
İller arası yer değiştirme suretiyle atama sonuçları, aynı gün Bakanlığın ''http://personel.meb.gov.tr/'' adresinden duyurulacak.

OKS ADAYLARININ SINAV YERLERİ BELLİ OLDU

ResimOrta Öğretim Kurumları Seçme Sınavı'na (OKS) girecek adayların sınav yeri bilgileri belli oldu.
Milli Eğitim Bakanlığından, 8 Haziran 2008 Pazar saat 10.00 da yapılacak OKS yeri bilgilerinin belli olduğu bildirildi.
Adayların sınav yerleri, e-Okul Veli Bilgilendirme Sisteminden (http://e-okul.meb.gov.tr/Ilkogretim/Veli/iov00001.aspx) adresinden, ''Sınav Bilgileri'' bölümünden, öğrencinin TC Kimlik Numarası ve okul numarası ile öğrenilebilecek.
''Sınav Giriş Belgesi'' ise bugünden itibaren okul müdürlüklerince onaylanarak adaylara teslim edilecek. Adaylara, ayrıca sınav belgesi gönderilmeyecek.

 YILDIRIM: ALMANYA İLE EĞİTİM VE DEMİR YOLU TAŞIMACILIĞINI GÖRÜŞTÜK
Almanya'nın Leipzig kentinde devam eden ''Uluslararası Taşımacılık Forumu''na (ITF) katılan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Almanya ile sürdürülen işbirliğinin daha çok eğitim ve demir yolu taşımacılığının yeniden yapılandırılması konusunda olduğunu söyledi.
   29.05.2008 - 19:33:00

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

27 Nisan muhtırasının,367 saçmalığının,iktidar partisini kapatma teşebbüsünün, asker ve yargı tehditlerinin, statüko'nun devamını istemenin hiç bir haklılığı yok

 kimin iktidar olacağı kavgası yerine, hukuk'a esaslı, demokratik bir cumhuriyet inşasının en temel harcı 'yeni bir Anayasa' nasıl yapılır ?
esas 'kavgamız' bu idi..

yüzde 47 küsurun kuvveti ile, 'Kurucu Meclis' bile oluşturabilinirdi...

kaybettiğimiz bu bir sene de, kör kuyuya düşmemiş olur, hatta, genel mutabakatın yarısına bile gelmiş olabilirdik...

ne oldu?

bir sene bir hiç ile geçti...aksak ve hastalıklı demokrasimizde en başa geri dönüyoruz...

korkarım,
normalleşme 'türk usulü' ile mümkün değil...

 

 


'türk usulü normalleşme'

'Yeryüzü dinamiklerinden ayrılmış bir Türkiye artık mümkün değildir' demekteler ...
'izin vermezler'
veya 'iç sosyal dinamikler eskinin hakkından gelecektir' diye düşünmekteler...
yahut,
'harcı derinden karılmış statüko'yu deviremezler; statüko değişecekse,yeni statüko 'yu da ancak biz kotarırız' diye diretmekteler...

Herkes, tarafını seçiyor, mevzi alıyor.

çarpışarak kazanmak isteyenler,
çarpışarak kaybetmek isteyenler,

çarpışırken vurulmak isteyenler,
çarpışırken vurmak isteyenler,

iki tarafın da paylaştıkları ortak hedef:'karşı tarafı bütün herşeyi ile birlikte silmek...'

pişman olan yok...

'has demokratız, eksiksiz demokratız' diyerek iktidarı intihara götürenler'den ...
yahut,
statüko'yu her çeşit darbe, müdahele vasıtası ile sürdürmeye yemin etmişler'den hiçbiri pişman değil...hepsi çıldırmış...

27 Nisan muhtırasının,367 saçmalığının,iktidar partisini kapatma teşebbüsünün, asker ve yargı tehditlerinin, statüko'nun devamını istemenin hiç bir haklılığı yok...

Şemdinli'de statüko'ya teslim olmanın, AB sürecinden kopmanın, 12 Eylül'ü silmek yerine 12 Eylül'ün imkanlarını kullanmanın, YÖK'ü kaldırmak yerine YÖK'e sahip olmayı tercih etmenin,Temel Hak ve Özgürlükleri hepten genişletmek yerine türban özgürlüğünde kalmanın, Cemil Çiçek'in hükümette kalmasının,işçilere düşman olmanın,
1 Mayıs rezaletini bilhassa engellememenin, çok kültürlü, çok sesli bir topluma tahammül etmemenin, sünni, müslüman ve türk olmayanı dışarda bırakmanın,taraftar basın-medya oluşturmanın da bugünkü halimizi tayin etmediğini söyleyemeyiz...

ve asıl sorumluluk da iktidar olanda olacağından, -çünkü hükümet etme, yasa yapma erki kendisindedir- AKP'nin vebali büyüktür...

Esas mesele 'yeni anayasa' yapmaktı. 22 Temmuz'un ertesi bütün 'esas' olan şartlar oluşmuştu.O günler, hatırlayalım,hepimizin diline 'yeni anayasa' pelesenk olmuştu. o  gün, ertesi hafta, sonraki ay, 'taslak' açıklanacaktı...

Sonra ne olduysa, 'velev ki' diye başlayan süreç...

belli ki, 'Cemil Çiçek' lere teslim olundu...
geldiğimiz nokta budur...

'normalleşme' mutlaka gerçekleşecektir, kısa vadede değilse orta vade de Türkiye  'normalleşecek' diye buyurulmasına itirazım var...

mesele, 'yeryüzünün aktığı yöndeki en kuvvetli akıntının tersine yüzmenin mümkün olamayacağı değil... pekala herşey mümkün...geriye gitmek de mümkün... hatta ileriye gidiyormuş gibi heveslenip, Rusya, Çin modellerinin 'otoriter statüko' modeli ile yeryüzü ile aykırı düşmemek bile mümkün...

kimin iktidar olacağı kavgası yerine, hukuk'a esaslı, demokratik bir cumhuriyet inşasının en temel harcı 'yeni bir Anayasa' nasıl yapılır ?
esas 'kavgamız' bu idi..

yüzde 47 küsurun kuvveti ile, 'Kurucu Meclis' bile oluşturabilinirdi...kaybettiğimiz bu bir sene de, kör kuyuya düşmemiş olur, hatta, genel mutabakatın yarısına bile gelmiş olabilirdik...

ne oldu?

bir sene bir hiç ile geçti...aksak ve hastalıklı demokrasimizde en başa geri dönüyoruz...

korkarım,
normalleşme 'türk usulü' ile mümkün değil... 

25-5-2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 12:34 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
29
    
okuryazarhay | 29 Mayıs 2008 12:33 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz
Nepal'de cumhuriyet ilan edildi

29.05.2008 08:30:00

 

Nepal’de 239 yıllık monarşi resmen sona erdi. Nepal parlamentosu, 239 yıllık krallığa son verilerek cumhuriyete geçilmesini kabul etti. İktidara Maocu gerillaların partisinin kontrolündeki hükümet geçti. Parlamentoda yapılan oylamada 560 oyla krallığın sona erdirilmesi kararlaştırıldı. Oylamada 4 karşı oy kullanıldı. Kral Gyanendra’ya, sarayı boşaltması için 15 gün süre verildi. Saray, seçilecek cumhurbaşkanı tarafından kullanılacak.

 

 

 

 

 

 

 

Ülkede, 10 Nisandaki seçimlerden önce siyasi partiler 601 üyeli kurucu meclisin ilk oturumunda monarşiyi ilga etmesi ve cumhuriyet ilan etmesi konusunda anlaşmıştı.

Parlamentoda yapılan oylamada 560 oyla krallığın sona erdirilmesi kararlaştırıldı. Oylamada 4 karşı oy kullanıldı. Kral Gyanendra’ya, sarayı boşaltması için 15 gün süre verildi. Saray, seçilecek cumhurbaşkanı tarafından kullanılacak.

 

 

 

 

 

 



Halk nezdindeki popülaritesi iktidara zorla el koyduğu 1 Şubat 2005’ten bu yana düşen Kral Gyanendra, bölgesel bir yöneticinin 1769’da Katmandu’yu ele geçirip Nepal’i birleştirerek kurduğu monarşinin sonuncu kralı oldu.

Gyanendra, ağabeyi kral Birendra’nın oğlu Veliaht Prens Dipendra’nın, 1 Haziran 2001’de babasıyla birlikte annesi Kraliçe Aishwarya ve hanedanın 6 üyesini vurarak öldürmesinden sonra tahta çıkmıştı. Veliaht prens, aile üyelerini öldürdükten sonra intihar etti.

NEPAL’DEKİ KRALLIK TARİHİ
1951 yılında meşruti monarşiye geçilen Nepal’de 1962 yılında yeni anayasa ilan edildi. 2 Mayıs 1980’de ise partisiz yönetim kabul edildi. 1990’da Kral Birendra Bir Bihram Şah Deva iktidar tekelini gevşetti. 19 Nisan 1990’da başbakanlığa Krişna Prasat Bhattanai’nin getirilmesiyle otuz yıldır ilk kez bağımsız bir hükümet kuruldu. 1990 baharında çok partili sisteme geçilerek Nisan 1991’de seçimler yapıldı, ilk demokratik hükümet Mayıs 1991’de göreve başladı.

1 Şubat 2005 tarihinde Kral Gyanendra, yönetime zorla el koydu ve olağanüstü hal ilan etti. Ancak başkent Katmandu’da 19 gün süren kanlı gösterilerden sonra kral, 24 Nisan 2006’da yetkilerinden vazgeçti ve feshedilen parlamentonun yeniden açılmasını kabul etti.

Maocularla, geçici hükümeti oluşturan 7 parti arasında 21 Kasım 2006’da iktidarın paylaşımını öngören tarihi bir barış anlaşması imzalandı ve Şubat 1996’dan bu yana 13 bin kişinin ölümüne yol açan iç savaş sona erdi.

KRALIN PORTRELERİ KALDIRILDI
Nepal hükümeti, 24 Temmuz 2007’de Kral Gyanendra ve ailesinin yaşadığı Katmandu’daki kraliyet sarayını kamulaştırarak, monarşinin tamamen kaldırılması yönünde bir adım daha attı.

Nepal geçici meclisi ise, 28 Aralık 2007’de yaptığı oylamada, monarşiyi feshetti.

Ocak 2008’de geçici meclis Nepal’i resmen seküler bir devlet olarak ilan etti ve kralın portreleri bütün resmi dairelerden kaldırıldı. Ordunun ve diğer resmi kurumların isminden “Krallık” ibaresi çıkarıldı, Kral Gyanendra’yı öven eski milli marş yerine kabul edilen yeni milli marş 3 Temmuz 2007’de halka duyuruldu.

KRALI BEKLEYEN TAPINAK
60 yaşındaki kral, son olarak pazartesi günü Kraliçe Komal’la birlikte Katmandu’nun 25 km dışındaki Dakshinkali tapınağına giderek, Hindu güç tanrıçası Kali’ye 5 değişik havyan kurban etti.

Hindistan’ın doğusundaki, Hinduizmin en kutsal yerlerinden biri olan Jagannath Tapınağı ise monarşinin ilga edilmesinin, Nepal Kralının kendi tapınaklarındaki yerini değiştirmeyeceği bildirdi. Çünkü yüzlerce yıl Nepal kralı, Hindu koruma tanrısı Tanrı Vişnu’nun yeryüzüne geri dönmüş hali olarak saygı görüyor.

Kutsal kent Puri’deki tapınak, özellikle Krişna ve Vişnu tanrılarının takipçileri olmak üzere Hindular için önemli bir hac merkezi.

ABD’DEN MAOCU HÜKÜMETE GARANTİ
24 Mayıs 2008’de Nepal Başbakanı Girija Prasad Koirala, nisandaki seçimleri kazanan Maoculardan yeni hükümeti kurmalarını istedi. Maocular, 10 Nisanda yapılan seçimlerde 601 üyeli mecliste 220 sandalye kazanmıştı. Kurucu meclisin en az 2 yıl süren bir çalışmadan sonra yeni anayasayı hazırlaması bekleniyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Orta ve Güney Asya’dan sorumlu yardımcısı Evan Feigenbaum, Maocu liderlerle dün görüştü ve ABD’nin Maocuların çoğunluğu oluşturacağı yeni Nepal yönetimiyle işbirliği yapmaya devam edeceği garantisini verdi.

 

 

 

 

 

 



8 MADDELİK ANLAŞMA İMZALANDI
Yeni Nepal, etnik gruplarla hükümet arasında varılan anlaşma gereği federal bir yapıda olacak. Nepal İçişleri Bakanı Krişna Sitaula, yaklaşık bir aydır süren müzakerelerin ardından tarafların sekiz maddelik anlaşmaya imza attığını söyledi.

Bakan Sitaula, anlaşmanın özerk bölgeler oluşturulmasını içerdiğini söylemiş, ancak ayrıntıların 10 Nisanda kurucu meclisin seçilmesinden sonra belirleneceğini açıklamıştı. Etnik gruplar, mecliste sandalyelerin yüzde 30’unun kendilerine ayrılmasını, ordu ve kamu işyerlerinde nüfuslarına oranla iş verilmesini istiyor.

Kültürel özellikleri ve dilleriyle komşu Hindistan’a yakın olan ve 26 milyonluk nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Madhesiler, parlamentoda sadece yüzde 15 oranında temsil edildikleri için şiddetli protesto gösterileri düzenlemişti. Yaklaşık iki hafta süren gösterilerde 9 kişi ölmüştü.

ŞERPALAR VE GURKALAR
Büyük bir siyasi değişikliğin eşiğindeki Nepal’de, yüzyıllık gelenekler de değişimin etkilerinden kaçamayacak gibi görünüyor. Bu geleneklerin başında Nepallilerin temel bir özelliği olan gözüpekliğe dayanan iki zorlu meslek bulunuyor: Şerpalık ve Gurka askerliği.

Şerpa, Nepal’in dağlık bölgesinde yaşayan bir etnik grubun adı. Şerpalar, son 500 yıl içinde Doğu Tibet’ten Nepal’e göç etti. Şerpa sözü, Tibet dilinde doğu anlamına gelen “şer” ve halk-insan anlamına gelen “pa” ekinden oluşuyor, yani “doğulu” anlamına geliyor. Kadın şerpalara ise “şerpani” deniyor.

Şerpa terimi aynı zamanda, erkek olan ve dağ rehberliği yapan yerel halkı tanımlamak için kullanılıyor. Bu şerpalara fiziki bakımdan güçlü, yüksek irtifaya dayanıklı seçkin dağcılar ve bölgeyi iyi tanıyan uzmanlar olarak bakılıyor. Ancak dağcılık yapan Şerpaların mutlaka Şerpa etnik grubuna mensup olması gerekmiyor.

GURKALARIN KADERİ DE DEĞİŞECEK
Nepal’de genel seçimlerin sürpriz galibi eski Maocu gerillalar, 239 yıllık krallığın yanı sıra yaklaşık 200 yıllık geleneğe sahip Gurka askerlik geleneğini ve mesleğini de tehdit ediyor.

Kurulacak hükümette büyük ortak olacağına kesin gözüyle bakılan Maocular, Gurkaların artık yabancı ülkelerin ordularında paralı askerlik yapmasını istemediklerini belirtiyor.

Başbakan olması beklenen, önde gelen Maocu liderlerinden Baburam Bhattarai, “Vatandaşlarınızın yabancı ordulara paralı asker olarak girmesi gibi tiksindirici bir uygulama sona erdirilecek” diyor.

İngiliz ve Hint ordularında istihdam edilen, cesaret ve dövüşkenlikleriyle ünlü Gurkaların yabancı ordularda paralı askerlik yapmalarının başlıca nedeni yoksulluk.

Gurkaların yabancı ordularda asker olmalarının yoksulluk dışında ikinci nedeni ise Hintlilerin çoğunlukta olduğu Nepal’deki kast temelli ayrımcılık. Nepal ordusunda subay olmuş Gurkaya çok az rastlanıyor.

Himalayaların batı ve doğu eteklerinde yaşayan 3 milyonluk bir kabile olan Gurkalar, İngiliz ordusunun 1800’lerin başlarındaki Nepal’i işgal girişimine karşı savaşırken dövüşkenlikleri, sadakatleri ve cesaretleriyle göze çarptı. İngilizler, 1815’den itibaren Gurkaları orduya almaya başladı ve kısa süre sonra Gurka alayları kuruldu.

Bugün İngiliz ordusunda 3 bin 400 kadar Gurka askeri bulunuyor, Hindistan ordusundaki Gurka sayısı ise 40 bin. Gurkalar, ayrıca Singapur ordusunun seçkin birliklerinde görev yapıyor.

GURKA TARİHİNDE KİLOMETRE TAŞLARI
* Britanya, 1815’de Gurkaları askere almaya başladı.
* Hindistan Britanya krallığına karşı ayaklanırken, Gurkalar Britanya’ya sadık kaldı ve 1857’deki büyük ayaklanmanın bastırılmasına yardım etti.
* Gurkalar Viktorya Çağı’nda Britanya’nın sömürgeci savaşlarında imparatorluk safında çarpıştı.
* Birinci Dünya Savaşı sırasında neredeyse Gurka toplumunun tüm erkek nüfusu olan 200 bin kadar Gurka Britanya ordusunda hizmet verdi. İkinci Dünya Savaşı’nda ise 250 bin kadar Gurka Britanya ordusunda savaştı. İki savaşta toplam 30 bin Gurka öldü, yaklaşık 5 bin Gurka cesaret madalyası kazandı.
* Yakın tarihlerde Gurkalar, Malaya, Borneo, Fakland Adaları, Bosna, Körfez Savaşı ve Afganistan’da Britanya ordusunda görev yaptı.
* Geçen yıl 17 bin 349 Gurka Britanya ordusuna asker olmak için başvurdu ve ağır, çetin test ve deneylerden sonra sadece 230’u kabul edildi.
* Gurkaların Ayo Gurkhali-Gurkalar Geliyor narası düşmanlarına korku salmaya devam ediyor.
* Kadın Gurkalar, 2010 yılından itibaren orduya kabul edilecek.

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu