Etyen Mahçupyan
Vatandaşlığa davet
Cumhuriyet rejimi ta baştan itibaren Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı bölgelere ikircikli yaklaştı.
Yatırım yapmadı, okullaşmayı engelledi, kültürel faaliyetleri yasakladı...
Tedirginlik o boyutta idi ki, daha Cumhuriyet
kurulurken ‘Türkler ve Kürtler’ diye kullanılan klasik söylem birkaç
yıl içinde unutulmakla kalmadı, devlet ‘Kürt’ diye birilerinin
varlığını bile reddetti. Bu olay Kürtler’in belleğinde neredeyse kendi
kimliklerinin kurucu unsuru haline gelmiş durumda. Eğer toplumsal
kesimleri ‘Türkler’ ve ‘Kürtler’ terimleriyle ifade edeceksek, yaşanan
olay ‘Türkler’in’ ‘Kürtler’i’ kullanması ve bir kenara atması olarak
anlaşılmakta. Bu ise sadece çıkarcı bir güç siyasetine değil, ahlaki
bir tutuma işaret etmekte. Dolayısıyla özellikle Güneydoğudaki
Kürtler’in, yani geçmişte Ankara ile dirsek teması içinde yeni bir yurt
kurma hayalinin yaygın olduğu bölgede yaşayanların bugün devletle temel
bir meseleleri var. Kısaca söylemek gerekirse onlara göre ortada apaçık
bir adaletsizlik bulunmakta ve bunun giderilmesi artık bir siyasi
mücadeleyi gerektirmekte. Çünkü işin özünde Kürtler kendilerini kimlik
olarak bile unutmaya cüret eden bu ‘devlete’ güvenmiyorlar...
Arka plan bu olduğunda post modern dönemin getirdiği yeni bakışların
Kürtler’i nasıl etkilemiş olduğunu da anlamak zor değil. Bugün kimlik
arayışı tüm dünyada hem bir tür merak ve hobi, hem de siyasi bir kurgu
ve mobilizasyon aracı. PKK’nın ilk kurulduğu yıllarda Kürtler arasında
bile ne denli etkisiz olduğunu hatırlayanlar, böylesine haksızlığa
uğramışlık hissine rağmen, salt şiddet üzerinden giden siyasetin
Kürtler’e pek anlamlı gelmediğini de teslim etmek zorundalar. Şiddet
bugün bile Kürtler’e hitap eden bir davranış kalıbı değil... Ama
devletin vurdumduymazlığı, hoyratlığı ve kibiri karşısında Kürtler’in
büyük çoğunluğunun ‘madem öyle, benden de böyle’ cinsli bir ruh haline
geçtikleri de açık.
Derinleşmekte olan bu gerilimi durdurmak için bugüne kadar birçok
siyasetçi adım atmaya çalıştı. Erdoğan da birkaç sefer bu denemeyi
yaptı. Daha öncekiler kimlik meselesine de dokunmaktaydı, ama sonuçta
çok da şaşırtıcı olmayan bir biçimde AKP ekonominin nispeten risksiz
sularında yüzmeyi tercih etti. Açıklanan GAP hamlesinin siyasi açıdan
itiraz edilecek bir tarafı olamaz... Cazibe merkezlerinden, teşvik
politikalarından, yatırım projelerinden, sulama altyapısından,
okullaşma oranlarının yükseltilmesinden söz eden bir hükümet
inisiyatifine karşı çıkmanın herhangi bir mantığı yok. Ancak idrak
edilmesi gereken şey bu hamlenin sorunu çözücü nitelikte olmadığıdır.
Öte yandan bu hamle sorunun ‘çözümsüz’ de olmadığını ima ettiği için
önemlidir.
Nitekim Erdoğan’ın konuşması bu gerçeğin farkında olunduğunun
ipuçlarıyla dolu... Başbakan “daha çok demokrasi ve özgürlükten” söz
etmekte, bu eylem planının yeni bir milat olacağını, adalet açığını
gidereceğini, “bölücü terör örgütünün istismar ettiği sosyoekonomik
yaraları” kapatacağını belirtmekte... Diğer bir deyişle PKK’nın
istismarcı niteliğine vurgu yapılırken, ‘yaraların’ varlığı da itiraf
edilmekte. Açıktır ki bu yaraları açan devletin kendisidir ve tedavi
edecek olan da odur... Ne var ki yaralar ta başından beri sadece
sosyoekonomik değil. Ayrıca son dönemde sosyoekonomik olanlar bile
kimlik meselesinin içine gömülmüş durumda. Çünkü bölgedeki insan için
açlığın, işsizliğin, perişanlığın tek bir nedeni var: Kürt olması... O
nedenle de onun Kürtlüğünü teslim etmeyen bir devletin sosyoekonomik
durumu gerçek anlamda değiştirmesi de çok olası değil.
AKP bu çetrefilli yolda belki uzun vadede ortaya koyacağı
‘samimiyetine’ güveniyordur. Başbakan’ın “hep birlikte kaybetmemek için
hep birlikte kazanmak mecburiyetindeyiz” sözü bir farkındalığın
varlığını ima etmekte. İyimser bir yorumla amacın yeni bir vatandaşlık
anlayışı yaratmak olduğu ve Erdoğan’ın GAP çıkartmasının Kürtler’i bu
vatandaşlığa davet ettiğini söyleyebiliriz. Ama bütün bunlar meselenin
temelindeki kritik eşiği ortadan kaldırmıyor... Bu eşik ‘Türklerin’ söz
konusu vatandaşlığa ne denli hazır olduklarıdır. Devletin, yani askerî
ve sivil bürokrasinin ‘demokrasi ve özgürlüğe’ hazmetmekte böylesine
zorlandığı, bazı toplumsal kesimlerin ırkçılığa göz kırptığı bir ülkede
‘vatandaşlığa davetin’ de Kürtler’den önce başkalarına yapılması
gerekir...
Aksi halde var olan samimiyetin siyasi hükmü kalmaz.
30.05.2008



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu
Yasemin Çongar
Ahmet Altan
