ezberbozan şirin
EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Başörtüsüne ilişkin Anayasa değişikliği
DAVA 5 HAZİRANDA GÖRÜŞÜLECEK
ANKARA -
Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde başörtüsü serbestliği getiren
Anayasa değişikliğinin ''iptali veya yok hükmünde
kabul edilmesi ve
yürürlüğünün durdurulması'' istemiyle açılan davayı 5 Haziran Perşembe
günü esastan görüşmeye
başlayacak.
CHP ve DSP, üniversitelerde başörtüsüne serbestlik getiren 5735 sayılı
''Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Bazı
Maddelerinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun'un birinci ve ikinci maddelerinin iptali veya
yok hükmünde olduklarına karar verilmesi ve dava
sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulması'' istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava
açmıştı.
Yüksek Mahkeme, davayı 5 Haziran Perşembe günü esastan görüşmeye başlayacak.
Mahkeme, anayasa değişikliğinin ''iptali veya yok hükmünde kabul
edilmesi ve yürürlüğünün durdurulması'' istemi karara bağlanacak.
Davayı, 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak.
Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması
halinde 4 yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
NİSANDA İHRACAT %37, İTHALAT %38,3 ARTTI
ANKARA -
İhracat bu yılın Nisan ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 37 artarak 11 milyar 375 milyon dolar oldu.
İthalat da Nisan'da yüzde 38,3 oranında yükseldi ve 17 milyar 869 milyon dolara ulaştı.
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) açıkladığı dış ticaret verilerine
göre, aynı dönemde dış ticaret açığı ise yüzde 40,8 oranında artarak 4
milyar 614 milyon dolardan 6 milyar 494 milyon dolara yükseldi.
2007 Nisan ayında yüzde 64,3 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2008 Nisan ayında yüzde 63,7'ye geriledi.
İRAN-TÜRKİYE DOĞAL GAZ BORU HATTI DEVREYE GİRDİ
Hafta başı, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesi
kesiminde yaşanan patlamayla gaz akışının durduğu İran-Türkiye doğal gaz boru
hattı devreye girdi ve gaz akışı yeniden başladı.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
1799- Napolyon Bonapart, Akka yenilgisinin ardından, savaş
meydanını Cezzar Ahmet Paşa kuvvetlerine terk etti
31 MAYIS
1799- Napolyon Bonapart, Akka yenilgisinin ardından, savaş
meydanını Cezzar Ahmet Paşa kuvvetlerine terk etti.
1920- Ankara Hükümeti, Fransa ile antlaşma yaptı.
1930- Dolmabahçe Sarayı salonunda ''Beynelmilel Turizm
Kongresi'' düzenlendi.
1933- İstanbul Darülfünunu'nun kapatılıp yerine Milli Eğitim
Bakanlığına bağlı yeni bir üniversitenin kurulmasına ilişkin
kanun kabul edildi. MEB, ''İstanbul Üniversitesi''ni kurmakla
görevlendirildi.
1946- Varto-Hınıs'ta 5.7 büyüklüğündeki depremde 839 kişi öldü.
1957- Atatürk Üniversitesi Kanunu kabul edildi.
1962- Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann, İsrail'de asıldı.
1963- ''Manisa Tarzanı'' olarak tanınan Ahmet Bedevi öldü.
1969- Ünlü soprano Maria Callas, Pier Paolo Pabolini'nin
Göreme'de çekeceği ''Medea'' filmi için Türkiye'ye geldi.
1974- Devlet memurlarıyla ilgili Kanun Hükmünde Kararname
yürürlüğe girdi. Böylece hafta tatilleri cumartesi ve pazar
olmak üzere iki gün oldu.
1983- Milli Güvenlik Konseyi, 79 sayılı bildirisiyle Büyük
Türkiye Partisi'ni kapattı.
1994- 11 gün önce geçirdiği trafik kazasından sonra bitkisel
hayata giren müzisyen Uzay Heparı öldü.
1999- Terör örgütü PKK'nın elebaşı Abdullah Öcalan'ın
yargılanmasına İmralı Adası'nda başlandı.
2000- Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na Mustafa Bumin seçildi.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
DOĞAL GAZA ZAM
ANKARA - Konutlarda ve sanayide kullanılan doğal gaza yarından geçerli olmak üzere zam yapıldı.
BOTAŞ üst düzey yetkilerinden alınan bilgiye göre, BOTAŞ, yarından
geçerli olmak üzere konutlarda kullanılan doğal gaz fiyatını yüzde 7,4,
sanayide kullanılan doğal gaz fiyatını da yüzde 8,3 oranında artırdı.
BOTAŞ yetkilisi, uluslararası ham petrol ve petrol ürünleri
fiyatlarındaki artışlara bağlı olarak doğal gaz satış fiyatlarında
düzenleme yapılmasının zorunlu hale geldiğini, fakat artışın tüketiciye
en düşük düzeyde yapılması politikasının da sürdürüldüğünü kaydetti.
TÜRKSAT 3A 12 HAZİRANDA FIRLATILACAK
KRAL ADASI - Fatma Başok bildiriyor - Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım, Türksat 3A uydusunun yeni fırlatma tarihinin 12 Haziran olarak belirlendiğini bildirdi.
Türksat
3A'nın fırlatma töreni için Fransız Guyanası'na gelen Ulaştırma Bakanı
Yıldırım, Kral Adası'nda verilen yemekte yaptığı açıklamada, 31 Mayıs
Cumartesi TSİ 00.52'de gerçekleştirilmesi gereken fırlatmadan 4 saat 25
dakika önce fırlatma rampasında teknik bir sorun olduğunun
anlaşıldığını söyledi.
Bu nedenle fırlatmanın durdurulduğunu belirten Yıldırım, dün gece
yetkililerin arızanın sebebini bulmak için çalıştıklarını belirtti.
Yeni fırlatma tarihinin 12 Haziran olarak belirlendiğini bildiren
Yıldırım, ''Ümit ederim bu son gecikme olur. İnşallah her şey yolunda
gider. Türksat 3A İngiliz Skynet 5C uyduları uzaya fırlatılır'' dedi.
Uydularda bir sorun olmadığını kaydeden Bakan Yıldırım, ''Onların
performansını fırlatma işleminden sonra roketlerin ayrıldığı zaman
göreceğiz. Sistem hangara alınacak, yeni baştan gözden geçirilecek.
Milyonda bir de olsa hiç risk almak istemiyorlar. Biz de buna saygı
duyuyoruz, 'geç olsun da güç olmasın' diyoruz. Ama bir an önce
gerçekleştirilmesini istiyoruz'' diye konuştu.
ANADOLU AJANSI FİNALDE
ANKARA -
Etimesgut Belediyesi tarafından bu yıl 3'üncüsü düzenlenen Medya Kupası'nda, Anadolu Ajansı futbol takımı finale yükseldi.
Anadolu Ajansı, Etimesgut Stadı'nda oynanan yarı final mücadelesinde,
geçen yılın şampiyonu TRT'yi 4-3 yendi. Anadolu Ajansı'nın gollerini
Celalettin Gürbüz (3) ve Ercan Gölpınar atarken, TRT'nin gollerini
Barış Çakmak, Deniz Elgin ve Seyfettin Demir kaydetti.
Anadolu Ajansı, finalde Kanal A futbol takımı ile şampiyonluk mücadelesi verecek.
Şampiyonluk maçı yarın 20.00-21.00 saatleri arasında 30 Ağustos
Mahallesi Hikmet Özer caddesinde (Dumlupınar İlköğretim Okulu yanı)
bulunan Kemal Atatürk Stadyumu'nda yapılacak.
Anadolu Ajansı futbol takımı kaptanı Ercan Gölpınar, tüm Ajans
çalışanlarını, aileleri ile birlikte final maçında kendilerine destek
olmaya çağırdı.
Anadolu Ajansı futbol takımı, aynı turnuvada geçen yıl ikinci olmuştu.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
TSK'nın hava operasyonu... ''HEDEFLER TAM İSABETLE VURULDU''
ANKARA
-
Genelkurmay Başkanlığı, Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit
edilen PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne ait 9 barınak, 3 malzeme stok yeri
ve 4 muhtelif tesisin 29 Mayıs'ta yoğun ve etkili bir şekilde ateş
altına alındığını belirterek, teröristlerin bulunduğu tespit ve teyit
edilen hedeflerin hepsinin tam isabetle vurulduğunu ve vurulan
tesislerdeki teröristlerin etkisiz hale getirildiğini bildirdi.
Genelkurmay Başkanlığı, 29 Mayıs'taki hava operasyonuna ilişkin görüntü ve fotoğrafları basın kuruluşlarına dağıttı.
Konuya ilişkin olarak Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan bilgi notunda, şunlar kaydedildi:
''Irak'ın kuzeyinde Hakurk bölgesinde tespit edilen PKK/KONGRA-GEL
terör örgütüne ait hedefler, 29 Mayıs 2008 günü saat 11.00'den itibaren
Hava Kuvvetlerine mensup uçaklarımız tarafından yoğun ve etkili bir
şekilde ateş altına alınmıştır.
Teröristlerin bulunduğu tespit ve teyit edilen hedeflerin hepsi tam
isabetle vurulmuş ve vurulan tesislerdeki teröristler etkisiz hale
getirilmiştir. Terörist kayıpları konusundaki değerlendirme çalışmaları
devam etmektedir. İcra edilen operasyonda, terör örgütüne ait 9
barınak, 3 malzeme stok yeri ve 4 muhtelif tesis kullanılamayacak
şekilde tahrip edilmiştir.
Vurulan hedefler arasında, sınırdan sızma ve Türkiye'de eylem yapma
hazırlığında olan bir grup teröristin toplanma bölgeleri de
bulunmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri terörle mücadelesini yurt içinde ve yurt
dışında artan bir güç ve kararlılıkla sürdürecek ve Irak'ın Kuzeyinin
terör örgütü için güvenli bir bölge olmadığı tüm kesimler tarafından
öğrenilecektir.''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti
kapatma davası ile ilgili sürecin uzamasından rahatsız olduklarını
belirterek, ''Çünkü bu süreç uzadıkça ülke ekonomik alanda birçok
sıkıntıları yaşıyor ve yaşayacak''
dedi.
Başbakan Erdoğan, AK Parti 12. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nın
açılışında yaptığı konuşmada, AK Parti hakkında açılan kapatma davasına
da değinerek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın esas hakkındaki
mütalaasını dün Anayasa Mahkemesi'ne sunduğunu ve bu mütalaanın akşam
saatlerinde de AK Parti'ye ulaştığını kaydetti.
Erdoğan, ''Tabii ki Türkiye'de de vatandaşlarımızın bu noktada
sıkıntısı var. Bir an önce neticelenmesi lazım ki AK Parti'ye gönül
vermiş insanların bu beklentileri de flu olmaktan çıkıp netleşsin.
Çünkü önümüzde bir Mart 2009 seçimleri var. İnanıyoruz ki demokrasimiz
de hukuk sistemimiz de bu süreçten daha güçlenerek çıkmayı
başaracaktır. Yolumuz açık, bahtımız açık olsun. Allah yar ve
yardımcımız olsun''diye konuştu.
DİNLEME İDDİALARI
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Sayın
Baykal, istesen de istemesen de, istediğin yere kaç, istediğin yere
gir, biz sizi kovalayacağız'' dedi.
Erdoğan, CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın yasa dışı dinlenildiği
yönündeki iddialara ilişkin gelişmelerle ilgili olarak da, ''yalancının
mumu yatsıya kadar yanar. Ne oldu? Yatsıya bile çıkmadan hakikat
rüzgarı mumlarını söndürdü. Şimdi yalancı çobanlar vardır ya onların
durumuna düştüler'' diye konuştu.
VALİ SERİNDAĞ'A HENÜZ SORUŞTURMA YOK
Öte yandan, toplantıya katılan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, basın
mensuplarının bir sorusu üzerine Eski Bolu Valisi Ali Serindağ hakkında
henüz soruşturma başlatmadıklarını açıkladı.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Ayşe Hür
Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak
Geçtiğimiz
günlerde Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu
"Taşnak arşivlerinin
açılması için 20 milyon dolar para teklif ettim. Bu parayla arşivdeki
belgeler rahatlıkla tasnif edilebilir, ama buna kimse
yanaşmadı" dedi.
Teklifin yakışıksızlığı ve taraflar arasında böyle bir konuşma geçip
geçmediği konusu bir yana (yazı matbaaya gittikten sonra
Boston’daki
Taşnak Arşivi’nden arşivlerin açık olduğu ve Halaçoğlu ile aralarında
böyle bir konuşma geçmediğine dair tekzip geldi), Halaçoğlu’nun bu
arşivlerde ne bulmayı umduğunu bilmiyoruz.
Ancak yıllardır resmi tezi
radikal biçimde sorgulayan Taner Akçam, tehcir konusundaki en savunmacı
pozisyonda olduğu bilinen Osmanlı Arşivlerinde bile hala ‘Türk resmi
tezi’ni çürütmeye yetecek sayıda ve nitelikte belgenin bulunduğunu
iddia ediyor.
Nitekim bu tezini İletişim Yayınları’ndan 2008 yılında
çıkan kısa adıyla ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’ adlı kitabıyla ispat
etmeye koyuldu.
RESMÎ TARİH . Bu kitapta aşağıda bir özetini sunduğumuz arşivlere
ilişkin bilgiler ve Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler,
1914-1918 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2001) kitabında dile getirdiği
bazı iddialara yönelik eleştiriler de var. Halaçoğlu henüz ne bu
iddialara, ne de bu kitabın bütününe ilişkin bir yorumda bulunmadı.
Hâlbuki, ağırlıklı olarak Osmanlı arşivlerine dayanarak hazırlanmış
kitabın iddialarını Boston’daki Taşnak arşivinde bulmayı hayal ettiği
belgelerle çürütmesi pek kolay görünmüyor. Halaçoğlu’nun resmi tezi
savunmak için yaptığı bu sansasyonel atak eğer dikkatleri Akçam’ın
kitabından uzaklaştırmayı hedeflemiyorsa, topu taca atarak, iç
kamuoyunu bir süre daha oyalamayı hedefliyor. Peki, bu konuda gerçek
durum nedir?
Önce olumlu olaylardan bahsedelim. Ermeni Tehciri konusunda çalışmak
isteyen biri için çok önemli bir kaynak olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi
eskiden kataloglama işlemlerinin tamamlanmamış olması gibi teknik
nedenlerle ya da hükümet politikaları nedeniyle araştırmacılar
tarafından özgürce kullanılamıyordu. Bir zamanlar arşivde çalışan
akademisyenlerin sorguya çekilmesi, belge verilmemesi ve hatta arşivden
atılmaları gibi birçok tatsız olay yaşandı. (Bir örnek olarak bakınız;
Ara Sarafyan, "The Ottoman Archives Debate and the Armenian Genocide",
http://www.gomidas.org/forum/archives.pdf ) Fakat özellikle son
yıllarda Arşiv'de ciddi değişiklikler oldu. Hem yeni kataloglar
araştırmacıların hizmetine sunuldu hem de araştırmacıların hakaret ve
tehditlere muhatap olması son buldu.
ŞİFRE KALEMİ BELGELERİ . Başbakanlık Arşivi’nin içerdiği belgelere
gelirsek; Ermeni Tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi
belgeleri çok önemli bir kaynaktır. Bunlar esas olarak merkezden
taşraya çekilen kısa telgraflardır. Vilâyetlerden bu telgraflara gelen
cevaplar ise kısmen Emniyet Umum Müdürlüğü Birinci, İkinci ve Üçüncü
Şube evrakı içinde dağınık olarak bulunur. Ancak bugün bu evrak
arasında, doğrudan Ermeni sürgünleri ile ilgili evrak neredeyse yok
gibidir. Bu evrakların nerede oldukları bilinmemektedir.
Yine aynı arşivde bulunan Hariciye Nezareti gibi başka dairelere ait
belgelerden geniş bir seçme yapılmış ve internet ortamına konmuştur.
http://www.devletarsivleri.gov.tr adresinden ulaşılabilecek bu
belgelerin toplam sayısı 1.500'ün üzerindedir. Bunlar resmi tezi
desteklemek amacıyla özel olarak seçilmiş belgeler olmakla birlikte,
orijinal arşiv belgelerinin internet ortamına konulması son yıllarda
arşivlerde yaşanan olumlu gelişmeleri göstermektedir.
MECLİS-İ MEBUSAN ZABITLARI. Bir başka önemli kaynak, 1918 Kasım-Aralık
aylarında Ermeni tehcir ve öldürmeleri konusunda yoğun tartışmalara
sahne olan Osmanlı Meclis-i Mebusan zabıtlarıdır. Bunlar, TBMM
tarafından transkripsiyonu yapılarak yayınlanmıştır. Aynı döneme ait
bir başka kaynak Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından, savaş yıllarında
hükümet üyelerinin (savaş ve tehcir) suçlarını araştırmak amacıyla
oluşturulan ve 5. Şube olarak bilinen komisyona ait tutanaklardır. Bu
tutanaklar Necmettin Sahir (Sılan) Bey tarafından tutulmuş ve İstanbul
Meclis-i Mebusan Matbaası tarafından 1334 (1919) tarihinde basılmıştır.
Kitabın yeniden basımını, Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat ve
Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması (İstanbul, Temel Yayınları)
adıyla 1998 yılında yapmıştır.
Ancak yine Meclis tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam
suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan
Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun belgelerinin nerede olduğu
bilinmemektedir. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul'un Ankara
Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare
(Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara’da Genelkurmay
Başkanlığı'na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay
Askeri Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı (ATASE)
arşivinde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne
kadar yapılmamıştır.
TAKVİM-İ VEKAYİLER . Üçüncü grup önemli kaynak, dönemin resmi gazetesi
Takvim-i Vekayi'de yayınlandıkları kadarıyla, 1919-21 yıllarında
İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi'de görülen İttihat ve Terakki merkez ve
yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerdir. Bu
gazetede toplam 63 davadan sadece 12’sine ait bazı
belgeler yayınlanmıştır. Bu davalardan İttihat ve Terakki Merkez
Komite ve Teşkilat-ı Mahsusa sorumlularına karşı açılan dava ile
dönemin Bakanlar Kurulu mensupları aleyhine açılan dava gerek iddianame
gerekse sanık ifadeleri nedeniyle çok önemlidir. Önce ayrı davalar
olarak başlayan sonra ortak bir kararla sonuçlanan 14 oturumluk bu
yargılama sürecinin duruşma tutanakları, iki iddianamesi ve ortak
karar sureti tam metin olarak Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır.
İttihat ve Terakki’nin parti sekreterleri davasının toplam 13
oturumundan sadece ilk üç oturumu ve karar sureti yayınlanmıştır.
Geriye kalan 10 davanın ise ya Yozgat ve Trabzon davalarında olduğu
gibi sadece karar suretleri ya da Erzincan ve Bayburt davalarında
olduğu gibi, kararların Padişahça onayları yayınlanmıştır. (Ancak
gazetede yayınlanan davaların da, yayınlanmayan davaların da
belgelerinin asılları ortada yoktur.)Takvim-i Vekayi'de yayınlanmış bu
belge tutanakları, V. N. Dadrian ve Taner Akçam kitap haline
getirilmiştir ve yakında Bilgi Üniversitesi Yayınları arasında
yayınlanacaktır.
İSTANBUL BASINI . Dördüncü önemli kaynak grubu 1918-22 arası İstanbul
basınıdır. Her ne kadar, resmi tarih yazımında ‘Mütareke Basını’ diye
yaftalanarak nesnellikleri üzerinde ciddi bir kuşku bulutu yaratılmışsa
da, dönemi biraz araştıranlar, Mondros Mütarekesi’ni izleyen yıllarda
üzerindeki İttihatçı ve Saray baskısından kurtulan basının başta
Ermenilere yönelik politikalar olmak üzere, savaş dönemi olayları
hakkında son derece ayrıntılı bilgiler aktardıklarını görebilir.
İstanbul, Erzincan ve Bayburt davalarının karar suretleri gibi,
Takvim-i Vekayi’lerde bulunmayan birçok belge ile tehcire doğrundan
katılmış veya şahit olmuş kişilerin mahkeme ifadeleri veya anıları
basınında yer bulmuştur. Örneğin Halep Valisi Celal Bey'in anıları
Vakit gazetesinin 10-13 Kânunievvel (Aralık) 1918 tarihli sayılarında
üç bölüm halinde; III. Ordu Kumandanı Vehip Paşa'nın mahkeme ifadesi 31
Mart 1919 tarihli Vakit gazetesinde yayınlanmıştır. Tehcirde görev alan
Çerkez Hasan Amca adlı görevlinin "Tehcirin İç Yüzü" adlı yazı dizisi,
Alemdar gazetesinde 19 Haziran 1919'da başlamış ancak 28 Haziran
1919'da yayınlanan 8. tefrikada arkası geleceği bildirilmesine rağmen
kesilmiştir.
KUDÜS ARŞİVİ . Bir diğer önemli kaynak Kudüs Patrikhane Arşivi’dir. Bu
arşivin özelliği, yukarıda sözünü ettiğimiz Tedkik-i Seyyiat
Komisyonu’nun bugün kayıp olan bazı belgelerinin kopyalarını ihtiva
etmesidir. Bu kopyalar, o yıllarda Divan-ı Harb-i Örfilerde çalışan
bazı Ermeni memurlar tarafından mahkeme dosyalarından gizlice elle
kopyalanmıştır. Ancak arşiv araştırmacılara açık değildir. Bu arşivin
araştırmacılara kapalı tutulması son derece yanlıştır.
TAŞNAK ARŞİVİ . Halaçoğlu’nun 20 milyon dolarlık şovunun konusu olan
Boston’daki Taşnak arşivi ise, Türk tarafına göre kapalı, Ermeni
tarafına göre açık. Gerçek durumu ancak bu arşivlerde çalışmak üzere
eyleme geçen araştırmacılar söyleyebilir. Velev ki Yusuf Halaçoğlu’nun
dediği gibi kapalı olsun, bu arşiv ‘sosyalist-milliyetçi’ bir çizgide
faaliyet gösteren Taşnaklar’ın o günlerde siyasi tartışmalarını
anlatması açısından muhtemelen ilginç bilgiler içerir, ancak bu
arşivlerden elde edilecek en uç noktadaki bulgular bile Taşnaklar’la
hiç bir ilişkisi olmayan yüz binlerce insanın Türk milliyetçiliğinin
kurbanı olmasını haklı çıkarmayacağı için Halaçoğlu’nun 20 milyon
dolarına yazıktır.
ANDONYAN BELGELERİ . Önemli bir belge grubu da, 1914’teki seferberlik
sırasında orduda mektup ve yazışmaları okuyan memur olarak görevli Aram
Andonyan adlı bir Ermeni’nin tehcirden sağ çıkan Ermeni erkeklerin,
kadınların ve çocukların şahitlikleri ile Halep’teki tehcir komitesinin
genel sekreteri Naim Bey adındaki bir Türk yetkiliden aldığı, Naim
Bey’in görevi sırasında edindiğini söylediği çok sayıda belge, telgraf
ve kararnamenin de içinde bulunduğu anılarından oluşan The Memoirs of
Naim Bey: Turkish Official Documents Relating to the Deportations and
Massacres of Armenians adlı kitaptır. 1920’de Ermenice, 1965’te ise
Fransızca ve İngilizce olarak basılan kitaptaki belgelerin asılları
henüz bulunmadığı için, resmi tarihçiler bu kaynağı dikkate almama
eğilimindedir. Halbuki, bu anı kitabı ile bazı arşiv belgeleri uyum
içindedir.
Elbette başlı başına bir yazı konusu olmayı hak eden İngiliz, Amerikan,
Alman, Fransız, Avusturya ve Rus arşivleri ile, o yıllarda Osmanlı
ülkesinde bulunan misyonerler, gazeteciler, araştırmacılar, yardım
kuruluşu mensupları ve bir dizi başka aktörün derlediği belge ve
bilgiler de var. Üstelik bu kaynakların tümünden yararlanılarak
oluşturulmuş binlerce kitap var. Kapalı tüm arşivlerin açılması elbette
önemli ancak kamuoyunda, ‘Taşnak arşivleri açılmazsa gerçek ortaya
çıkmaz’ havası yaratmak, en hafifinden etik değil.
Bazı Osmanlı Belgeleri Neden Ortada Yok?
Yerli ve yabancı arşiv belgeleri, mahkeme tutanakları, basında çıkan
haberler, günlük ve hatıralar birlikte değerlendirildiğinde tehcir
sırasında veya sonrasında bir çok belgenin bizzat zanlılar tarafından
çalınmış ya da imha edilmiş olduğu anlaşılır. Bunların başında
Teşkilat-ı Mahsusa'ya ait evraklar gelir. İkinci grup evrak, İttihat ve
Terakki Merkez Komitesi'ne ait olanlardır. İstanbul’daki yargılamaların
değişik oturumlarında, sanıklardan Midhat Şükrü (Bleda), ‘Küçük’ Talat
(Muşkara) ve Ziya Gökalp verdikleri ifadelerde, bu evrakların Merkez
Komite üyesi Doktor Nazım tarafından alındığını söylemişlerdir.
(Takvim-i Vekayi, no. 3543, 8 Mayıs 1919)
EMVAL-İ METRUKE DEFTERLERİ . Üçüncü kayıp belge grubu Dahiliye
Nezaretine ait bazı evraklardır. Örneğin, 30 Mayıs 1915 tarihli
Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameyle
oluşturulan tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan
Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları’nın defterleri ortada
yoktur. Şevket Süreyya Aydemir anılarında Talat Paşa'nın, yurt dışına
kaçmadan önce "evvela bir bavul evrakla, Arnavutköy kıyı¬sında (…) bir
yalıdaki dostuna" gittiğini; "bu evrakın yalının alt katındaki ocakta
yakıldığını” duyduğunu söyler. (Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa,
Cilt III, 1914-1922, Remzi Kitabevi, 1978, s. 468.)
ÇALINAN ASKERÎ BELGELER . Sadece yerli aktörler değil yabancılar da
belge çalmıştır. Harp döneminde, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı
görevinde bulunan Hans F. L. Von Seeckt, Almanya'ya dönerken, Osmanlı
Genelkurmayına ilişkin önemli belgeleri beraberinde götürmüştür.
Sadrazam İzzet Paşa 6 Kasım 1918'de yazdığı bir mektupla hem durumu
protesto etmiş hem de belgelerle birlikte, Talat, Enver ve Cemal başta
olmak üzere Almanya'da bulunanların iadesini istemiştir. Berlin
belgeleri geri gönderme sözü vermiş ama hiçbir zaman yerine
getirmemiştir. Hans von Seeckt, görevi sırasında, resmi emirleri, gizli
kararların ve geçersizliğini gösteren imaların takip etmesinin bir
kural olduğunu anlatır. (Aktaran V. N. Dadrian, Documentation of the
Armenian Genocide in German and Austrian Sources, Yay. Haz. Israel
Charny, New Brunswick: Transaction Publishers, s. 109-110)
ENVER VE TALAT’IN TELGRAFHANELERİ . Yüzbaşı Selahattin anılarında
Enver’in, resmi kanallardan Almanların gönlünü hoş tutmak için çektiği
resmi telgrafları, daha sonra kendi evinde bulundurduğu
‘telgrafhaneden’ çektiği telle iptal ettiğini aktarır. (İlhan Selçuk,
Yüzbaşı Selehattin´in Romanı, Cilt 1, Remzi Kitabevi 1993, s. 292.)
Tehciri yönlendiren beyin olan Talat’ın eski bir telgrafçı olarak evine
özel bir hat kurduğunu ve haberleşmesini buradan yaptığını İTC Merkez
Komitesi üyesi ve Hariciye Nazırı Halil Menteşe’nin anılarından
öğreniriz. (Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları,
Yay. Haz. İsmail Arar, Hürriyet Yayınları, s. 216)
YAKILAN BELGELER . Başbakanlık Arşivi Dahiliye Nezareti kayıtları
arasında bile "okunduktan sonra yakılması" istenen resmi devlet
evrakına ilişkin kayıtlar mevcuttur. Örneğin, 22 Haziran 1915 tarihli,
Talat Paşa imzasıyla Emniyet Umum Müdürlüğü tarafından bazı vali ve
mutasarrıflara, isim verilerek çekilen şifreli bir telgrafta, sevk
edilen kafileler içinde din değiştirenlere nasıl davranılması gerektiği
bildirildikten sonra şunlar söylenir: "...ve bu tebligatımızın icab
edenlere hususi surette tefhimi [bildirilmesi] ile işbu telgrafname
kopyesinin telgrafhaneden ahz ettirilerek imhası [alınarak yok
edilmesi]" (BOA/DH.ŞFR., nr. 54/100) Bir başka örnek, "bizzat hal
olunacaktır" özel notu ile 23 Haziran 1915'te Musul ve Deyr-i Zor'a
yollanan bir telgraftır. Telgrafta Ermenilerin yerleştirilmesi
meselesine ilişkin son derece önemli bazı direktifler verilen telgraf
şöyle biter: "işbu şifrenin lâzım gelenlere irâesinden sonra imhâsı
tamimen tebliğ olunur." (BOA/DH.ŞFR. nr., 54/41)
Belge yakma eylemi, yenilgi sonrası, mütareke döneminde de devam
etmiştir. Talat Paşa kabinesinin istifa etmesi üzerine, 14 Ekim 1918'de
kabineyi kuran Ahmet İzzet Paşa Harbiye Nazırlığını da üstlenmiştir.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarına
bakılırsa Paşa'nın yaptığı ilk işlerden birisi, "Teşkilat-ı Mahsusa
Müdürlüğüne hemen çalışmalarını durdurması, arşivlerini yoketmesi (…)
talimatını" vermektir.(Aktaran, Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul,
İletişim, 1983, s. 147)
POSTADA İMHA . Belgelerin imhası savaşın yenilgi ile sonuçlanacağının
anlaşılması üzerine devam etmiştir. İstanbul'daki Divan-ı Harb-i Örfi
yargılamalarında, 1914-1918 dönemi Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında
açılan davanın 3 Haziran 1919 tarihli oturumunda, eski Posta Bakanı
Hüseyin Haşim, Harbiye Nezareti'ne ait belgelerin yakıldığı bilgisini
verir. Bunun üzerine konu ile ilgili görülen Çatalca Posta ve Telgraf
Müdür Vekil-i Sabıkı Osman Nuri Efendi hakkında evrak yakma suçu
nedeniyle dava açılır. Dava 4 Ağustos 1919'da başlar. Sanık ifadesinde,
"verilen emir üzerine bazı evrakı yaktım. Amirlerim kendi
mesuliyyetleri tahtında olarak falan seneden falan seneye kadar olan
evrakı yak dediler, yaktım" der. Davanın sonucu belli değildir.
(Alemdar, 5, 6 Ağustos 1919)
Refik Halid Karay mütareke döneminde Posta Telgraf Genel Müdürlüğü
yapmıştır. Bu döneme ait anılarını 1948 yılında Aydede dergisinde
yayınlarken, P.T.T.'de (Posta Telgraf Telefon İdaresi) uzun yıllar
hizmette bulunmuş H. Sadık Durakan adlı bir memurdan, oldukça uzun bir
mektup alır. Refik Halid, daha sonra anılarını topladığı kitapta bu
mektubu aynen yayınlar. Buna göre, söz konusu memur, Mütareke döneminde
PTT merkezlerindeki devlet muhabere evrakının düşman eline geçmesini
önlemek maksadıyla Mehmet Emin Bey tarafından bütün merkezlere, mevcut
resmi evrakın, telgraf kopya ve asıllarının tamamen imhası için emir
gönderdiği anlatmaktadır. (Minelbab İlelmihrab, Mütareke Devri Anıları,
İnkılap Kitabevi, 1992, s. 271-2.)
KİŞİSEL İMHALAR . Önemli bir İttihatçı olan, kaymakamlık, valilik gibi
çeşitli idari görevler yanı sıra son İttihat ve Terakki kabinesinde
Nafia Bakanı olarak da görev yapan, Adana'daki tehcir olaylarına
katıldığı için tutuklanarak Malta'ya sürülen Ali Münif "İtilafçıların
teşvikiyle bir taraftan harb suçluları, diğer taraftan kalburüstü
İttihatçılar tevkif ve muhakeme ediliyordu (…) evimin aranacağı
haberini verdiler. Mühim bir şey bırakmadığımı zannederken, evimiz
baskına uğradı ve buldukları bazı muhabere evrakı yüzünden tevkif
edil(dim) (…) Suç olarak hakkımda isnad edilen mevzu, Ermeni
muhaceratıyla ilgili olarak, bu işi tahrik edişim gösteriliyordu (…)
bir bavulun cep kısmında (…) Adana'dan Dahiliye nazırına keşide
eylediğim telgraf müsveddeleri ele geçmişti (…) Esasen daha mühim
evrakı zamanında imha ettiğim halde, bunu bavulun küçük cebinde
unutmuştum (…) İmhasını unuttuğum bu vesika aleyhimde şuç delili olarak
kullanılıyordu." (Taha Toros, Ali Münif Bey'in Hatıraları, İSİS, 1996,
s. 96-7.)
Milli Mücadele yıllarında Adalet Bakanı olarak görev yapan Ahmet Rıfat
Çalıka anılarında şöyle der: "Savcı bir gün Vilâyete şifreli bir
telgraf geldiğini, Kayseri'ye karma bir komisyon gelerek tehcir işini
inceleyeceğini, şüpheli görülenler hakkında soruşturma ve kovuşturma
yapacağını, evleri arayacağını... bana bildirdi. Okul arkadaşımla
birlikte eve geldik, belge ve anılarımı yaktım." (Ahmet Rifat
Çalika'nın Anıları, Hurşit Çalıka'nın özel yayını, 1992, s. 7, 15-6).
İNGİLİZ ARŞİVİNDEN . 24 Ocak 1919 tarihinde, İngilizler, Dahiliye
Nezareti’nden Antep vilayetine çekilen bir telgraf örneğini ele
geçirirler. Telgrafta, seferberlikten bu yana, bölgeye yollanmış resmi
telgrafların orijinal örneklerinin imha edilmesi istenmektedir.
(FO371/4174/15450: folio 182) 17 Haziran 1919 tarihinde, dönemin
Dışişleri Bakanı Safa Bey, İngiliz Yüksek Komiserliği nezdinde, olayı
protesto ederken, Diyarbakır Telgraf idaresinin kaza ve nahiyelere,
1914-1918 arasında aldıkları belgelerin orjinallerinin imha edilmesi
konusunda bir tamim yolladığını kabul etmiştir. (FO371/4174/15450:
folio 182) Şimdi Yusuf Halaçoğlu’na soralım: Acaba bu belgelerde neler
vardı da imha edilmeleri gerekti?
Taner Akçam’ın Yusuf Halaçoğlu’na eleştirileri
Sorun sadece belgelerin yokluğunda değil. Mevcut belgelerin dürüstçe
kullanımında da sorunlar var. Buna ilişkin bir örnek resmi Türk tezini
savunmak amacıyla tehcir edilen Ermenilerden kalan malların
bedellerinin Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine
gönderildiğine ilişkin iddialardır. Bu iddia Yusuf Halaçoğlu tarafından
Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 69) da tekrarlanıyor. Taner
Akçam son kitabında buna ilişkin şunları söylüyor: “Resmi Türk tezini
savunmak amacıyla kaleme alınmış bir çalışmada, ‘satılan malların
bedelleri Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine
gönderilmiştir. Nitekim iskân mahallerine varan muhacirler, kendilerine
aktarılan bu paralarla işlerini kurmuşlar ve bölgeye uyum
sağlamışlardır", iddiası ileri sürülür. (Yusuf Halaçoğlu, Ermeni
Tehciri ve Gerçekler, s. 69.) (…) bu tezi ileri süren kişi 1989-1992
yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
yapmış ve 1993 yılından beri de Türk Tarih Kurumu başkanıdır. Yazar,
iddiasına kanıt olarak da üç adet Osmanlı belgesi sunmaktadır. İlginç
olan şudur ki, iddaya kanıt olarak gösterilen bu telgrafların
hiçbirisinin içeriği açıklanmamış, belgelerden herhangi bir alıntı
yapılmamıştır. Aslında yapsaydı görülecek olan şu idi: Bu üç telgraf da
tek bir olaya ilişkindir ve konunun muhatabı olan 3 ayrı yere aynı gün
çekilmiştir. Üstelik telgrafların, Ermenilerin bıraktıkları malların
satışından elde edilen gelirlerin, kendilerine iade edilmesi sorunu ile
hiçbir alakası yoktur.
(…) Görüldüğü gibi, telgraflar sadece Eskişehir'den Ermeni mallarının
satışından elde edilen bir miktar paranın, tehcir sırasındaki Hükümet
masraflarının karşılanması ile ilgili olarak Halep'e yollanmasına
ilişkindir. Osmanlı arşivlerinde genel müdürlük yapan, arşivdeki her
kayda ve her belgeye, her an ulaşma şansı olan bir kişinin Ermenilere
gittikleri yerde, geride bıraktıkları malların karşılıklarının
kendilerine verildiğine ilişkin tek bir belge bulamamış olması ve
konuyla alakası olmayan bazı belgeleri kasıtlı olarak çarpıtarak
kullanması bile tek başına birçok şeyi anlatmaya yeter.”
1397 KİŞİ YALANI . Taner Akçam söz konusu kitabında, tehcirin
Ermenilerin imhası amacına yönelik olmadığını iddia etmek için sıkça
kullanılan bir argümanı da sorgulamış. İlk kez Kamuran Gürün’ün Ermeni
Dosyası adlı kitabında (s. 8 dile getirdiği, ardından Yusuf
Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 62’de 205 no’lu
dipnot) tekrarladığı iddiaya göre ‘tehcir sırasında bazı memurların
suiistimalleri olmuştur ama özel soruşturma kurulu oluşturularak suçlu
bulunanlar örfi idare mahkemelerine sevkedilmiş, 1397 kişi hakkında
soruşturma açılmış ve bunların büyük bir kısmı, idam da dahil olmak
üzere, çeşitli cezalara çarptırılmıştır.’
Şimdi tekrar Taner Akçam’ı okuyalım: “Halaçoğlu'nun ‘ağır cezalara
çarptırılma’ya kanıt olarak gösterdiği 12 belgenin tek tek içeriklerine
baktığımızda, bu belgelerin hiçbirisinin Ermenilere yönelik suç işleyen
memurların yargılanmaları ve ceza almaları ile ilgili olmadıkları
görülür. Belgeler, Ermenilerin geride bıraktıkları mallara yönelik,
yağma, hırsızlık, rüşvet ve zimmete mal geçirme gibi suçlarla ilgilidir
ve çoğu da zaten yargılama sorunu ile alakalı değildir. (…) Yukarıdaki
belgeleri "Divan-ı Harp'te yargılanma" ve "ağır cezalara çarptırılma"
örnekleri olarak sunan Halaçoğlu, yaptığı çarpıtmalarda bununla da
yetinmemekte ve Ermenilere karşı faaliyetleri nedeniyle övülen devlet
memurları hakkındaki belgeleri bile iddiasına kanıt olarak sunmaktan
çekinmemektedir. Örneğin bir belge, Cemal Paşa tarafından görevden
alınmış bir kaymakamın Talat Paşa tarafından övülerek yeniden göreve
iade edilmesiyle ilgilidir. (…) Bu belgenin, Ermenilere karşı suç
işleyen devlet memurlarının "idam da dahil değişik hapis cezalarına
çarptırılmasının" örneği olarak sunulması bilim adına bir ayıp, bir
cinayet telakki edilmelidir.”
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Amberin Zaman
Ankara havasıANKARA
Biz de son günlerin modasına uyup, yargı muhtıraları, telekulak
skandalları ile çalkalanan Ankara’ya gidip ne olup bittiğini anlayalım
dedik. Batılı diplomatlar, siyasetçiler ve farklı kesimlerden
insanlarla görüştük. AKP kapatılır mı? Eğer kapatılırsa ne olur? Batı
nasıl tepki vermeli? Aldığımız cevaplar çoğunlukla kötümserdi.
Başörtüsü davasının raportörünün davayı ret etme eğilimine bir tür
yalancı bahar gözüyle bakılıyor. Benzer yorumlar birçok gazetede
yayımlanmış olsa dahi yine de sizinle paylaşmak istedik. Hem tüm bu
kargaşanın arasında ışıldayan umut sinyalleri de yok değil.
AKP kapatılır mı sorusuna, görüştüğüm kişilerin çoğu “mutlaka” cevabını
verdi. Batılı diplomatlar arasındaki hâkim kanı AKP’yi saf dışı
bırakmak isteyen güçler bu işi “ölümüne bir savaş” olarak görüyor ve
işi “yarım bırakmayacakları” yönünde. Hatta aralarında daha da pesimist
olanları “Partiyi kapatmakla kalmayacaklar, daha da ileri gidecekler,”
diyor. Hatta darbe sözcüğünü de çekinmeden kullanabilenler de var ancak
bunun ne şekil alabileceğini de bir türlü izah edemiyorlar. “Biz,
merkeze analizlerimizi yollarken hiç bu kadar zorlanmamıştık,” diye
yakınıyor bir üst düzey AB diplomatı. “En kritik süreç, olası
kapatmadan sonra AKP’den kopuşlar olup olmayacağı” diyorlar. Eğer
olursa AKP’nin tasfiyesini isteyenler tatmin olurlar mı peki? “Hayır,”
diyor bir tanesi. “İşi sansa bırakmazlar, farz edelim ki AKP yerli
yerinde duruyor ve yeni bir çatı altında toplanıyor, bütün çabaları
boşuna gitmiş olacak.” Peki sonra? Mantığa yatan hiç bir cevap yok.
Ancak yine bir Batılı diplomatın belirttiği gibi yaşanan sürecin hiç
bir yanı mantığa sığmıyor ki. Memleket çıldırmış.
Tüm bu apokalips [kıyamet, mahşer] manzaraları arasında Anayasa
Mahkemesi üyelerinden birinin bazı yabancı büyükelçilere sarf ettiği
kritik sözler bir umut oluşturmuş vaziyette. Bize bizzat
büyükelçilerden birinin aktardığına göre anılan Anayasa Mahkemesi üyesi
ısrarla “İlle AKP kapatılacak diye bir şey yok, hazine yardımı kesilir,
olur biter,” demiş. Böylece AKP ciddi şekilde uyarılmış olur, her şey
normale döner türünden bir senaryo. “Kapatmanın ekonomide yaratacağı
tahribatı kimse göze alamaz,” diyor bu sonucun olasılığına gönül
bağlamış büyükelçi.
Batı’nın tepkisine gelince; görüştüğüm AB’li diplomatlar AB’nin
Genişlemeden Sorumlu Komiseri, Olli Rehn’in verdiği ilk demeçlerin
fazlası ile AKP’ye angaje bir imaj yansıttığını düşünüyorlar.
“İtirazlarımız demokrasinin, AB kriterlerinin temel prensipleri
üzerinden yapılmalı, bir partiyi savunmak şeklinde değil,” diyor
birisi. Aynı diplomat, partinin kapatılması durumunda dahi AB
müzakerelerinin dondurulmasını yanlış buluyor. “AKP’nin yerine gelecek
(çatı partisinin oluşturacağı iktidardan söz ediyor) hükümeti zor
durumda bırakmış oluruz, elini zayıflatmış oluruz,” diye tamamlıyor
sözlerini. Bir diğer AB’li yetkili ise, “Son iki yıldır 301 başta olmak
üzere reformları niye askıya aldınız” diye sorduğumuzda “AKP’liler hep
‘ortam müsait değil, düşmanlarımız üstümüze gelir” bahaneleri ile
savuşturuyorlardı bizi. Şimdi düşmanlarının en çok üstlerine geldiği
noktada nasıl oluyor da reformlara yeniden sarılıyorlar, hiç samimi
gelmiyor bize, AKP bizi kendi oyunları içine çekemez,” diyor. Özetle
AKP’yi de eleştiren çok ama yerine konacak birilerini de görmüyorlar.
Amerikan yönetimine gelince: Edindiğimiz izlenim, davayı beyanları ile
kınamaktansa işi “doğal” seyrine bırakma eğilimi ağır basıyor. “Fazla
eleştirirsek bu sefer AKP’yi kolladığımız savları güçlenecek bu da en
fazla AKP’yi yıpratır,” diyorlar. Türkiye demokrasisine, AKP hükümeti
üzerinden sözlerden ziyade hareketleri ile arka çıkmayı yeğliyorlar.
Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi özellikle ABD
dışişlerinde, olup bitene ibretle bakılıyor. ABD’nin aralık ayına doğru
gelmesi neredeyse kesin gözüyle bakılan asker kökenli, Vietnam
savaşında yer almış, yeni büyükelçisi, Jim Jeffrey’in, bu bakış açısını
etkileyip etkilemeyeceğini o zamanki şartlar belirleyecektir mutlaka
Ne var ki AB’den farklı olarak ABD’nin Türkiye’yle olan ilişkileri
halen ağırlıklı olarak stratejik ve askerî nitelikte. Dolayısıyla
iktidarda kim olursa olsun ABD Türkiye ile ipleri koparma lüksüne sahip
değil. Ancak yine bir ABD’li kaynağımızın ifade ettiği gibi ABD’nin
TSK’ya ilettiği gayri resmî mesajı özetle şöyle “gerçekçi olun, artık
darbe yapma günleri geride kaldı.” Bizce de...
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Alper Görmüş
“Susma hakkını kullanan” hukukçulardan özür
Taraf’ın
“Yargıtay bildirisi”ni izleyen günlerdeki tavrı, gazetemizin
başlangıçtan bu yana ortaya koyduğu çizgiyle uyumluydu, gayet netti ve
sanırım Taraf okurlarının tam beklediği türdendi.
Fakat bir nokta var ki, güzel bir yemeğin ortasında beliriveren bir saç teli misali, bu güzel gazeteciliğin tadını kaçırıverdi.
22 mayıs tarihli Taraf’taki, “Bildiri yargıya müdahaledir” başlıklı
haberi kast ediyorum. Gazetenin, “Yargı darbesi”nin bir devamı olarak
gördüğü bildiriye birinci sayfadan verdiği güçlü tepkiye “politika”
sayfasının bir katkısı niteliğindeki haberde, “Yargıtay bildirisine
sert tepki gösteren” hukukçuların görüşleri aktarılıyordu. Haberin
“Bazıları susma hakkını kullandı” ara başlığını izleyen bölümünde şöyle
deniyordu:
“Taraf’ın Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini değerlendirmelerini
istediği bazı hukukçular ise sorulara yanıt vermedi. Yargıtay eski
başkanı Sami Selçuk ve Prof. Dr. Ergun Özbudun, Prof. Dr. Levent Köker,
emekli hâkim Ümit Kardaş, ‘bildirinin içeriğinden haberdar
olmadıklarını’, Doç. Dr. Serap Yazıcı da uygun olmadığını belirterek
açıklama yapmak istemedi.”
Şu isimlere bakın: Hepsi, ömürlerini siyasete bu türden müdahalelere
karşı harcamış beş insan. Fakat bu defa, üzerinden henüz birkaç saat
geçmiş bir bildiriyle ilgili “o anda” bir şey söyleyemeyeceklerini
belirttiler diye gazetemizin sayfalarında alay konusu oluveriyorlar,
minderden kaçan güreşçi muamelesi görüyorlar.
Bu büyük ayıp net bir özrü gerektirirdi kuşkusuz ama bugüne kadar bu
gerçekleşmedi. Oysa olan bitenden herkesin derin bir teessür içinde
olduğunu biliyorum. Anladığım kadarıyla o kargaşada bu yükümlülük
yerine getirilemedi ve sonra da kaynadı gitti.
Arkadaşlarımın hissiyatını bildiğim için burada onlar adına (da) özür
dileyebileceğimi, bundan onların da memnuniyet duyacağını hissediyorum.
Biraz geç olsa da beş değerli hukukçudan kendim ve gazetem adına özür diliyorum.