Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard kagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Mayıs 2008 tarihli yazilar (sayfa 4)Mayıs 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:52 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Hayatımız anti ütopya

Hayatımız anti ütopya 24/05/2008


Hey maşallah, sonunda bu da oldu. Aynı rüyanın aynı karesinde George Orwell ve Türkücü Hatice’yi diyalog halinde gördüm. Kendisinin hiçbir hayrını görmediğim, hatta varlığından bile kuşku duyduğum bilincimin, alt taraflarından bir yerden böyle bir madik atacağı belliydi. Tabiriyle mabiriyle hiç uğraşmayıp rüyada gördüklerine günü endeksleyenlerdenim çünkü.
Örneğin benim için rüyada şeftali görmek tüm gün kaşınmak, Beyaz Saray görmek gün boyu Obama’yı desteklediğini açıklayan Bruce Springsteen’i dinlemek, boynuzlanmak ise yavuklunun o günkü ocağına incir ağacı dikmek olarak karşılığını bulur.

Sevgili arsız bilinçaltı
Şimdi bu durumda Orwell’dan ötürü bir kez daha ‘1984’ okuma zamanım mı geldi acaba? Amaan aman. Bugünümüz ‘1984’ün ta kendisi, hayatımız anti ütopya olmuş çıkmış. Yukarı tükürsen büyük birader, aşağı tükürsen düşünce polisi.Her gün bir-iki günlük gazeteye göz atmak ‘1984’ün beceriksizce yazılmış taklitlerini okumak gibi bir şey zaten. Bu durumda bu rüyadan yar bana bir başka eğlence medet!
O ne? Hatice. Peki orada işi ne? Bilmiyorum. Sevgili arsız bilinçaltı, yapma yahu; bana bunlarla gelme. Kat ettiğim aşamalar neticesinde Demet Akalın’ı Hande Yener’den başarıyla ayırt edebiliyorum. Hatice ise tamamen çalışmadığım yerden. Hakkında emin olduğum bir şey varsa, o da Orwell’la bir bira-tuzlu fıstık, Güntekin Onay-Rıdvan Dilmen ya da Albano-Romina Power ikilisi oluşturamayacakları.
Zın zın zın zın Kunteeeeper, Kunteper; bari sen gel lan, kurtar beni bu karmaşanın elinden! Ne oldu? Kunteper de fos çıktı. Eyvahlar olsun, şimdi ne olacak? Elimizde bir adet Hatice, başlıkları okunup devamı getirilmemiş onlarca magazin haberi ve bir adet beyaz mini etek var. Iııh. Bir şey çıkmayacak. Daha fazla uzatmadan uyanmak gerek.

Zeep sosu
Nitekim uyandım. Sabah 05.40 sularında. Her daim şaşkın bakan kedoş Miço’nun iyiden iyiye şaşkın bakışları arasında ‘Koooonyalım yürrrü’ diye şıkkıdı şıkkıdı iki dolandım evin içinde. Böylece acısıyla tatlısıyla bir rüyanın daha gündelik hayatta yansıma sırasını savmış oldum. Demek ki bundan sonra yatmadan önce 83 kilo malta eriği nam-ı diğer yenidünya yenmeyecek. Hem kabız da yapıyor galiba.
O yüzden ne yapıyoruz, boğazımıza hâkim olup rüyalarımızı sağlam kazığa bağlıyoruz. Ayrıca bendeniz bir kalem, bir pergel, bir de çikolata alacağım. Akabinde gariban bir şekilde köşesinde bekleyen şirin bir CD’den bahsedeceğim. Kendisi ‘Zeep’ adını taşıyan, sempatisi kapağından menkul bir 70’ler güzellemesi. Söz konusu CD geçtiğimiz 10 yılın başarılı işler yapıp dozunda popülariteye erişmiş trip-hop grubu ‘Smoke City’nin Nina Miranda’sı ve Chris Frank’ına ait.
Levi’s reklamında kullanılan ‘Underwater Love’la 90’ların ortasından itibaren tantanası
yapılan grupta Mark Brown da klavye, perküsyon, turntable gibi eline geçirdiği her şeyi seslendiriyordu. Fakat 2001’de Lennon’dan ‘Imagine’ı da cover’ladıkları ikinci ve son albümleri ‘Heroes of Nature’dan sonra harç bitti, yapı paydos.
Şimdi Nina ve Chris sabit olmak üzere, dünyanın farklı köşelerinden ünlü ünsüz pek çok müzisyenle işleri kotarıyorlar. ‘Zeep’e gelince, Nina’nın vokalleri ve Chris’in gitarıyla Londra’nın sisinden Rio’nun güneşine doğru çıktığımız yolda 70’ler sound’unun kozmopolit, enerjik, funky ve yerel yanlarıyla gözden geçirildiğini görüyoruz.
Vokal ve gitarın arkasında bas, davul, perküsyon zaten tamam. Yerelliği Momadou Sarr’ın djembe partisyonlarından. CD tanıtım metinlerine katiyen inanmamak gereken günümüzde, bu albümü yayımlayan FarOut’a katılamamak zor. Diyor ki: “Led Zeppelin, The Meters, Joni Mitchell ve Beatles’ın Brezilya’da Gal Costa, Os Mutantes, Gilberto Gil gibi Tropicalistalar ile beraber doğaçladığını hayal edin bir an için!”
Söz konusu hayali kurabilseniz de kuramasanız da ‘Zeep’i dinlediğinizde rock’n’roll, funk ve popun samba sosuna bulandığında riskli olmakla birlikte hiç yavanlaşmadığına tanık olacaksınız. Zira samba ve bossa-nova’yı bu kadar iyi yorumlayan iki İngiliz ile siz karşılaştıysanız aman ne mutlu size, ben karşılaşmadım. Karşılaşsam ne olur, karşılaşmasam ne olur, o da ayrı hikâye.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:51 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

‘Güzel günler’ derken?..

‘Güzel günler’ derken?.. 24/05/2008


Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,maviliklere
Süre-ceğiz.
açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.
motorun sesi.
uy! çocuklar kim bilir
ne harikuladedir
160 kilometre giderken öpüşmesi...
Nazım Hikmet, 1930’da yazmış bu şiiri. Adı ‘Nikbinlik’... ‘İyimserlik’ demek... Nazım Hikmet’in o tarihte olabileceği en iyimser ruh haliyle çıkmış bu dizeler ve devamı... İlk cezasını dönemin Aydınlık Gazetesi’nde yazdığı yazılardan almış, af çıkmış memleketine dönmüş, Resimli Ay dergisi için çalışmaya başlamış. Daha bilmiyor ki başka nedenlerle tekrar tekrar yargılanacağını, hapis yatacağını, 48 yaşında askere çağrılacağını. Oğlunu özleyeceğini, memleketinin burnunda tüteceğini. Boğaza giden vapurlara ancak uzaktan bakıp, onları ancak usulcacık okşayabileceğini... Nazım nikbin, motorları ışıklı maviliklere sürmeyi hayal ediyor. Yıl 2008. T.C. vatandaşlığı Nazım Hikmet’ten çalınalı 57 yıl olmuş, Nazım öleli tam 45 yıl. Yani çınarın gölgesinde yatmayı bekleyeli, bir türlü yatamayalı. Durum hala nikbinliğe izin vermiyor.
Hele böyle bir 1 Mayıs’ın üzerine...
Ama Başbakan nikbin, ya da öyle olma ihtiyacında. Yer Kayseri. Partinin İl kadın Kongresi’nde konuşan Başbakan, rivayete göre, Nazım Hikmet’in insanın yüreğini avcuna alan bu dizelerinden etkilenmiş, kendi maneviyatıyla harmanlamış ve demiş ki: “Daha güzel günler göreceğiz/İnş - allah...”
Bir an endişe ettim. 1 Mayıs’ın yaraları hâlâ açık, karşımızda orada olan biteni cansiperane savunan bir hükümet var ve o hükümetin başkanı ‘daha güzel günlerden’ söz ediyor.
Başbakanın konuşmasına bakıldığında güzel günlerin tanımı: İktidar partisinin kapatılmadığı, (DTP ile ilgili bir kapatma davasının olduğunu da hatırlatmak gerekiyor), muhalefetle diyalogun mümkün olduğu,  (ama bu günlük hayatta o kadar kolay olmuyor bazen, diyaloğu başbakan yerine korumalar kuruveriyor), hakkında gensoru falan verilmediği  bir Türkiye ve Başbakan’ın ifadesiyle, ‘hizmet için insanı ve toplumu merkeze alan’ bir siyaset anlayışı.
Acaba şu toplumu merkeze alma işi Emniyet tarafından yanlış anlaşılmış olabilir mi? Götürürler Merkez’e... Galiba Başbakan da hadiseyi böyle algılıyor.
Hele ayaksanız, bir de baş kaldırıyorsanız, buyrun sizi Merkez’e alalım. Üzülmeyin ama, nikbin olun... Daha güzeli de olacak. Daha 301’imiz var..
Nazım diyor ki: “Kayış kapar kolumuzu
Kırılan kemik, kan.
Hani şimdi bizim soframıza
haftada bir et gelir
veişten eve
sapsarı iskelet gelir...”
Akıllara Tuzla geliyor, tersaneler geliyor.
Başbakan böyle bir ortamda Nazım Hikmet’ten alıntı yapıyor ama bu bir ilk değil ki, zamanında Türkeş de yapmıştı bunu, 1994’teki kurultayda... Kurtuluş Destanı’ndan dizeler okumuş, kendine göre, ‘milli sola’ mesaj vermişti.
Ama kim nasıl okuduysa okudu, Nazım Hikmet’in dediğinin içini boşaltamadı. Nazım Hikmet’in bir de ‘Vatan Haini’ diye bir şiiri vardı değil mi? 1962’den...vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,maaşlarınızsa vatan...” diye giden...
Başbakan acaba bu şiirden alıntı yapmayı da düşünür mü?

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:48 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 ZERİ İNANÇ  (Arşivi)

Türkiye’de Kürtçe

25/05/2008
document.write(); 

Eğitim dili olmayan bir dilin tam ve doğru kullanılması mümkün olmadığı ve dillerini özgürce kullanamadıkları için, Kürtlerin çoğunluğu kendi dilinde okuyup yazamıyor

Anneannem kendisiyle Türkçe konuşulduğunda Kürtçe cevap verir. Türkçe, zamanla anlamaya başladığı bir dil. Anlar ama cevap veremez. Türkçe’yi sonradan, duyarak öğrenmiş ve günlük ilişkilerinde kullanmayan Kürtler, uzun süre Türkçe konuşmak durumunda kaldıklarında “zimanê min qerimî” (dilim katılaştı/uyuştu) derler.
Türkçe’yi okula başlayınca öğrenen Kürtler, Kürtçe bildiklerini söylerler; okul öncesi dönemde dinledikleri masallar, ninniler, ağıtlar, tekerlemeler Kürtçe’dir ama eğitim süreciyle birlikte Kürtçe ile ilişkileri zayıflamıştır ve çocuklarıyla Türkçe iletişim kurarlar. Bu ailelerin çocukları Kürtçe’yi anlar ama konuşamazlar; onlar için Kürtçe “ebeveyn dili”dir.
Eğitimle gelen dil değişikliği, çocuk için zor bir süreçtir; dil ve düşünce sistematiğinde köklü bir değişim gerektirir. İlkokula başladığımda, herhangi bir konuda Türkçe konuşmaya çalıştığımda, beynime akın eden, dilimin ucuna kadar gelen Kürtçe kelimeleri yutup panikle, yoğun bir yetersizlik duygusuyla, Türkçe karşılıklarını bulmaya çalıştığımı, bütün çabalarıma rağmen zaman zaman ağzımdan Kürtçe kelimeler çıktığını hatırlıyorum.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları şehirlerde ve Türkiye metropollerinde, zorunlu göçle oluşan varoşlarda yoksulluk ve itilmişlik duygusu içinde büyüyen çocuklar Türkçe ve Kürtçe kelimelerden oluşan bir dil konuşuyorlar. Sekiz yıllık ilköğretimi tamamlayabilme olasılıkları çok zayıf olan bu çocukların dili ne Türkçe’dir ne de Kürtçe. Ne Türkçe bildiklerini söylemek mümkündür ne de Kürtçe...
Kürtçe konuşamayan çocukların Türkçe konuşamayan ebeveynleri olabiliyor. Bu durumda iki taraf da anlayıp konuşamadığı dile kendi bildiği dille cevap veriyor. Anne-baba ve çocukların farklı dil konuşmaları, karşılıklı olarak bir kültürel ayrışmayı ve yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Türkiye’de, anadili Türkçe bir kadının/erkeğin, anadili Kürtçe bir erkekle/kadınla evliliğinden doğan çocuklar sadece Türkçe öğreniyorlar. Avrupa ülkelerinde ya da başka ülkelerde yaşayan, yaşadığı ülkeden bir kadınla/erkekle evli Kürtlerin çocukları, hem Kürtçe hem de annenin/babanın dilini öğreniyorlar. Türkiye’de, Kürtçe konuşan bir anne ya da babanın yanı sıra çocuğun Kürtçe bilen büyükanne, büyükbaba, hala, teyze, amca, dayı ile büyüme olanağı bir Avrupa ülkesine göre daha fazla olsa da ninesinin, dedesinin dilini bilmeyen, onlarla iletişim kuramayan çocuklar yetişiyor.
İki yıl önce, Diyarbakır’da, bir annenin Almanya’da yaşayan oğlu ve beş yaşındaki torunuyla telefon görüşmesine tanık oldum. Babaanne, biraz şaşkın biraz hoşnut, Kürtçe iletişim kurduğu tek torunuyla konuşuyordu. Görüşme bitince açıklama yapma gereği duydu: “Buradaki torunlarım Kürtçe bilmiyor, o da Türkçe bilmiyor.” Almanya’da büyüyen annesi Alman, beş yaşındaki çocuk, Diyarbakır’daki kuzenleriyle iletişim kuramıyordu. Öte yandan, son yıllarda entelektüel kesimde, sadece günlük iletişimde değil tarih, edebiyat, siyaset, sosyoloji vb. pek çok alanda ısrarla Kürtçe konuşma çabası dikkat çekiyor.

Kürtçe konuşan kızlar
Kürtlerin Kürtçe ile ilişkisi farklılıklar gösteriyor. Eğitim dili olmayan bir dilin tam ve doğru kullanılması mümkün olmadığı için, dillerini özgürce kullanamadıkları için Kürtlerin önemli bir kesimi kendi dilinde okuyup yazamıyor. Türkiye’de, Cumhuriyet döneminde, Kürtçe hiçbir zaman eğitim dili olmadı. Kürtlerin, Kürtçe diye bir dilin varlığı inkâr edildi. Bugün, Kürt sorunundan, Kürtlere tanınması gereken haklardan, Kürtçe’den, Kürtçe televizyon yayınlarından, Kürtçe kurslardan, Kürtçe eğitimden söz ediliyor olsa da Kürtlerin çeşitli düzeylerde ortaya koydukları dil talepleri, tepkilerle, yasal engellemelerle karşılaşmaya devam ediyor. Kürtler, siyasi parti toplantılarında Kürtçe konuşma yaptıkları için, Kürtçe harflerin kullanıldığı afiş, pankart, davetiye vs. bastırdıkları için, mahkemelerde Kürtçe savunma yaptıkları için, Kürtçe basım-yayım faaliyetlerinde bulundukları için, yerel yönetimlerde Kürtçe kullanımı konusunda girişimlerde bulundukları için haklarında davalar açılıyor, yargılanıyorlar.
Son yıllarda, çeşitli eğitim kampanyalarıyla Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdeki kız çocukları, küçük yaşlarda ailelerinden alınıp yatılı ilköğretim bölge okullarına yerleştiriliyor. Türkçe bilmeyen kız çocuklarına sunulan bu olanağın ne kadar önemli olduğu sık sık vurgulanıyor. Bu çocukların hangi dili konuştuğundan hiç söz edilmese de aslında Kürtçe konuştukları herkesçe biliniyor ve bu tür bir eğitim, sivil toplum örgütleri, medya, üniversiteler ve kamuoyu tarafından açıkça benimseniyor, destekleniyor.
Uluslararası hukukun bir insan hakkı olarak gördüğü eğitim hakkının amacı, insan kişiliğinin tam gelişimini ve insan hakları ve temel özgürlüklerin güçlendirilmesini sağlamasıdır. Dilinden uzaklaştıran, kültürüne yabancılaştıran, sormayan, sorgulamayan insanlar yetiştiren bir eğitim, “farklı” olana karşı toplumsal önyargıların gelişmesine, ayrımcı davranan veya ayrımcı uygulamalara karşı çıkmayan, hatta destek olan antidemokratik bir toplumsal yapıya zemin hazırlıyor. Yasal, hukuksal engellerin ötesinde, genel kabul gören bu tür bir toplumsal algıdan söz etmek mümkündür. “Kürtlerin kendi dillerini öğrenmeye, kendi dillerinde öğrenim görmeye hakkı var; Türkçe öğrensinler ama Kürtçe ile ilişkilerini koparmayalım” düşüncesinde olan ve bunu ifade eden çok azdır.
AB adaylık sürecinde gerçekleştirilen reformlar, dil haklarına ilişkin uluslararası standartları ve AB’nin bu çerçevede Türkiye’den beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Uluslararası hukukun eşitlik ve ayrım gözetmeme ilkelerinin, toplumun bütünü için sağlanabilmesinin vazgeçilmez koşulu ifade özgürlüğüdür. Bu da ancak, toplumun bütün kesimlerinin, kimliklerinin ayırt edici özelliklerini, dinlerini, dillerini, kültürel değerlerini özgürce yaşayabilmeleri, düşüncelerini özgürce ifade edebilmeleri ve bundan dolayı herhangi bir baskıyla karşılaşmamalarıyla mümkündür.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:48 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Marx’ın hayaletleri ve Türkiye

Marx’ın hayaletleri ve Türkiye

Karl Marx.

25/05/2008
document.write(); E. FUAT KEYMAN (Arşivi)

Marx’ın hayaletleri kadar siyasal liberal ilkelere de gereksinimimiz var ve bu iki siyasi söylem ve kuram birbirleriyle eklemlenebilir

Ünlü Fransız düşünür Jacques Derrida, Marx’ın Hayaletleri (Specters of Marx, Routledge, 2006) adlı çalışmasında, Marx’ın kapitalizm ve modern toplum çözümlemesinin bugünün dünyasını ve sorunlarını hem anlamamız hem de değiştirmemiz için çok önemli bir kaynak olduğunu önerir. Bugünün dünyasını anlama ve değiştirme üzerine yaptığımız çözümlemelerin ve tartışmaların içinde her zaman Marx’ın hayaletleriyle karşılaşırız. Marx’ın hayaletleri bize bugünü eleştirme ve yeniden yapılama olanağını veren ikazları sunar. Marx’ın hayaletleri bu ikazlarıyla da bize Marx’a olan borcumuzu sürekli hatırlatır. Bu ikazlar çok katmanlıdır; (a) dünyaya bakışımızı belirleyen temel felsefi ilkenin “doğruyu bulma” değil, aksine “adaletli olanı yaratma” çabası olması (b) tarihin gelişimine salt “ilerleme temelinde” değil, aynı zamanda “emek-üretim-özgürlük ve insani kalkınma temelinde” de bakmak, ve (c) “eşitsizlik, yoksulluk ve yoksunluk yaratıcı ve farklı kimlikleri dışlayıcı yönetim mekanizmaları”na karşı mücadele etmek. Bu çokkatmanlı ikazları birbirleriyle bağlayan ortak paydaysa, yöntemsel düzeyde, eleştirel ve tarihsel bir bakış açısıyla dünyayı sadece anlama değil, eşzamanlı olarak değiştirme çabasıdır. Ve böylece “başka bir dünya olanaklıdır” isteği ve düşüncesini gerçekliğe dönüştürme girişimidir.

Demokratik/özgürlükçü sol
Benim, gerek akademik, gerek kamusal entelektüel, gerekse de politik düzeylerde hem dünyaya hem de Türkiye’ye bakışımı içeren çalışmalarım içinde, her zaman Marx’a olan borcumu ödeme çabam vardır. Tarihsel ve eleştirel yöntemle Türkiye’yi anlamak ve değiştirmek ve “başka, adaletli ve demokratik bir Türkiye olanaklıdır” düşüncesini yaşama geçirmek, akademik çalışmalarımın, kamusal yazılarımın, söyleşilerimin ve düşüncelerinin ortak paydası oldu.
Sungur Savran’a, Radikal İki’de yayımlanan (11 Mayıs 2008) ve Türkiye’de Marksizm tartışmasını yeniden canlandırma girişimi olarak okuduğum eleştirel yazısı için teşekkür ederim. Her ne kadar Savran’ın yazısına egemen olan, “biz Marksitler” dilinin ve “ben doğruyum-siz yanlışsınız” anlayışının ve aynı zamanda da, 2007 genel seçimlerinde ortaya çıkan ve benim de desteklediğim sol bağımsız adaylar girişimi içinde aldığı “oylar az olsun ama benim olsun” temelindeki siyasi tercihinin, Marx’ın hayaletlerinden etkilenme derecesi üzerinde ciddi kuşkularım olsa da, kendisinin Marksizm eksenli tartışma çağrısını anlamlı buluyorum. O nedenle de, ortaya konan, liberal-sol, AKP ve AB konularındaki soruları ve eleştirileri, bir “özeleştiri” ya da “ben haklıyım” gibi niyetler içermeden yanıtlamaya çalışacağım.
Türkiye’yi anlamak ve değiştirmek, şüphesiz ki, ne serbest pazar (liberal) ve sosyal adalet (sol) eklemlenmesiyle ne de bu eklemlemeyi simgeleyen liberal-sol anlayışla gerçeklik kazanabilir. Ama bu noktada durup “liberalizm” tartışması yapmamız gerekir. Liberalizm acaba sadece serbest pazar+birey eşitliği midir? Bir dereceye kadar evet, ama sadece bir tür liberalizm için. Benim akademik çalışmalarımı ve siyasal konumumu geliştirmemde Marx’a borcum çoktur. Ama, kendisinden çok öğrendiğim ve bir o kadar da etkilendiğim siyasal bir kuram da siyasal liberalizm oldu. Siyasal liberalizm, Immanuel Kant ve onun öğretisinde bugünün modern toplumları üzerine çok önemli çalışmalar üretmiş Jurgen Habermas, John Rawls, Ronald Dworkin ve Seyla Benhabib gibi neo-Kantian felsefecilerin ortaya koyduğu bir toplumu anlama ve demokratik temelde yönetme anlayışıdır. Diğer bir deyişle, “başka bir dünya ve Türkiye olanaklıdır” önermesinin içini dolduran önemli bir referans da siyasal liberalizm ve bu siyasal kuramın ürettiği, “insan hakları ve özgürlükleri”, “demokratik hukuk devleti”, “sürekli barış ve insani güvenlik”, “hakkaniyet olarak adalet” ve “katılımcı ve müzakereci demokrasinin bir rejim ve kültür olarak devlet-toplum/birey ilişkilerinde derinleşmesi ve yerleşikleşmesi” vb. ilkelerdir. Bu nedenle, demokratik, adaletçi ve özgürlükçü bir sol anlayışın siyasal liberalizmden öğreneceği çok şey vardır. Böyle bir anlayış, siyasal liberalizmin ilklerinden beslenir, emekten, sosyal adaletten ve örgütlü toplumdan yana tavır alırken, kendi içine siyasal liberalizmin ilklerini kattığı ölçüde de güçlenir.
Türkiye’nin, Marx’ın hayaletleri kadar siyasal liberal ilkelere de gereksinimi vardır ve bu iki siyasi söylem, kuram ve konum birbirleriyle eklemlenebilir ve bu eklemlenme Türkiye’nin iyi, adaletli ve demokratik yönetiminin normatif ve kuramsal temelini oluşturabilir. Ben bu eklemlenmeyi, “demokratik, özgürlükçü sol” olarak adlandırıyorum. Liberal-sol ancak bu temelde anlaşıldığı zaman anlamlı olabilir. Savran’ın liberal-sol tanımlaması da, bu anlamda, serbest pazar-adalet temelinde bir tanımlama olduğu için, benim akademik ve siyasal görüşümü nitelemede geçersiz bir tanımlamadır (yazılarını okumam temelinde, Ahmet İnsel ve Baskın Oran için de bu tanımlamanın geçersiz olduğunu düşünüyorum).

Türkiye’nin turunculaşması
Marx’ın hayaletlerinin gezindiği çok önemli bir alan da, Türkiye’nin 1980’lerden, ama özellikle 1990’lardan bugüne yaşadığı dönüşüm süreci ve bu sürece damgasını vuran gelişimlerin ve aktörlerin başında gelen “İslami kimliğin siyasallaşması ve AKP”dir. 1994’te Refah Partisi’nin İstanbul ve Ankara gibi büyük metropoller dahil yerel seçimleri kazanmasıyla başlayan, 2002’de AKP’nin çoğunluk hükümeti kurmasıyla önemli bir hamle yapan ve bu hamlesini 2004 yerel seçimlerinde ve 2007 genel seçimlerinde oylarını yükselterek devam ettiren İslami kimliğin siyasallaşma süreci, içerdiği ekonomik ve kültürel boyutlarıyla Türkiye’nin dönüşüm olgusuna damgasını vurdu. Bu süreç içinde hem İslami kimlik kendi içinde dönüştü hem de Türkiye’nin dönüşümünün çok önemli bir kurucu boyutunu oluşturdu. Ve bu süreç içinde de, Türkiye giderek turunculaştı. İster AKP kapatılsın, ister devam etsin, bu süreç devam edecek ve Türkiye yaşayacağı yerel ve genel seçimler içinde giderek daha da turunculaşacaktır. Tarihsel ve eleştirel bir yöntemle, bu süreci ve AKP olgusunu hem anlamalıyız hem de değişimi iteleyerek başka, adaletli ve demokrat bir Türkiye vizyonunu yaşama geçirmeye çalışmalıyız.

Modernleşmenin yeniden inşası
Tam da bu noktada, Marx’tan öğreneceğimiz çok önemli bir ders var: İslami kimliğin siyasallaşma süreci ve AKP, Türkiye modernleşmesinin muhafazakâr değerler içinde hegemonik bir yeniden inşası girişimidir. Bu hegemonya, 1990’ların ikinci yarısından itibaren, İslami kimliğin siyasallaşması sürecinin, küreselleşmeye açık ve serbest pazar değerleriyle dinsel/geleneksel değerlerin eklemlenmesini simgeleyen Güney Asya ekonomik büyüme modelinden öğrenerek değişimiyle başladı, AKP’nin yaratılmasıyla ivme kazandı ve bugüne kadar “muhafazakâr-liberal sentez” olarak devam etti. Bu hegemonyanın kurulmasında, hem Türkiye-AB ilişkileri hem de Türkiye’nin 11 Eylül sonrası dünyada giderek artan önemi, “etkili dış politika çapaları” olarak işlev gördü. Bu hegemonyanın yumuşak karınları ise, “emek, kadın, çevre ve araçsallaştırılmış demokrasi anlayışı” oldu. AKP’nin bugün yaşadığı sorunlar da, bu eksende oluşmuş sorunlardır.

Demokrasinin derinleşmesi
Bu nedenle de, tarihsel ve eleştirel bir yöntemle AKP’yi anlamak girişimi, İslami kimliğin siyasallaşma sürecinin ürettiği “muhafazakâr modernleşme-temelli hegemonik Türkiye vizyonu”na alternatif olacak bir “adaletli, laik ve demokratik Türkiye vizyonu” kurmanın önkoşuludur. Demokratik özgürlükçü sol yaklaşım kendisine “üretim-kimlik-çevre ilişkisini” öncül alarak ve bu ilişkiyi “sürdürülebilir ekonomik kalkınma- demokrasinin derinleşmesi ve insani güvenlik eksenine” yerleştirerek, bu vizyonu kurabilir ve bunu yaparken de, Marx’tan ve siyasal liberal ilkelerden öğrenir. Bu konuda çok yazdığım için kısaca söyleyeyim, Türkiye-AB ilişkileri de, bu girişimin başarıya ulaşmasının belirleyici unsuru değil, ama “önemli ve etkili bir çapası”dır.
Evet, dünyada ve Avrupa’da olduğu gibi, Türkiye’de Marx’ın hayaletleri geziniyor ve bize Türkiye’nin turunculaşmasına alternatif siyasi vizyonun demokratik, özgürlükçü bir sol anlayışla olanak kazanabileceğini söylüyor. Başka bir Türkiye olanaklı. Bu olanağın Savran’ın Marksizm anlayışı ve seçim stratejileriyle gerçekleşmesi çok şüpheli. Ama bu olanağın başarıyla yaşama geçirilmesinin Marx’a ve siyasal liberal ilkelere çok şey borçlu olacağıysa şüphe götürmez. 

E. FUAT KEYMAN:  Koç Üniversitesi

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:47 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Sürekli darbe rejimi AHMET İNSEL

 

Sürekli darbe rejimi

Sürekli darbe rejimi

25/05/2008
document.write(); AHMET İNSEL 

21 Mayıs Yargıtay bildirisi, bir muhalefet partisi bildirisidir. Muhalefet partisi bildirisi olarak meşrudur, bazı eleştirileri yerindedir. Ama Yargıtay Başkanlar Kurulu muhalefet partisi olarak çalışmaya başladığında, o rejim nasıl tanımlanır?

Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan muhtırası, demokratik hukuk düzenine karşı bir darbeydi. Türkiye siyasal tarihine bu biçimde geçti. Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 21 Mayıs bildirisi de, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı demokratik parlamenter rejime karşı yapılmış bir müdahale olarak siyasal tarihimizde yerini alacak. Türünde bir ilk olmayan, son yıllarda çeşitli biçimler altında gerçekleşen müdahaleler bunlar. Hepsini, 28 Şubat’ta MGK’nın asker kanadı odaklı başlatılan sürekli darbe rejiminin uzantıları olarak değerlendirebiliriz.
28 Şubat müdahalesinin, parlamenter demokrasi görünümlü bir pretoryen rejimi pekiştirdiği tespiti bu sayfalarda birçok kez ele alındı. Pretoryen rejimden kast edilen, kendilerini devletin veya rejimin sahibi olarak gören çevrelerin, ellerindeki kurumsal yetkileri aşarak veya zorlamalarla bunları genişleterek, kendilerini aslî siyasal güç konumunda görmeleri ve kendilerine atfettikleri meşruiyete dayanarak eylemde bulunmalarıdır.
28 Şubat döneminde yaptığımız değerlendirmede, 12 Eylül rejiminin yeni yapılanmasının bir kesintisiz darbe rejimi olarak tezahür edeceğini belirtmiştik (bkz. Birikim, Nisan 1997, “MGK hükümetleri ve kesintisiz darbe rejimi”). Kendilerini devletin sahibi konumunda gören pretoryen güçlerin, bu konumlarının tehdit altında olduğunu hissettiklerinde başlattıkları müdahaleler, sadece devletin askeri kanadından gelmez. Kesintisiz darbe rejiminde, askeri kuvvetlerden gelebilecek açık veya örtülü müdahalelerin yanında, başka pretoryen güçler de siyasal alana açık ve doğrudan müdahalede bulunma konusunda kendilerini yetkili olarak görürler.
Pretoryen cumhuriyetin özelliklerinden biri, klasik üçlü kuvvetler ayrılığı yerine, silahlı kuvvetlerin fiili dördüncü kuvvet olarak yer aldığı bir yapıya dayanmasıdır. Diğer özelliği ise, kuvvetlerin ayrılığını, kurumsal ayrılık olarak algılaması ve siyasal konjonktürün gereklerine göre, bir kuvvetin diğerinin yerini almasına, onun alanında at koşturmasına dayanmasıdır. Böylece dördüncü kuvvet, Şemdinli davasında veya 367. madde ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı arefesinde olduğu gibi, gerek gördüğünde yargıya müdahale edebiliyor. Dördüncü kuvvetin sözcüleri dış politika konusunda bağımsız görüş bildirebiliyor, iç politikadaki gelişmeleri düzenli aralıklarla yorumlayabiliyor. Bu pretoryen rejimin bir cephesidir.

Güçlü muhalefet
Diğer cephesi ise, kuvvetler ayrılığı ilkesinin iyi çalışmadığı, yasama ve yürütmenin birbirini denetleyen iki karşı güç olmadıkları tesbitinden hareketle, üçüncü kuvvet olan yargıya, siyasal muhalefet yetkisinin fiilen verilmesine dayanır. Bunun bir nedeni, liberal demokrasilerin gelişimi içinde, parlamenter rejimlerde kuvvetler ayrılığının büyük ölçüde zayıflamasıdır. Başkanlık rejiminde katı biçimde uygulanan yasama ve yürütmenin ayrılığı, parlamenter rejimde esas olarak iktidar ve muhalefetin ayrılığına ve muhalefetin iktidar karşısında güçlü bir denetim olanağına sahip olmasına dayanır. Muhalefetin denetim yetkisinin etkili olması, onun yakın ve mümkün bir iktidar alternatifi oluşturmasına bağlıdır. Aksi takdirde, yakın tarihlerde olduğu gibi, muhalefet yasamanın yargı tarafından denetlenmesine aracılık etmekten başka bir işe yaramamaya başlar.
12 Eylül rejimi, getirdiği seçim ve siyasal partiler yasalarıyla aslında yasama ve yürütme kuvvetlerinin birleşmesini öngörüyordu. Yasamanın yürütmeyi denetlemesine pek olanak bırakmazken, 12 Eylül siyasal felsefesi, iki başlı yürütme sistemi içinde, “devlet iktidarını” cumhurbaşkanının, siyasal iktidarı ise hükümetin elinde tutmasına dayanıyordu. Bu devlet iktidarı ve siyasal iktidar ayrımı aslında demokratik parlamenter rejimde başlı başına sorunludur. 12 Eylül rejimin ideali, 27 Mayıs rejiminde olduğu gibi, “devlet iktidarı”nın siyasal iktidar içinden gelmeyen kişilerce temsil edilmesiydi. Bu kişi asker veya yargı kökenli olursa, cumhurbaşkanının denetleme yetkisi büyük ölçüde yeterli görülüyordu. Yazılı olmayan, zımni bir denge idealini ifade eden bu durum, çoğunluk partisinden gelen bir cumhurbaşkanının seçilmesiyle, Özal’la bozuldu. Ama Özal cumhurbaşkanı olduktan sonra partisinin parlamentoda çoğunluğu yitirmesi krizi alevlendirmedi. Ayrıca parlamentoda 1991’den itibaren çoğunluk partisi de kalmamıştı.

Yargının muhalefeti
Şimdi ise, pretoryen cumhuriyetin yeni bir işleme biçimi var karşımızda. Siyasal muhalefetin acz içinde olması ve yürütmenin içinde devlet iktidarını temsil etmesi öngörülen mercinin de yürütmenin diğer başıyla eşdeğer addedilmesinin yarattığı boşluğu, bu kez yargı aktif bir siyasal karşı güç olarak devreye girerek telafi etmeye çalışıyor. Yeni bir sivil ve demokratik anayasa önerisini seçim faaliyetinde açıkça dile getirerek, seçmenden bu konuda vekalet almış olan bir parlamenter çoğunluğun, sözünü yerine getirmeyerek akim bıraktığı anayasa değişikliği önerisi, şu ifadelerle bir suçlama konusu olabiliyor: “Gelişen dünyaya uyumda yetersiz kalan Anayasanın kimi hükümlerinin yenilenmesi konusunda oluşan genel kabulden yararlanılmak suretiyle bir siyasi görüşün istek ve direktifi doğrultusunda bütünü değiştiren bir taslak hazırlattırılarak, ‘en doğru ve en çağdaş Anayasa’ tanımlamasıyla kamuoyuna sunulmuş, Anayasaların en geniş toplumsal mutabakatla, tartışma, uzlaşma ve sahiplenmelerle hazırlanması gerekeceği gözardı edilmiş, böylece ilk ciddi gerilim, beklenmedik bir zamanda ve hiç de gerekli olmayan yöntemle gündeme yerleştirilmiştir”.
Yargıtay Başkanlar Kurulu üyeleri, bu amacını seçim kampanyasında gizlememiş hükümetteki partinin, bir anayasa değişikliği taslağı hazırlatmış olmasını bile, bir suç karinesi olarak görebiliyor. Diğer yandan, muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü ve anayasal yargı süreci işlemekte olan bir anayasa değişikliği konusunda da, taraf olduğunu açıkça beyan edebiliyor. Yürürlükteki 12 Eylül Anayasası’nın açık kurallarını çiğneyen böyle bir girişim, pretoryen cumhuriyete özgü sürekli darbe rejiminin ruhuna uygundur. Zaten böyle bir hukuksal müdahaleye önayak olanların gözünde, bu girişimin güçlü bir meşru gerekçesi vardır. Yürütme ve yasama bütünüyle AKP’nin elinde olduğu için, ‘etkili siyasal muhalefet’ sadece yargı erkinin girişimiyle sürdürülebilir. Türkiye’de pretoryen cumhuriyet, siyasal konjonktüre bağlı olarak askeri kanat ağırlıklı veya yargı erki ağırlıklı olarak sürecek bir esnekliğe sahiptir. Dil bozukluğu ve üslubuyla endişe verici biçimde 27 Nisan muhtırasına benzeyen 21 Mayıs Yargıtay bildirisi, bir muhalefet partisi bildirisidir. Muhalefet partisi bildirisi olarak meşrudur, bazı eleştirileri yerindedir. Ama Yargıtay Başkanlar Kurulu, muhalefet partisi olarak çalışmaya başladığında, o rejim nasıl tanımlanır?
Böyle bir seçenek, aynı zamanda muhalefet partilerini de, bir işe yaramayan, göstermelik nesneler olarak küçümsemeyi içerir. Gerçekten de CHP ve MHP’nin sözcüleri Yargıtay bildirisini hemen ve hiçbir çekince kaydı düşmeden desteklerken, aslında kendi aczlerini alkışlıyorlar. Parlamentodaki milletvekillerinin beşte üçünü içeren iki siyasal parti hakkında açılan kapatma davalarını açıkça veya zımnen desteklerken, bu bildiriyi alkışlarken pretoryen güçlerin üzerlerinde kurduğu hegemonyayı meşrulaştırıp pekiştirdiklerinin farkında bile değiller. Zaten bu partilerin seçmen topluluğunun büyük çoğunluğu nezdindeki itibarsızlığının, güvensizliğinin ifadesi olan haldeki siyasal güçsüzlüklerinin en önemli kaynağı, bu davranışlarıdır.
Demokratik bir rejimde, 27 Nisan muhtırasını veya 21 Mayıs bildirisini kaleme alanlar ya suç işlemiş sayılırlar ya da rejim açısından büyük bir kabahat. Ve işledikleri suç veya kabahatin bedelini öderler. Ama 27 Nisan muhtırası gibi, Yargıtay bildirisi de proteryen rejimin kendini tüm çıplaklığıyla ve tüm dokunulmazlığı içinde sergilediği anlardır. Muhalefetin pretoryen güçlerin parlamento içindeki uzantısı konumuna düştüğü bu sürekli darbe rejiminde, tüm sosyalistler, tüm demokratlar için demokratik parlamenter meşruiyetin savunulmasının esas olması gerekir. Çünkü AKP’ye karşı siyasal alanda, sosyal alanda verilen ve çok daha güçlü biçimde verilmesi gereken mücadeleyi esas baltalayanlar pretoryen güçlerin kendileri ve bu girişimleridir.

 Sürekli darbe rejimi AHMET İNSEL

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

‘Bana bir masal anlat, baba’ ya da Şevket Altuğ’u özlemek

‘Bana bir masal anlat, baba’ ya da Şevket Altuğ’u özlemek 29/05/2008


Evimizin hemen altındaki yuvanın bahçesinden bebekçocuk sesleri geliyordu.
‘Bana bir masal anlat, baba’ şarkısını bebekçocuk çocukbebek söylüyorlardı ki-
Gözlerim dolmakla kalmadı. Gözlerimin Şevket Altuğ’la dolmasına ne kadar hasret kaldığım, aklıma üşüştü.
En son hangi dizide kalmıştım ben? ‘Süper Baba’da. ‘İkinci Bahar’da. Bu dizilerde; ama daha uzun sürüp yıllarca burnumuzun direğini sızlatarak bize iyi insanlık, iyi babalık, iyi iyilik dersi veren ‘Süper Baba’da.
Esasında Şevket Altuğ’da.
Böyle oyuncular vardır. Has oyuncular. Samimi iyi oyuncular. Feci harbi oyuncular. Şehirli oyuncular.
Hakiki şehirli oyuncular.
Şevket Altuğ’a NİYE hasretiz ki?
Şevket Altuğ’a bunca yıldır bir dizi yapmayan/yaptıramayan bir ülke adam olur mu?
Necmiye (Alpay) bozuluyor böyle siyaseten yanlışçı kelime kullanımlarıma. Kadın olur mu?
Buralarda kötü burjuva iyi burjuvayı kovuyor da. Hatta: çakmaburjuva hakiki burjuvayı kovuyor: Bu yüzden DE (daha bir sürü yüzden de) İmam, Öğretmeni YENİYOR. İmambeni, yeni bir albeni formu olarak yükseldikçe yükseliyor.
İmam; şefkatliyse, güleryüzlüyse, anlayışlıysa, kavrayıcı, aidiyet yaratıcı ise, üstüne ikide birde şakır şakır ağlıyorsa hissiyatlanmaktan öğretmeni yener ağbi.
Öğretmen: ceberrutsa, şirretse, densizse, sınır ihlâlciyse, sarıp sarmalamıyorsa, soğuksa, cimriyse, mesafeliyse-
Al sana: Kemalist Proje’nin manevi iflası!
“Şevket Altuğ ve Perran Kutman öğretmenlerimiz olmayacaksa, bizi anlayıp sarıp sarmalamayacaksa,
bizler de imamlarda teselli ararız.” Ruhsal mesaj- bu.
Ahmet Necdet Sezer’in sınıfında yalnızca bizkaçaletkaçırırız nokta kom’cular oturabilir zira.
Ahmet Necdet de sırf onların mezuniyet balosunu şereflendirip onların o berbath kalemleriyle yazıktırılmış ‘metinlerinden’ zevk alıp yaldızlı 10’u çakabilir.
Bizlerin değil. Bizleri bütünlemeye bırakır.
Okuldan uzaklaştırır.
Geçtim varoşundan, yeni varoşundan; ben bile yazdıklarımdan ötürü bana diş bileyen ManyağabağlamışKemalistler paranoyasıyla DA
yaşar oldum. Olurum yani.
Bugün köpeğimizi tıraşa götürdük. Sonra da iki basit aşısının yapılmasını istiyorum. (Merak etmeyin: yıkattırmadım.)
Veteriner kurcalıyor da kurcalıyor (zaten) netameli
1 tabiatı olan asosyal köpeğimizi. İlla bi kusur bulacak.
Tamam şişman, anladık. Ama ‘kalp hastası’ filan
diyecek diye korkuyorum.
“Kemalist mi bu veteriner?” oldum. Yani artık işkillendim mi, böyle düşünüyorum.
Yüz binlerce aşırı saldırgan ve ifadeci yürek de ‘Dinci mi yoksa BU?’ diye işkilleniyor çocuklarının hocalarından, köşedeki nalburdan, postanedeki memurdan filan.
Ben bir nevi dincileri yeğlerken, onlar sekiz bin nevi
kendi Kemalist dinlerinden olanları yeğliyorlar.
Benim bir dinsiz olarak mutlak yalnızlığım bir yana; ben: madem hakiki bir Şevket Altuğ şefkati hasreti çekiliyor,
o şerefli/dürüst/güvenilir/efendi insan tipi YOK OLUYOR HAYATIMIZDAN dinciler mi daha efendidirler artık? Ben onlarla daha mı rahatım? Rahat ederim? ruhundayken-
Kemalistler ‘Kemalist olmayan ölsün!’ fanatikliğine çekilmekteler saflarında. Çok feci. Çok feci.
İyi, güzel ve doğruyu aramamız için; bu dizilerden, bu eziyetlerden, bu politikacılardan, bu mevcut felaket kadrolardan da vazgeçmemiz gerekiyor.
Bize, şimdi, şu an, acilen; Hakiki Eski Şehir’de
harbi Eski Şehirliler arasında geçen, şehir hâlâ iyi bir
yermiş, iyi bir yer olabilirmiş, iyi+güzel+doğru
imkân dahilindeymiş mesajını veren, başrolünde
Şevket Altuğ’un oynadığı bir dizi lazım.
Kemalistler dışlandıklarını/güç kaybettiklerini/taban kaydırdıklarını düşündükçe ceberrutlaşıyorlar (artık 2 re’yle yazılacak) komplo üretim merkezlerine dönüştürdüler muhayyilelerini.
Bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşının Asker Olan Babası, Amerika’dan bilgisayar sistemimizle oynandığını,
AK Parti’nin yüzde 47’sinin işte böyle bir Amerikan Abrakadabrasıyla elde edildiğini düşünüyormuş.
Şimdi böylesine ‘haksız’, ‘iffetsiz’, ‘ABD yardımlı’
bir hileli neticeyle karşı karşıya kalmışsanız Katıksız
Kemalistler olarak-
E, savaşta her yol mubah! Askerden muhtıranın
yetmediği ‘ortamlarda’ Yargı da müdahil olur pek tabii ki.
Yargının ‘müdahil’ olmasına da demokratik rejime, Kuvvetler Ayrılığı ‘YalancıSosisSanayi A.Ş.’ etiketini yapıştırıp kendini haklı hissedersin, pek tabii ki.
Ayak Takımı (artı Amerika’nın inayeti) tarafından feci şekilde ‘hakkının yenildiğini’ düşünen Fazıl Say’lar (Katı Kemalistler) ‘kuvvetler ayrılığı’ kisvesi altında yargıdan darbeciliğin ‘iyi’ ‘doğru’ ve ‘güzel’den NE DENLİ uzak olduğunu göremeyecek kadar, hırstan/üzüntüden
gözlerini karartmış vaziyetteler.
Bu kadar ‘çirkin’ bir kadronun dershanesine hiçbir eski+yeni köylü çocuğu gitmez.
Dershanedeki ortamı da demokratlaştırmak şart;
Şevket Altuğ gibi (Yeni Münir Özkul) öğretmenlerin/balıkçıların/babaların/burjuvaların iyi insanlar olabilirliğinin altını çizmek de.
Yoksa: hepten toptan kaybettiniz bu Hileli Savaş’ı. Uyarmadı demeyin. Bu zira: psikolojinin de (pedagojinin de) savaşı.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Demokrasiler birliği iki kutup yaratır Eski BM genel sekreter yardımcısı, 27 Mayıs 2008

 

Demokrasiler birliği iki kutup yaratır

30/05/2008
document.write(); Şaşi Tarur 

McCain’in kuracağını söylediği ‘demokrasiler birliği’ hiç gerçekçi değil. Çin’le Rusya olmadan barış içinde bir dünya düşünülemez; böyle bir birlik bu ülkelerin demokratikleşmesini teşvik etmek yerine, dışlandıkları hissiyatını artırır. Sonuçta, bir otokrasiler birliği de ortaya çıkabilir

ABD başkanlık yarışında ırk ve cinsiyet gibi konularda süregiden tartışmanın tozu dumanı arasında en önemli meseleyi gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya olabiliriz: Adayların uluslararası ilişkilere yönelik takındıkları tavır. John McCain bir ‘demokrasiler birliği’ kurulmasını savunurken, Barack Obama da aynı fikri benimsemeye başlamış gibi görünüyor.
McCain birliği başkanlığının ilk yıllarında kuracağını söylüyor. Buna göre benzer fikirlere sahip ülkeler, insani krizlere cevap verebilecek ve BM Güvenlik Konseyi’nin dünyada sorun çıkaranlara karşı kararlı eylem kararı alması gerektiğinde Rusya ve Çin gibi engellere takılmasını önleyebilecek biçimde safları sıklaştırıp bir araya gelecek. Bu fikrin ateşli destekçilerinden yeni muhafazakâr guru Robert Kagan şunu söylüyor: “Dünyanın demokrasileri BM Güvenlik Konseyi’nin oybirliği sağlayamadığı durumlarda insani krizlere karşı harekete geçmek için ortak zemin oluşturabilir. Birliğin, sadece Avrupalılar ve Amerikalıları değil, Hindistan, Brezilya, Japonya ve Avustralya gibi diğer büyük demokrasileri ihtiva etmesi, gücünü artırır ve daha büyük bir meşruiyet kazanmasını sağlar.”

İnsani müdahale zaten kolay değil
Obama’nın birçok destekçisi de bu fikri kucaklıyor. Bunlar arasında en dikkat çeken isimler Obama’nın dış politika danışmanı Ivo Daalder ve uluslararası ilişkiler danışmanı Anthony Lake. Lake de şunları yazıyor: “İran, Kuzey Kore, Irak ve Darfur’daki krizlerle daha etkili barış gücü operasyonlarına giderek ihtiyaç duyulması ve birçok uluslararası tehdidin kendisini gittikçe daha fazla hissettirmesi, sadece Amerika’nın tek taraflı gücünün sınırlarını değil, 20. asrın ortasında tasarlanan uluslararası kurumların 21. asrın sorunlarıyla başa çıkamadığını gösteriyor.” Diğer bir deyişle, ikinci dünya savaşının külleri üzerine büyük bir dikkatle bina edilen uluslararası kurumların son kullanma tarihi geçti ve başka bir şey yapmanın vakti geldi.


Bu fikrin kontrolden çıkan popülerliği ABD’nin resmi politikası haline gelmeden önce herkesten derin bir nefes almasını istemek için BM’ye meftun olmak falan gerekmiyor. Uluslararası kurumlarımızın ABD sonrası bir dünyanın gerçekliklerini yansıtması için reforma ihtiyaç duyduğunu kimse inkâr etmiyor, fakat bir alternatifi savunanların çıkış noktası bu değil.


Dünya felç edici bir soğuk Savaşı geride bırakalı 20 yıl bile olmadı. Kaotik bir biçimde sınırları olmayan bir dünyaya doğru ilerliyoruz ve bu süreçte Çin, ABD’nin hem en büyük potansiyel jeopolitik rakibi hem de en büyük ticaret ortağı konumunda. Yeni bir demokrasiler birliği kuracak olsak, kimi dışında tutardık? Müstakbel süper güç Çin’le eski süper güç Rusya olmadan, barış ve refah içinde bir dünya tasavvur edilemez. Böyle bir birlik kurarak bu ülkelerin aşamalı demokratikleşmesini teşvik etmek yerine, dünyanın geri kalanı tarafından dışlandıkları hissiyatlarını artırmış olmaz mıyız? Bunun sonucunda, bu iki ülkenin odağında olduğu bir otokrasiler birliği ortaya çıkacağını söylemek yanlış bir kehanet mi olur?


Peki böyle bir birliğe her demokrasi katılır mı? Hele hele bedeli, hayati ticaret ortaklarının, kaynak tedarikçilerinin veya demokrasi sayılmayan komşuların uzaklaşması olursa. Hindistan ve Fransa gibi demokrasiler geçmişte, iç politika düzenlemelerinin zorunlu olarak dış politika tercihlerini de belirlediğini kabul eden ABD veya Britanya gibi ülkelerden pek hazzetmediklerini gösterdiler. Birçok demokrasinin de kendisi için önemli saydığı başka yakınlıkları var. Sözgelimi Hindistan diğer eski sömürgelerle veya başka kalkınmakta olan ülkelerle dayanışmayı, bir demokrasiler birliğinin parçası olmaktan daha önemli addedebilir; güneydoğu Asya’daki demokrasiler, ASEAN’daki otokrasilerle bölgesel ittifakı tercih edebilir. Bir demokrasiler koleksiyonunun, kaçınılmaz olarak ABD’nin küresel sorunlara dair teşhislerinin sözcüsü olacağına dair Amerikan varsayımı fantaziden ibaret.
Demokrasiler birliğinin sözgelimi İran’a yönelik yaptırımlar konusunda, Rusya veya Çin gibilerin yer aldığı BM Güvenlik Konseyi’nden daha atak olacağı iddiası da şu gerçeğin üzerinden atlıyor: Birbirinden farklı olmak, kendi arasında tartışmak ve kendi halklarının çok farklı önyargılarına karşı hassas davranmak demokrasilerin doğası gereğidir.


Apartheid yıllarında böyle bir demokrasiler birliği olsaydı, Washington Güney Afrika’ya müdahale edilmesi konusunda demokratik çoğunluk tarafından ikna edilebilecek miydi? Tam da öncülünün saçmalığına işaret eden bir soru bu.


Demokrasiler birliğinin savunucuları böyle bir birliğin Darfur’daki katliamlar veya Birmanya’nın kasırga kurbanlarının acılarına karşı vahşi bir kayıtsızlık sergilemesi gibi vakalara daha etkince müdahale edeceğini öne sürüyor. Bu bir yanılgı. Bu tür müdahaleler uygulanamaz oldukları için gerçekleşmedi. Birmanya cuntasının aktif direnişi varken Irravadi deltasına insani yardım etkin biçimde ulaştırılamazdı veya Darfur’da bir şeyler yapabilmek için Sudan ordusuyla savaşmak lazım gelirdi. Yani bu gibi adımlar atmak isteyen ülkelerin belli düzeyde kan ve para akıtmaya hazır olması gerekirdi, ki demokrasiler yabancılar için böyle risklere nadiren girer. Yardımın ulaştırılmasını sağlamak için kaotik, hükümetsiz bir Somali’ye girmekle, topraklarını savunan egemen bir devletin örgütlü askeri gücüyle çarpışmak arasında dağlar kadar fark vardır.

BM’yi güçlendirme vakti


Bir grup demokrasinin (BM’nin harekete geçemediği yerde) ortaklaşa harekete geçmesinin uluslararası meşruiyete sahip olacağını öne sürmek de yanıltıcı.

Demokrasilerin meşruiyeti yönetilenlerin rızasından kaynaklanır; kendi ülkelerinin dışında hareket ettiklerinde böyle bir meşruiyetin karşılığı yoktur.

BM kararlarının dünya gözündeki meşruiyeti, üyelerinin demokratik faziletlerinde değil, BM’nin evrenselliğinde yatar.

Dünyadaki her ülkenin BM’ye ait olması ve kararlara katılabilmesi gerçeği BM’nin eylemlerine uluslararası hukuk çerçevesinde, başka hiçbir seçici

yapının ulaşmayı umut edemeyeceği küresel bir konum sağlar.


BM’yi baypas etmenin değil, diriltip güçlendirmenin vaktidir.

Soğuk Savaş sonrasının ‘tek kutuplu anı’ yavaş ama emin adımlarla birden çok güç merkezinin olduğu ve yeni bir süper gücün yükseldiği bir

dünyaya doğru ilerlerken, bütün ülkeleri ortak bir uluslararası toplum çerçevesinde bir arada tutacak, evrensel olarak uygulanabilir kurallar ve

yasalardan menkul bir sisteme her zamankinden çok ihtiyaç var.

Anında iletişim kurulabilen ve bilginin dünyanın her köşesine ulaşabildiği bir çağda bu topluluğun giderek demokratik hale gelmesi hepimizin umudu.

O topluluğun içinden demokrasileri çekip çıkarmak tam ters yönde etki yapacaktır.

 

(Eski BM genel sekreter yardımcısı, 27 Mayıs 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Lübnan’da sıra yeni seçim yasasına geldi

30/05/2008
document.write(); SELİM ELHOS 

Lübnan’ın yeni cumhurbaşkanıyla açtığı yeni dönem doğal olarak sancılı geçecek. Yeni bir krizin önlenmesi için demokrasi derinleştirilmeli; öncelik seçim yasasının temsil sorununu çözecek biçimde yenilenmesinde

Lübnan’ın üst üste ulusal krizlere maruz kalması, rejimimizin özgürlükleri sağlama bakımından demokratik olmadığının kanıtı. Zira dünyada en gelişmiş demokratik rejimler ulusal krizlere değil, günlük sorunlara sahne olur. Buralarda ulusal kriz patlak vermez, sorunlara kurumlar ve demokratik araçlarla başarılı çözümler bulunur. Acaba mevcut durumumuza bir çıkış yolu arıyor muyuz? Bir başka ifadeyle, had safhadaki krizler içinde demokratik olmayan bir rejimden demokratik bir rejime geçmek istiyor muyuz? BM Güvenlik Konseyi’nden 1559 sayılı kararın çıkmasından ve ardından eski cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresinin uzatılmasından bu yana içinde yaşadığımız krizin karşılaştığımız son ulusal kriz olduğunu ifade edebilir miyiz?
Genel intiba, Lübnan’ın General Mişel Süleyman’ı cumhurbaşkanı seçmekle ulusal krizden çıkış yoluna girdiği yönünde. Peki Süleyman dönemi, Lübnan’ın bugünden sonra ulusal krizlerin tekrarına sahne olmayacak biçimde değişme basamağı olur mu? Bu arzu Süleyman’ın ülkeyi demokrasi dışı bir konumdan sınırlı da olsa demokrasiye taşımakta başarılı olması durumunda gerçekleşecektir.

Silah yerine düşünce vakti
Bu dönüşüm doğum sancıları olmaksızın yaşanamaz. Her doğum sancısının da kendi acıları vardır. Belki de umut vaat eden yeni dönem, doğum sancılarıyla geçecek. İlk hükümetin kurulması sırasında bazı acılar yaşanabilir. Geçişin başbakan ve ardından rakipler, mezhep ve dinler arasında mevkilerin dağılımı üzerinde anlaşma noktasında kolay olması beklenmiyor. Bakanları seçmenin yanı sıra bakanlık tüzüğünün içeriği konusunda da biraz zorluk yaşanabilir. O halde ilk sancı ilk hükümetin oluşturulmasında yaşanacak.
Birinci hükümetin dönemi olacak ilk yılın yeni parlamento seçimleriyle taçlanması arzu ediliyor. Böylelikle birinci hükümet gidecek ve parlamentonun görüntüsü olacak yeni hükümet gelecek. İlk yılın gerçek demokratik kuralların kök salma süreci olması da öngörülüyor. Bu da, halkın doğru temsil edilme fırsatlarına inanan ve seçmenin kendisini temsil edenleri sorgulamasından başlayarak kamusal alanda da sorgulama kapısını açan yeni bir seçim yasasının çıkarılmasıyla sağlanır. Adayların seçim yarışlarına girecekleri seçim programlarının bulunması, sorgulama ve muhasebenin şartlarındandır. Miras kalmış aşiretçiliğin, ölüm ve yıkım araçlarıyla silahlanmanın yerini fikirlerin, program ve yöntemlerin almasının zamanı geldi.
Seçim programlarının olması kaçınılmaz bir şart, ancak sorgulama ve muhasebe ruhunun gelişmesi için de yeterli değil. Zira bir milletvekili, programın içerdiği vaatleri gerçekleştirmekle sorumlu olduğu oranda sorgulanır. Fakat sorgulama, vatandaşın kendi toplumuna yönelik sorumluluklarının bilincinde ve kamusal hayatın oluşumunda etkin olacağı inancında kendini gösteren demokratik kültürle birlikte gelmezse yarar sağlamaz. Böyle bir kültür sorunların ve endişelerin gölgesinde gelişmez. Zira demokratik kültürün ilkesi toplumun hayrına çalışmaktır ve bunun dinamikleri, vatandaşlar kendi sorunlarıyla meşgulken tamamlanmaz. Demokratik kültür vatandaşın yoksulluk, işsizlik, cehalet ve hastalığın pençesinden kurtarılmasını öngörür. Lübnan gençliği peşi sıra gelen ulusal krizlerin altında yolsuzluğu ve işsizliği reddedip vatanından gitti.
Lübnan gençlerinin bir kısmı ülkeyi terk edip komşu Arap ülkelerine ve daha uzak ülkelere göçtü. Onların gidişiyle ülke etkin ve gelecek vaat eden üretim gücünü kaybetti. Fakat göç bir başka açıdan ülke için bir nimet oldu. İşsizliğin gölgesinde yaşamak yerine dışarıda kazandıklarıyla ülkelerine mali kaynak oldular. Bu da, krizin ekonomik ve sosyal açıdan da tam bir çöküşe dönüşmesini engelleyen etkenlerden biri oldu.

Acil reform ihtiyacı var
O halde gelecek vaat eden cumhurbaşkanının ilk yılının, seçim sisteminin geliştirilmesinin yanı sıra ekonomik ve sosyal kalkınma alanında da üretici çalışmalarla dolu geçmesi gerekir. Keza devletin vatandaşın gözündeki imajının parlatılması önemli ki, vatandaş kendi geleceğini yapılandırmada bu devlete bel bağlayabilsin. Bu da kapsamlı reform yapmayı ve idarenin etkinliğinin artırılmasını öngörmekte. Reformun kapsamlı olması gerekiyor. Fakat, kapsamlı reformun doğal giriş
kapısı siyasi reformdur; siyasi reformun anahtarıysa uygun seçim yasasındadır.
Yeni dönemde büyük sorunlarla mücadele edilecek; istenense ülkenin demokrasi dışı durumdan etkin demokratik ortama taşınması. Umulur ki bu, toplumumuzun karşılaştığı son ulusal kriz olur... (Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Haliç, eski Lübnan başbakanı, 27 Mayıs 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

İstihbarat servislerinde denetim ve hesap verme

İstihbarat servislerinde denetim ve hesap verme

30/05/2008
document.write(); CEVAT ÖNEŞ

Çağdaş demokrasilerde güvenlik ve istihbarat servislerinin kuruluş ve çalışma ilkelerinden: Görev ve yetkilendirmede yasal dayanaklarda zorunluluk, netlik. Hesap verebilirlik şartlarının yaratılması. Denetim/gözetim koşulları içine sivil toplum yapılarının da alınması...

Çağdaş devletlerin en önemli özelliği, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının şekillendirdiği bir yapı içinde, bireyi ve toplumu her yönü ile geliştiren, özgürleştiren, güvenlik içinde bugüne ve yarınlara umutla bakabilme şartlarını yaratabilen çalışmalara kazandırabildikleri sürekliliktir.
21. yüzyılın söz konusu gelişme dinamiğine rağmen, savaşlar, bölgesel çatışmalar deamlılığını korumakta; etnik, din, mezhep, kimlik farklılıklarının ortaya çıkardığı sorunlar büyümekte; siyasi, ekonomik iktidar kavgaları gelişmeleri etkilemekte; küresel, bölgesel, ulusal planda terörizm, organize suçlar, yasadışı mal ve insan trafiği, çevre kirlenmesi gibi meseleler devletlerin, toplumların, insanların güvenlikleri bakımından ciddi tehditler ve riskler yaratmaktadırlar. Keza, bunlar karmaşık sebep-sonuç ilişkileri ve bağlantılarıyla hayatımızın bir gerçeği olarak da karşımıza çıkmaktadırlar.
Tehdit ve risk algılamalarını şekillendiren yapılar ve gelişmeler karşısında güvenlik ve istihbarat servisleri, ulusal güvenliğimiz ve demokratik sistemin korunmasında önemli görevler üstlenmektedir. Ayrıca kürüsel, bölgesel tehditlere ve suç örgütlerine karşı, giderek, gelişen uluslararası dayanışma ve işbirliği çalışmalarının çok önemli ayrılmaz parçası olarak yerlerini almaktadır.


‘Çağdaş Devlet’, ‘Çağdaş Demokrasi’ kavram ve uygulamaları içinde ‘demokratik güvenlik’, ‘demokratik istihbarat’, ‘insani güvenlik’ gibi kavramsal ve niteliksel bir sürecin ortaya çıkışı da, insan hakları mücadelesinin şekillendirdiği önemli sonuçlardandır. Bu gelişmeler güvenlik, istihbarat servislerinin hesap verebilirliği, gözetimlerinin sağlanması, demokratik şeffaflıklarının gerçekleştirilmesi gibi çağdaş demokrasilerin kurumsallaştırılmasının, olmazsa olmazları arasında bulunmaktadır.


Türkiye, tarihi derinliğine ve Anadolu medeniyetlerine kazandırdığı sosyo-kültürel birikiminin şekillendirdiği toplumsal yapısına rağmen, siyaset ve demokrasi kültürünün kurumsallaştırılamadığı, geliştirilmeye çalışılan demokratik sistem içinde, güvenlik ve istihbarat zihniyetinde ve uygulamalarında da, çağdaş gelişmelerin benimsenmesi ve pratiğe geçirilmesi çalışmalarına ihtiyaç duyulan bir yapıdadır.


Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin gelenekçi birikimi, özellikle 1960&lı yıllardan itibaren yaşanılan iç güvenlik sorunları, ihtilallerin/darbelerin sürekliliği içinde kazanılan zihinsel, kurumsal yapıların oluşturduğu tortuların tamamıyla ortadan kaldırılabilmesi için çağdaş, hukukun üstünlüğünün özümsendiği, demokratik, özgür ve toplumsal sistemi koruyan bir güvenlik ve istihbarat konseptinin gerçekleştirilmesinin zorunlu gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. Şüphesiz böyle bir gelişme ancak Türkiye’nin çağdaş genel demokratikleşme hedefleri ve değişimi içerisinde mümkün olabilecektir.


Demokratik güvenlik ve demokratik istihbaratın standartları konusunda bütüncül bir çalışmaya, çağdaş devletlerde de yeterince rastlanılamıyor. Esasen her ülkenin özgül koşulları, farklı modelleri ve uygulamaları vardır. SSCB’nin dağılmasından sonra başlayan, 11 Eylül ve Irak’ın işgalinden sonra gelişen güvenlik ve istihbarat alanında niteliksel değişim ve geliştirme çalışmaları, öncelikle AB ülkeleri ve ABD demokrasilerinin önemli konuları olmaya devam etmektedir.


Cenevre Silahlı Kuvvetlerin Demokratik Denetimi Merkezi (DCAF), Norveç Parlamentosu İstihbarat Gözetim Komitesi ve Durham Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’nin güçlerini birleştirerek 2005 yılında hazırladıkları ve güncelliğini korumakta olan bu rapor, güvenlik ve istihbarat servislerinin demokratik hesapverebilirliği hususunda mevcut olan standartları tasnif edip, değerlendirerek, ortaya konan örneklerle çok önemli bir veri kaynağı oluşturmuşlardır.


Bu arada, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD-1994), Birleşmiş Milletler (UN-2002), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE-1994), Avrupa Parlamento Meclis Konseyi İzleme Komisyonu (PACE-1999) ve Parlamentolararası Birlik (IPU-2003) aldıkları kararlarla istihbarat servislerinin demokratik hesap verebilirliğe tabi tutulması gerektiğini resmen benimsemişlerdir.


İnsani değerlerin korunması ve geliştirilmesini devlet yönetiminin felsefesi olarak benimseyen çağdaş demokrasilerde, güvenlik ve istihbarat servislerinin kuruluş ve çalışma ilkeleri içerisinde;

  •  Görev ve yetkilendirmede yasal dayanaklarda zorunluluk, netlik,
  •  Hesapverebilirlik şartlarının yaratılması,
  •  Servislerin dahili denitimine paralel olarak yürütme, yasama, yargı denetimlerinin, istihbarat üretimine paralel olarak ‘güven’ unsurunu geliştirecek şekilde sağlanması,
  •  Denetim/gözetim koşulları içine sivil toplum yapılarının da alınması,
  •  Siyasi istismara karşı hukuki garantilerin verilmesi ve idarede etik koşulların yaratılması,
  •  Denetim mekanizmalarının yanı sıra, siyasi liderlerin istihbaratı idare edişlerinde etkinlik ve iletişim kanallarının güçlendirilmesi, gibi temel unsurlar önem kazanmaktadır.

Ülkemiz, etnik, mezhep kimlik farklılıklarının yaratabildiği sorunlar, siyaset ve demokrasi kültürü yetersizliğinden kaynaklanan problemler, demokratik rejimi tehdit edebilen iktidar mücadeleleri, jeo-stratejik ve jeo-politik konumunun yarattığı risklerin devamlılığı ve çeşitliliği sebebiyle, güvenlik ve istihbarat ihtiyacı yönüyle özel bir konuma sahiptir.
Türkiye siyasetinde, büyük çoğunlukla sorunlara küresel ve bölgesel gelişmeler çerçevesinde yaklaşma ve potansiyel gücünü çok yönlü değerlendirmeler çerçevesinde kullanabilme kabiliyetinin geliştirilmesi hususu önemini korumaktadır.
Sadece yakın tarihimiz, 1960’lı yıllardan itibaren değerlendirildiğinde; Türkiye’de siyasetin genel demokratikleşme standartlarının yükseltilmesinde gösterdikleri yetersizliklere paralel olarak, güvenlik ve istihbarat yapılarında ve uygulamalarında da, gerçekleştirilen gelişmelere rağmen, çağdaş devletlerdeki değişimlerin uzağında kaldıklarını söyleyebiliriz.
Bu çerçeve içinde, özetle:
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı, Jandarma İstihbarat Teşkilatı, Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanlığı gibi kuruluşlarımızın yasal görev ve yetkileri arasında tedahüller olduğu,

  •  Güvenlik istihbaratı ile devlet çapında stratejik istihbarat üretiminin niteliksel farklılığını ve Türkiye’nin özelliğini de dikkate alan bir yaklaşıma göre ihtiyaç duyulan yeni bir yapılanmanın henüz gerçekleştirilemediği,
  •  Güvenlik ve istihbarat servislerimizin yurtiçinde ve yurtdışında çalışma bölgeleri itibariyle de görev ve yetki sorunları yaşamakta oldukları,
  •  2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun düzenlediği, istihbaratın merkezi koordinasyonu gibi hayati bir çalışmaya çeşitli sebeplerle işlerlik kazandırılamayışı,
  •  Devletin istihbarat üretiminin, niteliksel olarak küresel, bölgesel gelişmelerle terör, güvenlik, finans/ekonomi, stratejik istihbarat tehdit ve riskleri çerçevesinde, Türkiye’nin ihtiyaçlarına olması gereken seviyede cevap vermekte yetersiz kalışı,
  •  Güvenlik ve istihbarat örgütlerinin yapılanmasına, eğitimine ve üretimine, demokratik sistemin özgür toplum yapısını koruyacak şekilde netlik kazandırılması ihtiyacının önemini korumakta oluşu,
  •  Denetim/gözetim sisteminin kurumsallaşmasına paralel olarak, sürekliliğe sahip şekilde parlamento denetimi şartlarının yaratılması,
  •  Hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunması hedefleri ile uyumlu yeni bir zihniyet ve yapıyı ortaya çıkarıcı çalışmalar yapılması,
  •  Güvenlik ve istihbarat servislerinin dış ilişkilerinde merkezi kontrolü ve görev sahalarına göre koordinasyona işlerlik kazandırıcı gelişmeler sağlanması, gibi birçok önemli konunun siyaset yönetimi ve uzman servisler arasında planlı-geliştirici çalışmalarla şekillendirilmesi gerekmektedir.

TESEV’in, siyaset yönetimine, devlet idaresine, kamuoyunun bilgisine sunduğu bu rapor, Türkiye demokrasisinin gelişimi, kurumsallaştırılması ve

ulusal güvenliğimizin sağlanması çalışmalarına önemli katkılar sağlayabilecek değerdedir.

Cevat Öneş: Milli İstihbarat Teşkilatı Emekli Müsteşar Yardımcısı; yazı, ‘İstihbaratı Hesapverebilir Hale Getirmek/ İstihbarat Teşkilatlarının Gözetiminde

Hukuki Standartlar ve En İyi Uygulamalar’ adlı kitabın önsözüdür; Yazarlar: Hans Born ve IAN LEIGH, çeviri: Zeynep Demirsü; DCAF-TESEV Güvenlik

Sektörü Çalışmaları Dizisi

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

 

30 Mayıs 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

Beyrut'tan Brüksel'e Tuna'dan Baltık'a<