Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard kagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 5)Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 15:02 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 


Osmanlı hayalleri

Osmanlı hayalleri
Osmanlı bu ara pek moda, en gözde Osmanlılardan biri de Kanuni.
Osmanlı dediğiniz imparatorluğun günahlarını da sevaplarıyla yüklenmeye hazır mısınız?

 


 

AHU ÖZYURT

Washington- Dünyanın bir ucundan Türkiye'deki tartışmaları izlerken son aylarda yolu buralara düşen liberal çevrelerden hep aynı cümleleri duyar olduk. "Biz şeriat istemiyoruz. Osmanlı'yı istiyoruz." Pardon? Kim kimi kandırıyor? Bu "Osmanlı" argümanını acaba kim yayıyor ortalığa?
Aylardır bir neo-Osmanlıcılıktır gidiyor. Sanırsınız Osmanlı dünyanın en mükemmel, en eli temiz, en adil imparatorluğuydu. Başbakan, "Bill Gates Microsoft'u 25 yaşında kurduysa, Fatih de İstanbul'u 29 yaşında fethetti" demek gibi tek kelimeyle "acayip" bir benzetmeye gidebiliyor. Kuşadası'nda bir dernek toplantısında konuşan bir genç adam "İnşallah yakın zamanda Osmanlı Devleti olacağız" diyor. Bir cemaat yıllarca yüzüne bakmadığı, kadın oldukları ve Atatürk'e saygı duydukları için ellerini sıkmaya utandığı Osmanoğlu ailesinin yaşayan kadın fertlerine ödül vererek kendini affettirmeye çalışıyor. Hayırdır?
Sevgili İlber Ortaylı varken bize buralardan susup oturmak düşer ama Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranları "tu kaka" yapıp "Ah Osmanlı vah Osmanlı" diye ağlananlara hatırlatalım. Dünyanın yarısını yönettiği dönemde Osmanlı neredeyse Müslümanlıkla alakası bile olmayan bir imparatorluktu. Bizans geleneği üzerine çok kuvvetli bir devlet inşa etmişti. Şeriat kurallarının böylesine dev bir coğrafyayı yönetmeye yetmeyeceğini bilen Kanuni, ABD'de Anayasa Hukuku derslerinde anlatılan paralel ama farklı yasaları ("canon" kelimesi İbni Sina ve Muhteşem Süleymanla birlikte anılır bu ülkede) çıkartma ihtiyacı duydu. Eşi Hıristiyandı ve tekeşliydi. Ülkenin kilit noktalarında Ermeniler, Yahudiler, Sırplar görev yaparlardı. En iyi ilişkileri olan ülkeler bazılarının haftasonu tatillerini geçirdiği Körfez ülkeleri değil, ticaretin doruğundaki Venedik, İspanya'ya kafa tutan İngiltere'ydi. Osmanlı en yüksek döneminde tam anlamıyla "kağıt üzerinde Müslüman'dı" çünkü çok pragmatik nedenlerle işine öyle geliyordu.
Ordusu güçlü, vergi sistemi yaygındı. Ama rüşvet o zaman başladı. Dini istismar eden din adamları, kapı arkasından kese kese para alan kadıları, kapağı İstanbul'a atmak için binbir katakulli çeviren, adam satan, hatta ipe gönderen bürokratları vardı. 300 yıllık bir modernleşme sürecine direnme, Batılılaşmayı reddetme, dine yaslanma, kadınlara azınlıklara hak vermeme, dahası "sarayındaki küçük iktidarını dünyanın kendisi" zannetme hatasına düştü ve İngiltere sömürgesi olmaktan Kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde kurtuldu.
"Saltanat geri gelsin, Anayasal monarşi bize daha iyi olur, halifelik de Türkiye'ye güç verir" diye alenen ileri geri atıp tutanlara hatırlatalım. Osmanlı dediğiniz imparatorluğun günahlarını da sevaplarıyla yüklenmeye hazır mısınız? Atatürk'ün kapattığı borçların üzerine bir de tazminatları ödemeye, toprak talepleri için mahkemelere gitmeye, İslam Konferansı toplantılarında, AB zirvelerinde eski yaraları yeniden açmaya, "biz sizi şöyle yendik, siz bizi arkamızdan şöyle bıçakladınız, Viyana'da size şöyle geçirdik, İnebahtı'da sizi böyle dağıttık" muhabbetlerine hazır mısınız? Zorla din değiştirilen Sırplardan, köle ve cariye yapılan Avrupalı kadınlardan, hadım edilen Afrikalılardan özür dilemeye hazır mısınız?
Ruh çağırmayı bırakın, gerçek ruhunuzu bulun.

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 15:00 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Sevin Okyay 1968 ruhu


29/04/2008 (866 kişi okudu)

40yıl, ha? İnsana şaka gibi geliyor. O mis gibi '68 Ruhu alevlendiğinden bu yana, orta yaşlı bir insan ömrü geçmiş. Muhabbet ve hasretle hatırlıyoruz ve kalplerimizde bugün de dimdik ayakta olmasıyla iftihar ediyoruz. Bu durumun insanları rahatsız ettiği anlaşılıyor.
Geçen ay ABD'de çıkan iki kitapta 60'lı yıllar uyduruk rock'n'roll dışında hiçbir şey üretemeyen hippilerin dönemi, '68 ise bir avuç anarşistin marifeti olarak nitelendiriliyormuş. Oysa rock bu yıl, Rolling Stones'un şahıslarında ve özellikle 'Shine a Light' sayesinde neredeyse ebedi bir boyuta geçti.
Genç yaşta tutkun bir mücadele verdikleri gibi, sonra da birbirlerinden mümkün mertebe kopmayan 68'liler ise yakın yaşlarında olmakla gurur duyduğumuz, cesur, yenilikçi bir kuşaktır.
1968 olaylarının kırkıncı yıldönümü, o olayları kendisi yaşamış, tanık olmuş, yakından izlemiş insanlar halen hayatta olduğu için de daha bir coşkuyla kutlanıyor. 40 yıl önce, ortalama yirmi yaşında olsalar gerek, yani şimdi de altmış yaş civarındalar. Barikatlar Gecesi'nde ya da benzer 'sıcak' çatışmalarda yer alanlar o günleri nasıl hatırlar acaba? Şahsen ben, daha çok yabancı dergilerin kapaklarından (kafamda çok net bir Paris Match kapağı var, meselâ), gazetelerden, konuşulanlardan hatırlıyorum.
Hareketli görüntüler de var, elbette, ama o zamandan mıydı acaba, yoksa daha sonra mı gördüm?
Bütün bu anılar kendi halindeki gündemimize, Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin "'68 ve Mirası" bölümüyle düştü aslında. Festival, 1968 olaylarını kırk yıl sonra on bir filmle andı, bir söyleşi düzenlendi, hatta paralel bir etkinlik olarak bir de '68 şarkıları' gecesi... Doğrudan bizi de ilgilendirir hale geldi, tabii. Yaş itibariyle, 68 Ruhu yazısı istemek için çok uygun biri tiptik. Oysa bizim burada fiilen yaşadıklarımız 60 ve 70 öncesi olaylardır. Ötekilere içimiz giderek seyirci kalmıştık. Doğrusu, yaşımız da biraz geçmişti ama, eylemin yaşla ne ilgisi var ki? Hayatı boyunca Cumhuriyet ve Akşam okumuş, TİP'e oy veren annem, hop oturup hop kalkıyor, 'çocuklar'ı gönülden destekliyordu, örneğin.
'68 ve Mirası bölümü, bizi gerçekten de çok eskilere sürükledi. Tümay kardeşim benden, '68 ilk üçümü isteyince de oturup düşündüm. Festival seçmesindeki bazı filmleri de çok sevsem bile, benim ilk üçüm, "kurmaca" belgesel "Milestones" (Robert Kramer, John Douglas"), Alain Tanner'ın yönettiği "Jonas qui aura 25 ans en l'an 2000 / 2000 Yılında 25 Yaşında Olacak Jonas" ve Philippe Garrel'in, kısa denebilecek bir süre önce izlediğim filmi "Les amants rÈguliers"den oluştu. Sonuncusunun ilk yarısı, tümüyle Barikatlar Gecesi üzerine odaklanmıştır, insana haber filmi izliyormuş; daha iyisi, bizzat oradaymış gibi gelir. Sonra da Yeni Dalga kıvamında bir aşk muhabbetine geçeriz.
New York Times'ın sinema yazarlarından A.O. Scott ise geçen
haftaki yazısında, 1968 baharının aslında sinemada başladığını söylüyor. Doğru ya, Henri Langlois olayı. Kültür Bakanı AndrÈ Malraux Şubat başında Fransız Ulusal Sinemateki'nin başkanı ve Yeni Dalga'nın manevi babası Langlois'yı işinden alınca genç sinemaseverler büyük tepki göstermişti.
Bu protesto sonradan ülkeyi sarsan ayaklanmalarla birleşti. Üç ay sonra ayaklanmalar ile gösteriler tüm ülkeyi sarmıştı. Hatta Cannes Film Festivali bile yarıda kesildi. Aralarında Jean-Luc Godard ile François Truffaut'nun da bulunduğu bir grup sinemacı, öğrenciler ve işçilerle dayanışma içinde olduklarını göstermek için Palais des Festivals'te sahneye koşup perdeyi kapalı tutmuş, gösterimi engellemişlerdi. Bu Mayıs'ta sinema dünyası da pek çok etkinlikle kırk yıl öncesini anacak.
Ne günlermiş! Ne de olsa, Norman Mailer'ın "Tanrıların yeniden insan
işlerine karıştığını sanırdın," dediği yıllardan söz ediyoruz.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Nur Çintay A. Hüseyin Üzmez ve 'İslami Lolita'


29/04/2008 (5022 kişi okudu)

S.B. şöyle yazmış:
"Günaydın, bu sabah da sizden şöyle bir yazı beklerdim, sanırım salı ya da cumaya kaldı: "... Edebiyattan nemalanalım bu sefer de, adlarının önünden laik/çağdaş/Atatürkçü sıfatını kaldırmayı tahayyül bile edemeyenler için, çağdaş batı edebiyatından. Nabokov'un yaşlıca bir adamın kasıklarını ateşe veren hem de 12 yaşındaki kahramanının, (yetinmeyenler için Kubrick'in dehşetengiz filminden de referanslanalım), bugün çağdaşlık ve modernlikle sotelenmiş güzellik yarışmalarındaki, Atatürkçülük makyajlı, çoğu İzmirli kızlarımıza, mesela, medyaca sıfat olarak addedilmesini patlangaçlamıyoruz da, tek suçu/günahı edebiyat tarihine geçecek bir hikâyeden mahrumiyeti olan Vakit yazarı Hüseyin Üzmez'in haberlerini, bir nevi İslami Lolita minvalindeki, köpürte taşıra bir hal oluyoruz, neden?..."
Hüseyin Üzmez'in tek suçu/günahı, edebiyat tarihine geçecek bir hikâyeden mahrum olması mı, pek emin değilim.
Humbert Humbert, doğru, o açıdan şanslıydı! Nabokov'unki gibi bir dil, pek çok şeyi olduğundan başka, bin kat sihirli, çekici, hatta masum gösterebilir.
Orhan Pamuk'un 2002'de Radikal'de yayımlanmış bir yazısı vardır Nabokov üzerine. 'Lolita', 'Solgun Ateş' ya da 'Konuş Bellek'in okunmaktan yıpranmış bir kopyasını, tatile çıkarken "vazgeçilmez bir ilaç paketini ihtiyatla yanına alır gibi" çantasına koymasına sebep olarak "Nabokov'un düzyazısının güzelliği elbette" der Orhan Pamuk ve şöyle açar:
"Lolita'nın tenis oynayışının anlatıldığı o ünlü sahneyi, Charlotte'un Hourglass Gölü'ne ağır ağır girişini, Humbert'in Lolita'yı kaybettikten sonra bir tepecikten yol kenarından aşağıdaki küçük bir kasabaya -oyun oynayan çocuk cıvıltılarını dinleyerek bakışını (karsız bir Brueghel tablosu) hatıralarında bir gençlik sevgilisiyle ormanda buluşmalarını, oğlu küçük Dimitri'nin trenlere bakışını, ya da bir elinde babasının, öteki elinde annesinin eli yürüyüşünü, Lolita'ya yazdığı sonsözde yazımının tam bir ay sürdüğünü söylediği (hepsi on satırdan ibarettir!) Kasbeam şehrindeki berberi, ya da Ada'daki kalabalık aile sahnelerinden birini okurken hayatın tamı tamına böyle olduğunu, yazarın hepimizin bildiği şeyleri şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı, hatta göz yaşartıcı bir kesinlik ve doğrulukla, gerekli yere, tam da gerekli -ve bizim aklımıza asla gelmeyecek bir şekilde yerleştirdiğini hissederiz. Nabokov da, tamı tamına neyi iyi yaptığını iyi bilen bir yazarın mağrur güveniyle bir keresinde 'gerekli yere gerekli kelimeyi' bulmakta çok iyi olduğunu bildiğini söylemiştir bize. 'Doğru Kelime'nin, Flaubert'çi anlamıyla bu mükemmel seçimi, düzyazıdaki bu kesinlik, öylesine baş döndürücüdür ki yazı bir an sihirli bir nitelik kazanır."
Nabokov'un 'Lolita'sını okuduğumuzda hem dilden çok etkilenirsiniz hem de müthiş derin bir tutku görürsünüz. Evet, su periciği çocuk yaştadır, gündelik hayatta kabul edebileceğiniz bir şey değildir bu, hastalıklı bir durumdur, ama Humbert'in zaafı karşısında ilk yapacağınız şey de lavaboya koşmak değildir. Anlatımın gücüne, aşkın gücü de karışır.
Filmin görece zayıf olmasına rağmen orada da Hüseyin Üzmez'in yanına yaklaşamayacağı bir Jeremy Irons unsuru vardır!
Peki Üzmez'in suçu/günahı "edebiyat tarihine geçecek bir hikâyeden", Nabokov'unki gibi güçlü bir dilden mahrum olması mı? Ya da Jeremy Irons'ınki gibi pek çok kadının kredi açacağı bir fizik yerine, "Yapmadıysa da yapmıştır" dedirtecek bir yüze/yüzsüzlüğe sahip olması mı?
Değil. Bir kere burada derin bir aşk, tutku, bağlılık, adanmışlık filan yok. Düşkünlük, sadece rezillik manasında.
İki, B.Ç.'nin "safdillikle hinoğluhinliğin, çekicilikle bayağılığın" karışımı olmakla maruf Lolita'yla benzeştiğini iddia edecek dayanağımız olmadığı apaçık.
Sonra 78'e 14 gibi ne olursa olsun kabul edilemez bir yaş farkı söz konusu. 30'a, 40'a, 'büyük aşk' kılıfı içinde alıştırıldık da, 64 fazla zorlayıcı.
Hangi yönünün daha iğrenç (Yaşına uygun kelimeyle: müstekreh) olduğuna karar vermek zor, ama anneyle kızı bir arada idare etmek, çocuğu anne kanalıyla elde etmek, cinsel istismarda bulunmak, zorlamak, her seferinde ağlatmak...
Tabii bunu 78 yaşında bir 'köşe yazarı', dahası herkese din üstünden ayar vermeye kalkan biri olarak yapmak da meseleye ayrı bir 'yuh' faktörü ekliyor.
Hüzmez insanda öfke uyandırıyor. Utanç. En çok da tiksinti. Ama gene de, sanki Humbert'le benzer bir şey daha uyandırıyor: Acıma. Herhalde yaşlı diye. Zavallı ihtiyar meczup.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Perihan Mağden Sosyopat kadınlarda iştah sorunu

 

Perihan Mağden

29/04/2008 (9375 kişi okudu)

Geçenlerde, sahte 'doçent doktor' diplomasıyla özel bir hastanede çocuk psikayatristi ve hastane müdürü olarak görev yapan bir hanım kızımız yakalandı!
Hakikatte Muğla Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu mezunu olan bu Vatan Kızımız, öylesine bir CV topaçlamış ki kendisi için, etkilenmemek elde
değil-di. (Hürriyet-Çetin Aydın'ın haberi.)
Sahte diplomasıyla hastanelerimize başvuran bu Sosyopat Kızımız'ın CV'sine göre: "Fransa'da Chorlote Akademisi Tıp Fakültesi'nde okudu. Psikiyatri Ana Bilim Dalı'ndan sonra Sanskritçe Sosyoloji Master'ını tamamladı. Fakülteyi bitirdikten sonra iki buçuk yıl Hindistan'da kalarak tüm Kuzey Hindistan'ı gezdi ve savaş bölgesi Kaşmir'de gönüllü doktor olarak görev yaptı.
Bu sürede dünyanın tek yoga akademisi olan Vivikananda Yoga Akademisi'ne devam ederek buradan mezun oldu. Daha sonra Türkiye'ye gelerek Yeditepe Üniversitesi ve Kadıköy Belediyesi'nde çalıştı. 2005 yılında Essex Akademisi'ne giderek hastane işletmeciliği eğitimi aldı."
Soluksuz geçen bu Başarılar Silsilemesi yaşamını bir de 30 yıla sığdırmamış mı Bu Hanım Kızımız?
78 doğumlu gösteriyormuş kendini Havai Fişek Gösterilemesinde. (Bu arada hakiki doğum yılı: 1981) Hastane yönetimi de nitekim başarıların
'toplamının', 30 yıllık bu 'dolu engin' yaşama sığamayacağı şüphesiyle, araştırma başlatmış.
Ben ise CV'sindeki şu ayrıntıya hayran kaldım özellikle: "2005 Temmuz ve Ağustos ayında Kuzey Hindistan'ın Leh bölgesinde Himalayalar'da bulunan
11 bin 205 metre(!) yükseklikteki Buda'nın aydınlandığı Manabaldi Tapınağı'na tırmanarak dünyada buraya çıkan ilk kadın ve Türk" olduğunu da belirtmeden edememiş Sosyokızımız durduk yerde.
'İşte sosyopat kadınların iştah sorunu!' oldum.
Zira: Sanskritçe Sosyoloji Master'ını DA tamamladığın gibi, bir bullshit'i yuvarladın mı CV'nde? Yuvarladın!
E, Vivikananda Yoga Akademisi'yle, Buda'nın aydınlandığı tapınağa tırmanmasan ne olur?
Bu denli tehlikeli detaycı ve fuzuli palavralardan eksik kalsan?
Hoş gerçi, hakikatte mezunu olduğu Muğla Meslek Yüksek Okulu'ndan sonra bir müddet Hindistan'da hippilik yapmış olabilir. (Yani bir tek o kısımdaki pirzolalarda az biraz et parçası olabilir.) Ya da hippilik yapmış bir arkadaşından bu renkli 'bilgileri' araklayarak, CV'sine illa billa da bu deli açması 'günbatımı tonlarını' ilave etme iştahına gem vuramamış işte!
Zira fotoğrafına bakıyorum: bir deri bir kemik bu Hanım Kızımız. Anoreksik görünüyor; o denli zayıf. Yeşim Salkım'ın zirve bullshit'lediği dönemlerdeki, zayıflığını hatırlayın bir. Hani habire hamile kalıyor ve Akdenizanemisi çıkıyordu.Sosyopatlıktan ileri derecede mustarip olup mitomanlık sınırını zırt pırt ihlâl edenler, bütün sinir iştahlarını, yalanlarını dallandırıp budaklandırmaya koyverdikleri için, doğru dürüst yemek yiyemiyorlar. Yerlerse de gidip gidip kusuyorlar, bana kalırsa.
Vakti zamanımızda Karizmatik Lider Ercan Arıklı sayesinde Türk Medyalamacılığı'na musallat olan başka bir kadın figürü bol bol anlatılır, dururdu.
'Fellini'nin asistanı' olarak, 'Türkiye'ye dönmüştü.' İtalya görmüşlüğü dahi olmayan bu hanım, o zamanların Nokta dergisinde filan çalıştırılmıştı, yanlış hatırlamıyorsam.
Sonra bilumum dergi çalışanlarını kefil yapıp borçlarına, beyaz eşya alışlarına tüymüştü. Mumu, az yanmıştı. Yatsı, çabucak okunmuştu.
Heyhat! Anadolu kökenli bu sosyokızımızın hiç olmazsa 'maddi' dollandırmak gibi bir amacı vardı.
Oysa daha sonra 'edebiyatçı' kimliğiyle 'patlayacak' başka bir Sosyokızımız, yıllar, çok yıllar önce Aktüel dergisi için benimle röportaj yapmaya gelmiş, durduk yerde, harbiden AMAÇSIZ bullshit'lemeyle
"3 yaşında bir oğlu olduğunu, oğlunun Yahudi kocasıyla birlikte New York'ta yaşadığını, sık sık onları görmeye gittiğini" anlatmıştı.
Manabaldi Tapınağı ya da Vivikananda Yoga Akademisi detaylarında olduğu üzre, bana bu külli palavraları NİYE sıktığını, gerçek olmadığının ortaya çok kolay çıkacağını NİYE düşünüp tartmadığını, bu fuzuli iştah/ frenleyememe/aşırı baharatlama 'sorununun' NERDEN kaynaklandığını yıllarca düşündüm. Durdum.
Sonra evlendi, çocuğu oldu. Bir nevi duruldu yalandolanlama açısından. Bambaşka vukuatları hâlâ oluyor; elinde değil. Ve hâlâ bir deri, bir kemik. Ama yine de eskisine nazaran az biraz ıslah olmuş durumda. Hoş, daha gözönünde.
Salladığında, daha bir 'sofistike' oltalaması gerekiyor. Yabancı sularda.
Yani anne olmak, sosyopat kadınlarda sağaltıcı bir etki, mutlaka yaratıyor.
Verdiği bir röportajda 'multiple personality disorder' ya da 'split personality'den mustarip olduğunu iddia edip bu 'iddiası' çok çok ilginç bir şekilde görmezden gelinen, mitoman bir kadın edebiyatçımız da bu
(nispeten) sağaltıcı etkiyi fark etmiş olmalı.
Zira bitip tükenmek bilmeyen her nevi üretimlerinin yanı sıra, kendini çocuk üretimine de vermiş görünüyor. Hamilelikte de kilo alınmıyor.
Yalan üretimi ruhu yiyip bitirdiği kadar, metabolizmayı hızlandırıyor- anlaşılan. Ya da bulimik/anoreksik DE oluyorlar/olmaları gerekiyor.
Zira: fiziksel olarak feci şekilde tahriş edici kadınlar olduklarına dair DE, süper bir PR'lama kumpanyaları var. Ve onlar PR'ladıkça başka bullshit'lemeleri gibi, bu hususun da kaşık kaşık 'yenilmesi' gerekiyor.
Muğlalı sosyokızımıza, edebiyatçı ablalarından örnekle, camia değiştirmesini öneriyorum. Medyalama/edebiyatlamada 'anything goes'. Kimse soruşturma/araştırma filan istemiyor. Melül mahzun fotoğraflayıp röportajlaman yeterince 'inandırıcı' kabul ediliyor.
Dolandur görüntü panayırında. Becerikli Bayan Ripley olarak 3-5 yılda bir kendine yarattığın 'karakteri' yenile. Devamlılık Sorunu, alt sınıflarda mesele oluyor.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Yeni Pakistan hükümeti ABD desteğini hak ediyor

Yeni Pakistan hükümeti ABD desteğini hak ediyor
ABD, Pakistan'ın sivil hükümetini Afgan sınırındaki aşiretlerle yapılan yeni anlaşma konusunda desteklemeli. Bu sadece ABD'nin değil, Pakistan'ın da aşırılıkçılığa karşı savaşı

29/04/2008 (148 kişi okudu)

Pervez Müşerref Pakistan'ı yönetirken, hukukun işlemediği bölgeleri sakinleştirme amacıyla aşiret liderleriyle üst üste anlaşmalar yapardı. Sonuçlar hep felaket yaratırdı. Taliban ve Kaide bu zamanı,
yeniden gruplaşmak ve hem Pakistan içinde hem de Afganistan'a karşı saldırı düzenlemek için kullanırdı. Şimdi, yeni seçilmiş sivil hükümet bir daha deniyor ve Müşerref'ten daha fazla şansı olacağından şüpheliyiz. Yeni liderler, sınırdaki gelişmeleri izlemek noktasında daha iyi bir iş çıkarmalı. Ve aşiretlerle yapılan anlaşma çöktüğünde hayata geçirilecek bir askeri çekilme planına ihtiyaçları var.
Müşerref ve ABD aşırılıkçılarla savaşırken sivil ölümler karşısında pek endişe ortaya koymamıştı. Müşerref bu savaşın neden Pakistan'ın çıkarına olduğunu bile bir kez bile açıklamaya çalışmadı. Bu her zaman ABD'nin savaşıydı. Yeni hükümetin yaptığı son anlaşma, aşiretlerin yabancı militanları bölgeden atmasını, saldırılarını durdurmasını ve yerel güvenlik güçlerine seyahat özgürlüğü sağlamasını öngörüyor.
Butto suikastının beyni olmakla suçlanan milis lideri de, savaşçılarına buradaki faaliyetleri durdurma emri verdi.
ABD anlaşmadan memnun değil, fakat kendi başarısızlığı da inkâr edilemez. CIA sınırı Afganistan, Pakistan ve Batı açısından 'açık tehlike' diye niteliyor. Bir Kongre soruşturması, yönetimin bu açık tehlikeyi ele almak için hiçbir zaman kapsamlı bir plan geliştirmediğini belirtiyor.
11 Eylül'den beri, ABD Pakistan'a -çoğunlukla Müşerref'in ordusuna-
10 milyar dolar akıttı. Fakat ne Kaide bastırıldı, ne de militanların sığınakları yok edildi. ABD istihbaratı, Kaide'nin Pakistan'da güç kazandığını söylüyor.
Yeni hükümetse bugüne dek beklentileri aştı: Rakip siyasetçiler işbirliği yapmanın yanı sıra, medya üzerindeki kısıtlamaları kaldırma ve diğer reformları hayata geçirme sözü verdi. Amerikalı yetkililer, aşiretlerle anlaşmanın çökme ihtimaline karşı, yeni bir stratejiye ortam
hazırlamak için yeni hükümetle çalışmalı. ABD'nin, Pakistan demokrasisinin güçlenmesine yardım etmek için de daha fazlasını yapması gerekiyor. Yönetim, Senatör Biden'in Pakistan'a 2,5 milyar dolarlık askeri olmayan ek yardım yapma çağrısını desteklemeli. Böyle bir durum yeni hükümete barış anlaşmasının çökmesi durumunda militanların peşine düşmesi için siyasi alan sağlar. Ve, Pakistanlıları bunun ABD'nin savaşı olmaktan daha fazla şey ifade ettiğine inandırmak için son umut bu.

(Başyazı, 28 Nisan 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Tarihte Bugün

Takvimler 29 nisan tarihini gösterdiği zaman...

1964 yılında,
Parlamento Muhabirleri Derneği kuruldu


1969 yılında,
Arsa Ofisi Kanunu TBMM'de kabul edildi ve Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü kuruldu.

 

Gazze ablukası herkesin suçu

Gazze ablukası herkesin suçu
Gazze halkının topluca cezalandırılması, çatışmanın artması için kusursuz bir plan gibi. Üstelik bu sırf İsrail'in değil, tüm dünyanın suçu

29/04/2008 (124 kişi okudu)

Uluslararası toplum sessiz kalarak 21. yüzyılda meydana gelen en utanç verici zulümlerden birine etkin bir biçimde onay vermiş oluyor. Neredeyse yarısı 14 yaşın altında olmak üzere yaklaşık 1.5 milyon insanın tek bir basit nedenden dolayı gıda ve sağlık hizmeti gibi temel ihtiyaçlarına ulaşması engelleniyor: Gazze'de yaşıyor olmaları.
İsrail yaklaşık bir yıldır, İslamcı militanları ortadan kaldırma gerekçesiyle bu toprakları ablukaya almış durumda. Ancak dış dünyaya geçiş olmayınca Gazze'deki insani durum hızla kötüleşti. Gıda fiyatları çarpıcı bir biçimde arttı, sokaklar çöp yığınlarıyla dolup taştı, giderek daha fazla çocuk yetersiz beslenir oldu ve Gazzeliler yakıt ve diğer ihtiyaç maddelerinin yokluğu nedeniyle temel sağlık hizmetlerine ulaşamaz hale geldi. Bu hafta yakıt sıkıntısı BM Yardım Ajansı ve diğer uluslararası yardım kuruluşlarını kuşatılmış topraklardaki hayati önem taşıyan faaliyetlerini (sözgelimi yakıt yokluğuna bağlı olarak gıda dağıtım hizmetleri) durdurmak zorunda bıraktı.

Bu kuşak İsrail'le barışabilir mi?
Tahmin edileceği gibi, Hamas'la İsrail Gazze'de kötüleşen insani durumdan dolayı birbirlerini suçluyor. Hamas, İsrail'in boğucu ablukayı masum sivillerin hayatını hiçe sayarak uyguladığını savunuyor. Diğer yanda İsrail Hamas'ı yaşamsal kaynakları alıkoymak ve bir propaganda zaferi kazanmak için krizi daha da dramatik hale getirmekle itham ediyor. Fakat ortaya çıkan vahim durum karşısında, artık hangi tarafın suçlu olduğunun hiçbir ehemmiyeti yok. Önemli olan 1.5 milyon insanın uluslararası toplumun da onayıyla bir felaket durumunda yaşıyor olması.
Ablukanın İsrail'in kendini savunmasına bağlı nedenlerle meşru olduğunu savunanlar, sakat güvenlik anlayışlarını gözden geçirmeli. 500 bin çocuğu toplu olarak cezalandırmak olası barışa nasıl hizmet edebilir veya uzun vadede İsrail'e ya da Filistinlilere nasıl fayda sağlayabilir? Muazzam bir müşküliyet ve talan içinde yaşamak zorunda bırakılan bir Filistin kuşağının günün birinde İsrailli komşularıyla uyum içinde yaşayabileceğini hakikaten umut eden birileri var mı? Tam tersine, bu eylemler neredeyse, şiddet ve çatışmanın gelecek yıllarda daha da artmasını amaçlayan kusursuz bir plan gibi görünüyor.

Üzücü bir ironi söz konusu
İsrail'in siyasi sorunlara askeri çözümler dayatma saplantısına karşı çıkanlar (ki birçok İsrailli de bu gruba dahil) sık sık üzücü bir ironiden dem vuruyorlar: Soykırımın tarihsel gölgesinde kurulan bir devlet, kadınlara ve çocuklara akıl almaz bir zulmü reva görüyor.
Gayet yerinde bir ironi, fakat Naziler tarafından işlenen suçlardan doğru dersleri çıkarmayı başaramayanlar İsrail hükümetinden ibaret değil: Batılı liderler de aynı şeyi yapıyor, zira onlar da 60 yıl önce Avrupalı Yahudilerin başına gelenleri görmezden gelenlerin mirasçıları. İşte bugün de Gazze halkının ıstırabını görmezden geliyorlar. Daha da kötüsü, Gazze'deki mezalim herkesin gözünün önünde gerçekleşiyor ve suçluyu cezalandırıp kurbanları korumak için hiçbir şey yapılmıyor.


(Lübnan'da İngilizce yayımlanan gazete, başyazı, 26 Nisan 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Irak'ın Arap kimliği İran korkusu yüzünden değere bindi

Irak'ın Arap kimliği İran korkusu yüzünden değere bindi
ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın, 'Irak'ın Arap kimliğini güçlendirme' çağrısı ikiyüzlüce. Irak'ın müzelerini bile tahrip etmekte sakınca görmeyen ABD için, ülkenin kimliği sadece İran korkusu nedeniyle değere bindi

29/04/2008 (438 kişi okudu)

 

MUHAMMED SADIK ELHUSEYNİ

Suriye Dışişleri Bakanı Muallim'in, ABD'nin Lübnan'a yönelik 'sıcak yaz' tehdidi ve İsrail Başbakanı Olmert'in, daha büyük bölgesel rol arzusundaki Türkiye'nin aracılık çabalarını taçlandırarak Golan Tepeleri'ni Suriye'ye vermeye hazır olduğuna dair haberler sonrasında, acilen Tahran'a gitmesi gerekirdi. Keza Muallim, ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın Kuveyt'teki Irak'a komşu ülkeler toplantısına giderken ifade ettiği üzere 'Irak'ı İran nüfuzuyla mücadelede yeniden Arapların arasına alma ve Araplığını güçlendirme'ye yönelik Amerikan çabalarına dair haberler sonrası da bu ziyareti yapmalıydı.
Bu meselelerin her biri tek başına savaşı ateşleyebilir. Şu an yaşananlar, ABD'nin söz konusu üç çekişmenin çözümü için 'iki engel' olarak sınıflandırdığı İran ve Suriye'nin acil bir danışma toplantısı düzenlemesini gerektirmiyor mu? Arap bölgesi, İsrail'in bu yeni aldatma konusundaki gerçek planı ve Lübnan'daki yeni Amerikan senaryosu ortaya çıkmadan önce ek gerginlikler ve sıcak haftalar yaşayacak.
Bu bağlamda, 'Suriye'nin İran'la bağının kesilmesi ve İran'ın maşasına dönüşmesi' sonrası, bedeli ne olursa olsun Araplar arasına iade edilmesinin kaçınılmaz olduğuna dair son aylarda yapılan konuşmaları hatırlamak gerek. Böylelikle Şam, Tahran ve Hizbullah koalisyonuyla temsil edilen direniş üçgeniyle ilişkinin şekli açısından son noktaya gelinecek.
Muallim Tahran'ı, 'Olmert'in hilesinin' işe yaramayacağı, hilenin derhal anlaşılıp öncekiler gibi buharlaşacağından dolayı Suriye'nin İran ve Lübnan'la bağlantılarını kesmeyeceği konusunda rahatlatmak için İran'a gitmeliyidi.
Rice'ın çağrısını yaptığı gibi 'Irak'ın Arap kimliğinin güçlendirilmesi', İran'dan korunmaya destek olacaktır. Peki Araplar, Müslümanlar ve Irak'a komşu ülkeler ne zamandan beri Irak'ın Arap kimliğinden şüphe ediyor? Irak'ın Arap kimliğine, tarihine, müzesine ve bilim adamlarına ilk saldıran kimdi? Suriye Devlet Başkanı Esat sadece birkaç gün önce, eski ABD dışişleri bakanı Powell'ın, Irak savaşı sonrasında kendisinden Suriye'nin Iraklı bilim adamlarını kabul etmemesini istediğini su yüzüne çıkardı.
Bu gecikmiş bir Amerikan uyanışı mı, yoksa boyutunu bilmedikleri bir eylemden duyulan pişmanlık mı? Eski İran cumhurbaşkanı Hatemi, Irak'a komşu ülkeler toplantısının yanı sıra Mısır ve daimi BM Güvenlik Konseyi üyelerinin eski genel sekreter Annan'ın gözetiminde bir toplantı düzenlemesi teklifinde bulunan ilk isimdi. Bu teklif, savaşın çıkmasını ve Irak'ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü, Araplığını, Müslümanlığı ve komşu ülkelerle iyi ilişkilerini korumasını amaçlıyordu. Fakat Amerikan hükümeti Annan'ın arzusu ve teşvikine rağmen öneriyi şiddetle reddetti.
Bugün gözlemciler soruyor: Irak'ın Araplığına bu gecikmiş hamaset niçin bugün geldi? 'Yeni Arap liberaller' de, Irak'ın Arap kimliğine yönelik yeni çabalar sarf ediyor. Oysa geçmişte, Irak'ın Arap kimliğini ve Müslümanlığını savunanları milliyetçilik ve İslamcılıkla suçlayıp, özgürlüğük ve demokrasiye karşı çıkmakla itham etmişlerdi. Hedef, Irak'ın Araplığını savunmak değil, Irak'ı İran'a karşı kışkırtmak, Arapları ve dünya kamuoyunu sözde İran tehlikesine karşı seferber etmek. Aksi takdirde ABD Irak devletini, ordusunu ve polisini niçin imha etti? ABD'nin meşhur 'Irak valisi' Bremer bu kararlarını hâlâ savunuyor. Irak'taki yıkım ve ardından milyarlarca dolar kâr kazanma misyonunun çıkmaza girdiğini, yeni bir yıkım ve kazanım misyonuna hazırlık yapıldığını ifade edenler var.

(Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Beyan, 27 Nisan 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 14:53 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Türkiye'nin AB rüyası bitmemeli

Türkiye'nin AB rüyası bitmemeli
Pek çok açıdan Avrupalı sayılan ve hâlâ gelişmekte olan Türkiye'yle AB'nin daha fazla yakınlaşması iki tarafın da yararına. Üyelik süreci AB'nin kendi genişleme tartışmasının günah keçisi yapılırsa, birliğin sihirli iksiri olan 'istikrar' tersine dönüp Türkiye'yi istikrarsızlaştırır

29/04/2008 (502 kişi okudu)

 

John ThornhIll 

Son 50 yıldır AB değerli bir malı ihraç etmek hususunda çarpıcı bir başarı sergiledi: İstikrar. AB üyeliği umudu İspanya ve Portekiz'in faşizan
diktatörlüklerden kurtulup gelişmesine yardımcı oldu. AB birçok orta ve doğu Avrupa ülkesinin Sovyet egemenliğindeki komuta ekonomilerinden gelişen piyasa ekonomilerine geçiş sürecini de kolaylaştırdı. AB'nin sihirli iksiri, benzer biçimde istikrar ve Avrupa'nın parçası olma hasreti çeken Türkiye için neden işe yaramasın?
Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlar, bu ülkenin AB'ye katılamayacak
kadar büyük, yoksul ve yabancı olduğunu savunuyor. 72 milyonluk nüfusa, Avrupa ortalamasının çok altında kişi başına gelire ve yumuşak otoriterlikle İslamcı tonlarda popülizm arasında gidip gelen ateşli milliyetçi siyasi kültüre sahip olan Türkiye'nin asla Avrupa kulübünün
mutlu bir ülkesi olamayacağını söylüyorlar. Onlara göre Türkiye'nin
en son siyasi istikrarsızlık nöbeti bu uygunsuzluğu olsa olsa teyit ediyor.
"Yargı otoritelerinin iktidardaki AKP'yi kapatma ve (başbakanla cumhurbaşkanı da dahil) demokratik yollardan seçilmiş siyasetçileri yasaklama teşebbüsü Türkiye'nin AB'ye uzaklığını ortaya koyuyor" diyorlar.

Sarko 2014'te ortada olmayabilir
AB dönem başkanlığını temmuzda devralacak olan Fransa Türkiye'nin tam üyeliğine resmen karşı ve bunun yerine 'imtiyazlık ortaklık' verilmesinde ısrarlı. Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önce yazdığı bir kitapta Nicolas Sarkozy, "Türkiye'nin katılımının bizzat Avrupa kimliği kavramına ölümcül bir darbe indireceğini" öne sürüyordu.
Son aylarda Fransa tonunu yumuşattı. Altı aylık dönem başkanlığı sırasında Türkiye'nin üyelik sürecinde iki veya üç başlık daha açabilir. Hatta çok uzak bir ihtimal de olsa, Fransa bölünmüş Kıbrıs'ta bir anlaşmanın yapılmasına yardım olarak Türkiye'nin üyeliğinin önündeki en büyük engellerden birini kaldırabilir. Fakat Paris, 35 başlıktan tam AB üyeliğini önceden varsayan beşinin (sözgelimi avro, bütçe ve bölgesel politikayla ilgili başlıklar) açılmasını önleyeceği konusunda ısrarlı.
Türkiye'den bakıldığındaysa, bazı AB üyelerinin müzakereler devam ederken üyelik sürecini yeniden düşünmeye hazır olması aşağılayıcı bir tutum gibi görünüyor. 2005'te bütün AB üyeleri üyelik müzakerelerinin başlatılmasını desteklemişti. Fransa'nın Sarkozy'yle birlikte rota değiştirmesi sorun oluşturuyor ve Fransa'nın Türkiye'deki ticari girişimlerine karşı tepki gösterilmesine yol açmış durumda. Türkiye'nin devrimci cumhuriyeti bazı açılardan kendisine Fransa'yı örnek aldı: Fransızlar gibi Türkler de devletle kilisenin (veya caminin) katı bir biçimde birbirinden ayrılması gerektiğine inanıyor. Yazar Mustafa Akyol, "Türkiye, Fransa olmak isteyen bir ülkedir" diyor.
Türkiye ekonomisindeki dirilme AB ekonomisini de canlandırıyor.
Ülke Avrupa kurumlarının büyük bölümüne de katkıda bulunuyor.
Hatta Avrupa futbol şampiyonasına veya Eurovizyon şarkı yarışmasına katılıyor. Yıllar boyu Türkiye NATO'da hayati bir rol oynadı. Uluslararası Kriz Grubu adlı düşünce kuruluşu şunu savunuyor: "Türkiye, anlaşmalar, tarih, kurumsal birliktelik, güvenlik eğilimleri ve ideolojik arzular açısından bir Avrupa ülkesidir."
Türkiye'nin hâlâ gelişim içindeki bir ülke olduğu ortada. Her iki taraf açısından gelecek yıllarda çok şey değişebilir. Türkiye bir yanıyla AB içindeki genişleme veya siyasi derinleşme tartışmasının günahsız kurbanı oluyor. Bazı federalistler Türkiye'nin katılımının Avrupa
entegrasyonunun derinleştirilmesi isteklerini gömeceğine inanıyor. Türkiye'ye dair tartışma genelde Türkiye'den çok daha fazlasını ifade ediyor.
Türkiye AB'nin katı üyelik kriterlerini yerine getirse bile bütçe nedenleriyle AB'ye 2014'ten önce katılamayabilir.
O gün geldiğinde AB'deki kamuoyu değişmiş ve Sarkozy de gitmiş
olabilir. Hatta Türk halkı, tam AB üyeliğinin siyasi egemenliklerinin
aşırı derecede zayıflaması anlamına geleceği sonucuna varabilir.

Son durağı düşünmek için erken
Geçen yıl tekrar iktidara geldikten sonra Başbakan Tayyip Erdoğan daha ileri reformları uygulamayı başaramadı ve yargıyla bilek güreşine kitlenip kaldı. Türkiye'nin AB'nin demokratik normlarıyla uyumlu hale gelmesi ve Kürtler başta olmak üzere, azınlıkların korunması için kat etmesi gereken uzun bir yol var. Avrupalı bir gözlemci Türkiye-AB ilişkilerini şöyle özetliyor: "Biz sizi alacağız numarası yapıyoruz, siz de reform numarası yapıyorsunuz."
Belirsizlik ne kadar büyük olursa olsun, AB'yle Türkiye'nin birbirine daha fazla yakınlaşmasının iki tarafın da yararına olduğu açık. Şu an için son durak konusunda atışmak yerine umutlu bir biçimde birlikte yolculuk yapmak daha hayırlı. Bu yüzden Türkiye'nin üyelik sürecini sekteye uğratmak, aptalca bir hareket olur; AB'nin sihirli iksiri zehre döner ve bizzat o iksirin önlemesi murad edilen istikrarsızlık bir tehdit olarak karşımıza çıkar.

(27 Nisan 2008)

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Murat Belge 'Tam bağımsız Türkiye'

 

Murat Belge

29/04/2008 (3518 kişi okudu)

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç konuşuyor. Konuşurken hukuk ve yargı üstüne, herkesin katılması gereken, pek çok doğru söz söylüyor. Nitekim birçoklarımız da bu konuşma üstüne onu destekleyen, öven yazılar yazıyor. Bunlar hepsi iyi, iyi de, bu ülkede hukuka ve yargıya ilişkin işlerin iyi gitmesini sağlamıyor, sağlamaya yetmiyor.
Hukuka uygun bir yargılama sisteminin aksamadan işleyeceğine dair genel bir güven yaratmıyor, yaratmaya yetmiyor.
Çünkü o konuşmada geçen sözlerle hiçbir ilgisi olmayan birtakım 'reel' uygulamalar, olaylar da var. Onların bize verdiği mesaj mı geçerli, Kılıç'ın konuşmasının verdiği mesaj mı? Biri geçerliyse, öbürü olmamalı. Ama, hayır, burası Türkiye, ikisi de yan yana varolabiliyor.
Dediğim o somut uygulama ve olaylardan biri bizzat Kılıç'ın başkanı olduğu Anayasa Mahkemesi'nin verdiği 367 kararı. Biri, gene aynı mahkemenin Yargıtay Başsavcısı'ndan gelen iddianameyi kabul etmesi.
Haşim Kılıç'ın, birilerinin kendi kafasına göre 'vatan kurtarma' operasyonlarına girmeye kalkışmasının bizi batıracağını söylemesi üstüne içimizden 'bravo!'
demek geliyor. Ama 367 üstüne kararın o 'vatan kurtarma' operasyonlarıyla ne gibi bir ilişkisi olabileceğini aklımızdan geçirince, 'brr...' deyip kalıyoruz.
Ve ayrıca Haşim Kılıç'ın konuşmasının bizatihi kendisi! Yüzde 90'ıyla altına imza atılacak bu konuşmanın bir yerinde, Kılıç, mahkeme üstündeki 'iç ve dış baskılar'dan ve kendilerinin bunu 'üzüntü'
ile karşıladığından söz ediyor. Nedir bu baskılar? Özellikle 'dış baskılar' ne?
AB içinde temsil yeteneği olan kişiler, şu açılan dava 'misillû' girişimlerin, başta Venedik kuralları, Avrupa'nın benimsediği siyasi ilke ve değerlere uymadığını, 'kapatma' gibi bir sonucun da ilişkileri zedeleyeceğini söylediler.
Peki, yanlış mı söyledikleri? Birinci basamaktan başlayalım: Bu gibi
uygulamalar Avrupa hukukuna ve siyasi kültürüne uygun mu? Uygun olduğunu
mu kanıtlayacağız Avrupalılara; onları ikna mı edeceğiz, 'Bu yapılan, Venedik çerçevesine aynen uygundur" diye?
Ayrıca, bütün dünyada, en azından kâğıt üstünde, uluslararası hukuk ilkelerinin ulusal hukuk ilkelerine göre önceliği olduğu kabul edilmiyor mu?
Ayrıca, AB gibi 'ulus-aşırı' bir birliğin üyesi olduğunuzda, çok sınırlı bir alan dışında, 'karışılmayacak', 'müdahale'ye uğramayacak bir 'iç iş'iniz kalmayacağı bilinmiyor mu? Bu değil mi zaten, bütün
o Ergenekon telaşını doğuran, bu eylemleri peş peşe tetikleyen, bu korku değil mi?
Şu 'baskı' edebiyatını bıraksak da, konulara şu açıdan baksak: Niçin biz 'gelenek ve görenek'imize, 'teamüllerimiz'e, 'bize özgü demokrasimiz'e uygun düşen işler yaptığımızda, yani istediğimiz gibi 'tam bağımsız' davrandığımızda, çıkan sonuçlar medeni dünyada 'antidemokratik, kabul edilemez, faşizan' bir mahiyet arz etmek zorundadır? 'Bize özgü' denilen şeyle 'faşizan' denilen şeyin eşanlamlı olması üstüne az biraz kafa yorma zamanı hâlâ gelmedi mi? Bizim 'bağımsız' dediğimiz davranış, aynı zamanda 'demokratik' olamaz mı? Böyle olmasının genetik engelleri mi var?
'Baskı' diyecek yerde, bir iddianamenin (sonuçlarının önemi belli bir davanın iddianamesi) dünya standartlarına ne kadar uyduğuna göz atmak, daha geçerli bir yöntem değil midir?

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Çocuklar kaç yaşında sigortalı olur?

Çocuklar kaç yaşında sigortalı olur?

Çocukların sigortalı olup olamayacağı konusunda sadece 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nda bir sınırlama olmadığını gerekçe göstererek reklam filmleri, diziler vb.

işlerde bir veya iki yaşındaki çocukların da sigortalı olabileceğini söylemek iş hukukunu ve uluslararası çalışma sözleşmelerini gözden çıkarmak demek

29/04/2008 (1217 kişi okudu)

 

ARİF TEMİR 

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısın'ın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülmeye başlanılmasından itibaren aileler haklı olarak çocuklarının geleceğini düşünme duygusu ile
çocuklarının yeni düzenlemelerden aleyhte etkilenmemesi için ne yapabileceklerini araştırmaya başladılar.


Ailelerin çocukları ile ilgili emeklilik yaşı, emeklilik maaşı, prim ödeme gün sayısı vb sorunlarına çözüm bulmak için çeşitli kesimlerce değişik görüşler ileri sürüldü. İleri sürülen görüşlerin çoğu salt sosyal sigortalar mevzuatını göz önünde bulundurularak yapılan yorumlardan ibarettir.

Bu yazımızda çocukların çalışabilmesinin koşullarını düzenleyen iş hukukunun ulusal ve uluslararası kaynaklarını göz önünde bulundurarak çocukların sigortalı olup olamayacağını irdeleyeceğiz.


4857 Sayılı İş Kanunu'nda Çocukların Çalıştırılma Koşulları: Çocuk ve genç işçilerin çalıştırılma koşulları 4857 sayılı İş Kanunu'nun 71.maddesi ve Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikte (Resmi Gazete tarih ve sayı:

06.04.2004/25425)düzenlenmiştir.


İş mevzuatına göre 15 yaşını

tamamlamış, ancak 18 yaşını

tamamlamamış kişiye genç işçi,

14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını

doldurmamış ve ilköğretimini

tamamlamış kişiye de çocuk işçi

denilmektedir.


On beş yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması yasaktır.
Ancak, on dört yaşını doldurmuş ve ilköğretimi tamamlamış olan çocuklar, bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılabilirler. Yapısı ve niteliği itibariyle ve yerine getirilmesi sırasındaki özel koşullara göre; çocukların gelişmelerine veya sağlık ve güvenliklerine zararlı etki ihtimali olmayan, okula devamını, mesleki eğitimini veya yetkili merciler tarafından onaylanmış eğitim programına katılımını ve bu tür faaliyetlerden yararlanmasını engellemeyen işler hafif işler olarak kabul edilmektedir. Anılan yönetmelik ekinde çocuk ve genç işçilerin çalışabilecekleri işler ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Çocuk ve genç işçileri; çocuklara karşı işlenmiş suçlardan hüküm giyen, yüz kızartıcı suçlardan hüküm giymiş olan, işveren veya işveren vekilleri çalıştıramazlar.

Yazılı sözleşme
İşveren; çocuk ve genç işçinin velisi veya vasisine, çocuk ve genç işçinin çalıştırılacağı iş, karşılaşabileceği riskler ve alınan önlemler hakkında bilgi verir. Çocuk ve genç işçinin velisi veya vasisi ile yazılı iş sözleşmesi yapmak zorundadır.
İstihdama Kabulde 138 sayılı Asgari Yaş Sözleşmesi: 138 sayılı sözleşme Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 1973 yılında kabul edilmiştir. Türkiye bu sözleşmeyi 23.01.1998 tarihli ve 4334 sayılı kanun ile onaylamıştır. 138 sayılı sözleşme çocuk çalıştırmanın etkin bir şekilde ortadan kaldırılması ve istihdama ve çalışmaya kabul için asgarî yaşın giderek gençlerin fiziksel ve ruhsal yönden eksiksiz gelişmelerine imkân verecek düzeye yükseltilmesini amaçlamaktadır. Bu sözleşme hükümleri asgarî olarak şu faaliyet sahalarına uygulanacaktır: Madencilik ve taş ocakları, imalat sanayii, elektrik, gaz ve su işletmeciliği, sağlık hizmetleri, ulaşım, depolama ve iletişim, plantasyonlar ve ticarî amaçla üretim yapan diğer zırai işletmeler. Düzenli olarak işçi istihdam etmeyen ve yerel tüketim için üretim yapan aile işletmeleri ve küçük çaplı işletmeler bu kapsamın dışında tutulacaktır (madde 5). Asgari Yaş Sözleşmesi'nde çocukların çalıştırılamayacağı asgari düzeydeki işler belirlenmiş, dolayısı ile sayılmayan işler içinde asgari yaşın altında çocukların çalıştırılamayacağı açıktır.

Zorunlu eğitim
Asgari yaş, zorunlu okul eğitiminin tamamlandığı yaştan aşağı ve her halükârda 15 yaşından aşağı olmayacaktır. Ulusal mevzuat ile üye bir devlet sağlık ve gelişimlerine zarar vermeyecek ve okula devamlarına, yetkili makamca onaylanmış meslekî oryantasyon ve eğitim programlarına katılmalarını veya eğitimle ilgili olarak verilen bilgilerden yararlanmalarını engellemeyecek hafif işlerde 13-15 yaş arasındaki kişilerin istihdam veya çalışmalarına izin verilebilir. Bazı özel durumlarda 13 ve 15 yaşları yerine 12 ve 14 yaşlarını kabul edebilir (madde 2, 7).
Kaç Yaşından İtibaren Çocuklar Sigortalı Yaptırılabilir: 4857 sayılı İş Kanunu'na tabi yerlerde hafif işlerde çalışan çocuklar 15 yaşını bitirmeleri koşulu ile istisnai olarak da, on dört yaşını doldurmuş ve ilköğretimi tamamlamış olan çocuklar, bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalışanlar sigortalı yapılabilir.
İş Kanunu'nun uygulandığı yerlerde 14 yaşını bitirmemiş çocukların sigortalı olmaları mümkün değildir. 14 yaşından küçüklerin çalışmaları yasak olduğu için bunlar adına veli/vasileri ile iş sözleşmesi yapılamaz. İş sözleşmesi yapılsa bile geçersiz olur. Çünkü iş sözleşmesinin kanunlara ve ilgili mevzuata aykırı olmaması gerekir. İş sözleşmesi geçersiz olan bir kişinin sigortalı olması da mümkün değildir. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 6. maddesinde "Çalıştırılanlar işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı olurlar" hükmü ancak geçerli bir iş sözleşmesinin kurulması ile mümkündür. Kanunlar tarafından çalışması yasaklanmış olan birisinin sigortalı sayılmasının hukuki bir tarafı yoktur. Bu konuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 03.04.1991 tarih, Esas 9-287, Karar 349 sayılı kararı "13 yaşından küçük çocukla iş akdi yapılamayacağından bu yaştan önce gerçekleşen çalışmalar hizmet süresinden sayılmaz" Şeklindedir.
Sigortalı Yaptırılamayacak Çocuklar:
İş Kanunu'nun uygulanmadığı ve özel bir yaş sınırlamasına tabi olmayan işyerlerinde /işlerde 138 sayılı sözleşme hükümleri gereğince okula giden çocukların 12 yaşını bitirmeleri koşulu ile sigortalı olmaları mümkündür.
12 yaşını bitirmemiş çocuklar reklam ve dizilerde de oynasa, hangi işi yaparlarsa yapsınlar sigortalı yapılamaz. Çünkü iç hukukumuzun bir parçası olan 138 sayılı sözleşme hükümleri buna müsaade etmez. Anayasa'nın 90. maddesi gereğince uluslararası antlaşmalar (sözleşmeler) kanun hükmündedir ve bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz.
Sonuç itibariyle çocukların sigortalı olup olamayacağı konusunda sadece 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nda bir sınırlama olmadığını gerekçe göstererek reklam filmlerinde, dizilerde vb işlerde bir veya iki yaşındaki çocukların da sigortalı olabileceğini söylemek iş hukukunu ve uluslararası çalışma sözleşmelerini bütünüyle gözden çıkarmak demektir. Bu anlayış da bizi yanlış yorumlara ve yanlış bilgilendirmelere götürür. Bu nedenle hukuku bir bütün olarak göz önünde bulundurup değerlendirmemiz gerekiyor. Çağdaş ülkeler çocuk işçiliği ile mücadele ederken bizim henüz kundaktaki çocuğu sigortalı yapma telaşına girmemiz, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Arif Temir: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişi

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu