www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Patrik Mesrob II. görevi devretti
Türkiye
Ermenileri Patriği Mesrob II. sağlık sorunu nedeniyle görevini geçici
olarak devretti. Ruhani Kurul, Başepiskopos Şahan Sıvacıyan’ı ‘Patrik
Vekili’ olarak görevlendirdi
Uzun
zamandır çeşitli sağlık sorunları Bulunan Türkiye Ermenileri Patriği
II. Mesrob Mutafyan, tedavi amacıyla patriklik görevini geçici olarak
devretti.
Bir süre önce guatr ameliyatı olan ve nükleer tıp tedavisi
gören, ardından uykuda solunum tutulması teşhisi konarak apne tedavisi
gören Mesrob II’ye son olarak dokuzu profesör ve üçü uzman olmak üzere
12 doktor tarafından yapılan muayene sonucunda hafıza zayıflaması
teşhisi kondu. Doktorlar, hafıza zayıflığının üç yıl önce başlamış
olabileceğini belirterek tedavinin uzun süreceğini açıkladılar.
Mesrob
II’ye doktorlar tarafından konan teşhisin ardından Kumkapı Ermeni
Patrikhanesi Kazaz Amira Bezciyan Salonu’nda Patrik Vekili Başepiskopos
Şahan Sıvacıyan ve Patrik Genel Vekili Episkopos Aram Ateşyan
başkanlığında tam kadro olarak toplanan Türkiye Ermenileri Ruhani
Kurulu, toplantıya patriklik danışmanları, Ermeni cemaatinin önderleri
ve vakıf başkanları da katıldı. Ruhani Kurul, toplantıda cemaat
temsilcilerine aldığı kararları açıkladı.
VEKİL BAŞEPİSKOPOS SIVACIYAN •
Türkiye Ermenileri Kurulu, Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob’un
tedavi amacıyla görevinden ayrı kaldığı süre boyunca Ermeni
Patrikliği’ne Başepiskopos Şahan Sıvacıyan’ın vekalet etmesine, Patrik
Genel Vekili Episkopos Aram Ateşyan’ın da Pakrikliğin ve kilisenin
idari işlerini yönetmesine karar verdi. Patrik Mesrob II ise,
Kumkapı’daki Patrikhane’de oturmaya ve tedavi görmeye devam edecek.
Ruhani Kurul, ayrıca tüm cemaat üyelerine patrik için şifa duası yapma
çağrısında bulundu. Patrik Mesrob II, 1998’de 42 yaşında iken patrik
seçilmişti. Patrik, 2 Şubat 2004’te Antalya’ya giderken trafik kazası
geçirmiş ve bir süre tedavi görmüştü.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Etyen Mahçupyan
Kürtçe eğitim şart!
Modernist
yönetimlerin vazgeçilmez tutkusudur eğitim... Hele yönetici elitin daha
‘gelişmiş’ sayıldığı, halkın ise cahil ve ‘geri’ görüldüğü ülkelerde
eğitim neredeyse kutsal bir ritüel halini alır. Bu durumda yapılacak
şey gerekirse zor da kullanarak halkı bir an önce eğitmekten ibarettir.
Ne var ki bu ülkelerden hiçbirinde bu eğitim stratejisi başarılı
olamamıştır. Sorun temel eğitimde değildir... Genelde okuma yazma oranı
ve okul yılları yükselmiş, genel kültür seviyesinde bariz bir artış
olmuştur. Ancak yönetimin hayal ettiği cehaletten kurtulma hali
gerçekleşmemiştir. Çünkü modernist yönetimler eğitimin gerçek hayatın
kazandırdığı deneyim, sağduyu ve kültürel etkileşim karşısında ne denli
zayıf kaldığını bir türlü anlayamamışlardır. İnsanların eğitilerek
resmî ideolojiye yaklaştırılmaları ancak bu kişilerin zaten resmî
ideolojinin kültürü içinde kimlikleşmeleri halinde mümkün olabilir.
Aksi halde verilen eğitim yabancılaşmanın tohumlarını atar ve bir süre
sonra istenilenin tam tersi bir sonuçla baş başa kalırsınız...
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim seferberliği de teknik açıdan epeyce
başarılı olmuş, ancak bu başarı ideolojik açıdan bakıldığında hüzünlü
bir yenilgiyi ifade etmiştir. Bugün muhafazakâr kesim geçmişe nazaran
hem nicel hem de nitel açıdan çok daha eğitimli. Bu eğitim muhafazakâr
kesim içinde bir sekülerleşmeye de yol açmakta... Ne var ki söz konusu
sekülerleşme yönetimin hayal ettiği üzere otoriter laikleşme yönünde
olmuyor. Muhafazakâr kesim kendi dindarlığını dünyevi hale getirmekle
birlikte dindarlıktan vazgeçmediği gibi, belki dindarlığı daha da
anlamlı buluyor. Kısacası eğitim toplumu devlete yaklaştırmak bir yana,
onu devletten uzaklaştırıyor ve üstelik özgüvenli bir kimlik de
üretiyor.
Bu durum Kürtler açısından da çok farklı değil. “Türküm, doğruyum” diye
başlayan tekerleme kıvamındaki klişeleri ‘eğitim’ sanan bir zihniyetin
zaten toplumsal bir kaynaşma yaratması beklenemez. Ancak temel eğitimin
artmasının Kürtleri ‘kazanmaktan’ ziyade, özgüveni olan bir Kürt
kimliği yarattığını da görmek gerekiyor. Böylece onyıllar boyunca
Güneydoğu’ya niçin yatırım yapılmadığını, yöre halkının eğitimsiz ve
hizmetsiz bırakıldığını da anlıyoruz. Sorun bu tutumun uzun süre devam
etmesinin mümkün olmaması ve uygun dünya konjonktürünü yakaladığı anda
ayrılıkçılığa neden olacağıdır. Diğer bir deyişle Cumhuriyet’in
modernist eğitim anlayışı bir ikilemle karşı karşıyadır: Hiç eğitim
vermemek muhtemel bir bölünmeye kucak açacak, buna karşılık eğitimin
yaygınlaştırılıp derinleştirilmesi siyasete talip olan bir Kürt kimliği
yaratacaktır.
Çözüm ise iki türlüdür... Ya bütün bu Kürtler’den bir biçimde
kurtulacaksınız, ya da demokrasiyi nihayet kabulleneceksiniz. Kimsenin
kuşkusu olmasın ki eğer dünyadaki güç dengeleri ve zihniyet ortamı
müsait olsaydı, Kürtler için de ‘ulusal’ bir tehciri öneren çok sayıda
sorumlu devlet adamı çıkardı. Ancak dönem o dönem değil... Diğer
taraftan Türkiye’nin Kürtler’e yönelik eğitim olanaklarını kısarak
gidebileceği bir yer de yok. Çünkü böyle bir politika ayrılıkçılığı
‘yurt içi’ bir entelektüel ve ideolojik Kürt pozisyonuna dönüştürerek
‘federasyonu’ ciddi bir tez haline getirebilir. Temel eğitim eksiği
olmayan, kamusal alana talip olan ancak önü kesilen bir kimliğin – eğer
ayrılıkçı değilse- özyönetimci olacağı açıktır.
Eğer yabancıların bu işlere karışması istenmiyorsa, bölgenin her açıdan
ülkenin geri kalanına entegre edilmesi gerekiyor. Ama bu yeterli
değil... Gerçek anlamda, yani özgürlüklerin adil ve eşit
kullanılabildiği bir demokrasinin de hayata geçirilmesi şart. Bunun da
asgari adımı Kürtçe eğitimin serbest olması ve devlet tarafından
desteklenmesidir. Cumhuriyet denen yönetim biçimini ayrımcılık
üzerinden kurduğunuz zaman, bu ayrımcılığa maruz kalan özgüvenli
kimliklerin kendiliğinden siyasetten feragat edeceklerini sanmak bariz
bir ideolojik ahmaklıktır. Türkiye bu ahmaklığın ceremesini uzun
yıllardır çekiyor. Erdoğan da bu yapısal bozukluğun dışına çıkma
cesaretine sahip gözükmüyor. Ancak maalesef toplum onların sağduyusunun
gelmesini bekleyecek halde değil ve akılcılığın eşiği geçilmek üzere...
28.05.2008
Darbenin çaresizliği
Bu topraklar cumhuriyet rejimi ilan edildiğinden beri hiç yaşamadığı
bir kırılma ile karşı karşıya. Tek parti döneminin anlayışını
yansıtarak, resmî ideoloji ile beslenerek ve darbelerle tahkim edilerek
günümüze kadar gelmiş olan bürokratik vesayet artık taşınamaz hale
gelmiş durumda. Askerî bürokrasinin yanına yargıyı da alarak bir tür
perde arkası yasama ve yürütme işlevi gördüğü ülkemizde, cumhuriyet
rejiminin bir türlü demokrasiyi içselleştirememesinin maliyeti doğal
olarak bu kurumların sırtına yükleniyor. Dolayısıyla ‘olması gereken’
cumhuriyet rejimi açısından bakıldığında söz konusu kurumların giderek
bir meşruiyet sorunları var. Sorun tabii ki bu kurumların var
olmalarıyla ya da yapmaları gereken asli işlevlerinin niteliği ile
ilgili değil. Sorun bu kurumların ‘var olmayı’ bazı ideolojik işlevlere
dayandırmaları ve asli görevlerini bu çerçeve içinde ifa etmeleri.
Diğer bir deyişle Türkiye’de asker ve yargı demokratik cumhuriyet
rejimlerinin çizdiği kurumsal tutum ve işlevleri yapma görevine razı
gözükmüyorlar. Hatta tam aksine bu tutum ve işlevleri kendilerine göre
yorumlayarak totaliter bir rejimin ima edeceği tarzda kullanıyorlar.
Bunu yapmanın meşruiyeti ise Cumhuriyet’in ve ilkelerinin korunmasına
dayandırılıyor...
Ne var ki böyle bir yaklaşım bizzat Cumhuriyet’in gayri demokratik
niteliğinin ısrarla savunulmasından başka bir şey ifade etmiyor ve söz
konusu kurumlar da gayri demokratik bir konumu kendi ‘öz’ nitelikleri
olarak sunmaktan gocunmuyorlar. Oysa dünya artık epeyce farklı bir
noktada ve gayri demokratik olan hiçbir şeyin meşru görülmesi pek
mümkün değil. Böylece asker ve yargı, sırf kendi tutumları ve
yaptıkları nedeniyle bir meşruiyet sorunu üretmiş durumdalar. Öte
yandan toplumsal açıdan meşru görülmeyen bir davranışın siyaseti
etkilemesi ve kalıcı bir başarı kazanması da olanaksız. O nedenle bugün
yürütülmeye çalışılan darbe süreci bir çaresizliği yansıtmakta...
Darbeyi becermek toplumsal onayı, bu ise toplumsal meşruiyeti
gerektiriyor. Oysa darbeyi yürütmeye yönelik her adım bu meşruiyetin
temelini daha da tırpanlıyor.
Sonuç olarak bugün yargı nasıl kurtulacağını bilemediği bir girdabın
içinde yuvarlanmakta. Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun doğrudan kendisine
zarar veren bildirisi, yargı mekanizmasının bütününü de rahatsız etmiş
oldu. Çünkü bu bir ‘cemaat’... Ve zaman dayanışma zamanı... Dolayısıyla
Danıştay’dan da bir destek atımı geldi. Ama bu çıkış, yargının girdap
içindeki savrulmasını hızlandırmaktan öte bir işlev kazanmadı.
Açıklamanın mantıksal temeli yargının Cumhuriyet’i ve onun Anayasa’nın
değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerinde yerleşik ilkelerini
koruma görevine sahip olduğu. Gerçekten da yasalar böyle diyor... Ancak
aynı yargı evrensel hukuk kurallarıyla da bağlı. Yargının cumhuriyet
rejimini bir hukuk devletine mi, yoksa bürokratik bir oligarşiye doğru
mu götüreceği ise kendi zihniyetiyle bağlantılı. Görünen o ki tüm
şikâyetlerine karşın, yargının bir bağımsızlık sorunu yok, çünkü
istedikleri gibi bildiri yayınlamak bir yana, bununla doğrudan hem
siyasete hem de yürümekte olan yargı süreçlerine müdahale
edebiliyorlar. Demek ki hukuk devleti ile bürokratik oligarşi
arasındaki tercih esas olarak yargının kendisini, toplumu ve
cumhuriyeti nasıl algıladığı ile ilgili bir mesele. Cumhuriyet’i koruma
gerekçesi altında yasama ve yürütmeye siyasi ‘norm’ koyan, dolayısıyla
kuvvetler ayrılığını ihlal eden ve bunu resmî ideolojinin nüfuzuna
dayandıran bir yargının hukuk devleti ile tabii ki hiçbir ilişkisi
olamaz.
Hazin olan, yargının demokratik bir sistemin gereklerini, evrensel
hukukun ilkelerini kavramamış olması ve kendi varlığının gerekçesini
hiç de demokratik olmayan bir cumhuriyet anlayışında ararken
Cumhuriyet’i de hukuk devleti çerçevesinin dışına itelemesidir. Öte
yandan yaşadığımız darbe süreci, yargının da kendisini tanıması için
bir fırsattır... Çünkü darbenin çaresizliği giderek yargının
çaresizliğine dönüşürken, muhtemelen bu kurumun içinden de birçokları
artık ideolojik bağnazlığın sözcüsü olan ve meşruiyet zemini kayan bir
yargının parçası olmak istemeyeceklerdir.
27.05.2008
Cumhuriyet olamayan cumhuriyet
Yıllar önce Sovyet sistemini gerçek yüzüyle ortaya koyan olağanüstü bir
belgesel izlemiştik. ‘Sıradan Faşizm’ adını taşıyan film totaliter
yönetimin günlük hayatı nasıl tahakküm altına aldığını göstermekten
öte, faşizan düşüncenin nasıl sıradanlaşıp düzeysizleştiğini neredeyse
gülünç denebilecek örneklerle gözler önüne seriyordu. Yaşanan şey
‘sosyalizm’ adı takılmış olan faşizmin ideolojik olarak doğallaşması ve
toplumu sanki alternatifsiz bir ahmaklığa mahkûm etmesiydi. Türkiye
zihniyet açısından Rusya’ya son derece benzeyen bir ülke... Bizde de
kendimize özgü adlar taktığımız ama aslında faşizan olan rejimlere
bariz bir yatkınlık var.
Ruslar ‘sosyalizm’ kelimesinin ardına sığınarak kendi faşizmleri ile
yüzleşmekten on yıllar boyu kaçtılar. Ne yazık ki bizde de bazı kişi ve
kurumlar bunu ‘cumhuriyet’ kavramı üzerinden zorlama gayreti içindeler.
Buna göre ‘cumhuriyet’, devletin ve onun has oğlanlarının doğruları
bildiği, halkın ise kendisini bu doğrulara göre değiştirme görevini
yerine getirdiği ölçüde ‘vatandaş’ olabildiği rejimin adı...
Dolayısıyla da seçimle iktidara talip olan siyasetçiler ve bir bütün
olarak yasama organı, gerçekte kerhen tahammül edilen bir nifak
potansiyeli olarak algılanmakta. Yasamanın siyaset dışı kılınması ise
en azından rejimin ‘imajı’ açısından sorunlar taşıyor, çünkü meşru bir
yürütme mekanizması oluşturmayı zorlaştırıyor. Çare, herkesin bildiği
gibi, siyaset alanının hiyerarşik olarak ikiye bölünmesi ve ekonomi
gibi basit ve ‘teknik’ meseleleri siyasetçilere bırakırken; kimlik,
vatandaşlık ve ideoloji gibi ‘temel’ meseleleri yürütme bürokrasisinin
ve yargının uhdesinde tutmakta aranıyor. Bu durumu ‘normal’ göstermek
için gerekli maddeler anayasaya konmakla kalınmıyor, söz konusu
kurumların iç tüzükleri de ona göre düzenleniyor...
Böylece ancak demokratlıktan nasibini almamış, totaliter ülkelerde
mümkün olabilecek bir hukuksal altyapı oluşmakta: Bir yandan asker ve
yargı Cumhuriyet’in ve onun ilkelerinin koruyucusu, öte yandan da bunu
sağlayan yasa maddelerinin değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor! Sırf
bu durum bile yaşadığımız rejimin totaliter niteliğine gönderme
yapmakta... Ama dahası da var, çünkü asker ve yargının korumakta
oldukları rejim –biz adına cumhuriyet desek de- evrensel olarak
cumhuriyet dendiğinde kastedilen rejimin niteliklerinden epeyce uzak.
Kısacası bizde asker ve yargı, ‘cumhuriyet’ dediğimiz ama cumhuriyet
olmaktan uzak olan otoriter bir rejimi bu haliyle tutma mücadelesi
içindeler.
Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisinin içeriğine girildiğinde bu
özellik çarpıcı bir biçimde insanın karşısına çıkıyor. Açıklama “yargı
erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli
saldırıların Cumhuriyet’in temel ilkelerini zedeler hal aldığı”
tespitini öne sürmekte. İronik olan şu ki yargıya olan eleştiriler
zaten bu kurumun ‘hukuk devleti olma’ ilkelerine göre davranmaması
nedeniyle yapılıyor. Kendisini yasama ve yürütme yerine koyan bir
yargının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmaması karşısında, yüksek
yargı salt kendi varlığından hareketle Türkiye’yi bir hukuk devleti
sayıyor ve üstelik bu var olma halini Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle
özdeşleştiriyor. Diğer bir deyişle yargının ne yaptığının hiçbir önemi
yokmuş gibi davranılmakta, sanki ne yaparsa yapsın söz konusu eylem
‘hukuksal’ olacakmış gibi varsayılmakta ve Cumhuriyet’in de ‘tam da bu’
rejim olduğu söylenmektedir. Oysa basit bir izan ve sağduyu düzeyi
bile, yargının topluma kabul ettirmeye çalıştığı bu anlayışın toplumu
ve demokrasiyi dışlayan, açık bir tahakküm rejimini ifade ettiğini
görmek için yeterli.
Aynı mantık yaşanan son süreci değerlendirdiğinde daha da deşifre
olmakta, karşımıza yasamanın anayasal değişiklik yapamayacağını,
önerilmiş olan değişikliklerin yasa dışı yollarla engellenmesi
gerektiğini ima eden cümleler çıkmaktadır. Unutmayın ki totaliter
bakışı itiraf eden bu önermelerin altında tüm daire başkanlarının
imzası var... Dolayısıyla sorun kişilerle değil, doğrudan kurum
kültürüyle ilgili ve bu kurum kültürü yıllardan beri tüm topluma
benimsetilmeye çalışılıyor. Ne var ki demokrat zihniyetin kaçınılmaz
hale geldiği günümüzde, bu tür rejimlere artık dünyanın hiçbir yerinde
‘cumhuriyet’ denmiyor. Siz kendinize bu adı taksanız bile...
25.05.2008
Otoriter laikliğin dört hali
Son dönemde en umut verici gelişmelerden biri muhakkak ki muhafazakâr
kesimde dindarlığı çok daha dünyevi terimler içinden yorumlayan ve
dünyaya entegre olmayı hedefleyen bir orta sınıfın çıkmasıydı. Ancak
sosyolojik açıdan o denli önemli gözükmese de, ideolojik bağlamda çok
daha kritik bir değişim daha yaşandı: Laik kesim de kendi içinde
bölündü ve şimdilik daha azınlıkta kalan bir grup insan demokrat bir
pozisyonu açıkça savunmaya başladı. Bu insanlar yaşanmakta olan hukuk
darbesine halen karşı çıkmakta, söz konusu kapanma davasının hayata
geçirilememiş bir dizi darbe girişiminin uzantısı olduğunu savunmakta
ve bu nedenden dolayı da AKP’nin ne denli demokrat olduğu gibi
ilişkisiz bir gündeme fazla takılmadan bu partiye siyaseten destek
vermekteler. AKP’nin ne olduğunun bu tavırla hiçbir ilgisi yok, çünkü
daha önce de defalarca söylendiği üzere, demokratlık başkalarının
tutumuna bağımlı olarak ‘demokrat’ davranmayı ima eden faydacı bir
anlayış değil...
Laik kesimdeki bu bölünmenin darbe özlemcileri için büyük bir ‘darbe’
olduğu açık... Nitekim muhafazakâr kesimden gelen insanları ağızlarıyla
kuş tutsalar bile ‘gayrimeşru’ ilan edebileceğiniz garip bir ‘hukuk’
altyapımız ve buna uygun ‘hukukçularımız’ mevcut. Çünkü bizdeki
‘hukuk’, adalet dağıtımına kimliksel temel üzerinden bakıyor ve kimliği
de devletin saptadığı vatandaşlık tanımına bağlı olarak, yani ayırımcı
bir bakışla belirliyor. Ne var ki darbenin başarılı olması laik kesimin
sağlayacağı meşruiyete muhtaç ve bu da laiklerin bölünmemesini
gerektiriyor. Oysa bugün laik kesim geri dönüşü olmayan bir biçimde
ikiye ayrılmış durumda...
Demokratları çıkardığımız zaman ise geriye doğru olanı bildiklerine
vehmeden ve doğru olanın kendi kimlikleriyle doğal olarak bağlantılı
olduğunu zanneden otoriter zihniyetli bir çoğunluk kalıyor. Epeyce
heterojen bir yapı arz eden bu kesimin içinde ise dört aşamalı bir
kimliksel duruşla karşılaşıyoruz.
İlk grup muhafazakâr kesimi gerçekten de tanımayan, Türkiye’deki
değişimi algılamayan ve anlamayan, bu nedenle de dindarlardan gelen her
türlü talebin zararlı olacağını düşünen ‘bilgisiz’ insanlardan
oluşuyor. Bunlar manipülasyonlara son derece açıklar ve ‘cumhuriyet’
mitingleri türünden eylemlere bilinçsizce katılarak kendilerini kolayca
‘bilinçli’ hissedebiliyorlar. Öte yandan bilmediklerini bilmeye
çalışmak gibi bir arzuları da yok... ‘Keşke dindarlar olmasaydı’
türünden naif bir cemaatçiliğin ‘siyaset’ sanıldığı bir ortamdan söz
ediyoruz.
Ancak herkesin böylesine bilgisiz olduğunu söylemek hiç de kolay değil.
Birçokları yaşanan değişimi görmekle birlikte, bu değişimin kendilerine
verilmiş olan öğreti ışığında istenmeyen bir durum oluşturduğunu
düşünüyorlar. Tarihin insanlığı ‘ileriye’ doğru götürdüğüne ve bu
ilerlemenin belirli kimliklerde somutlaştığına inanıyorlar.
Kullandıkları fikri çerçeve ise resmî ideoloji, yani kemalizm... Bu
bakış ideolojik onay verilmeyen her değişimin bizatihi yanlış olduğunu
ima ediyor. Böylece ortaya bilgiyi görmezden gelen ve boşluğu salt
ideoloji ile dolduran bir ‘cahiller’ grubu çıkıyor.
Öte yandan cehaleti siyasete dönüştürenlerin içinde herkes sanıldığı
kadar bilinçsiz değil. Bazıları bu dönüşümü kasten, sırf kendi
imtiyazlarını ve iktidar alanlarını savunmak için kullanıyor. Yaşam
biçimlerini koruma kisvesi altında davet edilen darbenin, gerçekte
doğrudan güç ve nüfuz sağlayacağını umuyorlar. Bunlara kısaca
‘ahlaksızlar’ demek mümkün...
Tabii bir de ne bilgisiz, ne bilinçsiz ne de ahlaksız olanlar var...
Bunlar muhafazakâr kesimdeki değişimin modernleşme olduğunun,
kemalizmin günümüzde hiçbir derde deva olamayacağının ve de iktidar
alanındaki güç kaymalarından çıkar sağlamanın ahlaki olmadığının
farkındalar. Ama yine de AKP’nin kapatılmasını, başörtülülerin
üniversiteye girememesini, gerekirse askerin yönetime el koymasını
destekliyorlar. Bu tercih belli ki doğrudan zihniyetle alakalı...
Bunlar aramızdaki ‘faşistler’...
Çoktan seçmeli bir durumla karşı karşıya değiliz, çünkü birçoğumuz bu
seçimi ‘kendiliğinden’ yapıyoruz. Ama belki de artık durup kendimize
bakmanın zamanıdır...
* * *
NOT: Değerli okurlar, birkaç hafta yurtdışında olacağımdan, yazılarıma bir süre ara vereceğim. Yeniden görüşmek üzere…
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Ahmet Altan
Midas’ın kulakları
Ankara
yakınlarında kurulmuş olan Frigya’nın en ünlü iki kralından biri olan
Midas, mitolojiye göre bir gün tanrılar arasında yapılan bir müzik
yarışmasına hakem olarak çağırılır.
Kır Tanrısı Pan kavalıyla güzel şarkılar çalar ama Apollon gümüşten liriyle tanrılara yaraşan melodilere ses verir.
Diğer hakemler Apollon’u birinci seçerken Midas oyunu Pan’dan yana kullanır.
Ve Apollon’u çok kızdırır.
Tanrı Apollon, “güzel müzikten anlamayan birine eşek kulağı yakışır” deyip Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir.
Çok utanır Midas.
Gerçeği halkından saklayabilmek için uzun bir külahla dolaşmaya başlar.
Ama bir gün uzayan saçlarını kestirmek için berberini çağırır ve külahını çıkartır.
Berber, gerçeği görür.
Gördüğünü başkalarına anlatırsa öleceğini de bilir.
Uzun zaman bu sırla dolaşır ama sonunda artık bu sırrı taşıyamaz hale gelir.
Bir kuyuya eğilerek bağırır:
“Midas’ın kulakları eşşek kulakları.”
Bu ses, sudan toprağa, topraktan kamışlara, kamışlardan ovalara yayılarak insanlara ulaşır ve herkes gerçeği öğrenir.
Hiçbir sır ilelebet gizli kalamaz çünkü.
Ben kendimi bildim bileli bizim devletin de “uzun kulakları” vardır ve sürekli olarak insanları dinler.
Eskiden bu “gerçek” fısıltılar halinde tekrarlanırdı ama o fısıltılar zamanla yayıldı ve insanlar gerçeği öğrendiler.
Daha sonra bu “dinleme” işi biraz daha kurala bağlandı.
Birini dinlemek için yargıdan izin almak, izin alabilmek için de neden
dinleme yapılması gerektiğine dair kanıtlar göstermek gerekiyordu.
Son zamanlarda birçok suçlu bu “yasal” dinlemeler sayesinde yakalandı.
Ama şimdi anlaşılıyor ki “yasal” olmayan dinlemeler de sürüyor.
Önce Anayasa Mahkemesi üyelerinden Osman Paksüt’ün arabasının arkasında bir “dinleme” arabası yakalandı.
Bunun bir tesadüf olduğu söylendi.
Önceki gün ise CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın makam odasında yaptığı bir konuşmanın kayıtları yayınlandı bir gazetede.
Türkiye’nin başkenti Ankara’da, ana muhalefet partisinin genel
sekreterini “yabancıların” dinleyip kayıtları bir Türk gazetesine
verdiklerini düşünmek pek mümkün değil.
Belli ki bunu devletin “birimlerinden” biri yapmış.
Ve izinsiz bir şekilde gerçekleştirilen bu dinlemeyle “yasa” dışına çıkılmış.
Devlet birimleri yasadışı işler yapıp onu bunu dinlemeye başladılar mı
“kulakları uzar” ve Midas’ın berberinin söylediği gibi “eşşek
kulakları” gibi olur.
“Eşşek kulaklı” birimler bir devlet için iyi bir şey de değildir.
Hukuksuzluk anlamına gelir.
Zaten bizim bu ülkedeki en büyük sorunumuz da bu.
Devletin görevlilerini hukuk içinde tutabilmeyi bir türlü beceremiyoruz.
Devrilmiş bir şişedeki su gibi hep hukuk dışına doğru akıyorlar.
Üstelik bunu niye yaptıkları da tam belli değil.
Niye ana muhalefet partisinin yöneticisini dinlerler?
Böyle bir dinlemenin “polisiye” bir nedeni olmadığı, İçişleri Bakanı’nın “biz yapmadık” demesinden belli.
Aksi takdirde bir “neden” söylerdi.
Öyleyse neden dinlediler?
Bunun nedeninin “siyasi” olduğu çok açık.
Ya hükümet böyle bir emir verdi ve yakalandı.
Ya da hükümeti zor duruma düşürmek isteyen biri dinledi ve kayıtları yayarak hükümeti zor duruma düşürdü.
Her iki ihtimalde de devlet “suç” işlemiş oluyor.
Ve kafasına ne kadar uzun külahlar geçirirse geçirsin sonunda kulakları gözüküyor.
Bize de, manşetlere eğilip bağırmak düşüyor:
“Devletin kulakları eşşek kulakları.”
29.05.2008
Her Türk asker doğar
Benim yaşımdaki bir Türkün şaşırma duygusu epeyce bir aşınmıştır.
Kolay kolay şaşırmayız.
Tuhaflıklar, bu ülkede “normalin” bir parçasıdır.
Biraz daha eski bir dille ifade edersek, “tabiatı, gayritabiiliklerden” oluşmuş bir toplum burası.
Ama bazen öyle şeyler oluyor ki “tuhaflığın” bu kadarı, senin elde kalmış o son şaşırma kırıntılarını bile ayaklandırıyor.
“Yok canım” diyorsun, “artık bu da olmaz.”
Politika editörümüz İnci Hekimoğlu, toplantıda “şunu bir dinleyin”
diyerek Bülent Ersoy hakkındaki iddianameyi okuyunca, doğrusu ya,
masadaki herkes önce bir irkilip sonra kahkahalarla gülmeye başladı.
Gülünmeyecek gibi de değildi.
Savcı, hukuku falan unutmuş, aklına ne gelirse yazmıştı.
Tam bir “mahalle kahvehanesi” üslubunda esip gürlemişti.
Şu meşhur “mahalle baskısı”nın yazıya dökülüp “iddianame” kılığına girmiş haliydi karşımızdaki.
Savcı, Bülent Ersoy’u “suçlamak” için “her Türk asker doğar” klişesini bile eklemişti iddianameye.
Hukukçular benden daha iyi bilirler ama hukuk tarihinde “her Türk asker
doğar” türünden bir lafı, “suçun” kanıtı olarak gösteren bir
iddianameye herhalde pek sık rastlanmaz.
Böyle bir söz, çocuklarının beynini militarizm propagandalarıyla
yıkayan bir toplumun sokaklarında, kıraathanelerinde, pazaryerlerinde,
insanları “parasız” bir askerlik görevine zorlamak için “mahalle
baskısı”nın bir aracı olarak tekrarlanabilir, ama bir iddianamede...
Türkiye için bile fazladır bu.
Bu, hukukun “mahalleleşmesi”, ölçülerini tümden yitirmesi anlamına gelir.
Bugün de yaşadığımız tam olarak bu.
Adalet mekanizmamız şirazesinden çıktı, ölçüsü, ilkesi kalmadı.
Hukukçularımız, hukuka aldırmıyor.
Ve, biz tam anlamıyla Kafkayen bir kâbus yaşıyoruz.
Çünkü hukukçular pervasızca hukukun sınırlarını çiğneyip geçiyor ama bunu eleştirdiğiniz zaman sizi mahkemeye gönderiyorlar.
Hukukçuların hukuksuzluğu serbest, bunu eleştirmek yasak.
Bir kısır döngünün içine hapsolmuşuz.
İki temel sorun çıkıyor karşımıza bu noktada, birincisi bu ülkedeki
“zorunlu askerliğin” tartışılamaz olması ve bunun tartışılmasını
engellemek için hukukun bütün sınırlarının zorlanması.
Niye bu ülkede gençlerin en önemli zamanını çalıp götürüyor askerlik?
“Her Türk asker doğduğu” için ben bu soruyu soramaz mıyım?
Şimdi benim hakkımda da bir dava açarlarsa, iddianameye “her Türk asker
doğar” diye mi yazacaklar? Sorduğum sorunun cevabı bu mu?
Böyle soruların sorulmasını istemiyorlar biliyorum, bu ülkenin halkı her şeye “sorgusuzca” teslim olsun arzusundalar.
Ve sorulacak soruların önünü yasaklarla kesmeye çalışıyorlar.
Ama askerlik “zorunlu” olunca, eğitimden hukuka kadar birçok konuda çağın gerçeklerine uymayan bir çarpılma yaşıyoruz.
Her şey, insanları hiç soru sormadan askere gitmeye ikna edecek biçimde düzenleniyor.
Her eleştiri ya da soru mahkemeye gönderiliyor.
İkinci sorunumuz ise yargının siyasallaşması, halktan asla oy alamayacak siyasi bir partiye dönüşmesi.
Hangi kurum olursa olsun, bir kurum siyasallaştığı zaman kaçınılmaz olarak kendi mesleki ölçülerini ve değerlerini kaybeder.
Siyasallaşmış bir ordunun askerî yetenekleri azalır, siyasallaşmış bir adalet sisteminin terazisi çarpılır.
Biz bu çarpık teraziye artık neredeyse her gün rastlar olduk.
Adalet sisteminin içinde, eminim, bundan rahatsız olan insanlar da vardır ama onların sesi hiç çıkmıyor.
Biz hukuk adına hep “tuhaflıklarla” karşılaşıyoruz.
“Her Türk asker doğar” lafını “suç kanıtı” olarak iddianameye yazan savcılar var bu ülkede.
Kimse hesap soracak mı?
Hayır.
Çünkü “mahalle” bunu normal karşılıyor.
Bu mahallede “militarist” propaganda, hukuktan çok daha önemli.
“Her Türk asker doğar” lafına herkesin inanmasını bekliyorlar.
Lafın saçmalığının bir önemi yok.
Her Türk asker doğuyor.
Belki de şu “Türk” lafını biraz daha detaylandırmak bize durumu daha iyi anlatacak.
“Her Türk, dolayısıyla her Türk hukukçusu asker doğar.”
O yüzden de bir türlü hukukçu olamaz.
Sanırım, işin özeti bu.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Malatya Savcısı misyoner avında
Malatya
Savcılığı, Zirve Katliamı Davası kapsamında başlattığı soruşturma
dosyasına misyoner faaliyetleri hakkında internetten derlediği 500
sayfalık notu iliştirmiş.
Misyoner katliamını, müdahil avukatların
azmettirdiğini ihbarı üzerine soruşturma başlatan Savcılık, cinayetleri
âdeta maruz gösteren yanlı bilgileri dosyaya koydu.
Bilgilerde,
misyonerlerin kışkırtmacı oldukları, Türkiye’yi bölmek istedikleri
iddia edilirken, misyoner olduklarından şüphelenilen kişilerin açık
isimleri de yer aldı
Malatya
Savcılığı’nın misyoner katliamının müdahil avukatları hakkında
başlattığı soruşturma kapsamında, avukatlar ve misyonerlikle ilgili 500
sayfalık ‘bilgi notu’nu dosyaya koyduğu öğrenildi.
İnternet ve
gazetelerde yer alan bilgileri dava sürecinde değerlendirmek üzere
toplayarak ‘resmi evrak’ statüsü kazandıran savcılığın soruşturma
nedeni ise sahte imzalı bir ihbar mektubu.
Cinayeti, davanın
müdahil avukatlarının azmettirdiği iddia edilen mektup üzerine,
avukatlar hakkında soruşturma başlatan savcılık, ihbar mektubunu yazan
kişi hakkında ise hiçbir somut delile ulaşamadı ama üç klasörlük dava
dosyasının bir klasörünü misyoner faaliyetlerine ayırdı.
Yaklaşık 500
sayfalık klasörde, adeta misyoner katliamının gerekçelerini oluşturan
suçlamalar bulunduğu gibi ağır hakaretler de yer alıyor.
Klasördeki
imzasız ve tarihsiz ilk 301 sayfalık dökümanın ise üniversitelerin web
sayfaları, ya da bazı tartışma forumlarından alındığı dikkat çekiyor.
Dokümanlarda kaynağı belli olmayan bilgilere dayanarak, isimleri açıkça
verilen kişiler ajan ilan ediliyor ve adeta hedef haline getiriliyor.
İşte savcının resmi evrakındaki ‘bilgi notları’:
TAŞ, KÖPEK BENZETMESİ •
“T.C devletinin varlığını asla kabul etmiyorlar. Toplumun çökmesi için
kendi fikirlerinin telkinini yapıyorlar ve ısrarla dayatıyorlar (...)
Misyonerler önce müzik konserlerinde broşür dağıtıp İncil ister misiniz
diye anket yaparken şimdi daha tecrübeli, profesyonel anketler
yapıyorlar, üstelik taşlar, sopalar bağlı köpekler serbest olarak!
(...) Diyarbakır onların başkentidir. Buraya gelen bilgiler yurt dışına
gönderilir. Ekümenik İstanbul’dur. Ayasofya gözağrısıdır.”
MİSYONERLİĞİN AMACI •
Ankara’da devlet kurumlarında çalışan bazı
bürokratlarla çok iyi
dostlukları varmış. Bu bürokratlar öğrenciyken eğitim için
Amerika’ya
gittiklerinde bu misyonerlerle tanışmışlar ve yardım almışlar.
Türkiye’de yakın gelecekte, misyonerler idari kadrolaşmaya
gideceklermiş,
bütün engeller kalkacakmış, bu konuda en büyük politik
destekçileri AKP’ymiş.
MİSYONERLER KIŞKIRTMACI •
Soruşturma dosyasında misyonerlerin Yunanistan ve ABD’de örgütlü Kürt
derneklerinin misyoner örgütlenmeler olduğu öne sürüldü.
Soruşturma
dosyasına Ali Rıza Bayzan imzalı misyonerlik ve PKK ilişkisinin
anlatıldığı
“Protestan misyoner örgütlerin Türkiye operasyonu”
başlıklı
yazı da girdi. Yazıda, “Yaptığımız araştırmaya göre, Türkiye’de
Protestanlar örgütlü, sistematik ve stratejik bir Hıristiyanlaştırma
projesi yürütüyor” deniyor.
‘AJAN ÖĞRETMENLER’ • “Gizli
servis ajanı misyoner öğretmenler: Misyoner öğretmenler ‘...’
Ödemiş’te, ‘...’ ise İzmir’de ikamet eder. ‘...’ İzmir’de ev kiliseleri
kurar. Z. ismindeki bayanı yetiştirdiler ve görevlendirdiler. Bu
kişinin telefonu...
KİLİSE LİSTESİ •
Soruşturma dosyasına, kiliselerin isim ve adreslerinin yanı sıra papaz
isimleri, kaç kişinin buraya geldiği bilgileri de yer alıyor.
SEMİNERLERİ TARTIŞILMIŞTI •
Malatya’daki okullarda Türk Ocaklarının Misyonerliğe karşı çalışmaları
kapsamında seminerler veren Yrd. Dç. Dr. Şükrü Uslu’nun bir raporu da
soruşturma dosyasına girdi.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
TAM ÜYE OLMAK İÇİN KARARLIYIZ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
IRAK'IN KUZEYİNE HAVA OPERASYONU
ANKARA
- Genelkurmay Başkanlığı, Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit
edilen PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne ait 16 adet hedefin, Türk Hava
Kuvvetleri savaş uçaklarınca bugün saat 11.00'den itibaren icra edilen
hava harekatı ile etkili olarak vurulduğunu bildirdi.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yer alan bilgi notunda
şunlar kaydedildi: ''Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit edilen
PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne ait 16 adet hedef, Türk Hava Kuvvetleri
savaş uçaklarınca 29 Mayıs 2008 günü saat 11.00'den itibaren icra
edilen hava harekatı ile etkili olarak vurulmuştur.
Söz konusu hedefler, her zaman olduğu gibi titiz ve ayrıntılı bir
analiz sonucu belirlenmiş; sivil halk ve yerel unsurların olumsuz
etkilenmemeleri için gereken hassasiyet gösterilmiştir.
Başarıyla tamamlanan harekat sonucu hedeflerde oluşan hasar ve zayiatın tespiti çalışmaları devam etmektedir.''
''TAM ÜYE OLMAK İÇİN KARARLIYIZ''
İSTANBUL
-
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Avrupa Birliği'ne katılım noktasında
hem hükümet olarak, hem de toplum olarak bizler tam üye olmak için
kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türkiye olarak biz ne
kadar bu noktada olumlu bir yaklaşım içindeysek Avrupalı dostlarımızdan
da aynı olumlu yaklaşımı bekliyoruz'' dedi.
Başbakan Erdoğan, Avrupa Vakıflar Merkezi'nin (EFC) 19. Genel Kurul
toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım
sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Şu anda 35 fasıl üzerinde
müzakerelerin yürütüldüğünü belirten Erdoğan, ''Avrupa Birliği'ne
katılım noktasında hem hükümet olarak, hem de toplum olarak bizler tam
üye olmak için kararlı bir şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Buna
herhangi bir şüpheci yaklaşım söz konusu değil. Üzerimize düşen ne ise
bunları yapıyoruz. Görevlerimizi yerine getiriyoruz. Türkiye olarak biz
ne kadar bu noktada olumlu bir yaklaşım içindeysek Avrupalı
dostlarımızdan da aynı olumlu yaklaşımı bekliyoruz'' diye konuştu.
Erdoğan, Türkiye'nin müzakere sürecinden bağımsız olarak reformlarını
kararlılıkla yaptığını ve tam anlamıyla uygulanması için de sıkı
şekilde takip ettiğini belirterek, ''Türkiye'nin birliğe katılım
sürecinde bazı üye ülkeler tarafından önümüze çıkarılan fasıllar içinde
olan maddeler değil, siyasi yaklaşımlar bizi üzmektedir. Siyasi
yaklaşımlarla önümüzün kesilmek istenmesini anlayamıyoruz. Türkiye'nin
önüne çıkarılan bu engeller, bu zorluklar, bu çifte standartlar
toplumumuzda AB'ye yönelik var olan desteği de ciddi şekilde erozyona
uğratıyor''dedi.
Dinleme iddiaları TBMM Genel Kurulu gündeminde
"ORTAK KOMİSYON KURALIM"
ANKARA
- İçişleri Bakanı Beşir Atalay, dinleme olaylarının araştırılması için
TBMM'de ortak komisyon kurulmasını önerdi ve kendisini istifaya davet
eden CHP'lilere, ''Beni CHP Bakan yapmadı, istifa etmiyorum'' diye
seslendi.
Beşir Atalay, TBMM Genel Kurulunda, CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha
Okay'ın CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın odasının dinlenmesiyle ilgili
gündemdışı konuşmasına cevap verdi.
Okay'ın iddialarını kabul etmediğini bildiren Atalay, CHP Genel
Sekreteri Önder Sav'ın bir vali ile yaptığı konuşmasının Pazartesi günü
bir gazetede yayımlandığını hatırlatarak, ''Çarşamba gününe kadar
telefon dinlenmesiyle ilgili herhangi bir şikayet ve açıklama
yapılmıyor. Çarşamba günü bir başka gazete bunu haber yapınca Sayın
Deniz Baykal açıklama yapıyor'' diye konuştu.
Cumhuriyet savcılarını görev davet ettiğini ve idari soruşturma
başlattığını bildiren Atalay, ''Karanlıklarla, komplolarla işimiz yok.
Biz, açıklığı, özgürlüğü ve insan haklarını savunuyoruz'' dedi.
TBMM'de dinleme olaylarının araştırılması için bütün partilerin
katılımıyla ortak bir komisyon kurulması çağrısında bulunan Atalay,
bazı CHP milletvekillerinin istifa etmesi konusunda laf atması üzerine,
''(Bu olayların açıklığa kavuşturulması noktasında) Hükümet olarak her
türlü katkıyı vermeye hazırız. CHP'den daha çok biz istiyoruz bunun
aydınlatılmasını. Beni CHP Bakan yapmadı, istifa etmiyorum'' dedi.
ÇİÇEK'TEN CHP'YE HODRİ MEYDAN
ANKARA
- Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, dinleme iddialarını
değerlendirirken, ''CHP, devletin yapacağı incelemelere tereddütle
bakıyorsa, kuralım bir komisyon Meclis boyutuyla araştıralım. CHP'nin
yaptığı gibi karanlığa karşı kurşun sıkmak yok. Hodri meydan'' dedi.
CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın dinlenildiğine ilişkin iddialar
konusunda soruları yanıtlayan Çiçek, kanunsuz dinlemenin önünde,
arkasında olmayacaklarını ifade ederek, bu tür iddialar karşısında
Cumhuriyet savcılarının harekete geçerek, soruşturma başlattıklarını
anımsattı.
Çiçek, bu konuda yargı ne istiyorsa Hükümetin gereğini yapacağını,
idari anlamda yapılacakların da İçişleri Bakanlığınca yerine
getirileceğini bildirerek, şöyle konuştu:
''CHP, devletin yapacağı bu incelemelere tereddütle bakıyorsa, kuralım
bir komisyon Meclis boyutuyla araştıralım. Biz, teklif ediyoruz.
Kuralım Meclis komisyonunu ve sorumluları ortaya çıkaralım. Biz, erik
yemedik karnımız ağrımaz. Kimse devletin faaliyetiyle ilgili flu alan
bırakmasın.''
AK PARTİ'DEN MECLİS ARAŞTIRMASI İÇİN ÖNERGE AK
Parti Grup Başkanvekilleri, CHP Genel Sekreteri Sav'ın dinlenilmesine
ilişkin iddiaların araştırılarak, gerekli tedbirlerin tespit edilmesi
amacıyla Meclis Araştırması açılması için önerge verdi.
Grup
Başkanvekilleri Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ , Parlamentoda basın
toplantısı düzenledi. Ergin, konuyla ilgili Meclis Araştırması
açılmasına ilişkin önergeyi TBMM Başkanlığına sunduklarını bildirdi.
İLLER ARASI ÖĞRETMEN ATAMASI YARIN
ANKARA - Öğretmenlerin illeri arası yer değiştirme suretiyle atamaları yarın yapılacak.
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan (MEB) yapılan açıklamaya göre, bakanlığa
bağlı resmi eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenlerin, ''2008 Yılı
Öğretmenlerin İller Arası İsteğe ve Zorunlu Çalışma Yükümlülüğüne Bağlı
Yer Değiştirme Kılavuzu'' hükümleri çerçevesinde 12-23 Mayıs 2008
tarihleri arasında elektronik ortamda alınan başvurularına dayalı
olarak gerekli şartları taşıyanların iller arası yer değiştirme
suretiyle atamalarının yapılacağı bildirildi.
Eğitim kurumu bazında yapılacak olan atamaların yarın saat 14.00'te
Bakanlık merkez binası Başöğretmen Salonu'nda, Milli Eğitim Bakanı
Hüseyin Çelik'in, Bakanlık üst düzey bürokratlarının, öğretmenler ve
ailelerin katılımıyla bilgisayar ortamında gerçekleştirileceği
belirtildi.
İller arası yer değiştirme suretiyle atama sonuçları, aynı gün Bakanlığın ''http://personel.meb.gov.tr/'' adresinden duyurulacak.
OKS ADAYLARININ SINAV YERLERİ BELLİ OLDU
Orta Öğretim Kurumları Seçme Sınavı'na (OKS) girecek adayların sınav yeri bilgileri belli oldu.
Milli Eğitim Bakanlığından, 8 Haziran 2008 Pazar saat 10.00 da yapılacak OKS yeri bilgilerinin belli olduğu bildirildi.
Adayların sınav yerleri, e-Okul Veli Bilgilendirme Sisteminden (http://e-okul.meb.gov.tr/Ilkogretim/Veli/iov00001.aspx) adresinden, ''Sınav Bilgileri'' bölümünden, öğrencinin TC Kimlik Numarası ve okul numarası ile öğrenilebilecek.
''Sınav Giriş Belgesi'' ise bugünden itibaren okul müdürlüklerince
onaylanarak adaylara teslim edilecek. Adaylara, ayrıca sınav belgesi
gönderilmeyecek.
YILDIRIM: ALMANYA İLE EĞİTİM VE DEMİR YOLU TAŞIMACILIĞINI GÖRÜŞTÜK
Almanya'nın Leipzig kentinde devam eden
''Uluslararası Taşımacılık Forumu''na (ITF) katılan Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırım, Almanya ile sürdürülen işbirliğinin daha çok eğitim ve demir yolu
taşımacılığının yeniden yapılandırılması konusunda olduğunu söyledi.
29.05.2008 - 19:33:00
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
27 Nisan muhtırasının,367 saçmalığının,iktidar partisini kapatma
teşebbüsünün, asker ve yargı tehditlerinin, statüko'nun devamını
istemenin hiç bir haklılığı yok
kimin iktidar olacağı kavgası yerine, hukuk'a esaslı, demokratik bir cumhuriyet inşasının en temel harcı 'yeni bir Anayasa' nasıl yapılır ?
esas 'kavgamız' bu idi..
yüzde
47 küsurun kuvveti ile, 'Kurucu Meclis' bile
oluşturabilinirdi...
kaybettiğimiz bu bir sene de, kör kuyuya düşmemiş
olur, hatta, genel mutabakatın yarısına bile gelmiş olabilirdik...
ne oldu?
bir sene bir hiç ile geçti...aksak ve hastalıklı demokrasimizde en başa geri dönüyoruz...
korkarım,
normalleşme 'türk usulü' ile mümkün değil...
'türk usulü normalleşme'
'Yeryüzü dinamiklerinden ayrılmış bir Türkiye artık mümkün değildir' demekteler ...
'izin vermezler' veya 'iç sosyal dinamikler eskinin hakkındangelecektir' diye düşünmekteler...
yahut, 'harcı derinden karılmış statüko'yu deviremezler; statüko değişecekse,yeni statüko 'yu da ancak biz kotarırız' diye diretmekteler...
iki tarafın da paylaştıkları ortak hedef:'karşı tarafı bütün herşeyi ile birlikte silmek...'
pişman olan yok...
'has demokratız, eksiksiz demokratız' diyerek iktidarı intihara götürenler'den ...
yahut,
statüko'yu her çeşit darbe, müdahele vasıtası ile sürdürmeye yemin etmişler'den hiçbiri pişman değil...hepsi çıldırmış...
27
Nisan muhtırasının,367 saçmalığının,iktidar partisini kapatma
teşebbüsünün, asker ve yargı tehditlerinin, statüko'nun devamını
istemenin hiç bir haklılığı yok...
Şemdinli'de statüko'ya teslim
olmanın, AB sürecinden kopmanın, 12 Eylül'ü silmek yerine 12 Eylül'ün
imkanlarını kullanmanın, YÖK'ü kaldırmak yerine YÖK'e sahip olmayı
tercih etmenin,Temel Hak ve Özgürlükleri hepten genişletmek yerine
türban özgürlüğünde kalmanın, Cemil Çiçek'in hükümette
kalmasının,işçilere düşman olmanın,
1 Mayıs rezaletini bilhassa
engellememenin, çok kültürlü, çok sesli bir topluma tahammül etmemenin,
sünni, müslüman ve türk olmayanı dışarda bırakmanın,taraftar
basın-medya oluşturmanın da bugünkü halimizi tayin etmediğini
söyleyemeyiz...
ve asıl sorumluluk da iktidar olanda olacağından, -çünkü hükümet etme, yasa yapma erki kendisindedir- AKP'nin vebali büyüktür...
Esas mesele 'yeni anayasa' yapmaktı. 22 Temmuz'un ertesi bütün 'esas' olan şartlar oluşmuştu.O günler, hatırlayalım,hepimizin diline 'yeni anayasa' pelesenk olmuştu. o gün, ertesi hafta, sonraki ay, 'taslak' açıklanacaktı...
Sonra ne olduysa, 'velev ki' diye başlayan süreç...
belli ki, 'Cemil Çiçek' lere teslim olundu...
geldiğimiz nokta budur...
'normalleşme' mutlaka gerçekleşecektir, kısa vadede değilse orta vade de Türkiye 'normalleşecek' diye buyurulmasına itirazım var...
mesele,
'yeryüzünün aktığı yöndeki en kuvvetli akıntının tersine yüzmenin
mümkün olamayacağı değil... pekala herşey mümkün...geriye gitmek de
mümkün... hatta ileriye gidiyormuş gibi heveslenip, Rusya, Çin
modellerinin 'otoriter statüko' modeli ile yeryüzü ile aykırı düşmemek bile mümkün...
kimin iktidar olacağı kavgası yerine, hukuk'a esaslı, demokratik bir cumhuriyet inşasının en temel harcı 'yeni bir Anayasa' nasıl yapılır ?
esas 'kavgamız' bu idi..
yüzde
47 küsurun kuvveti ile, 'Kurucu Meclis' bile
oluşturabilinirdi...kaybettiğimiz bu bir sene de, kör kuyuya düşmemiş
olur, hatta, genel mutabakatın yarısına bile gelmiş olabilirdik...
ne oldu?
bir sene bir hiç ile geçti...aksak ve hastalıklı demokrasimizde en başa geri dönüyoruz...
korkarım,
normalleşme 'türk usulü' ile mümkün değil...
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Nepal'de cumhuriyet ilan edildi
29.05.2008 08:30:00
Nepal’de 239 yıllık monarşi resmen sona erdi.
Nepal parlamentosu, 239 yıllık krallığa son verilerek cumhuriyete
geçilmesini kabul etti. İktidara Maocu gerillaların partisinin
kontrolündeki hükümet geçti. Parlamentoda yapılan oylamada 560 oyla
krallığın sona erdirilmesi kararlaştırıldı. Oylamada 4 karşı oy
kullanıldı. Kral Gyanendra’ya, sarayı boşaltması için 15 gün süre
verildi. Saray, seçilecek cumhurbaşkanı tarafından kullanılacak.
Ülkede, 10 Nisandaki seçimlerden önce siyasi partiler 601 üyeli
kurucu meclisin ilk oturumunda monarşiyi ilga etmesi ve cumhuriyet ilan
etmesi konusunda anlaşmıştı.
Parlamentoda yapılan oylamada 560 oyla
krallığın sona erdirilmesi kararlaştırıldı. Oylamada 4 karşı oy
kullanıldı. Kral Gyanendra’ya, sarayı boşaltması için 15 gün süre
verildi. Saray, seçilecek cumhurbaşkanı tarafından kullanılacak.
Halk nezdindeki popülaritesi iktidara
zorla el koyduğu 1 Şubat 2005’ten bu yana düşen Kral Gyanendra,
bölgesel bir yöneticinin 1769’da Katmandu’yu ele geçirip Nepal’i
birleştirerek kurduğu monarşinin sonuncu kralı oldu.
Gyanendra,
ağabeyi kral Birendra’nın oğlu Veliaht Prens Dipendra’nın, 1 Haziran
2001’de babasıyla birlikte annesi Kraliçe Aishwarya ve hanedanın 6
üyesini vurarak öldürmesinden sonra tahta çıkmıştı. Veliaht prens, aile
üyelerini öldürdükten sonra intihar etti.
NEPAL’DEKİ KRALLIK TARİHİ
1951
yılında meşruti monarşiye geçilen Nepal’de 1962 yılında yeni anayasa
ilan edildi. 2 Mayıs 1980’de ise partisiz yönetim kabul edildi. 1990’da
Kral Birendra Bir Bihram Şah Deva iktidar tekelini gevşetti. 19 Nisan
1990’da başbakanlığa Krişna Prasat Bhattanai’nin getirilmesiyle otuz
yıldır ilk kez bağımsız bir hükümet kuruldu. 1990 baharında çok partili
sisteme geçilerek Nisan 1991’de seçimler yapıldı, ilk demokratik
hükümet Mayıs 1991’de göreve başladı.
1 Şubat 2005 tarihinde
Kral Gyanendra, yönetime zorla el koydu ve olağanüstü hal ilan etti.
Ancak başkent Katmandu’da 19 gün süren kanlı gösterilerden sonra kral,
24 Nisan 2006’da yetkilerinden vazgeçti ve feshedilen parlamentonun
yeniden açılmasını kabul etti.
Maocularla, geçici hükümeti
oluşturan 7 parti arasında 21 Kasım 2006’da iktidarın paylaşımını
öngören tarihi bir barış anlaşması imzalandı ve Şubat 1996’dan bu yana
13 bin kişinin ölümüne yol açan iç savaş sona erdi.
KRALIN PORTRELERİ KALDIRILDI
Nepal
hükümeti, 24 Temmuz 2007’de Kral Gyanendra ve ailesinin yaşadığı
Katmandu’daki kraliyet sarayını kamulaştırarak, monarşinin tamamen
kaldırılması yönünde bir adım daha attı.
Nepal geçici meclisi ise, 28 Aralık 2007’de yaptığı oylamada, monarşiyi feshetti.
Ocak
2008’de geçici meclis Nepal’i resmen seküler bir devlet olarak ilan
etti ve kralın portreleri bütün resmi dairelerden kaldırıldı. Ordunun
ve diğer resmi kurumların isminden “Krallık” ibaresi çıkarıldı, Kral
Gyanendra’yı öven eski milli marş yerine kabul edilen yeni milli marş 3
Temmuz 2007’de halka duyuruldu.
KRALI BEKLEYEN TAPINAK
60
yaşındaki kral, son olarak pazartesi günü Kraliçe Komal’la birlikte
Katmandu’nun 25 km dışındaki Dakshinkali tapınağına giderek, Hindu güç
tanrıçası Kali’ye 5 değişik havyan kurban etti.
Hindistan’ın
doğusundaki, Hinduizmin en kutsal yerlerinden biri olan Jagannath
Tapınağı ise monarşinin ilga edilmesinin, Nepal Kralının kendi
tapınaklarındaki yerini değiştirmeyeceği bildirdi. Çünkü yüzlerce yıl
Nepal kralı, Hindu koruma tanrısı Tanrı Vişnu’nun yeryüzüne geri dönmüş
hali olarak saygı görüyor.
Kutsal kent Puri’deki tapınak,
özellikle Krişna ve Vişnu tanrılarının takipçileri olmak üzere Hindular
için önemli bir hac merkezi.
ABD’DEN MAOCU HÜKÜMETE GARANTİ
24
Mayıs 2008’de Nepal Başbakanı Girija Prasad Koirala, nisandaki
seçimleri kazanan Maoculardan yeni hükümeti kurmalarını istedi.
Maocular, 10 Nisanda yapılan seçimlerde 601 üyeli mecliste 220 sandalye
kazanmıştı. Kurucu meclisin en az 2 yıl süren bir çalışmadan sonra yeni
anayasayı hazırlaması bekleniyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın
Orta ve Güney Asya’dan sorumlu yardımcısı Evan Feigenbaum, Maocu
liderlerle dün görüştü ve ABD’nin Maocuların çoğunluğu oluşturacağı
yeni Nepal yönetimiyle işbirliği yapmaya devam edeceği garantisini
verdi.
8 MADDELİK ANLAŞMA İMZALANDI
Yeni
Nepal, etnik gruplarla hükümet arasında varılan anlaşma gereği federal
bir yapıda olacak. Nepal İçişleri Bakanı Krişna Sitaula, yaklaşık bir
aydır süren müzakerelerin ardından tarafların sekiz maddelik anlaşmaya
imza attığını söyledi.
Bakan Sitaula, anlaşmanın özerk bölgeler
oluşturulmasını içerdiğini söylemiş, ancak ayrıntıların 10 Nisanda
kurucu meclisin seçilmesinden sonra belirleneceğini açıklamıştı. Etnik
gruplar, mecliste sandalyelerin yüzde 30’unun kendilerine ayrılmasını,
ordu ve kamu işyerlerinde nüfuslarına oranla iş verilmesini istiyor.
Kültürel
özellikleri ve dilleriyle komşu Hindistan’a yakın olan ve 26 milyonluk
nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Madhesiler, parlamentoda sadece
yüzde 15 oranında temsil edildikleri için şiddetli protesto gösterileri
düzenlemişti. Yaklaşık iki hafta süren gösterilerde 9 kişi ölmüştü.
ŞERPALAR VE GURKALAR
Büyük
bir siyasi değişikliğin eşiğindeki Nepal’de, yüzyıllık gelenekler de
değişimin etkilerinden kaçamayacak gibi görünüyor. Bu geleneklerin
başında Nepallilerin temel bir özelliği olan gözüpekliğe dayanan iki
zorlu meslek bulunuyor: Şerpalık ve Gurka askerliği.
Şerpa,
Nepal’in dağlık bölgesinde yaşayan bir etnik grubun adı. Şerpalar, son
500 yıl içinde Doğu Tibet’ten Nepal’e göç etti. Şerpa sözü, Tibet
dilinde doğu anlamına gelen “şer” ve halk-insan anlamına gelen “pa”
ekinden oluşuyor, yani “doğulu” anlamına geliyor. Kadın şerpalara ise
“şerpani” deniyor.
Şerpa terimi aynı zamanda, erkek olan ve dağ
rehberliği yapan yerel halkı tanımlamak için kullanılıyor. Bu şerpalara
fiziki bakımdan güçlü, yüksek irtifaya dayanıklı seçkin dağcılar ve
bölgeyi iyi tanıyan uzmanlar olarak bakılıyor. Ancak dağcılık yapan
Şerpaların mutlaka Şerpa etnik grubuna mensup olması gerekmiyor.
GURKALARIN KADERİ DE DEĞİŞECEK
Nepal’de
genel seçimlerin sürpriz galibi eski Maocu gerillalar, 239 yıllık
krallığın yanı sıra yaklaşık 200 yıllık geleneğe sahip Gurka askerlik
geleneğini ve mesleğini de tehdit ediyor.
Kurulacak hükümette
büyük ortak olacağına kesin gözüyle bakılan Maocular, Gurkaların artık
yabancı ülkelerin ordularında paralı askerlik yapmasını istemediklerini
belirtiyor.
Başbakan olması beklenen, önde gelen Maocu
liderlerinden Baburam Bhattarai, “Vatandaşlarınızın yabancı ordulara
paralı asker olarak girmesi gibi tiksindirici bir uygulama sona
erdirilecek” diyor.
İngiliz ve Hint ordularında istihdam edilen,
cesaret ve dövüşkenlikleriyle ünlü Gurkaların yabancı ordularda paralı
askerlik yapmalarının başlıca nedeni yoksulluk.
Gurkaların
yabancı ordularda asker olmalarının yoksulluk dışında ikinci nedeni ise
Hintlilerin çoğunlukta olduğu Nepal’deki kast temelli ayrımcılık. Nepal
ordusunda subay olmuş Gurkaya çok az rastlanıyor.
Himalayaların
batı ve doğu eteklerinde yaşayan 3 milyonluk bir kabile olan Gurkalar,
İngiliz ordusunun 1800’lerin başlarındaki Nepal’i işgal girişimine
karşı savaşırken dövüşkenlikleri, sadakatleri ve cesaretleriyle göze
çarptı. İngilizler, 1815’den itibaren Gurkaları orduya almaya başladı
ve kısa süre sonra Gurka alayları kuruldu.
Bugün İngiliz
ordusunda 3 bin 400 kadar Gurka askeri bulunuyor, Hindistan ordusundaki
Gurka sayısı ise 40 bin. Gurkalar, ayrıca Singapur ordusunun seçkin
birliklerinde görev yapıyor.
GURKA TARİHİNDE KİLOMETRE TAŞLARI Britanya, 1815’de Gurkaları askere almaya başladı.
Hindistan Britanya krallığına karşı ayaklanırken, Gurkalar Britanya’ya
sadık kaldı ve 1857’deki büyük ayaklanmanın bastırılmasına yardım etti. Gurkalar Viktorya Çağı’nda Britanya’nın sömürgeci savaşlarında imparatorluk safında çarpıştı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında neredeyse Gurka toplumunun tüm erkek
nüfusu olan 200 bin kadar Gurka Britanya ordusunda hizmet verdi. İkinci
Dünya Savaşı’nda ise 250 bin kadar Gurka Britanya ordusunda savaştı.
İki savaşta toplam 30 bin Gurka öldü, yaklaşık 5 bin Gurka cesaret
madalyası kazandı.
Yakın tarihlerde Gurkalar, Malaya, Borneo, Fakland Adaları, Bosna,
Körfez Savaşı ve Afganistan’da Britanya ordusunda görev yaptı.
Geçen yıl 17 bin 349 Gurka Britanya ordusuna asker olmak için başvurdu
ve ağır, çetin test ve deneylerden sonra sadece 230’u kabul edildi. Gurkaların Ayo Gurkhali-Gurkalar Geliyor narası düşmanlarına korku salmaya devam ediyor. Kadın Gurkalar, 2010 yılından itibaren orduya kabul edilecek.