Hayatımız anti ütopya
| 24/05/2008 |
Hey
maşallah, sonunda bu da oldu. Aynı rüyanın aynı karesinde George Orwell
ve Türkücü Hatice’yi diyalog halinde gördüm. Kendisinin hiçbir hayrını
görmediğim, hatta varlığından bile kuşku duyduğum bilincimin, alt
taraflarından bir yerden böyle bir madik atacağı belliydi. Tabiriyle
mabiriyle hiç uğraşmayıp rüyada gördüklerine günü endeksleyenlerdenim
çünkü.
Örneğin benim için rüyada şeftali görmek tüm gün kaşınmak, Beyaz Saray
görmek gün boyu Obama’yı desteklediğini açıklayan Bruce Springsteen’i
dinlemek, boynuzlanmak ise yavuklunun o günkü ocağına incir ağacı
dikmek olarak karşılığını bulur.
Sevgili arsız bilinçaltı
Şimdi bu durumda Orwell’dan ötürü bir kez daha ‘1984’ okuma zamanım mı
geldi acaba? Amaan aman. Bugünümüz ‘1984’ün ta kendisi, hayatımız anti
ütopya olmuş çıkmış. Yukarı tükürsen büyük birader, aşağı tükürsen
düşünce polisi.Her gün bir-iki günlük gazeteye göz atmak ‘1984’ün
beceriksizce yazılmış taklitlerini okumak gibi bir şey zaten. Bu
durumda bu rüyadan yar bana bir başka eğlence medet!
O ne? Hatice. Peki orada işi ne? Bilmiyorum. Sevgili arsız bilinçaltı,
yapma yahu; bana bunlarla gelme. Kat ettiğim aşamalar neticesinde Demet
Akalın’ı Hande Yener’den başarıyla ayırt edebiliyorum. Hatice ise
tamamen çalışmadığım yerden. Hakkında emin olduğum bir şey varsa, o da
Orwell’la bir bira-tuzlu fıstık, Güntekin Onay-Rıdvan Dilmen ya da
Albano-Romina Power ikilisi oluşturamayacakları.
Zın zın zın zın Kunteeeeper, Kunteper; bari sen gel lan, kurtar beni bu
karmaşanın elinden! Ne oldu? Kunteper de fos çıktı. Eyvahlar olsun,
şimdi ne olacak? Elimizde bir adet Hatice, başlıkları okunup devamı
getirilmemiş onlarca magazin haberi ve bir adet beyaz mini etek var.
Iııh. Bir şey çıkmayacak. Daha fazla uzatmadan uyanmak gerek.
Zeep sosu
Nitekim uyandım. Sabah 05.40 sularında. Her daim şaşkın bakan kedoş
Miço’nun iyiden iyiye şaşkın bakışları arasında ‘Koooonyalım yürrrü’
diye şıkkıdı şıkkıdı iki dolandım evin içinde. Böylece acısıyla
tatlısıyla bir rüyanın daha gündelik hayatta yansıma sırasını savmış
oldum. Demek ki bundan sonra yatmadan önce 83 kilo malta eriği nam-ı
diğer yenidünya yenmeyecek. Hem kabız da yapıyor galiba.
O yüzden ne yapıyoruz, boğazımıza hâkim olup rüyalarımızı sağlam kazığa
bağlıyoruz. Ayrıca bendeniz bir kalem, bir pergel, bir de çikolata
alacağım. Akabinde gariban bir şekilde köşesinde bekleyen şirin bir
CD’den bahsedeceğim. Kendisi ‘Zeep’ adını taşıyan, sempatisi kapağından
menkul bir 70’ler güzellemesi. Söz konusu CD geçtiğimiz 10 yılın
başarılı işler yapıp dozunda popülariteye erişmiş trip-hop grubu ‘Smoke
City’nin Nina Miranda’sı ve Chris Frank’ına ait.
Levi’s reklamında kullanılan ‘Underwater Love’la 90’ların ortasından itibaren tantanası
yapılan grupta Mark Brown da klavye, perküsyon, turntable gibi eline
geçirdiği her şeyi seslendiriyordu. Fakat 2001’de Lennon’dan ‘Imagine’ı
da cover’ladıkları ikinci ve son albümleri ‘Heroes of Nature’dan sonra
harç bitti, yapı paydos.
Şimdi Nina ve Chris sabit olmak üzere, dünyanın farklı köşelerinden
ünlü ünsüz pek çok müzisyenle işleri kotarıyorlar. ‘Zeep’e gelince,
Nina’nın vokalleri ve Chris’in gitarıyla Londra’nın sisinden Rio’nun
güneşine doğru çıktığımız yolda 70’ler sound’unun kozmopolit, enerjik,
funky ve yerel yanlarıyla gözden geçirildiğini görüyoruz.
Vokal ve gitarın arkasında bas, davul, perküsyon zaten tamam. Yerelliği
Momadou Sarr’ın djembe partisyonlarından. CD tanıtım metinlerine
katiyen inanmamak gereken günümüzde, bu albümü yayımlayan FarOut’a
katılamamak zor. Diyor ki: “Led Zeppelin, The Meters, Joni Mitchell ve
Beatles’ın Brezilya’da Gal Costa, Os Mutantes, Gilberto Gil gibi
Tropicalistalar ile beraber doğaçladığını hayal edin bir an için!”
Söz konusu hayali kurabilseniz de kuramasanız da ‘Zeep’i dinlediğinizde
rock’n’roll, funk ve popun samba sosuna bulandığında riskli olmakla
birlikte hiç yavanlaşmadığına tanık olacaksınız. Zira samba ve
bossa-nova’yı bu kadar iyi yorumlayan iki İngiliz ile siz
karşılaştıysanız aman ne mutlu size, ben karşılaşmadım. Karşılaşsam ne
olur, karşılaşmasam ne olur, o da ayrı hikâye.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu