Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 4)Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
Nis
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

1883- Emprosyonizm'in kurucularından Fransız ressam Edourd
Manet öldü.

   

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
30
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

AK Parti hakkındaki kapatma davası EK SÜRE İSTEMEYECEĞİZ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

 

Haberler  
 AK Parti hakkındaki kapatma davası
"EK SÜRE İSTEMEYECEĞİZ"

ResimANKARA -

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti hakkındaki kapatma davasında ön savunma için ek süre istemeyeceklerini bildirdi.


Erdoğan, Litvanya Başbakanı Gediminas Kirkilas ile Başbakanlık Merkez Bina'da düzenlediği ortak basın toplantısında, gazetecilerin sorularını yanıtladı.


Partisi hakkında açılan kapatma davasında ön savunma

süresinin 2 Mayısta sona ereceğinin hatırlatılması ve ek süre

talebinde bulunup bulunmayacaklarının sorulması üzerine,

Erdoğan,

''Konuyla ilgili olarak ek süre istemeyeceğiz.

Şu anda çalışmalarımız bitti.

Öyle zannediyorum ki, bugün

büyük bir ihtimalle ön cevabımızı verebiliriz''

dedi.


AK Parti hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa

Mahkemesi, tensip tutanağı ile birlikte iddianameyi 2 Nisanda

AK Parti'ye göndermişti. AK Parti'nin, tebliğden itibaren 1 ay

içinde ön savunmasını vermesi gerekiyor.

Buna göre ön

savunma süresi 2 Mayıs Cuma günü sona erecek.

 TAKSİM'DE KUTLAMAYA İZİN YOK

ResimANKARA -

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Taksim Meydanı'nın 1977 yılından bu yana toplantı ve gösteri yürüyüşleri için tahsis edilmediğini belirterek,

"Bunun haklı gerekçeleri vardır, bunun anlaşılması lazım.

Taksim Meydanı giriş çıkışı çok olan bir meydandır,

denetlenmesi zor bir alandır"

dedi.


İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Başbakanlık Yeni Bina'da 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin basın toplantısı düzenledi.
Atalay, Taksim'in İstanbul'daki belli bölgelere trafik akışının adeta merkezi olduğunu ifade ederek, "Vatandaşımızın günlük hayatını çok etkiler, çok özel bir bölgedir" diye konuştu.


Bakan Çelik de 1 Mayıs'ı kamplaşmalarla, ölümlerle anılsın istemediklerini, demokrasi kültürünün zirveye çıktığı bir gün olarak hafızalarda yer etmesini istediklerini belirterek, "Ancak bu bakış 1 Mayıs'a 70 milyonun katılımını sağlar. Yeni açılımları da beraberinde getirebilir. Hükümet olarak önceliğimiz nerede kutlanacağından ziyade, 1 Mayıs ile ilgili olumsuz imajı silmek ve ortadan kaldırmaktır. Tüm sivil toplum kuruluşlarının ve emekçilerinin bu konuda aynı duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz"

dedi.


"Olası hukuk dışı eylemlere, provokasyonlara ve yönlendirmelere emekçilerin rağbet etmeyeceğine inandıklarını" belirten Çelik, yarınki kutlamaların gelecek yıllardaki kutlamalara örnek teşkil etmesini diledi.

Sendikaların Taksim kararı
"ANAYASAL DÜZENE BAŞKALDIRI"


ResimANKARA - Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İstanbul'da açık hava toplantılarının nerede yapılacağının, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, buna bağlı yönetmelik ve İstanbul Valiliğinin kararında açıkça belli olduğunu belirterek, ''Bu böyle olduğu halde,

'Ben yasayı, yönetmeliği tanımam,

 

Valiliğin kararını da tanımam, ben bildiğimi okurum'

denirse bu açıkça Türkiye'deki mevcut anayasal düzene bir başkaldırı olarak da değerlendirilir''

dedi.


Ankara Sanayi Odası Meclis Toplantısı'na katılan Şahin, girişte gazetecilerin, 1 Mayıs kutlamalarının Taksim'de yapılması için sendikalar ile hükümet arasındaki anlaşmazlığa ilişkin soru üzerine, bir ülkede toplumun huzurunun kurallara uymaktan geçtiğini söyledi.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, anayasal bir hak olduğunu, bu hakkı düzenleyen ilgili yasanın, açık hava toplantılarının nerede, nasıl ve ne şekilde yapılacağını düzenlediğini belirten Şahin, her ilin açık hava toplantılarının nerede yapılacağının yıllar itibariyle tespit edildiğini ve bunun kamuoyuna açıklandığını anlattı.
Mehmet Ali Şahin, bu yıl İstanbul'da açık hava toplantılarının yapılacağı alanlardan birinin tercih edilebileceğini ifade ederek, ''Önümüzdeki yıllarda bir basamak daha çıkılabilir, belki yasal düzenleme gerçekleşir ve daha farklı mekanlarda 1 Mayıs'ı kutlamak mümkün olabilir. Kimse devlete ve devlet erkini kullanan mercilere meydan okumasın, devlet kendisine meydan okutmaz'' diye konuştu.


TÜRK-İŞ TAKSİM'DEN VAZGEÇTİ
ANKARA-

TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu, TÜRK-İŞ Yönetim Kurulu'nun, "TÜRK-İŞ topluluğunu 1 Mayıs'ta Taksim'e davet etmesini, temsil ettiği kitlenin güvenliği ve sendikal özerklik açısından gerekli görmediğini" bildirdi.


Kumlu, TÜRK-İŞ Yönetim Kurulu adına yaptığı yazılı açıklamada, konfederasyonun, 2008'in 1 Mayıs'ının İstanbul Taksim Meydanı'nda kutlanmasını "yürekten istediğini, bu isteğin gerçekleşmesi için DİSK ve KESK ile birlikte yoğun çaba sarf ettiğini" ifade etti. Kumlu, "Ancak Türk-İş, açıkça ifade edilen endişeler göz ardı edilerek Taksim'e gidilmesinin 1 Mayıs'ın 'kutlama' ruhuna uygun olmayacağını düşünmektedir" dedi.


Kumlu, "Türk-İş Yönetim Kurulu ile Türk-İş'e bağlı bazı sendikalarımızın yöneticileri, izin verilen sınırlar içinde kazancı yokuşu ve Taksim Anıtı'na çelenk koyacak, saygı duruşunda bulunacak" ifadesini kullandı.

DİSK: TAKSİM'DE OLACAĞIZ


DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün ise "500 bin emekçi olarak 1 Mayıs'ı, İstanbul'da Taksim'de ellerimizde karanfillerle kutlayacağız" dedi.


TÜRK-İŞ, DİSK ve KESK ile siyasi partiler, meslek odaları ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarından oluşan "1 Mayıs 2008 Katılımcıları" DİSK Genel Merkezi'nde basın toplantısı düzenledi.


Katılımcılar adına hazırlanan ortak açıklamayı okuyan Görgün, 1 Mayıs'ı Taksim Meydanı'nda kutlayacaklarını ifade ederek, amaçlarının "gerginlik yaratmak değil, barış ve özgürlük içinde 1 Mayıs'ı kutlamak" olduğunu söyledi.


İSTANBUL'DA 66 OKUL YARIN TATİL

İSTANBUL - İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs önlemleri kapsamında Beyoğlu, Şişli ve Kağıthane ilçelerinde toplam 66 ilköğretim okulunun yarın tatil edildiğini bildirdi.
Vali Güler, 1 Mayıs önlemlerine ilişkin İstanbul Valiliği'nde yaptığı basın açıklamasında, yarın İstanbul'da yapılacak 1 Mayıs kutlamaları kapsamında gerekli önlemlerin alındığını belirterek, ''Önlemler kapsamında Beyoğlu'nda 41, Şişli'de 19, Kağıthane ilçesinde de 6 olmak üzere toplam 66 ilköğretim okulu tatil edilmiştir'' dedi.

 "YIL SONU ENFLASYON TAHMİNİ %9,3"

ResimANKARA -

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Durmuş Yılmaz, 2008 yılı sonunda enflasyonun yaklaşık yüzde 9,3 düzeyinde gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini açıkladı.


Yılmaz, Merkez Bankası tarafından hazırlanan ''Enflasyon Raporu''nu açıkladığı basın toplantısında, enflasyonun yüzde 70 olasılıkla 2009 yılı sonunda, orta noktası yüzde 6,7 olmak üzere, yüzde 4,9 ile 8,5 arasında gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini bildirdi.


Yılmaz, gıda fiyat enflasyonunda kademeli bir düzelme olacağı varsayımı altında, enflasyonunun 2010 yılı sonunda yüzde 4,9 düzeyine, 2011 yılının ortalarında ise yüzde 4 seviyesine düşmesinin beklendiğini de bildirdi.


Arz şoklarının beklenenden daha uzun sürmesi ve ikincil etkilerinin görülmeye başlanmasının, tahminlerin belirgin olarak yukarı yönlü güncellenmesine neden olduğunu kaydeden Yılmaz, bu doğrultuda para politikasının daha temkinli bir duruş aldığını söyledi.


Yılmaz, enflasyonun orta vadede yüzde 4 olan hedefe doğru yaklaşmasının 2 yıldan daha uzun bir süre alabileceğine işaret ederek, ''Ancak bu durum, Merkez Bankası'nın daha gevşek bir politika izleyeceği anlamına gelmemelidir'' dedi
Merkez Bankası Yılmaz, 2008 ve 2011 yılları arasındaki enflasyon tahminlerinin, bankanın 'daha gevşek bir politika izleyeceği' anlamına gelmemesi gerektiğini belirterek, ''aksine tahminler, önümüzdeki dönemde para politikasının kademeli ve ölçülü şekilde sıkılaştırıldığı bir duruşa göre yapılmıştır'' diye konuştu.

MERKEZ BANKASINDAN HÜKÜMETE AÇIK MEKTUP

2008 yılının ilk üç aylık döneminde yıllık yüzde 9,15 olarak gerçekleşen TÜFE artışının, yüzde 9,1'lik belirsizlik aralığı üst sınırını aşması nedeniyle hükümet ve IMF'ye açık mektup gönderdi.


Merkez Bankası kanununun 42. maddesi gereği, hükümet adına Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'e gönderilen toplam 14 sayfalık mektupta, enflasyonun hedeflenen patikadan belirgin olarak sapma nedenleri anlatıldı.


Mektupta, hedefe tekrar ulaşılması için alınan tedbirlerin yanı sıra bu çerçevede oluşan orta vadeli enflasyon görünümü hakkında bilgi verildi.


Mektupta hedeften sapılmasının en belirgin gerekçeleri, gıda ve enerji fiyatlarında süregelen artışlara bağlandı.

 HALKBANK'TAN "KREDİ" AÇIKLAMASI

ResimANKARA - Bülent Karaaslan -

Halkbank; ATV-Sabah Ticari ve İktisadi Bütünlüğünün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonundan (TMSF) satın alımında Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş'ye kullandırılan 375 milyon ABD Doları tutarındaki proje kredisinin, "kanunlara, kurallara ve bankacılık teamüllerine" uygun olduğunu bildirdi.


Halkbank Genel Müdürlüğünden, konuya ilişkin AA'ya yapılan yazılı açıklamada, söz konusu kredinin, medyada yer alan bazı haberlerde iddia edildiği gibi 'telkin ya da yönlendirmelerle' değil, aksine tamamen ticari ve ekonomik değerlendirmeler sonucu verildiği vurgulandı.


Kamu bankalarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin 4603 sayılı kanun gereği, çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmak zorunda olan Halkbank'ın, gerek ana sözleşmesinde gerekse diğer yasal mevzuatta kredinin açılışına ilişkin bir kısıtlamanın söz konusu olmadığı ifade edilen açıklamada, kredinin, Bankacılık Kanunu ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) yönetmelikleri hükümlerine de tamamen uygun olduğu belirtildi.

 TBMM'DE ''BULGURLU-PRİNÇLİ'' BASIN TOPLANTISI
CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, Türkiye'deki resmi enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığını savunarak, ''Temel gıda maddelerine gelen yüksek zamlar, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu olmak üzere tüm Türkiye'de hayatı durdurmuştur'' dedi. Öğüt, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, yanında getirdiği bulgur, pirinç, fasulye, kırmızı mercimek, soğan ve ayçiçek yağını göstererek, son bir yıldaki fiyat artışlarına değindi.
   30.04.2008 - 13:44:00 
 KARAYALÇIN: 301 DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN ÖNÜNÜ AÇMIYOR
SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın SHP Genel Merkezinde düzenlenen parti meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, ''TCK'nın 301. maddesinde yapılan değişikliğin, düşünce özgürlüğünün önünü açmak gibi bir kaygısı olmadığını görüyoruz'' dedi.
   30.04.2008 - 13:42:00

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 20:07 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Taha AkyolObjektif

Sol nerede?

CHP kurultayı hakkında bir şey yazmadım; çünkü yeni bir şey yok. Laiklik gerilimi kullanılarak parti içi sorunlar örtüldü ve kurultay formalitesi tamamlandı, o kadar. Zaten CHP’ye artık ‘sol’ demek ne ölçüde mümkün o da ayrı bir mesele.
Bir zamanlar “Yeni Sol”u slogan yapan CHP, şimdi Kemal Derviş gibi bir isme bile tahammül edemedi! Partideki içe kapanmanın, kısırlaşmanın tipik bir göstergesidir bu.
CHP yeniden o ünlü “1927 Tüzüğü”ne geri dönmüştür: Tamamen merkezi, yukarıdan aşağıya, konuşmanın bile ‘merkez’in iznine bağlı olduğu bir atamalar partisi! Bu yüzden CHP’nin halktan nasıl koptuğunu Şevket Süreyya çok iyi anlatır.
Türkiye’de demokrasinin sol ayağının topal olması biçimindeki dengesizlik sorunu da bu noktada düğümleniyor: CHP dışında bir sol mümkün olmuyor; CHP içinde bir sol imkân bulamıyor!
Sol dediğim, çağdaş sosyal demokrasidir tabii.
Neden sosyal demokrasi de onun solu değil? Çünkü insanlık yüz elli yıl boyunca hem gelişmiş, hem azgelişmiş ülkelerde, çok farklı toplumlarda o solu denedi; çözüm olmadığı görüldüğü gibi, nice kanlı faturalara da mal oldu o sol...

Hangi sol?
CHP imkân vermedi. CHP dışında ise sosyal demokrat sol gelişemedi; akademisyenlerle bir kısım iyi niyetli sendikacıların ve yazar arkadaşların gayretlerinden öteye geçemedi.
DİSK’in öncülük ettiği “10 Aralık Hareketi”nden ümitlenmiştim. 1970’lerdeki “Ortanın Solu” gibi bir hareketin çekirdeği olabilir miydi? Kendim solcu olmadığım halde, demokrasimizin sol ayağını yaratabilir diye böyle bir beklentiye kapılmıştım.
DİSK’in, “uzlaşmaz sınıf sendikacılığı”nı bırakıp Batılı benzerleri gibi rasyonel ve çağdaş bir sendikacılık yapmasını öven yazılar da yazmıştım.
Aynı yollardan geçmiş sanayi toplumlarında da solun evrim çizgisi böyle olmuş, modern sosyal demokrasi “goşist” ve “devrimci” soldan kendisini ayrıştırarak oluşmuştu.
Bizde maalesef hâlâ olmadı.
CHP içinde olmadı, CHP dışında böyle bir sol gelişemedi.

Çağdaş sol?
Atatürk’ü Che Guevara’nın yanında resmederek “çağdaş sol” olunur mu?! Başarılı “Ortanın Solu” hareketi böyle mi oluşmuştu?!
12 Eylül öncesinin kanlı ortamında silahlı örgütler kurmuş, öldürmüş ve ölmüş talihsiz gençleri bugünün Türkiye’sinde “idol” haline getirerek bir sosyal demokrat hareket yaratılabilir mi?!
DİSK’in öncülük ettiği “10 Aralık Hareketi”nin özü “çağdaş sosyal demokrasi” değil miydi?!
Şimdi, “Taksim Meydanı” zorlamasında radikallerle beraber davranan DİSK, kendisini o gruplardan nasıl ayrıştıracak?! Bu son derece önemlidir. Çünkü sosyal demokrat bir hareket gelişecekse, bunun kavga, gerilim, ajitasyon gibi lekelerden uzak, kitlelerde “Bunlar ülkeyi yönetebilir” umudunu yaratacak bir olgunluğu göstermesi lazımdır.
Sosyal demokrat bir sol, herhalde Taksim kavgalarından çıkmayacaktır!
Kendisini daima takdirle izlediğim DİSK Başkanı Sayın Süleyman Çelebi, “Taksim” zorlamasını değil de, yasal bir meydanda dev bir mitingde “ekonomik sosyal reform manifestosu”nu açıklamayı tercih etseydi, sosyal demokrat bir hareketin gelişmesine daha büyük katkıda bulunurdu!
1 Mayıs’a radikal sol damga vurursa, bu en çok sosyal demokrasi umutlarına zarar verecektir!

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Üzgünüm Leyla dizisi (2)

Biliyorum, Fenerli dostların çok üzgün olduğunu ama...

Pazar gecesi, o müthiş derbi sonrasında bir Fenerli dostun evine baskın yaptım. Sırtlarında sarı lacivert formalarıyla bir dolu Fenerbahçeli...
Suratlar bir karış!
Aralarında bir tek Galatasaraylı benim. Pek fazla belli etmek istemeseler de, Ali Sami Yen’den çıkıp aralarına katılmamdan dolayı memnun oldukları pek söylenemezdi.
Evet, hepsi çok üzgündü.
Kederli halleri benim de içime dokunmadı değil. Anlaşılan, ayakları nihayet yere değmişti.
Oysa, derbi öncesi kendilerinden ne kadar da emindiler. Tıpkı Fener kalecisi Volkan’ın siyahlar içinde bir Ortaçağ şövalyesi gibi sahaya dimdik çıkarkenki havasına benzer edalarıyla beni günlerce bunaltmışlardı.
Maçı alacaklardı, nokta.
Konuşturmuyorlardı beni.
Bizi gole doyuracaklardı vs...
Baktım, süngüleri düşmüş...
Bir ikisi el şakasıyla karışık beni sindirmeye çalıştıysa da, Allah için başlangıçta bana nazik davrandıklarını söyleyebilirim.
Kendimi onların yerine koydum, “Allah yazdıysa bozsun!” dedim kendi kendime.
Aynı temenniyi birkaç yıl önce, -hani o tam 16 dakika uzatılan maçta- Fenerbahçe’nin Denizlispor tarafından saf dışı edilip Galatasaray’ın şampiyon olduğu maçtan sonra da yapmıştım.
Gece devam ederken, beni üzen bir şey oldu.
Şöyle dedi biri:
“Bizi nasıl Denizlispor şampiyonluktan ettiyse, haftaya pazar günü Sivasspor da aynı şeyi size yapacak.”
Ona hiç yakıştıramadım bu sözü.
Daha pazar akşamına kadar burnundan kıl aldırmayan, kendinden emin, Ali Sami Yen’de bizi nasıl evire çevire yeneceklerini ballandıra ballandıra anlatan Fenerli dost şimdi umudunu Sivasspor’a bağlayabiliyordu.
Olmadı, hiç şık değildi.
Ama sustum, yüzüne vurmak istemedim, garibim yeterince üzülmüştü çünkü...
Kendini koyduğu sanal zirveden Ali Sami Yen’de öylesine paldır küldür aşağı yuvarlanmıştı ki, artık bunun üzerinde biraz daha zıplamak bir Galatasaraylıya yakışmaz diye düşündüm. Anlayışla davrandım kendisine.
Bu arada Selahattin Duman’dan hâlâ ses seda yoktu. Halbuki böylesi maçlardan sonra ondan gelen mesaj taslaklarına o kadar alışmış, o kadar tembelleşmiştim ki. Ama Selo, daha bir tane bile göndermemişti.
Bazı Fenerli dostlar da meraklanmış, telefon üstüne telefon ediyorlar, nerede kaldı bu mesajlar diye beni bezdiriyorlardı. Sanki çektikleri işkencenin bir an önce bitmesini isteyen bir halleri vardı.
Dayanamadım, telefon ettim Selo’ya:
“Nerede kaldı mesajlar?”
“Bu defa bir şey yapmayalım. Çok sarsıldılar, garipleştiler. Çok acılı bir halleri var.”
Hayret, Fenerli dostlara bu kez dokunmak istemiyordu Selo.
Şöyle devam etti:
“Az önce doktor çağırdım ikisi için. Serum bağladık Zafer’le Mudo’ya. İçeride sırt üstü yatıyorlar, yan yana. Bakışları da sabit, tavana doğru...”
“Benden de geçmiş olsun de.”
“Bu arada daha çabuk kendilerine gelsinler diye bir CD koydum. Serum alırken, bir yandan da ‘Üzgünüm Leyla’yı dinliyorlar.”
Aferin Selo’ya dedim içimden.
Çok iyi bilir bu işleri...
Fenerli dostlar, Selahattin Duman’la sohbetim sırasında anlaşılan benim salondaki varlığımı unuttular ki, kendi aralarında dertleşmeye başladılar.
Müthiş ilginçti.
Bir Galatasaraylı olarak bana söyleyemeyecekleri ne varsa ortalığa açılıp saçılmıştı. Mutluluk içinde dinliyor, kafamın arkasındaki teybe de hepsini kaydediyordum.
Fenerbahçe’nin ‘takım ruhu’ndan yoksun olduğunu, bu açıdan bizim kat ettiğimiz mesafenin önemini anlatıyorlardı. Fener’in sahada bizim gençler tarafından nasıl kilitlendiğini, top oynayacak yerlerinin kalmadığını içlerini çeke çeke kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ama bir anda kıyamet koptu.
Ağzım kulaklarımda onları dinlediğimi fark edince, hepsi birden üstüme çullandı.
Ellerinden zor kurtuldum.
Bu kabalığa karşı yazıma şöyle bir başlık atmayı düşündüm önce:
“Pal sokağının çocukları yine yendi!”
Vazgeçtim, ikinci bir başlık denedim:
“Milli takım, Brezilya’yı yendi!”
Bu da çok radikaldi.
Fenerli dostlar;
Üzülmeyin, futbol bu.
Biz daha iyiyiz ve sizi yendik ya...

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

29 Nisan 2008


 cengizcandar@referansgazetesi.com

  Kapatma davası ve ABD ile AB’nin çizgileri...


İktidar partisine açılan kapatma davasına ilişkin AB’den yükselen ilk tepkilerin zamanla yumuşamaya başladığına dair bir algılama var. Aynı algılama, zaten ilk planda AB kadar da enerjik bir tavır ortaya koymamış olan ABD için de söz konusu.

Washington’un kapatma davasına ilişkin ilk tepkileri, AB’ninki kadar “net” ve “demokrasi ve demokratik normlar ile anti-demokratik ‘yargı darbesi’” arasında belirgin sınırlar çizen olmasa da, anlaşılır ölçüde “olumsuz” idi.

Zamanla bu tepkilere “rötuşlar” yapıldı. Önce Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın iki hafta önce ATC toplantısında yaptığı konuşma, Türkiye’deki “taraflar”ın her ikisini de gözeten bir “denge” içindeydi. Ardından, Bakan Yardımcısı Dan Fried’ın geçen hafta ABD Kongresi Dışişleri Alt Komitesi’ndeki sözleri geldi.

Dan Fried, 27 Nisan e-muhtırasının hemen ardından “utanç verici” sayılması gereken ilk Amerikan resmi tepkisini dillendiren şahsiyet idi. Bu son kez, kendi deyimiyle “Türkiye’nin bu iç meselesi”ne “demokrasi ile ülkenin anayasal laik düzeni çerçevesinde çözüm bulunması” temennisini iletti.

Amerikalı yetkililer son zamanlarda, “demokrasi” sözcüğü kadar güçlü bir vurguyla “laikik” sözcüğünün de açıklamalarında altını çizer oldular. Hatta “anayasal laiklik” diye de “Türkiye’ye uyguladıkları” bir kavram geliştirmeye başladılar.

Amerikalıların bu tutumuna bakan bazı gözlemciler, doğal olarak, “AKP içinde Washington’dan kapatma davası konusunda ilk gelen açıklamalardan sonra umutlananlar varsa, bu umutlarının boşa çıkacağı anlaşılıyor” değerlendirmesini ifade ediyorlar.

 

***                    ***               ***

 

Dan Fried’i, Dışişleri Müsteşar Yardımcısı konumundaki Matt Bryza’nın etkilediği Washington’da yaygın bir kanı. Matt Bryza olsun, onun üzerinden Dan Fried ve Pentagon’un Siyasi Müsteşarı, eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın “Türkiye’de İslami doğrultudaki gelişmeler”e ilişkin duyarlılıkları, “demokrasiye yönelik tahribat”tan güçlü ve öncelikli.

Bir de Dışişleri ve Bakan Rice’tan pek hazzetmeyen Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in çevresindekiler var –ki, Eric Edelman bunlardan biri sayılmalı-; onlar ve American Enterprises Institute, Hudson Institute ve Washington Institute gibi muhafazakar, sağcı düşünce kuruluşları ve bunların Türkiye üzerinde çalışan birimleri, AKP’nin iktidardan uzaklaştırılmasından hiç sıkıntı duymayacaklar. Hatta bunun için gayret gösterdikleri ve bu kesimin Türk askeri bürokrasisi ile yakın temasları da ortada.

Yani, AKP’nin Washington’da değişik renkler ve tonlardan oluşan ve bir yelpazeye yayılan hasımları mevcut. Kapatma davasına ilişkin açıklamalarda “laiklik”in “demokrasi”yle birlikte giderek artan ölçüde telaffuz edilmesi, büyük ölçüde bunların eseri.

Türk “ulusalcıları”nın sıfatlarının anlam içeriği ölçüsünde ve sanıldığı kadar “ulusalcı” olmadıkları, ABD’deki bu sağcı-muhafazakar kesimle “flört” halinde olduklarına bu köşede daha önce defalarca değinmiştik. Şimdilerde, bizdekilerin gözleri ve kulakları her zaman olduğundan daha büyük merak ve hevesle Washington’a dönük.

Türkiye’deki demokrasi güçlerinin ise, asıl güçlerini odaklandıracağı alan AB olmak durumunda. AB’de ilk zamanlardaki “net” açıklamaların yerini, Washington’dan gelenler olmasa bile, ilk zamanlara oranla “laiklik” sözcüğüne de daha fazla gönderme yapılanların alması, bir tavır değişikliğine işaret etmiyor.

Bunun nedenleri var:

  1. Türkiye’de laik duyarlılık olduğu ve AKP’nin bunu gereğince değerlendirmediği, bir olgu. Dolayısıyla, AKP’nin demokrasiyi “çoğunluğun keyfiliği” haline dönüştürmesine bir “uyarı” gereği, AB çevrelerinde duyuluyor.
  2. Bununla birlikte, AB’nin “kapatma davası”na ilişkin temel tutumunda bir değişiklik yok ve bu, “AB’deki Türkiye karşıtları ve Türkiye’deki AB karşıtları”na cephane sağlamamak için fazlaca ve yüksek sesle ilan edilmiyor. Bu temel tutum, Kapatma kararı halinde, AB Komisyonu’nun Konsey’e Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması başvurusunu yapmaya mecbur kalacak olmasını içeriyor.

AB’deki Türkiye yandaşları ve Komisyon, tam da böyle bir sonucun elde edilmesi amacıyla “kapatma davası” açılmış olduğundan kuşkulular. Kuşkuları oranında da, AB karşıtlarının “taktik tuzağı”na düşmekten kaçınmak istiyorlar.

Türkiye, ABD’nin 51.eyaleti olma hedefi gütmüyor ama AB’ye katılma hedefi güdüyor. “Demokrasi mücadelesi”nin öncelikli adresi AB, ve Türkiye-AB ilişkisi sağlamlaştığı ölçüde, bu ABD üzerinde de kendi “kaldıracı”nı meydana getirecek.

 

***                        ***                   ***

 

“Kapatma kararı”nın, aklı başında olup da, iki “muhtemel sonucu”nu tahmin edemeyen yok:

  1. Türkiye’nin AB çıpasının taranmasıyla hızlanacak olan ekonomide artan ölçülerde bozulma;
  2. Güneydoğu’nun ülkenin “siyasi merkezi”yle bağlarının daha da aşınması ve Güneydoğu üzerinden de beslenerek Türkiye’nin “siyasi istikrarsızlığa” sürüklenmesi ve “güvenlik sorunları”nın katmerlenmesi.

İşin bu yönü, konunun Türkiye’nin de ötesine taşan, “Türkiye’nin içişleri” konumuna sığamayan önemini ve boyutlarını ortaya çıkarıyor. “İstikrarsızlaşan” bir Türkiye,  jeopolitik ve beşeri nedenlerden ötürü AB için “deprem” gücündedir. AB’nin, Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklenmesini önlemek için çaba sarfetmesinde her türlü anlaşılır neden mevcuttur.

Aynı durum, Ortadoğu’dan Afganistan’a uzanan “fay hattı”nda ABD için haydi haydi söz konusudur. Bu bakımdan, kimi Amerikalılar, AKP’nin iktidardan düşüşünü görmekten mutlu olacak da olsalar, ABD’nin “istikrarsız Türkiye”den, hele böyle bir dönemde hiçbir çıkarı yoktur.

Yani?

Yani, “dış dünya”, Türkiye’yi kendi haline bırakmazsa veya Türkiye, dış dünyanın elinden kurtulamazsa, “yargı darbesi” hedefine zor ulaşır...

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 19:39 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

29 Nisan 2008


 huluengin@hurriyet.com.tr

Cingöz olarak şeriatçı portresi


"VAKİT" gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez

"cinsel istismar"

suçlamasıyla tutuklandı.

Başka bir deyişle, yetmiş sekiz yaşındaki

saldırgan belki istim eksikliğinden; belki

de aşağıda sıralayacağım gerekçelerden

dolayı, on dört yaşındaki B.Ç.’ye fiilen tecavüz etmemiş.

Mağdurenin "telefonda seks konuşmaları yapıyordu" ve "edep yerlerimi zorla öpüyordu" ifadesinden de anlaşılacağı gibi, "teori"yi "pratik"e tam anlamıyla geçirmemiş.

Bu arada hatırlatayım ki, söz konusu zat-ı muhterem táa 1952 yılında da, Yahudi, yani "dönme" (!) olduğu gerekçesiyle, o zamanki "Vatan" Gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’a suikast düzenlemiş ve on yıl kodeste kalmıştı.

Her neyse de, ben burada en önce Üzmez’i tebrik ediyorum.

* * *

HAYIR efendim, nefsine az biraz "hákim olduğundan" (!) dolayı tebrik etmiyorum.

Eğer Hüseyin Üzmez’i kutluyorsam, bu, onun fıkıh bilgisinden dolayıdır!

Evet evet, "Vakit" yazarı sırf piştovla insan kurşunlamak açısından değil, İslam hukukuna vakıf olmak konusunda da on üstüne on hak ediyor.

Çünkü, cimá veya ziná, aynı İslam hukukuna göre, cinsel temasın gerçekleşmiş olması için, af buyurun "duhul" gerekir.

Ve tabii ikinci durumda da, yandı gülüm keten helva!

* * *

ÖYLE tabii, çünkü Üzmez hem Peygamber efendimiz; hem de şu laik, yani ona göre şu "zındık" TC’nin Medeni Kanunu önünde de dinen ve resmen nikáhlı addedilmiyor mu?

O halde, kendisinin ve gazetesinin arzuladığı gibi, bu "zındık" (!) Türkiye şayet şeri yasaları uyguluyor olsaydı, eyvah ki eyvah, "Vakit" yazarının kellesi uçmuş olacaktı.

Çünkü malûm, zina suçlularına verilen "recm" cezasını kastederek "sizi acıma duygusu engellemesin" diyen ve üstelik bunu, "Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan azába şahit olsun" diye tamamlayan "Nûr" suresinin ikinci áyeti zaten ortadadır.

Nitekim de, "hád" denilen bu ceza hemen tüm fıkıhçılar tarafından kural addedilir.

Háttá, İbn Hazm ve İbn İshak gibi bazı muhaddis ve icmácılara göre, söz konusu kelle gitmeden önce suçlunun sırtında bir de yüz değnek paralanması gerekir.

* * *

İMDİİ, bütün bunlar devreye girdiği takdirde, zekásından ve bilgisinden ötürü Hüseyin Üzmez’i tebrik etmekte

haksız mıyım? Hazretin "cinliği" göz çıkartmıyor mu?

Çünkü, tamam yetmiş sekiz yaşındaki

"dini bütün aç kurt" on dört yaşındaki

masûm kızcağıza karşı bir haltlar

karıştırmış ama, işi yine de kısmen

kitabına uydurmuş.

Zira bir, ne anatomik, ne de teolojik anlamda bir cinsel ilişki gerçekleştirmiş. Dolayısıyla da iki, İslam terminolojideki bir "ikráh" veya "irtisab"dan; yani günlük dildeki "tecavüz" ve "iğfal"den söz edilemez.

O halde, El Ezher uleması gibi fetva buyuracak değilim ama yine de şundan eminim. Şeri hukuk, reşit çağa gelmemiş ve özgür irade beyan etmemiş çocuklarla "seks konuşması yapmak" ve "edep yeri öpmek" gibi alçaklık ve hayásızlıkların cezasını, ziná ve tecavüzdeki gibi "recm" raddesine vardırmaz.

* * *

BU demektir ki, yine bir; fıkıh bilgisi

sayesinde Hüseyin Üzmez kelleyi

 

kurtardı. İki; Yalman suikastının sanığı

"zorla öpüş" sonrası abdest aldığına ve

"sakın başka erkekle yapma"

diye öğüt verdiğine göre, bir ihtimal yüz

sopa yemekten de paçayı kurtardı.

Sırtında kırılması öngörülen değnek sayısı belki elliye, háttá belki yirmibeşe indi.

Fakat kurtulmayan, kurtarılamayan ve kurtarılamayacak olan iki bir şey kaldı:

On dört yaşındaki bir kızcağızın feryádı ve "şeriat hukuku"nun tekrar tekrar iflásı!

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
okuryazarhay | 29 Nisan 2008 19:37 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Ergun Babahan
ebabahan@sabah.com.tr



Ergenekon'un parmak izleri

Türkiye'yi istikrarsızlığa sürükleme çabası içinde bir oluşum, varlığını giderek daha da hissettiriyor.


12 Eylül öncesinin Kahramanmaraş, Çorum katliamlarının, 12 Eylül sonrasının Sivas kıyımının bir benzerini geçen akşam Sakarya'da yaşayabilirdik.


Bir gençlik örgütü tarafından yönlendirildiği anlaşılan kalabalıklar, tahrikle aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yurttaşlarımıza saldırıya kışkırtıldı.
Bir yurttaşımız kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi çok korkutucu olayların önü alınabildi.


Bu, NATO ülkelerindeki adıyla Gladio, Türkiye'deki adıyla Ergenekon adı verilen

"derin devlet"

 

organizasyonunun düzenlediği olaylardan biri belli ki.

 


Amaç, yurttaşları çatışmaya sokup ülkede güvenlik konusunda endişe yaratmak, ekonomiyi daha da kötüleştirmek, yaratılan istikrarsızlık ortamında hak ve özgürlükleri askıya alıp baskıcı bir yönetime yol açmak.


Kimilerinin küçümsediği, ısrarla görmezden geldiği bu örgütlenmenin gücü ortada.


Türkiye, devlet içine çöreklenmiş bu yapıyı söküp atmadığı sürece huzur ve rahata kavuşamayacak.


Şu anda bir savcı, elindeki tüm imkanları kullanarak bu örgütü ve sorumlularını ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Tıpkı İtalyan Gladiosu'nu ortaya çıkaran Savcı Felice Casson gibi.


Casson dün arkadaşımız Ecevit Kılıç'a verdiği röportajda merkez solun, bu çabasında kendisine çok destek olduğunu anlatıyordu.
Ülkemizde ise kendisine merkez sol diyen kesimin ne yazık ki, böyle bir derdi yok.


Casson'un kendisinin de altını çizdiği gibi, dönem itibariyle İtalyan Gladiosu'nu çökertmek göreceli olarak daha kolaydı.
Türkiye ise bir yandan coğrafyası, bir yandan ülke içi sorunları nedeniyle daha zor bir ülke. Güçlü devlet geleneği, "kol kırılır yen içinde kalır" anlayışına sahip bir ülke aynı zamanda.


Yargı önüne giden davaların bile akıbeti belirsiz hale gelebiliyor, hakimlere talep ettiği bilgi ve belgeler ulaştırılmayabiliyor.


Türkiye'nin yakın tarihine damgasını vuran Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink suikasti, Malatya kıyımı, Danıştay saldırısı gibi olaylarda hep aynı örgütün parmak izlerine rastlıyoruz.


Failler değişiyor ama yöntem, koruma ve karartma metotları değişmiyor. Kullandıkları gençlik örgütü bile aynı.
Bu Türkiye'de her insanın can ve mal güvenliğine en büyük tehdit.


Onun için Türkiye'de hukukun üstünlüğüne inanan herkesin, başta medya olmak üzere bu örgütlenmenin üstüne gitmesi, deşifre olmasına yardımcı olması büyük önem taşıyor.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Mehmet Barlas
mbarlas@sabah.com.tr



Sevinçli bir telaş içindekiler daha önce neredeydi?

Çok uzak bir tarih öncesi zamandan söz etmiyorum.


1980'li yıllarda gazetelerin sahipleri olan isimleri hatırlıyor musunuz?


Hürriyet'in Erol Simavi'sini, Cumhuriyet'in Nadir Nadi'sini, Tercüman'ın Kemal Ilıcak'ını, Milliyet'in Ercüment Karacan'ını, Günaydın'ın Haldun Simavi'sini, Sabah'ın Dinç Bilgin'ini hatırlıyor musunuz?


Milliyet'in Ali Naci Karacan'ın, Akşam'ın Necmettin Sadak'ın, Vatan'ın Ahmet Emin Yalman'ın, Dünya'nın Falih Rıfkı Atay'ın, Son Posta'nın Selim Ragıp Emeç'in, Yeni Sabah'ın Safa Kılıçlıoğlu'nun, Vakit'in Hakkı Tarık Us'un olduğu, CHP'lilerin Ulus'u, DP'lilerin Zafer'i okudukları 1930-60 arasından söz etmiyorum.


Peki bugün de var olan gazetelere girip çıkan sermaye sahiplerinin isimlerini hatırlıyor musunuz?
Asil Nadir, Korkmaz Yiğit, Erol Aksoy, Malik Yolaç, Cem Uzan, Mehmet Ali Yılmaz, Numan Esin, Mehmet Ali Ilıcak, v.b...
İlgi çekici bir tablo değil mi? Kuşak farklarını hesaba almazsak, okurlar ve çalışanlar değişmiyor, ama gazetelerin sahipleri değişiyor.
Şu anda elinizdeki "Sabah"ın serüvenini hatırlayın, durumu anlamanıza bu bile yeter.
1970'lerin sonunda tek kanallı TRT'de çok izlenen Amerikan yapımı "Kökler" diye bir dizi vardı. Bu dizide AfrikalıAmerikalı insanların kökenlerine iniliyor ve KuntaKinte adındaki bir Afrikalının, köylüleriyle birlikte köle olarak satılıp, Amerika'ya getirilmeleri hikâye ediliyordu.
1980'de Milliyet'i Ercüment Karacan'ın Aydın Doğan'a sattığı, gazetenin Boğaz'daki bir yemekli toplantısında çalışanlara duyurulunca, rahmetli Namık Sevik, Ercüment Karacan'a "Bizi Kunta Kinte gibi sattın" diye sitem etmişti.

Çizgi değişmedi
Daha sonra yaşanan dönemde, Milliyet'in sadece mülkiyetinin satıldığı anlaşıldı. Yazarların, çizerlerin, çalışanların çizgileri eskisi gibi sürdü. Aydın Doğan gazetenin mali yapısını güçlendirdi, ama yazı işlerine müdahale etmedi.
Aynı durumu Hürriyet'te de görmedik mi?
Neticede Erol Simavi Hürriyet'i önce Erol Aksoy'a satıyordu. Kısa bir dönem Erol Aksoy patron konumundaydı. Sonra Hürriyet, Aydın Doğan'ın oldu. Bu üç patron değişiminde, Ertuğrul Özkök hep Genel Yayın Yönetmeni, Oktay Ekşi hep Başyazar kaldı.
Demek istediğim şu. Gazetelerin çalışanları Türkiye'nin yorgun savaşçılarıdır.
Onlar canlarını dişlerine takarak, gece gündüz dinlemeden gazetelerini en iyi şekilde hazırlar. Amansız bir rekabet ortamında önde gitmek için mesleklerinin tüm birikimlerini gazetelerine yansıtırlar.
Aralarındaki sadece küçük bir azınlık, gazete bordrosunu bir siyasi partinin üye listesi veya bir holdingin memurlar kadrosu olarak görür.

Şirket değil gazete
Çalışanların çok büyük çoğunluğu için gazete, bir "Şirket" değil bir "Gazete" dir.
Gazete sermayesinin el değiştirmesini o büyük çoğunluk, okurlar ve diğer gazetelerde çalışanlar gibi, uzaktan ve "haber" olarak izler.
Akıllı ve bilinçli yeni sahipler de, siyasi eğilimlerini ve çeşitli bağlantılarının ağırlığını yazı işlerine yansıtmadıkları oranda, gazete çalışanlarının ruh ve meslek sağlıkları korunur.
Bu gerçekleri bütün gazeteciler çok iyi bilir.
Çünkü Türkiye'de son dönemde el değiştirmemiş gazete yoktur.
Bu açıdan Sabah'ın son satılışındaki ayrıntılardan ötürü gazete çalışanlarını sorgulamaya kalkışanlara, sadece Gaziantep Ağzı'ndaki "Davacının aptalı derdini mübaşire anlatır" özdeyişini hatırlatabilirim. Onlara "Ama siz de Kızılderilileri öldürdünüz" benzeri bir açıdan cevap vermeyi açıkça anlamsız buluyorum. Onların sevinçli bir telaş içinde bulunmalarını gülerek izlerken, sadece "Daha önceleri neredeydiniz" diyebilirim. 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

20 yıl öncenin grev gözcüsü Erdoğan


Başbakan Erdoğan (ayaktakiler arasında sağdan 5'inci) 1988 'de Darphane işçilerinin grevinde 'grev gözcüsü' önlüğüyle.

  29 Nisan 2008 Salı


İSTANBUL -

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1988’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken

Darphane işçilerinin grevine destek vermek için gitmiş

ve

“Zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz”

demişti.

 1988 yılında Basın-İş Sendikasına bağlı Darphane işçilerinin grevinin 27’nci gününde Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olarak ziyaret eden Tayyip

Erdoğan işçilere destek için

“grev gözcüsü”

önlüğünü üzerine giyerek fotoğraf çektirmişti.

Erdoğan, işçileri ziyareti sırasında yaptığı açıklamada

“Ülkemizde özellikle 1980 sonrası hükümetler işçi haklarına insan onuruna yakışmayacak

şekilde ilgisiz kalmaktadır.

Alın teri kutsallığını yitirmiştir.

Ülkemizde işçilerimiz kira ücretlerini dahi ödeyemeyecek zorluklar içerisindedir.

Bu zulme son verene kadar haklı ve kararlı mücadelelerin yanında olmayı inancımız gereği görev telakki ederiz”

demişti.

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
29
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

  29   ile 30 04 2008  yayındayım sabaha kadar buyrun 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu