Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Mayıs 2008 tarihli yazilar (sayfa 3)Mayıs 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 17:22 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Etyen Mahçupyan

 

Vatandaşlığa davet

 

Cumhuriyet rejimi ta baştan itibaren Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı bölgelere ikircikli yaklaştı.

Yatırım yapmadı, okullaşmayı engelledi, kültürel faaliyetleri yasakladı...

Tedirginlik o boyutta idi ki, daha Cumhuriyet kurulurken ‘Türkler ve Kürtler’ diye kullanılan klasik söylem birkaç yıl içinde unutulmakla kalmadı, devlet ‘Kürt’ diye birilerinin varlığını bile reddetti. Bu olay Kürtler’in belleğinde neredeyse kendi kimliklerinin kurucu unsuru haline gelmiş durumda. Eğer toplumsal kesimleri ‘Türkler’ ve ‘Kürtler’ terimleriyle ifade edeceksek, yaşanan olay ‘Türkler’in’ ‘Kürtler’i’ kullanması ve bir kenara atması olarak anlaşılmakta. Bu ise sadece çıkarcı bir güç siyasetine değil, ahlaki bir tutuma işaret etmekte. Dolayısıyla özellikle Güneydoğudaki Kürtler’in, yani geçmişte Ankara ile dirsek teması içinde yeni bir yurt kurma hayalinin yaygın olduğu bölgede yaşayanların bugün devletle temel bir meseleleri var. Kısaca söylemek gerekirse onlara göre ortada apaçık bir adaletsizlik bulunmakta ve bunun giderilmesi artık bir siyasi mücadeleyi gerektirmekte. Çünkü işin özünde Kürtler kendilerini kimlik olarak bile unutmaya cüret eden bu ‘devlete’ güvenmiyorlar...
Arka plan bu olduğunda post modern dönemin getirdiği yeni bakışların Kürtler’i nasıl etkilemiş olduğunu da anlamak zor değil. Bugün kimlik arayışı tüm dünyada hem bir tür merak ve hobi, hem de siyasi bir kurgu ve mobilizasyon aracı. PKK’nın ilk kurulduğu yıllarda Kürtler arasında bile ne denli etkisiz olduğunu hatırlayanlar, böylesine haksızlığa uğramışlık hissine rağmen, salt şiddet üzerinden giden siyasetin Kürtler’e pek anlamlı gelmediğini de teslim etmek zorundalar. Şiddet bugün bile Kürtler’e hitap eden bir davranış kalıbı değil... Ama devletin vurdumduymazlığı, hoyratlığı ve kibiri karşısında Kürtler’in büyük çoğunluğunun ‘madem öyle, benden de böyle’ cinsli bir ruh haline geçtikleri de açık.
Derinleşmekte olan bu gerilimi durdurmak için bugüne kadar birçok siyasetçi adım atmaya çalıştı. Erdoğan da birkaç sefer bu denemeyi yaptı. Daha öncekiler kimlik meselesine de dokunmaktaydı, ama sonuçta çok da şaşırtıcı olmayan bir biçimde AKP ekonominin nispeten risksiz sularında yüzmeyi tercih etti. Açıklanan GAP hamlesinin siyasi açıdan itiraz edilecek bir tarafı olamaz... Cazibe merkezlerinden, teşvik politikalarından, yatırım projelerinden, sulama altyapısından, okullaşma oranlarının yükseltilmesinden söz eden bir hükümet inisiyatifine karşı çıkmanın herhangi bir mantığı yok. Ancak idrak edilmesi gereken şey bu hamlenin sorunu çözücü nitelikte olmadığıdır. Öte yandan bu hamle sorunun ‘çözümsüz’ de olmadığını ima ettiği için önemlidir.


Nitekim Erdoğan’ın konuşması bu gerçeğin farkında olunduğunun ipuçlarıyla dolu... Başbakan “daha çok demokrasi ve özgürlükten” söz etmekte, bu eylem planının yeni bir milat olacağını, adalet açığını gidereceğini, “bölücü terör örgütünün istismar ettiği sosyoekonomik yaraları” kapatacağını belirtmekte... Diğer bir deyişle PKK’nın istismarcı niteliğine vurgu yapılırken, ‘yaraların’ varlığı da itiraf edilmekte. Açıktır ki bu yaraları açan devletin kendisidir ve tedavi edecek olan da odur... Ne var ki yaralar ta başından beri sadece sosyoekonomik değil. Ayrıca son dönemde sosyoekonomik olanlar bile kimlik meselesinin içine gömülmüş durumda. Çünkü bölgedeki insan için açlığın, işsizliğin, perişanlığın tek bir nedeni var: Kürt olması... O nedenle de onun Kürtlüğünü teslim etmeyen bir devletin sosyoekonomik durumu gerçek anlamda değiştirmesi de çok olası değil.


AKP bu çetrefilli yolda belki uzun vadede ortaya koyacağı ‘samimiyetine’ güveniyordur. Başbakan’ın “hep birlikte kaybetmemek için hep birlikte kazanmak mecburiyetindeyiz” sözü bir farkındalığın varlığını ima etmekte. İyimser bir yorumla amacın yeni bir vatandaşlık anlayışı yaratmak olduğu ve Erdoğan’ın GAP çıkartmasının Kürtler’i bu vatandaşlığa davet ettiğini söyleyebiliriz. Ama bütün bunlar meselenin temelindeki kritik eşiği ortadan kaldırmıyor... Bu eşik ‘Türklerin’ söz konusu vatandaşlığa ne denli hazır olduklarıdır. Devletin, yani askerî ve sivil bürokrasinin ‘demokrasi ve özgürlüğe’ hazmetmekte böylesine zorlandığı, bazı toplumsal kesimlerin ırkçılığa göz kırptığı bir ülkede ‘vatandaşlığa davetin’ de Kürtler’den önce başkalarına yapılması gerekir...

Aksi halde var olan samimiyetin siyasi hükmü kalmaz.

30.05.2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

  Yasemin Çongar

 

“Hesap verebilir” bir yargı için sivil girişim başlatılmalı

 

Cengiz Çandar dünkü Referans’ta çok yerinde bir saptama yaptı.


Türkiye’ye ilişkin yeni bir “Avrupa Birliği dili” oluştuğunu, “yargı reformu” gerekliliğini sürekli vurgulayan bu dilin, artık bir “yargı tanımı” da yapmaya

başladığını yazdı ve bu tanımı şöyle aktardı:


“Tarafsız, bağımsız, etkin ve güvenilir bir yargı. Yani, Türk yargısında neyin ve nelerin bulunmadığına inanıyorlarsa onları sıralıyorlar.”
Çandar’ın gözlemi son derece önemli ama eksik.


Zira Avrupa Birliği, Türk yargısında nelerin bulunmadığına vurgu yapan tanımında, Çandar’ın sıraladıklarının dışında bir başka noksana daha işaret ediyor.


Bu noksan, yargının “hesap verebilir” olmasıdır.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in, bu hafta yapılan Ortaklık Konseyi toplantısı ardından söylediği şu sözleri, Brüksel’in Türk yargısı konusundaki yeni mantrası sayabilirsiniz:
“Türkiye’nin tarafsız, bağımsız, güvenilir ve hesap verebilir bir yargıya sahip olması Avrupa Birliği açısından vazgeçilmezdir.”

* * *

Türkiye’de yargı, hukuk adına içler acısı olan halinin hesabını vermiyor.
367’ydi, kapatma davasıydı, muhtıralardı derken yüksek yargının kendini düşürdüğü “ideolojik aygıt” konumunu geçelim...
Biraz yakından bakınca, alt mahkemelerde ve savcılıklarda da her gün bin bir hukuk ihlali yaşandığını görmek mümkün.
Daha iki gün önce, Bülent Ersoy hakkındaki “halkı askerlikten soğutma” iddianamesinde “atasözü, örf-adet, toplumsal değer” kıstaslarının yasaların önüne geçmesini, “Mahalle hukuku” manşetiyle verdik.
Birkaç ay önceyse, Bülent Ersoy’a henüz bu dava açılmamışken, Ahmet Altan’la birlikte Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na çağrılıp Ersoy’un suçlanan sözlerine destek verdiğimiz için “suçu ve suçluyu övmek” suçundan sorgulanmıştık.
O gün, Ersoy’u daha yargılanmadan “suçlu” kabul eden savcılık makamına, “suçu mahkeme kararıyla sabitleninceye kadar herkesin masum kabul edilmesi gerektiğini; hukukun daha hakkında dava bile olmayan birini peşinen suçlu sayamayacağını, dolayısıyla ifade vermeyi reddettiğimizi” söyleyip geri döndük.
Ve bu olayı da yine manşetten eleştirdik.
Niye atıyoruz bu manşetleri?
Çünkü Taraf sorgulanmayı, yargılanmayı göze alarak bir görev yerine getiriyor.
Çünkü biz, yargıyı, hesap vermeye çağırmanın demokratik sorumluluğumuz olduğuna inanıyoruz.

* * *

Buna sadece biz inanmıyoruz.
Batı demokrasilerinde, yargının “hesap verebilir” olması gerektiğini bilen, haber ve yorumlarıyla bunun yolunu açan bir medya var.
Üstelik medyanın bu demokratik denetleyicilik rolü, hükümetlerce de önemseniyor.
2005’te İngiltere ve Galler, Anayasal Reform Yasası’nı kabul ederken, yargının “hesap verebilirliğinin” artırılması arayışı reform sürecinin önemli bir parçasıydı; o süreçte medya da etkin rol oynadı.
Bugünkü reform geçirmiş İngiliz sistemi, yargının “hesap verebilir” olmasında kendi iç mekanizmalarının yanı sıra parlamento tarafından da denetlenmesine, örneğin yargıçların, savcıların gerektiğinde parlamento komiteleri önünde tanıklık etmeye çağrılabilmesine olanak veriyor.
Aynı sistem, yargının toplum karşısında “hesap verebilir” olmasını da öne çıkarıyor; öyle ki, İngiltere ve Galler Adalet Sistemi’nin resmî belgelerine bakarsanız, “yargı mensuplarının medya mensuplarının sorularına muhatap olmasının, bu soruları yanıtsız bırakmamasının “bir hesap verme yöntemi” olarak açıkça teşvik edildiğini” görürsünüz.

* * *

Yargının “adaletten ziyade devletten taraf” olduğunu bizzat yargı mensuplarının itiraf ettiği ve bu itirafla uyumlu ideolojik metinlerin yüksek yargı eliyle gündeme sokulduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Erkini, halkın iradesine karşı darbe yapmak için kullanmaya kalkışmış bir yüksek yargımız var.
Hal böyleyken, demokrat medya, demokratik ülkelerdekine benzer bir “hesap verme” kanalı olamıyor, tabii.
Türkiye’deki demokrat medya mensuplarının yapabildiği, sürekli olarak yargıya hukuku hatırlatmakla, hukuki denen süreçlerin aslında hukuki olmadığını kamuoyuna anlatmaya çalışmakla sınırlı ister istemez.
Bu devleti, demokratik bir hukuk devletine dönüştürmek istiyorsak bu çabamızı genişleterek sürdürmek zorundayız.
Genişletmenin yollarından biri, Türkiye’de yargının tam da Avrupa Birliği’nin dikte ettiği gibi “hesap verebilir” olmasını sağlayacak sivil girişimleri desteklemekten geçiyor.
Bir süre önce, TESEV’in “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” araştırması için yaptığımız gibi, bu konuda ufuk açan çalışmaları tartışmaya sunmak bunun bir yöntemi.
Ama yine demokratik ülkelerde, asıl işi, yargının “hesap verebilirliğini” sağlamak olan sivil toplum kuruluşları var.
Bizde yok.
Türkiye, mutlaka bu eksiğini gidermeli; medyadaki demokratlar da bu eksiğin giderilmesi için konuşmalı, yazmalı.
Örneğin ABD’de, yargıçları, savcıları, avukatları denetleyen ve bazıları federal düzeyde, çoğuysa eyalet bazında örgütlenmiş Citizens for Judicial Accountability (Yargının Hesap Verebilirliği için Yurttaşlar) ya da Center for Judicial Accountability (Yargının Hesap Verebilirliği Merkezi) gibi kuruluşlar her türlü davayı yakından takip eder, kamuoyu denetimini yargı üzerinde sürekli hissettirirler.
Ne dersiniz, benzer sivil girişimlere bizim de ihtiyacımız yok mu?

* * *

Bu soruyu TESEV’in söz konusu araştırmasına imza atan hukukçu Mithat Sancar’a yönelttim.
Sancar, Türkiye’de yargının iç denetim mekanizmalarının çok yetersiz kaldığını ve mutlaka kamuoyu denetiminin sağlanması gerektiğini düşünüyor.
“Yargı süreçlerinin kararlarının hem yöntemine, hem içeriğine ilişkin nesnel değerlendirmeler yapacak sivil, demokratik, kamusal bir ağ oluşturulmasını önermek çok yararlı olur” diyor.
Ancak terminolojiye itirazı var.
İngilizce accountability kelimesinin karşılığı olan “hesap verebilirlik” yerine, “yargının demokratik denetimi” kavramının kullanılmasını istiyor.
Gerekçesi, “hesap verebilir” sözünün “sert” olması; yargıya “kuşatıldığı” hissini vermesi.
Doğrusu, bu konuda Sancar’a katılmıyorum.
Aksine, Türkiye’de yargının her kademesinin demokratik bir kuşatma altında olduğunu hissetmesinden yanayım.
Olli Rehn’in söylediği gibi, yargıda “tarafsızlık, bağımsızlık, güvenilirlik ve hesap verebilirlik” bir arada olmalı.
Zira ancak bu niteliklerin birlikteliği yargıyı demokratik yapacak; ancak o zaman hukuku boşlamayan bir yargımız olacak.
Ama işin özünde Mithat Sancar’la aynı fikirdeyiz.
Yargı üzerinde demokratik denetim kuracak sivil, demokratik, kamusal bir ağ için kolları sıvamak gerek.
Yoksa daha nice darbeci savcılar, muhtıracı yargıçlar görürüz bu ülkede.

30.05.2008

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 17:19 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

  Ahmet Altan

Alevilik

Pekâlâ, önce bir özür dileyeceğiz, sonra da biraz sitem edeceğiz.
“Bizim devlet Sünniler’in Alevi gibi yaşamasını ister” dediğim için bazıları küfürlü, bazıları dostça olan kırgın mektuplar aldım...
Ama özellikle Siverek’ten yazan bir gencin “Ben Alevi değilim Ahmet ağabey ama Alevi arkadaşlarım biraz üzüldüler, istersen bir yazı daha yaz” demesi beni gerçekten etkiledi.
Madem böyle bir kırgınlığa ve üzüntüye neden oldum, bunun için özür dilerim.
Alevi dostlarımız beni bağışlasın.
Özür diledik mi?
Diledik.
Şimdi gelelim siteme.
İçinde Bektaşilik gibi muhteşem bir mizah damarı barındıran Alevilik ne zamandan beri “Aleviler namaz kılmaz” lafından alınıyor?
İbadeti, “yaradılana” yapılacak bir “iyilikte” bulan Aleviler anlayış mı değiştirdi?
Şekle değil “öze” önem veren Tasavvuf artık Aleviler arasında yandaş mı bulmuyor?
Cemevlerinde bizzat katılıp gördüğüm, insanın yüreğini ısıtan o ibadet biçimini mi değiştirmek istiyorlar?
Ne zamandan beri “kadın erkek eşitliğinin bu toplumdaki en harika örneği” olan bu mezhebin mensupları, “kadınlarının başlarını örtmezler” lafını bir aşağılama olarak görüyor?
Kadını erkeği birbirinden ayırmadan yaşayan, birlikte ibadet eden, birlikte çalışan, kadını ezmeyen Aleviler bu konuda böylesine bir hassasiyeti nereden çıkardılar?
Kadınlarınızın başlarını mı örtmek istiyorsunuz?
Hem Allah rızası için nedir bu öfke?
Ne oldu hoşgörüye?
Ne oldu tevazua?
Ne oldu “yaradılanı Yaradan’dan ötürü” sevmeye?
Bakın her din, her mezhep tanrısına kendi itikadınca ibadet eder, hangi dinden, hangi mezhepten olursa olsun, gerçek bir dindar bir diğerini ne küçümser, ne de ona benzemediği için üzülür.
“Sünniler’le Aleviler aynı değildir” demenin neresi yanlış, neresi günah?
Alevi Aleviliğiyle, Sünni Sünniliğiyle övünür, “birbirlerine benzemiyorlar” demenin bir alınganlık yaratmasını gerçekten pek kavrayabilmiş değilim.
Bir de tabii şu Bektaşi nükteleri var.
Böylesine büyük bir mizah damarı, tuhaf bir alınganlığa ve öfkeye ne zaman dönüştü, ne zaman kurudu bu damar?
Alevi dostlar kırıldığı için üzüldüm.
Ama bu kadar çabuk kırılıp, hakarete uğradıklarına bu kadar kolay inandıkları, yazının “özüne” hiç bakmadan alınganlık yaptıkları için doğrusu ben de biraz kırıldım.
Şimdi yazının buraya kadar olan kısmı dostlar arası bir halleşmeydi.
Ama bunun bir de politik yanı var tabii.
Zaten öfke ve küfür mektuplarında işin “politik” kısmı daha çok ortaya çıkıyordu.
Yüzyıllar boyu bu toplumun en “ilerici” kesimlerinden olan Aleviler’in önemli bir bölümünün son dönemde politik anlamda çok “tutuculaştıkları” bilinmeyen bir gerçek değil.
Sanırım “şeriat” korkusu yüzünden gittikçe daha Kemalist, gittikçe daha ulusalcı oluyorlar.
Bizzat bir Alevi dedesinin söylediği gibi “Anadolu’dan geçmiş bütün dinlerden ve geleneklerden parçalar almış” ve neredeyse evrensel bir kültür geliştirmiş olan Aleviler’in büyükçe bir kısmı şimdi “dünyaya Türkiye’nin kapılarını kapatmak” isteyenlerin yanında.
Özgürlüğün ancak dünyayla bütünleşerek sağlanabileceğini akıllarına bile getirmiyorlar.
Gerçek bir laikliği ise hiç istemiyorlar.
Diyanet’in tümüyle Sünniler’in elinde olması, devletin bütçesinden sadece Sünniler’e para ayırıp Aleviler’i yok sayması bile onların bugünkü “sahte laikliğe” karşı çıkmasını sağlamaya yetmiyor.
Çoğu, mektubunda, “herkesin dinini özgürce yaşayabileceği bir laiklik” istedim diye kızıyordu bana.
Bugünkü durumdan memnun musunuz?
Hayır.
Ama bugünkü durumun Aleviler’in de gözetilerek devamını istiyorsunuz.
Laik olmayan, özgür olmayan, çağdaş olmayan bir sistemden pay almak gerçekten her şeyi halledecek mi?
Ben her zaman Aleviler’in bu toplumun gelişmesi için çok önemli bir faktör olduğuna inandım.
Ama hoşgörüsünü, tevazuunu, ilericiliğini, nüktesini, özgürlük tutkusunu, atalarının dikbaşlı geleneğini, “iyiliğin” ibadet olduğunu, içinden kötülük geçirmenin günah sayıldığını unutmayan Aleviler’in.
Bir de siz tartın bakalım kendinizi.
İçinizden kaçınız Aleviliğin bütün dünyaya örnek olabilecek bu muhteşem ölçülerine uygun davranıyor?
Gücün karşısında eğilmeyen Pir Sultan’ı bir düşünün.
O, bugün yaşasaydı ne yapardı?
Efendilerin, paşaların, darbecilerin yanında mı olurdu?
Eğer “Pir darbecileri desteklerdi” derseniz, Aleviliği hiç anlamamış olduğumu düşünüp ben utanacağım.
“O böyle yapmazdı” derseniz, utanmak aranızdaki darbecilere düşecek.

30.05.2008

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

gerçekçi olun artık darbe yapma günleri geride kaldı

 

 

Ancak yine bir ABD’li kaynağımızın ifade ettiği gibi ABD’nin
 
TSK’ya ilettiği gayri resmî mesajı özetle şöyle
 
“gerçekçi olun,
 
artık darbe yapma günleri geride kaldı.”
 
Bizce de...

 

 

Bir Anayasa Mahkemesi üyesinin AKP yorumu: KAPATMALIYIZ...

Yabancı büyükelçilerle kapatma davasını konuşan bir Anayasa Mahkemesi üyesi,

 

“AKP ille kapatılacak diye bir şey yok; Hazine yardımını keseriz, olur biter”

 

dedi.

 

Anayasa Mahkemesi üyesinin bu sözünü aktaran

 

yabancı büyükelçi,

 

“para cezası”

 

senaryosundan memnuniyetini gizlemedi:

 

Kapatmanın ekonomide yaratacağı tahribatı kimse

 

göze alamaz

ANKARA
Biz de son günlerin modasına uyup, yargı muhtıraları, telekulak skandalları ile çalkalanan Ankara’ya gidip ne olup bittiğini anlayalım dedik. Batılı diplomatlar, siyasetçiler ve farklı kesimlerden insanlarla görüştük. AKP kapatılır mı? Eğer kapatılırsa ne olur? Batı nasıl tepki vermeli? Aldığımız cevaplar çoğunlukla kötümserdi. Başörtüsü davasının raportörünün davayı ret etme eğilimine bir tür yalancı bahar gözüyle bakılıyor. Benzer yorumlar birçok gazetede yayımlanmış olsa dahi yine de sizinle paylaşmak istedik. Hem tüm bu kargaşanın arasında ışıldayan umut sinyalleri de yok değil.

AKP kapatılır mı sorusuna, görüştüğüm kişilerin çoğu “mutlaka” cevabını verdi.
Batılı diplomatlar arasındaki hâkim kanı AKP’yi saf dışı bırakmak isteyen güçler bu işi “ölümüne bir savaş” olarak görüyor ve işi “yarım bırakmayacakları” yönünde.
 
Hatta aralarında daha da pesimist olanları “Partiyi kapatmakla kalmayacaklar, daha da ileri gidecekler,” diyor. Hatta darbe sözcüğünü de çekinmeden kullanabilenler de var ancak bunun ne şekil alabileceğini de bir türlü izah edemiyorlar. “Biz, merkeze analizlerimizi yollarken hiç bu kadar zorlanmamıştık,” diye yakınıyor bir üst düzey AB diplomatı.
 
“En kritik süreç, olası kapatmadan sonra AKP’den kopuşlar olup olmayacağı” diyorlar. Eğer olursa AKP’nin tasfiyesini isteyenler tatmin olurlar mı peki? “Hayır,” diyor bir tanesi. “İşi sansa bırakmazlar, farz edelim ki AKP yerli yerinde duruyor ve yeni bir çatı altında toplanıyor, bütün çabaları boşuna gitmiş olacak.” Peki sonra? Mantığa yatan hiç bir cevap yok. Ancak yine bir Batılı diplomatın belirttiği gibi yaşanan sürecin hiç bir yanı mantığa sığmıyor ki. Memleket çıldırmış.
 
Tüm bu apokalips [kıyamet, mahşer] manzaraları arasında Anayasa Mahkemesi üyelerinden birinin bazı yabancı büyükelçilere sarf ettiği kritik sözler bir umut oluşturmuş vaziyette. Bize bizzat büyükelçilerden birinin aktardığına göre anılan Anayasa Mahkemesi üyesi ısrarla “İlle AKP kapatılacak diye bir şey yok, hazine yardımı kesilir, olur biter,” demiş. Böylece AKP ciddi şekilde uyarılmış olur, her şey normale döner türünden bir senaryo. “Kapatmanın ekonomide yaratacağı tahribatı kimse göze alamaz,” diyor bu sonucun olasılığına gönül bağlamış büyükelçi.
 
Batı’nın tepkisine gelince; görüştüğüm AB’li diplomatlar AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri, Olli Rehn’in verdiği ilk demeçlerin fazlası ile AKP’ye angaje bir imaj yansıttığını düşünüyorlar. “İtirazlarımız demokrasinin, AB kriterlerinin temel prensipleri üzerinden yapılmalı, bir partiyi savunmak şeklinde değil,” diyor birisi.
 
Aynı diplomat, partinin kapatılması durumunda dahi AB müzakerelerinin dondurulmasını yanlış buluyor. “AKP’nin yerine gelecek (çatı partisinin oluşturacağı iktidardan söz ediyor) hükümeti zor durumda bırakmış oluruz, elini zayıflatmış oluruz,” diye tamamlıyor sözlerini. Bir diğer AB’li yetkili ise, “Son iki yıldır 301 başta olmak üzere reformları niye askıya aldınız” diye sorduğumuzda “AKP’liler hep ‘ortam müsait değil, düşmanlarımız üstümüze gelir” bahaneleri ile savuşturuyorlardı bizi. Şimdi düşmanlarının en çok üstlerine geldiği noktada nasıl oluyor da reformlara yeniden sarılıyorlar, hiç samimi gelmiyor bize, AKP bizi kendi oyunları içine çekemez,” diyor. Özetle AKP’yi de eleştiren çok ama yerine konacak birilerini de görmüyorlar.
 
Amerikan yönetimine gelince: Edindiğimiz izlenim, davayı beyanları ile kınamaktansa işi “doğal” seyrine bırakma eğilimi ağır basıyor. “Fazla eleştirirsek bu sefer AKP’yi kolladığımız savları güçlenecek bu da en fazla AKP’yi yıpratır,” diyorlar. Türkiye demokrasisine, AKP hükümeti üzerinden sözlerden ziyade hareketleri ile arka çıkmayı yeğliyorlar.
 
Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi özellikle ABD dışişlerinde, olup bitene ibretle bakılıyor. ABD’nin aralık ayına doğru gelmesi neredeyse kesin gözüyle bakılan asker kökenli, Vietnam savaşında yer almış, yeni büyükelçisi, Jim Jeffrey’in, bu bakış açısını etkileyip etkilemeyeceğini o zamanki şartlar belirleyecektir mutlaka. Ne var ki AB’den farklı olarak ABD’nin Türkiye’yle olan ilişkileri halen ağırlıklı olarak stratejik ve askerî nitelikte. Dolayısıyla iktidarda kim olursa olsun ABD Türkiye ile ipleri koparma lüksüne sahip değil.
 
Ancak yine bir ABD’li kaynağımızın ifade ettiği gibi ABD’nin
 
TSK’ya ilettiği gayri resmî mesajı özetle şöyle “gerçekçi olun,
 
artık darbe yapma günleri geride kaldı.” Bizce de...


 
 
( Taraf/AMBERİN ZAMAN ) - 30.05.2008

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 


MAKBULE LEMAN HANIM



1865'te İstanbul Beşiktaş'ta dünyaya geldi.

1898'de Göztepe'de yaşamını yitirdi.

Eyüp'te Siyavuş Paşa Türbesi'ne defnedildi.


Yenileşme döneminin Nigâr Hanım'la birlikte önemli şairlerinden.


Saray Kahvecibaşısı İbrahim Efendinin kızı.


Bir görüşe göre Rüşdiyede okudu, sonra özel dersler alarak yetişti.


Beşiktaşlı Berberbaşı Zade Sadaret Mektubi Kalemi Müdür Muavini Mehmed Fuad Bey ile evlendi.


 Bir dönem Hanımlara Mahsus Gazete'nin baş yazarı. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi.


Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirdi.

 

Denemeler, hikâyeler de yazdı.


Sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on iki.


 Bunlar tür ayrımına gidilmeksizin Makes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirildi.


 Ölümünden sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla birlikte ikinci kez bastırıldı.



ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

MÜNACAT
ANNE
KADINLIK
KİTABE




ANNE

Anne inleyen bir ney, anne hicrandan yumak
Gözleri buğulu, nemli ve her zaman zâr zâr...
Kaderidir annenin ocaklar gibi yanmak
Hep hüzünlü eser onun ikliminde rüzgar.
Kuşlar gibi titrer o güneş yüzlü nevhayâl
Sîmasında alacakaranlık endişesi...
Her mevsim ayrı bir ıstırap, ayrı bir melâl;
Dilinde özleyişlerin sihirli bestesi...

Sînesi sımsıcak, çehresi de îmâlıdır
Semtinde herdem bir büyülü râyiha eser.
Duyguyla süzülmüş gözleri hep hummâlıdır
Altın şakaklarında sarı güller gibi ter.

Rahmet-zahmet iç içe.. bilmez geçen zamânı
Ne yazları, ne kışları, ne renkli bahârı
Ne gurûbu ne de şafağın söktüğü ânı
Her zaman duman dumandır o nazlı efkârı...

Bir kuluçka gibi sancılı gecelerinde
Hep şefkatle çarpan kanat sesleri duyulur...
Amansız hislerin öldüren pençelerinde
Yüreği bir matkap salınmış gibi oyulur.

Elemi çok olsa da şekvâsı işitilmez
Bir Eyyûb sabrıyla göğüsler hiç-olmazları...
Onda ızdırap bitmez, acılar dinmek bilmez
Sönmeyen bir azimle aşar aşılmazları.

Kanmaz asla sevmeye; o, sevgiye susuzdur
Şâire "su" dedirten hisle "evlât" der inler.
Herkes derin uykularda iken o uykusuzdur
El açar Yaratan'a balalarını diler...

Yürüdüğü yol, onun hislerinin yoludur
Durmaz, bir süvâri gibi yürür dolu dizgin..
O, yeryüzünde en ululardan uludur
Sînesi meleklerin sînesi kadar engin..

Zambaklar gibi sihirli çehrende
Varlığımı kucaklayan bir ışık;
Duydum o duyulmazları sînende
Sen bir rüyâsın benim için artık...

Nûru öteden pırıl pırıl sîman
Ukbâ derinlikleriyle büyülü...
Tülleniyor hülyâlarımda her an,
Ölümsüz rûhunun bembeyaz tülü...

Bir yâd-ı cemîlsin, kabrin sîneler
Hazan yaşamıştın; ölüm bahârın..
Duâyla gerilmiş bütün gönüller
Berzah yamaçlarında bestekârın.

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

  "MİSÂFİRPERVER"

 

  BU TOPRAKLARIN TÜRKÜLERİ HER DİLDE SÖYLENEBİLİR.

 

 ŞİWAN=ÇOBAN

 PERVER=SEV-MEK

 

  "ÇOBANSEVER"
 

 

35 yıl önce Şivan Perwer...

09 Nisan 2008 Çarşamba 12:31

Şivan Perwer’in bundan tam 35 yıl önce 7 Nisan 1973’te doldurduğu kayıtlar Youtube paylaşım sitesinde yayınlandı.

Kürt müzik dünyasının önemli isimlerinden olan Şivan Perwer"in bundan tam 35 yıl önce 7 Nisan 1973"te doldurduğu kayıtlar Youtube paylaşım

sitesinde yayınlandı.

 



 Bugüne kadar sayısız Kürtçe esere imza atan Perwer, kayıtlarda Türk Halk Müziği eserlerini yorumluyor.

Kayıtlarda gerçek adı İsmail Karakeçili olan Perwer kendini “Aşık Çoban” olarak tanıtıyor.

 



Birçok Şivan Perwer hayranının yeni duyacağı kayıtlarda Perwer, “Taze Karlar Yağmış Karın

Üstüne”, “Neyleyim Gönül Senin Elinden” ve “Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller” adlı türküleri

çalıp söylüyor.

 



Şivan Perwer yayınlanmayan ve sadece özel koleksiyonlarda bulunan kayıtlarda ayrıca

“Zahidem”, “Gel Gizli Gizli” gibi şarkıları yorumluyor.


Youtube"da yayınlanan kayıtları dinlemek için:


“Taze Karlar Yağmış Karın Üstüne”
http://www.youtube.com/watch?v=eds9zg07cio

“Neyleyim Gönül Senin Elinden”
http://www.youtube.com/watch?v=QUoixy_BQl0

“Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller”
http://www.youtube.com/watch?v=k8q397yl1Y8

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

bunları bilmek de ne mahsur varmış kine şaşıyorum büyüklerin işine

• Agîr (ateş)


• Amed Diyâr-i-bekir (diyarbakır) 

  T.C muâllimlerinden  diyâribekir'li şaban efendi (soy isim kanunundan evvel )

 

 

• Alân (yankı)
• Aram (huzurlu)
• Arî (kül)
• Ardil (yürek ateşi)
• Aştî (barış)
• Azad (özgür)
• Asmîn (dağ çiçeği)
• Bargiran (Dertli)
• Baran (yağmur)
• Berfin (kardelen)
• Berfo (kar)
• Bawer (inanan)
• Berat (serbest)
• Bengî (tutku)
• Berken (güleryüzlü)
• Berzan (rehber,bilen)
• Birîndar (yaralı)
• Berdan (bırakılmak)
• Berîvan (süt sağan kadın)
• Bervan (Berîvan’ın erkeği)
• Beritan (Yaylaya giden kız)
• Cejn (bayram)
• Cîwan (genç,delikanlı)
• Çîya (dağ)
• Derbas (geçen)
• Delal (sevgili,değerli,aziz)
• Dewran (çağ, zaman)
• Dilan (halay)
• Dîcle (dicle)
• Dîldar (aşık, sevdalı)
• Dijvar (zor, çetin)
• Dîyar (belli, belirgin
• Dîlaver (cesur)
• Dîlovan (alçakgönüllü)
• Dilxweş (memnun)
• Dilbirîn (yaralı gönül)
• Êgit (yiğit)
• Êzman (gök yüzü)
• Êvdal (yoksul, gezgin)
• Férat (Fırat)
• Gewrî (kumral)
• Gûlé (Gülüzar)
• Hawar (çığlık)
• Hélîn (kuş yuvası)
• Héjâ (değerli)
• Hébûn (varoluş)
• Heval (arkadaş)
• Hogîr (cana yakın)
• Hûner (sanat)
• Jîyan (yaşam)
• Jîr (akıllı, zeki)
• Kânî (su çeşmesi)
• Kendal(eşik)
• Kévin (Saçaklardan sarkan buz)
• Kulîlq (çiçek)
• Peyman (anlaşma)
• Pélîn (yaprak)
• Lérzan
• Mérxas (yiğit)
• Mîzgîn (müjde)
• Mîran (mir)
• Nalîn (inlemek)
• Newroz (Nevruz)
• Neçirvan (avcı)
• Rezan (öncü)
• Reber (rehber)
• Rében (zavallı)
• Rizgar ( kurtuluş)
• Ronî (göz ışığı)
• Robin (güneşi görmek)
• Rojda(güneş doğuşu)
• Rojbîn (gün kokusu)
• Roza (gündoğumu)
• Rozerîn (tanyeri)
• Ronahî (aydın)
• Rûken (sempatik)
• Rûhat (gelen gün)
• Serhad(doğuanadolu)
• Sérger(öncü, rehber)
• Sérdal (dal üstü)
• Sosin(çiçek çeşidi)
• Şérwav (savaşçı)
• Şérin (tatlı)
• Şérmîn (utangaç)
• Şîlan (Tomucuk)
• Şiwan (çoban)
• Şîrwan (sütçü)
• Şîyar (uyanık,hedef)
• Wélat (vatan)
• Xane (hanım)
• Xemgîn (üzgün)
• Xezal (ceylan)
• Yékbûn (tek)
• Zana (bilge)
• Zélal (berrak, duru)
• Zîlan (çığlık)
• Zınar (kaya)
• Zozan (yayla)

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:55 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

VEYSİ SOYKU 

 

Kürtler vadisi

27/05/2008
document.write(); 

Dizilerin Hulusi Kentmenleri, Münir Özkulları, Adile Naşitleri yani iyi yürekli, tonton, namuslu, devletine ve milletine bağlı, dış güçlerin ajanı olmayan kimselere Türkçe konuşturuluyor, Erol Taşlı sahnelerin dili ise Kürtçe oluyor

Samimi olmak gerekirse Kürt sorununun çözüleceğine inanmayanlardanım. Yani bazılarınızın ara ara umutlarınızı sandıklardan çıkarıp sonra bir vesileyle yeniden hüsrana uğrayarak bohçalarınızı topladığınız meselenin karamsar yönünün müdavimlerindenim. Her Kürtün, bunu alenen dillendirmese de içinde bağımsız bir devlet hayalinin olduğu inkâr edilemez. Bunun da anormal olmayan bir durum olarak kabul görmesi gerekir diye düşünenlerdenim, şiddete başvurulmadığı ölçüde.

Parlamayın hemen! Düşüncelerin suç sayıldığı bir ülkede yaşadığımızın farkındayım. Ama hayaller henüz suç unsuru değiller, “Yasinlerle” biraraya gelmedikleri müddetçe. İran’ı, Irak’ı, Suriye’yi bir kenara bırakalım, sadece Türkiye gibi askeri açıdan “Amerikanvari” güce sahip olan bir devletin topraklarının bir kısmını alıp ayrı bir devlet kurma hayalinin (her ne kadar pek çok kişi kafasından atamasa da) pek akıl kârı olmadığı açık. Bağımsızlık yoluyla çözülemeyecek olan bu sorunun başka bir çözüm yolu da var mıdır bilemiyorum doğrusu. Ama demin de vurguladığım gibi buna inanmayanlardanım. Zira meselenin ‘tarafları’ olmaya çalışan tarafların bir türlü bunu tartışmaya başlayamamaları umutsuzluğumu katmerliyor.

Türbanını çene altı yerine kulak üstünden bağlayan Tay-yeap’in kulakları da duymaz olmuş, gözlerinin görmediği gibi. Son olarak sigarasını yakmak için kendisinden ateş isteyen Ahmet Türk’e “Sen önce PKK’yı terör örgütü olarak kabul et...” dediği rivayet edilir. Dennis Baykal’ı hiç sormayın. “Ay akşamdan ışıktır, yaylalar yaylalar...” şarkısının güftesini değiştirmeye çalıştığı için karakolla arası açılan Dennis’in keman virtüözü Ertuğrul Günay’ın sahneyi erken terk etmesi neticesinde ondan boşalan koltuğu doldurmak için Ricky Martin ile anlaştığı kulisleri süsleyen yeni bilgiler arasındadır.

Bu adamlarla bu mesele çözülmez orası malum da, ben meseleyi iyice çözümsüzlüğe iten bir zihniyeti körükleyen televizyon dizilerine dikkat çekmek istiyorum. Müslüman, Sünni, Türk kimliğinin antilerinin asimilasyonculuğuna soyunan televizyon kanallarımız için bir süredir yegâne malzeme Kürt meselesi ve PKK oldu. Şüphesiz bu dizileri ciddiye alanlardan değilim ancak bazı şeyler artık kanıma dokunuyor. Teferruatıyla anlatmaya gerek yok, şöyle bir özetleyelim.

Zedelemeyin
Bu diziler arasında tek sözcük Kürtçe kullanmayanlar da var (Kürt meselesini irdeliyorlar sözde), Kürtçe’nin tek tük kullanıldığı dizilerde ise Kürtçe konuşan kişinin ya PKK mensubu ve dolayısıyla da uyuşturucu kaçakçısı ya da her türlü kirli işe bulaşmış biri olduğunu görürüz. Dizilerin Hulusi Kentmenleri, Münir Özkulları, Adile Naşitleri yani iyi yürekli, tonton, namuslu, devletine ve milletine bağlı, dış güçlerin ajanı olmayan kimselere Türkçe konuşturuluyor, Erol Taşlı sahnelerin dili ise Kürtçe oluyor. Üstelik öyle bozuk bir Türkçe de değil çoğunun konuştuğu, 80’lik Kürt nineler takır takır Çorum Türkçesi konuşuyor. Sanki Şemdinli olayı unutturulmak istenirmişçesine ya da Kürt bilgesi Musa Anter’in katillerinin JİTEM olduğu bilinmiyormuşçasına, Kürt bölgesine gönderilen devlet görevlilerinin hepsine gökyüzünden indirilmiş melek kıyafeti giydiriliyor. Sürekli halkın yardımına koşan polisi, askeri, doktoru, öğretmeni bir seferberlik havasında kendini bölge insanına adamış gibi gösteriliyor. Elbette sokaktaki bireye çok iyiliği dokunmuş devlet görevlileri de var, ona bir diyeceğim yok. Ancak kitapçıya bomba atan, şehrin üzerine kurşun yağdıran askerinden, keyfi muameleyle gözaltılar yapan polisinden, Türkçe bilmediği için ilkokul öğrencisini tartaklayan öğretmeninden neden söz edilmedi bu yapımlarda onu merak ediyorum. Bir de meselenin bir başka boyutu var ki o aslında durumu daha dramatik hale getiriyor. Bu dizilerden birinde PKK mensupları öyle bir biçimde gösteriliyor ki, Türkiye gibi askeri teknolojisi güçlü bir devletin sadece birkaç kişiden oluşan bir çeteyi neden hâlâ dağıtamadığı sorusu takılıyor kafama ister istemez.

İyi reyting getirdiği anlaşılıyor ki, bu diziler çekilmeye ve gösterilmeye devam ediyor. Ancak iki halkın bağlılıklarını zedeleyen, onları birbirinden uzaklaştıran, Kürt kimliğinin asimilasyonuna katkı sunan, hiçbir sanatsal değeri olmayan, hiçbir siyasi tutarlılığı, gerçekliği bulunmayan ve adeta psikolojik savaş gereci durumunda olan bu saçmalıklara karşı daha yüksek sesle eleştiri sunmamız gerektiğini düşünüyorum.

VEYSİ SOYKU: Muhasebeci

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:54 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Aşk ve irade

Aşk ve irade

25/05/2008
document.write(); LALE MÜLDÜR 

Rollo May yeni çıkan kitabı ‘Aşk ve İrade’de, her iki kavrama ilişkin ilginç saptamalarda bulunuyor

Ünlü psikiyatrist Rollo May, Okuyanus Yayınevi tarafından çıkarılan Aşk ve İrade kitabında, “İçinde yaşadığımız şizoid dünyamızda aşk ve iradeye dair en çarpıcı nokta, geçmişte yaşamın çıkmazlarına bir çözüm olarak görülmelerine karşın, bu kavramların şimdi bizzat sorun haline gelmiş olmalarıdır” diyor. May’in aşkla iradenin kaynaklarını ve birbiriyle ilişkilerini incelemeden evvel aşkın ön söylencelerine bakalım.
Eskil kozmogonide, gece ve boşluk dünyanın başlangıcında vardı. Hesiod için ilk gelen boşluktu ve aşk ölümsüz tanrıların en güzeliydi. Şüphesiz Eros’un başka kaynakları da vardır. Genellikle Afrodit ve Hermes’in oğlu olarak görülür. Sıklıkla da çocuk ya da ergenlik çağında kanatlı bir genç olarak sunulur. Aşkın çocuk olarak sunulması, derin aşkın sonsuz gençliğini ve aynı zamanda belli bir sorumsuzluk duygusunu da getirir. Aşk takip ettiği insanlarla oynar, körleştirir ya da yakar. Evrensel ya da bağımsız gücü sembolize eder. Aşk ilk tanrıdır türlerin devamına ve aynı zamanda kozmosun iç tutarlılığına işaret eden.
Rollo May ise kitabında şizoid dünyadan örnekler verir. Antony Storr şizoid kanatlıların ‘sevilemez olduğu kanısında ve yapılan eleştirilerle kendine saldırıldığı ve aşağılandığı duygusunda’ olduğunu belirtir. Rollo May, Storr’un tanımına değer vermesine karşılık bir noktada ondan ayrılır. Bu nokta ise, Freud, Descartes, Schopenhauer ve Beethoven’ı şizoid örnekler olarak sıralamasıdır.
‘Descartes ve Schopenhauer’ın felsefelerine hayat veren, onların birebir aşka yabancılaşmalarıdır’. Beethoven içinse şöyle der: ‘İnsanlar konusundaki düş kırıklığı ve insanlara olan dargınlığını telafi etmek için Beethoven, sevgi ve dostluğun egemen olduğu ideal bir dünya düşlemiştir’.
Bu insanlar ruh hastası olarak görülüp tedavi edilmiş olsalar, elimizde onların yarattıklarının var olmayacağı gerçeği Storr’un içinde bulunduğu ikilemdir. Bu nedenle ben, şizoid durumun, çok zor koşullarla başetmede yapıcı bir yöntem olduğunun itiraf edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ne var ki, bazı kültürlerin şizoid insanları yaratıcılığa itmesine karşılık, bizim kültürümüz bu insanları yalnızlığa veya mekanikliğe itiyor.
Kayıtsızlıkla şiddet arasında diyalektik bir ilişki vardır. Kayıtsızlık içinde yaşamak, şiddete yol açar. Bazı olaylarda ise şiddet kayıtsızlığı kamçılar. Batı geleneğinde dört çeşit aşk vardır. Birincisi seks ya da şehvet diye adlandırdığımız ‘libido’dur. İkincisi üretme veya yaratma dürtüsü -eski Yunanlıların deyişiyle, daha yüksek varlık ve ilişki biçimlerine gereksinim- olan ‘eros’tur.
Üçüncüsü philia veya dostluk, kardeş sevgisidir. Dördüncüsü, ötekinin refahı için adanmış sevgi, ilk örneği insanın Tanrı sevgisi olan ‘agape’ veya Latinlerin adlandırdıkları biçimiyle ‘caritas’tır. İnsanın her gerçek aşk deneyimi bu dördünün değişen oranlarda karışımıdır.
Viktorya dönemi insanı, sekse karışmadan aşkı elde etmeyi aradı. Modern insansa aşka karışmadan seksi elde etmeyi arıyor. Freud’da eros, ölüm içgüdüsü thanatos’un zıddı olarak girer. Eros, gerilim gideren haz ilkesinin karşısında durarak, insanın kültürler yaratmasını sağlar.
Aşk ve daimonik deyince de, daimonik, Freud’un deyişiyle ölüm içgüdüsüdür. Daimonik’in karşıtı kayıtsızlıktır. Daimonik, kişinin tamamını teslim alma gücü olan herhangi bir doğal işlevdir. Seks, eros, kızgınlık, öfke ve iktidar arzusu bunun örnekleridir. Daimon’un kişilikdışı başladığını gördük. Daimonik böylece bizi logosa doğru iter. Daimonik eğilimlerimle ne kadar hesaplaşırsam, kendimi evrensel bir gerçeklik yapısına göre o kadar tasarlar ve yaşar bulurum. Logosa doğru bu hareket kişiliküstüdür. Böylece kişilikdışından kişisel, oradan da kişiliküstü bir bilinç boyutuna taşınırız.
Aşk ve irade çatışmaları kucaklar ve onları dönüştürürken, cinsel aşkın dürtüden gereksinime oradan arzuya geçtiğini keşfettik. Böylece Rollo May’e göre, her aşk ve irade eylemiyle -uzun vadede her ikisi de, gerçek olan her eylemde mevcuttur- aynı anda hem kendimizi hem dünyamızı şekillendiririz.

Not: Bu arada okurlara son derece zararlı olabilecek bir gelişmenin televizyonlarda sıklıkla yer aldığını belirteyim, programların başında yeralan sanal reklam uyarısı... İngiltere’de kesinlikle yasaktır bu.

Aşk ve İrade/ Rollo May/ Okuyanus Yayınevi/ 432 sayfa/ 25 YTL/ 2008 Şubat

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
May
30
    
okuryazarhay | 30 Mayıs 2008 09:53 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Goethe bülbül öte

Goethe bülbül öte 12/04/2008


Ünlü şair ve yazar Goethe ne demiş? Işık... Biraz daha ışık. Peki bundan bize ne? Sizi bilmem, bana şu: Yazıya edebi boyut kazandırıyorum. Çünkü 'biçimsiz ve edebi nitelikten yoksun' yazılardan illallah etmiş okurların gönlünü kazanma niyetindeyim.
Peki niye popülizmle yavşaklık arasında, ibrenin göbek attığı bir tutum içindeyim? Çünkü hayat bu, belli olmaz. Gün gelir edebi kaygılı bir okur, İSKİ'de "Yoh yoh hanfendi üzülmeyin sizin borcunuz yoh" diyen iyi kalpli memur olarak karşıma çıkabilir. Tabii ben o kadar yoh yoh'tan sonra "Ne iyi etmişler de Esin Afşar'ı İSKİ'de işe almışlar" diyebilirim ama feda olsun.
Spring in Niavaran
İcabında yazılar biçim biçim, ölürüm ciddiyetsever okur için... Hayret yahu, Sait Faik Ödüllü'sünden tutun Haiku yazanına kadar envaiçeşit edebi nitelikli dostum varken ben niye böyleyim anlayamıyorum. İyisi mi beni fonksiyonalist ekolün yağmurlarında yıkasınlar. Edebiyat sevgisine karşılığı, mesela Sabahattin Ali okuyarak bulmak varken günlük gazete köşelerinde arayanlara ise Erhan Güleryüz'ün köyünün yağmurlarını öneriyorum. Ne de olsa "O güzel insanlar o güzel atlara binip gitmediler... Bütün çirkinliklere inat bizimle birlike yaşıyorlar."
Ve efendim böylelikle 1. Geleneksel Edebi Nitelikli Ciddi Cumartesi Yazıları Şöleni'nin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bir sonraki buluşmamıza dek acil ihtiyaç anında Ertuğrul Özkök Paşa'nın pazar yazılarının camını tıklamanızı öneriyorum. Ve izninizle şu 'Işık...Biraz daha ışık' vecizesiyle devam ediyorum. Goethe'nin, benim gibi mevsimsel duygulanım bozukluğu olan gurebâya yaranmak için böyle bir şey söyleyeceğine inanmak saflık... Fakat bir an için bile Goethe'nin tarafgirliğine inanmak iyi geliyor. Çünkü mevsimsel duygulanım bozukluğu denen gıcık şey sonbahar-kış sezonu süresince kendimizi içi doldurulmamış yılbaşı hindisi gibi hissettiriyor. 'Genç Werther'in Acıları'nın temelinde bile aslında bu bozukluğun olduğunu düşünüyorum.
Mutsuzluğundan geçtim, öyle bir umutsuzluğa kolay kapılınmaz zira. Özetle 'O Goethe bülbül öte'. Ne şahanedir ki şimdi mevsimsel duygulanım bozukluğundan çıkma zamanı. Baharımsı geldi. Işık, biraz daha ışık, hatta bol bol ışıklı günler eşikte. Her ne kadar en yakın arkadaşım olacak sığır "Aşk diye bir şey yoktur, bahar gelince oranızı buranızı açıyonuz, biz de bakıyoz" dese de, aşk diye bir şey var ve bahar aşkın emrine en amade mevsim. Yani hoptirililaylay-laylay-lilaylom diyor ve süper tematik biri olarak size 'Spring in Niavaran'ı öneriyorum...
Mayıs-Haziran 2004'te Tahran'daki Niavaran Sarayı bahçesinde Hermes Records bir dizi konser düzenlemiş. 'Spring in Niavaran' bu konserlerin öne çıkanlarından, İsveçli Bazar Bla, Fransız Hamon Martin Quartet ile Christophe Joneau Trio ve İran Norveç kırması Persiano topluluklarının konser ve jamsession kayıtlarından oluşuyor. İran'ın sıkı müzisyenlerinden Ali Boustan'ın ud ve Ali Rahmi'nin tombak performansları ise albüme fiyaka katıyor.
İç kıydırmayan karışım
60'ların cazından esinlenmiş, piyano-saksafon-kontrbas üçlüsü Christophe Joneau Trio, 80'lerden beri bebop sularında takılıyor. Norveçli klarnetçi Kjetil Selvik, İranlı udi Reza Ebrahmi ve vokalist-perküsyonist Ali Samadpour'dan oluşan Persiano ise doğaçlama, gelenekel İran müziği, Norveç folku ve klasik cazı dinleyicinin içini kıymadan bir araya getiriyor. Hamon Martin Quartet, Bröton müziğinin bir numaralı yorumcusu olarak tanınıyor. Quaretet'ine bakmayın 2001'de beşliye dönüşen ekip bu aralar 2007'de yayınladıkları 'Les Metamorphois'in işleriyle uğraşıyor.
Nyckelharpa, bas ve vurmalılardan oluşan üçlü Bazar Bla ise 1999 tarihli ilk albümü 'Nordic City'yi yayınladığından beri dünyadaki folk müzik etkinliklerinin bir numaralı davetlisi olarak köşe bucak geziyor.
Türkiye İran olursa, Hermes Records ayarında bir plak şirketi çıkar mı bilemiyorum ama kaç haftadır dolapta bekleyen bir kilo ıspanak olduğunu biliyorum. Tahir ya da Zühre olmak ayıp değil ama o kadarcık ıspanağı bahara nâzır pişirmek çok ayıp. Peki ben ıspanağı bekletiyorum diye ıspanağın da beni bekletmesi şart mı?

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu