www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
1883- Emprosyonizm'in kurucularından Fransız ressam Edourd
Manet öldü.
30 NİSAN
1883- Emprosyonizm'in kurucularından Fransız ressam Edourd
Manet öldü.
1919- Mustafa Kemal, Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine atandı.
1939- Türkiye'nin de katıldığı New York Dünya Sergisi açıldı.
1945- Adolf Hitler ve iki gün önce evlendiği Eva Braun intihar
etti.
1959- İsmet İnönü'nün Uşak gezisinde olaylar çıktı. Polis,
halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı.
1964- Diyanet İşleri Başkanlığı, doğum kontrolünün uygulanmasını
verdiği bir fetvayla kamuoyuna açıkladı.
1967- CHP 4. Olağanüstü Kurultayı sonuçlandı. Kurultay'da
kabul edilen ''Ortanın Solu'' siyasetine karşı çıkan Kayseri
Milletvekili Turhan Feyzioğlu'nun liderliğini yaptığı 33
milletvekili ve 15 senatör partiden istifa etti.
1975- Anayasa Mahkemesince 1971'de kapatılan Türkiye İşçi
Partisi yeniden kuruldu.
1996- Gazeteci Yıldırım Çavlı vefat etti.
1998- 39 bin 500 askerle, terör örgütü PKK'nın son kalıntılarını
temizlemek amacıyla operasyon başlatıldı. 3 günde 77 PKK'lı
terörist öldürüldü.
1998- ABD, PKK'yı en tehlikeli terör örgütleri arasında saydı.
1998- Terör örgütü PKK, Yunanistan'ın başkenti Atina'da bazı
Yunan parlamenterlerin de katılımıyla Balkanlar Bürosu'nu açtı.
1998- NATO Konseyi Kosova Bildirisi yayımladı. Şiddeti reddeden
ittifak, Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç'e uyarılarda
bulundu.
1999- Ankara 2 numaralı DGM, terör örgütü elebaşı Öcalan'ın
yargılamasının 31 Mayıs Pazartesi gününden itibaren İmralı Adası'nda
kesintisiz olarak sürdürülmesine karar verdi.
2006- Dünyanın ünlü ekonomistlerinden John Kenneth Galbraith 97 yaşında
vefat etti.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
AK Parti hakkındaki kapatma davası EK SÜRE İSTEMEYECEĞİZ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
Haberler
AK Parti hakkındaki kapatma davası
"EK SÜRE İSTEMEYECEĞİZ"
ANKARA -
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti hakkındaki kapatma davasında ön savunma için ek süre istemeyeceklerini bildirdi.
Erdoğan, Litvanya Başbakanı Gediminas Kirkilas ile Başbakanlık Merkez
Bina'da düzenlediği ortak basın toplantısında, gazetecilerin sorularını
yanıtladı.
Partisi hakkında açılan kapatma davasında ön savunma
süresinin 2
Mayısta sona ereceğinin hatırlatılması ve ek süre
talebinde bulunup
bulunmayacaklarının sorulması üzerine,
Erdoğan,
''Konuyla ilgili olarak
ek süre istemeyeceğiz.
Şu anda çalışmalarımız bitti.
Öyle zannediyorum
ki, bugün
büyük bir ihtimalle ön cevabımızı verebiliriz''
dedi.
AK Parti hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa
Mahkemesi, tensip
tutanağı ile birlikte iddianameyi 2 Nisanda
AK Parti'ye göndermişti. AK
Parti'nin, tebliğden itibaren 1 ay
içinde ön savunmasını vermesi
gerekiyor.
Buna göre ön
savunma süresi 2 Mayıs Cuma günü sona erecek.
TAKSİM'DE KUTLAMAYA İZİN YOK
ANKARA
-
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Taksim Meydanı'nın 1977 yılından bu
yana toplantı ve gösteri yürüyüşleri için tahsis edilmediğini
belirterek,
"Bunun haklı gerekçeleri vardır, bunun anlaşılması lazım.
Taksim Meydanı giriş çıkışı çok olan bir meydandır,
denetlenmesi zor
bir alandır"
dedi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik, Başbakanlık Yeni Bina'da 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin
basın toplantısı düzenledi.
Atalay, Taksim'in İstanbul'daki belli bölgelere trafik akışının adeta
merkezi olduğunu ifade ederek, "Vatandaşımızın günlük hayatını çok
etkiler, çok özel bir bölgedir" diye konuştu.
Bakan Çelik de 1 Mayıs'ı kamplaşmalarla, ölümlerle anılsın
istemediklerini, demokrasi kültürünün zirveye çıktığı bir gün olarak
hafızalarda yer etmesini istediklerini belirterek, "Ancak bu bakış 1
Mayıs'a 70 milyonun katılımını sağlar. Yeni açılımları da beraberinde
getirebilir. Hükümet olarak önceliğimiz nerede kutlanacağından ziyade,
1 Mayıs ile ilgili olumsuz imajı silmek ve ortadan kaldırmaktır. Tüm
sivil toplum kuruluşlarının ve emekçilerinin bu konuda aynı duyarlılığı
göstereceğine inanıyoruz"
dedi.
"Olası hukuk dışı eylemlere, provokasyonlara ve yönlendirmelere
emekçilerin rağbet etmeyeceğine inandıklarını" belirten Çelik, yarınki
kutlamaların gelecek yıllardaki kutlamalara örnek teşkil etmesini
diledi.
Sendikaların Taksim kararı "ANAYASAL DÜZENE BAŞKALDIRI"
ANKARA
- Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İstanbul'da açık hava toplantılarının
nerede yapılacağının, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, buna
bağlı yönetmelik ve İstanbul Valiliğinin kararında açıkça belli
olduğunu belirterek, ''Bu böyle olduğu halde,
'Ben yasayı, yönetmeliği
tanımam,
Valiliğin kararını da tanımam, ben bildiğimi okurum'
denirse
bu açıkça Türkiye'deki mevcut anayasal düzene bir başkaldırı olarak da
değerlendirilir''
dedi.
Ankara Sanayi Odası Meclis Toplantısı'na
katılan Şahin, girişte gazetecilerin, 1 Mayıs kutlamalarının Taksim'de
yapılması için sendikalar ile hükümet arasındaki anlaşmazlığa ilişkin
soru üzerine, bir ülkede toplumun huzurunun kurallara uymaktan
geçtiğini söyledi.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, anayasal bir hak olduğunu, bu
hakkı düzenleyen ilgili yasanın, açık hava toplantılarının nerede,
nasıl ve ne şekilde yapılacağını düzenlediğini belirten Şahin, her ilin
açık hava toplantılarının nerede yapılacağının yıllar itibariyle tespit
edildiğini ve bunun kamuoyuna açıklandığını anlattı.
Mehmet Ali Şahin, bu yıl İstanbul'da açık hava toplantılarının
yapılacağı alanlardan birinin tercih edilebileceğini ifade ederek,
''Önümüzdeki yıllarda bir basamak daha çıkılabilir, belki yasal
düzenleme gerçekleşir ve daha farklı mekanlarda 1 Mayıs'ı kutlamak
mümkün olabilir. Kimse devlete ve devlet erkini kullanan mercilere
meydan okumasın, devlet kendisine meydan okutmaz'' diye konuştu.
TÜRK-İŞ TAKSİM'DEN VAZGEÇTİ ANKARA-
TÜRK-İŞ
Genel Başkanı Mustafa Kumlu, TÜRK-İŞ Yönetim Kurulu'nun, "TÜRK-İŞ
topluluğunu 1 Mayıs'ta Taksim'e davet etmesini, temsil ettiği kitlenin
güvenliği ve sendikal özerklik açısından gerekli görmediğini" bildirdi.
Kumlu, TÜRK-İŞ Yönetim Kurulu adına yaptığı yazılı açıklamada,
konfederasyonun, 2008'in 1 Mayıs'ının İstanbul Taksim Meydanı'nda
kutlanmasını "yürekten istediğini, bu isteğin gerçekleşmesi için DİSK
ve KESK ile birlikte yoğun çaba sarf ettiğini" ifade etti. Kumlu,
"Ancak Türk-İş, açıkça ifade edilen endişeler göz ardı edilerek
Taksim'e gidilmesinin 1 Mayıs'ın 'kutlama' ruhuna uygun olmayacağını
düşünmektedir" dedi.
Kumlu, "Türk-İş Yönetim Kurulu ile Türk-İş'e bağlı bazı
sendikalarımızın yöneticileri, izin verilen sınırlar içinde kazancı
yokuşu ve Taksim Anıtı'na çelenk koyacak, saygı duruşunda bulunacak"
ifadesini kullandı.
DİSK: TAKSİM'DE OLACAĞIZ
DİSK
Genel Sekreteri Tayfun Görgün ise "500 bin emekçi olarak 1 Mayıs'ı,
İstanbul'da Taksim'de ellerimizde karanfillerle kutlayacağız" dedi.
TÜRK-İŞ, DİSK ve KESK ile siyasi partiler, meslek odaları ve çeşitli
sivil toplum kuruluşlarından oluşan "1 Mayıs 2008 Katılımcıları" DİSK
Genel Merkezi'nde basın toplantısı düzenledi.
Katılımcılar adına hazırlanan ortak açıklamayı okuyan Görgün, 1 Mayıs'ı
Taksim Meydanı'nda kutlayacaklarını ifade ederek, amaçlarının
"gerginlik yaratmak değil, barış ve özgürlük içinde 1 Mayıs'ı kutlamak"
olduğunu söyledi.
İSTANBUL'DA 66 OKUL YARIN TATİL
İSTANBUL
- İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs önlemleri kapsamında Beyoğlu,
Şişli ve Kağıthane ilçelerinde toplam 66 ilköğretim okulunun yarın
tatil edildiğini bildirdi.
Vali Güler, 1 Mayıs önlemlerine ilişkin
İstanbul Valiliği'nde yaptığı basın açıklamasında, yarın İstanbul'da
yapılacak 1 Mayıs kutlamaları kapsamında gerekli önlemlerin alındığını
belirterek, ''Önlemler kapsamında Beyoğlu'nda 41, Şişli'de 19,
Kağıthane ilçesinde de 6 olmak üzere toplam 66 ilköğretim okulu tatil
edilmiştir'' dedi.
"YIL SONU ENFLASYON TAHMİNİ %9,3"
ANKARA
-
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Durmuş Yılmaz, 2008
yılı sonunda enflasyonun yaklaşık yüzde 9,3 düzeyinde gerçekleşeceğinin
tahmin edildiğini açıkladı.
Yılmaz, Merkez Bankası tarafından hazırlanan ''Enflasyon Raporu''nu
açıkladığı basın toplantısında, enflasyonun yüzde 70 olasılıkla 2009
yılı sonunda, orta noktası yüzde 6,7 olmak üzere, yüzde 4,9 ile 8,5
arasında gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini bildirdi.
Yılmaz, gıda fiyat enflasyonunda kademeli bir düzelme olacağı varsayımı
altında, enflasyonunun 2010 yılı sonunda yüzde 4,9 düzeyine, 2011
yılının ortalarında ise yüzde 4 seviyesine düşmesinin beklendiğini de
bildirdi.
Arz şoklarının beklenenden daha uzun sürmesi ve ikincil etkilerinin
görülmeye başlanmasının, tahminlerin belirgin olarak yukarı yönlü
güncellenmesine neden olduğunu kaydeden Yılmaz, bu doğrultuda para
politikasının daha temkinli bir duruş aldığını söyledi.
Yılmaz, enflasyonun orta vadede yüzde 4 olan hedefe doğru yaklaşmasının
2 yıldan daha uzun bir süre alabileceğine işaret ederek, ''Ancak bu
durum, Merkez Bankası'nın daha gevşek bir politika izleyeceği anlamına
gelmemelidir'' dedi
Merkez Bankası Yılmaz, 2008 ve 2011 yılları arasındaki enflasyon
tahminlerinin, bankanın 'daha gevşek bir politika izleyeceği' anlamına
gelmemesi gerektiğini belirterek, ''aksine tahminler, önümüzdeki
dönemde para politikasının kademeli ve ölçülü şekilde sıkılaştırıldığı
bir duruşa göre yapılmıştır'' diye konuştu.
MERKEZ BANKASINDAN HÜKÜMETE AÇIK MEKTUP
2008 yılının ilk üç aylık döneminde yıllık yüzde 9,15 olarak
gerçekleşen TÜFE artışının, yüzde 9,1'lik belirsizlik aralığı üst
sınırını aşması nedeniyle hükümet ve IMF'ye açık mektup gönderdi.
Merkez Bankası kanununun 42. maddesi gereği, hükümet adına Devlet
Bakanı Mehmet Şimşek'e gönderilen toplam 14 sayfalık mektupta,
enflasyonun hedeflenen patikadan belirgin olarak sapma nedenleri
anlatıldı.
Mektupta, hedefe tekrar ulaşılması için alınan tedbirlerin yanı sıra bu
çerçevede oluşan orta vadeli enflasyon görünümü hakkında bilgi verildi.
Mektupta hedeften sapılmasının en belirgin gerekçeleri, gıda ve enerji fiyatlarında süregelen artışlara bağlandı.
HALKBANK'TAN "KREDİ" AÇIKLAMASI
ANKARA - Bülent Karaaslan
-
Halkbank; ATV-Sabah Ticari ve İktisadi Bütünlüğünün Tasarruf Mevduatı
Sigorta Fonundan (TMSF) satın alımında Turkuvaz Radyo Televizyon
Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş'ye kullandırılan 375 milyon ABD Doları
tutarındaki proje kredisinin, "kanunlara, kurallara ve bankacılık
teamüllerine" uygun olduğunu bildirdi.
Halkbank Genel Müdürlüğünden, konuya ilişkin AA'ya yapılan yazılı
açıklamada, söz konusu kredinin, medyada yer alan bazı haberlerde iddia
edildiği gibi 'telkin ya da yönlendirmelerle' değil, aksine tamamen
ticari ve ekonomik değerlendirmeler sonucu verildiği vurgulandı.
Kamu bankalarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin 4603 sayılı kanun
gereği, çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre
çalışmak zorunda olan Halkbank'ın, gerek ana sözleşmesinde gerekse
diğer yasal mevzuatta kredinin açılışına ilişkin bir kısıtlamanın söz
konusu olmadığı ifade edilen açıklamada, kredinin, Bankacılık Kanunu ve
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) yönetmelikleri
hükümlerine de tamamen uygun olduğu belirtildi.
TBMM'DE ''BULGURLU-PRİNÇLİ'' BASIN TOPLANTISI
CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt,
Türkiye'deki resmi enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığını savunarak,
''Temel gıda maddelerine gelen yüksek zamlar, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu
olmak üzere tüm Türkiye'de hayatı durdurmuştur'' dedi. Öğüt, TBMM'de düzenlediği
basın toplantısında, yanında getirdiği bulgur, pirinç, fasulye, kırmızı mercimek,
soğan ve ayçiçek yağını göstererek, son bir yıldaki fiyat artışlarına değindi.
30.04.2008 - 13:44:00
KARAYALÇIN: 301 DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN ÖNÜNÜ AÇMIYOR
SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın SHP Genel
Merkezinde düzenlenen parti meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, ''TCK'nın
301. maddesinde yapılan değişikliğin, düşünce özgürlüğünün önünü açmak gibi bir
kaygısı olmadığını görüyoruz'' dedi.
30.04.2008 - 13:42:00
CHP
kurultayı hakkında bir şey yazmadım; çünkü yeni bir şey yok. Laiklik
gerilimi kullanılarak parti içi sorunlar örtüldü ve kurultay
formalitesi tamamlandı, o kadar. Zaten CHP’ye artık ‘sol’ demek ne
ölçüde mümkün o da ayrı bir mesele.
Bir zamanlar “Yeni Sol”u slogan yapan CHP, şimdi Kemal Derviş gibi bir
isme bile tahammül edemedi! Partideki içe kapanmanın, kısırlaşmanın
tipik bir göstergesidir bu.
CHP yeniden o ünlü “1927 Tüzüğü”ne geri dönmüştür: Tamamen merkezi,
yukarıdan aşağıya, konuşmanın bile ‘merkez’in iznine bağlı olduğu bir
atamalar partisi! Bu yüzden CHP’nin halktan nasıl koptuğunu Şevket
Süreyya çok iyi anlatır.
Türkiye’de demokrasinin sol ayağının topal olması biçimindeki
dengesizlik sorunu da bu noktada düğümleniyor: CHP dışında bir sol
mümkün olmuyor; CHP içinde bir sol imkân bulamıyor!
Sol dediğim, çağdaş sosyal demokrasidir tabii.
Neden sosyal demokrasi de onun solu değil? Çünkü insanlık yüz elli yıl
boyunca hem gelişmiş, hem azgelişmiş ülkelerde, çok farklı toplumlarda
o solu denedi; çözüm olmadığı görüldüğü gibi, nice kanlı faturalara da
mal oldu o sol...
Hangi sol?
CHP imkân vermedi. CHP dışında ise sosyal demokrat sol gelişemedi;
akademisyenlerle bir kısım iyi niyetli sendikacıların ve yazar
arkadaşların gayretlerinden öteye geçemedi.
DİSK’in öncülük ettiği “10 Aralık Hareketi”nden ümitlenmiştim.
1970’lerdeki “Ortanın Solu” gibi bir hareketin çekirdeği olabilir
miydi? Kendim solcu olmadığım halde, demokrasimizin sol ayağını
yaratabilir diye böyle bir beklentiye kapılmıştım.
DİSK’in, “uzlaşmaz sınıf sendikacılığı”nı bırakıp Batılı benzerleri
gibi rasyonel ve çağdaş bir sendikacılık yapmasını öven yazılar da
yazmıştım.
Aynı yollardan geçmiş sanayi toplumlarında da solun evrim çizgisi böyle
olmuş, modern sosyal demokrasi “goşist” ve “devrimci” soldan kendisini
ayrıştırarak oluşmuştu.
Bizde maalesef hâlâ olmadı.
CHP içinde olmadı, CHP dışında böyle bir sol gelişemedi.
Çağdaş sol?
Atatürk’ü Che Guevara’nın yanında resmederek “çağdaş sol” olunur mu?! Başarılı “Ortanın Solu” hareketi böyle mi oluşmuştu?!
12 Eylül öncesinin kanlı ortamında silahlı örgütler kurmuş, öldürmüş ve
ölmüş talihsiz gençleri bugünün Türkiye’sinde “idol” haline getirerek
bir sosyal demokrat hareket yaratılabilir mi?!
DİSK’in öncülük ettiği “10 Aralık Hareketi”nin özü “çağdaş sosyal demokrasi” değil miydi?!
Şimdi, “Taksim Meydanı” zorlamasında radikallerle beraber davranan
DİSK, kendisini o gruplardan nasıl ayrıştıracak?! Bu son derece
önemlidir. Çünkü sosyal demokrat bir hareket gelişecekse, bunun kavga,
gerilim, ajitasyon gibi lekelerden uzak, kitlelerde “Bunlar ülkeyi
yönetebilir” umudunu yaratacak bir olgunluğu göstermesi lazımdır.
Sosyal demokrat bir sol, herhalde Taksim kavgalarından çıkmayacaktır!
Kendisini daima takdirle izlediğim DİSK Başkanı Sayın Süleyman Çelebi,
“Taksim” zorlamasını değil de, yasal bir meydanda dev bir mitingde
“ekonomik sosyal reform manifestosu”nu açıklamayı tercih etseydi,
sosyal demokrat bir hareketin gelişmesine daha büyük katkıda bulunurdu!
1 Mayıs’a radikal sol damga vurursa, bu en çok sosyal demokrasi umutlarına zarar verecektir!
Biliyorum, Fenerli dostların çok üzgün olduğunu ama...
Pazar
gecesi, o müthiş derbi sonrasında bir Fenerli dostun evine baskın
yaptım. Sırtlarında sarı lacivert formalarıyla bir dolu Fenerbahçeli...
Suratlar bir karış!
Aralarında bir tek Galatasaraylı benim. Pek fazla belli etmek
istemeseler de, Ali Sami Yen’den çıkıp aralarına katılmamdan dolayı
memnun oldukları pek söylenemezdi.
Evet, hepsi çok üzgündü.
Kederli halleri benim de içime dokunmadı değil. Anlaşılan, ayakları nihayet yere değmişti.
Oysa, derbi öncesi kendilerinden ne kadar da emindiler. Tıpkı Fener
kalecisi Volkan’ın siyahlar içinde bir Ortaçağ şövalyesi gibi sahaya
dimdik çıkarkenki havasına benzer edalarıyla beni günlerce
bunaltmışlardı.
Maçı alacaklardı, nokta.
Konuşturmuyorlardı beni.
Bizi gole doyuracaklardı vs...
Baktım, süngüleri düşmüş...
Bir ikisi el şakasıyla karışık beni sindirmeye çalıştıysa da, Allah için başlangıçta bana nazik davrandıklarını söyleyebilirim.
Kendimi onların yerine koydum, “Allah yazdıysa bozsun!” dedim kendi kendime.
Aynı temenniyi birkaç yıl önce, -hani o tam 16 dakika uzatılan maçta-
Fenerbahçe’nin Denizlispor tarafından saf dışı edilip Galatasaray’ın
şampiyon olduğu maçtan sonra da yapmıştım.
Gece devam ederken, beni üzen bir şey oldu.
Şöyle dedi biri:
“Bizi nasıl Denizlispor şampiyonluktan ettiyse, haftaya pazar günü Sivasspor da aynı şeyi size yapacak.”
Ona hiç yakıştıramadım bu sözü.
Daha pazar akşamına kadar burnundan kıl aldırmayan, kendinden emin, Ali
Sami Yen’de bizi nasıl evire çevire yeneceklerini ballandıra ballandıra
anlatan Fenerli dost şimdi umudunu Sivasspor’a bağlayabiliyordu.
Olmadı, hiç şık değildi.
Ama sustum, yüzüne vurmak istemedim, garibim yeterince üzülmüştü çünkü...
Kendini koyduğu sanal zirveden Ali Sami Yen’de öylesine paldır küldür
aşağı yuvarlanmıştı ki, artık bunun üzerinde biraz daha zıplamak bir
Galatasaraylıya yakışmaz diye düşündüm. Anlayışla davrandım kendisine.
Bu arada Selahattin Duman’dan hâlâ ses seda yoktu. Halbuki böylesi
maçlardan sonra ondan gelen mesaj taslaklarına o kadar alışmış, o kadar
tembelleşmiştim ki. Ama Selo, daha bir tane bile göndermemişti.
Bazı Fenerli dostlar da meraklanmış, telefon üstüne telefon ediyorlar,
nerede kaldı bu mesajlar diye beni bezdiriyorlardı. Sanki çektikleri
işkencenin bir an önce bitmesini isteyen bir halleri vardı.
Dayanamadım, telefon ettim Selo’ya:
“Nerede kaldı mesajlar?”
“Bu defa bir şey yapmayalım. Çok sarsıldılar, garipleştiler. Çok acılı bir halleri var.”
Hayret, Fenerli dostlara bu kez dokunmak istemiyordu Selo.
Şöyle devam etti:
“Az önce doktor çağırdım ikisi için. Serum bağladık Zafer’le Mudo’ya.
İçeride sırt üstü yatıyorlar, yan yana. Bakışları da sabit, tavana
doğru...”
“Benden de geçmiş olsun de.”
“Bu arada daha çabuk kendilerine gelsinler diye bir CD koydum. Serum alırken, bir yandan da ‘Üzgünüm Leyla’yı dinliyorlar.”
Aferin Selo’ya dedim içimden.
Çok iyi bilir bu işleri...
Fenerli dostlar, Selahattin Duman’la sohbetim sırasında anlaşılan benim
salondaki varlığımı unuttular ki, kendi aralarında dertleşmeye
başladılar.
Müthiş ilginçti.
Bir Galatasaraylı olarak bana söyleyemeyecekleri ne varsa ortalığa
açılıp saçılmıştı. Mutluluk içinde dinliyor, kafamın arkasındaki teybe
de hepsini kaydediyordum.
Fenerbahçe’nin ‘takım ruhu’ndan yoksun olduğunu, bu açıdan bizim kat
ettiğimiz mesafenin önemini anlatıyorlardı. Fener’in sahada bizim
gençler tarafından nasıl kilitlendiğini, top oynayacak yerlerinin
kalmadığını içlerini çeke çeke kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ama bir anda kıyamet koptu.
Ağzım kulaklarımda onları dinlediğimi fark edince, hepsi birden üstüme çullandı.
Ellerinden zor kurtuldum.
Bu kabalığa karşı yazıma şöyle bir başlık atmayı düşündüm önce:
“Pal sokağının çocukları yine yendi!”
Vazgeçtim, ikinci bir başlık denedim:
“Milli takım, Brezilya’yı yendi!”
Bu da çok radikaldi.
Fenerli dostlar;
Üzülmeyin, futbol bu.
Biz daha iyiyiz ve sizi yendik ya...
İktidar
partisine açılan kapatma davasına ilişkin AB’den yükselen ilk
tepkilerin zamanla yumuşamaya başladığına dair bir algılama var. Aynı
algılama, zaten ilk planda AB kadar da enerjik bir tavır ortaya
koymamış olan ABD için de söz konusu.
Washington’un kapatma davasına ilişkin ilk tepkileri, AB’ninki kadar “net” ve “demokrasi ve demokratik normlar ile anti-demokratik ‘yargı darbesi’” arasında belirgin sınırlar çizen olmasa da, anlaşılır ölçüde “olumsuz” idi.
Zamanla bu tepkilere “rötuşlar” yapıldı. Önce Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın iki hafta önce ATC toplantısında yaptığı konuşma, Türkiye’deki “taraflar”ın her ikisini de gözeten bir “denge” içindeydi. Ardından, Bakan Yardımcısı Dan Fried’ın geçen hafta ABD Kongresi Dışişleri Alt Komitesi’ndeki sözleri geldi.
Dan Fried, 27 Nisan e-muhtırasının hemen ardından “utanç verici” sayılması gereken ilk Amerikan resmi tepkisini dillendiren şahsiyet idi. Bu son kez, kendi deyimiyle “Türkiye’nin bu iç meselesi”ne “demokrasi ile ülkenin anayasal laik düzeni çerçevesinde çözüm bulunması” temennisini iletti.
Amerikalı yetkililer son zamanlarda, “demokrasi” sözcüğü kadar güçlü bir vurguyla “laikik” sözcüğünün de açıklamalarında altını çizer oldular. Hatta “anayasal laiklik” diye de “Türkiye’ye uyguladıkları” bir kavram geliştirmeye başladılar.
Amerikalıların bu tutumuna bakan bazı gözlemciler, doğal olarak, “AKP
içinde Washington’dan kapatma davası konusunda ilk gelen açıklamalardan
sonra umutlananlar varsa, bu umutlarının boşa çıkacağı anlaşılıyor” değerlendirmesini ifade ediyorlar.
*********
Dan Fried’i, Dışişleri Müsteşar Yardımcısı konumundaki Matt Bryza’nın
etkilediği Washington’da yaygın bir kanı. Matt Bryza olsun, onun
üzerinden Dan Fried ve Pentagon’un Siyasi Müsteşarı, eski Ankara
Büyükelçisi Eric Edelman’ın “Türkiye’de İslami doğrultudaki gelişmeler”e ilişkin duyarlılıkları, “demokrasiye yönelik tahribat”tan güçlü ve öncelikli.
Bir de Dışişleri ve Bakan Rice’tan pek hazzetmeyen Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in çevresindekiler var –ki, Eric Edelman bunlardan biri sayılmalı-; onlar ve American Enterprises Institute, Hudson Institute ve Washington Institute
gibi muhafazakar, sağcı düşünce kuruluşları ve bunların Türkiye
üzerinde çalışan birimleri, AKP’nin iktidardan uzaklaştırılmasından hiç
sıkıntı duymayacaklar. Hatta bunun için gayret gösterdikleri ve bu
kesimin Türk askeri bürokrasisi ile yakın temasları da ortada.
Yani, AKP’nin
Washington’da değişik renkler ve tonlardan oluşan ve bir yelpazeye
yayılan hasımları mevcut. Kapatma davasına ilişkin açıklamalarda “laiklik”in “demokrasi”yle birlikte giderek artan ölçüde telaffuz edilmesi, büyük ölçüde bunların eseri.
Türk “ulusalcıları”nın sıfatlarının anlam içeriği ölçüsünde ve sanıldığı kadar “ulusalcı” olmadıkları, ABD’deki bu sağcı-muhafazakar kesimle “flört”
halinde olduklarına bu köşede daha önce defalarca değinmiştik.
Şimdilerde, bizdekilerin gözleri ve kulakları her zaman olduğundan daha
büyük merak ve hevesle Washington’a dönük.
Türkiye’deki
demokrasi güçlerinin ise, asıl güçlerini odaklandıracağı alan AB olmak
durumunda. AB’de ilk zamanlardaki “net” açıklamaların yerini,
Washington’dan gelenler olmasa bile, ilk zamanlara oranla “laiklik” sözcüğüne de daha fazla gönderme yapılanların alması, bir tavır değişikliğine işaret etmiyor.
Bunun nedenleri var:
Türkiye’de laik duyarlılık olduğu ve AKP’nin bunu gereğince değerlendirmediği, bir olgu. Dolayısıyla, AKP’nin demokrasiyi “çoğunluğun keyfiliği” haline dönüştürmesine bir “uyarı” gereği, AB çevrelerinde duyuluyor.
Bununla birlikte, AB’nin “kapatma davası”na ilişkin temel tutumunda bir değişiklik yok ve bu, “AB’deki Türkiye karşıtları ve Türkiye’deki AB karşıtları”na
cephane sağlamamak için fazlaca ve yüksek sesle ilan edilmiyor. Bu
temel tutum, Kapatma kararı halinde, AB Komisyonu’nun Konsey’e Türkiye
ile tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması başvurusunu yapmaya
mecbur kalacak olmasını içeriyor.
AB’deki Türkiye yandaşları ve Komisyon, tam da böyle bir sonucun elde edilmesi amacıyla “kapatma davası” açılmış olduğundan kuşkulular. Kuşkuları oranında da, AB karşıtlarının “taktik tuzağı”na düşmekten kaçınmak istiyorlar.
Türkiye, ABD’nin 51.eyaleti olma hedefi gütmüyor ama AB’ye katılma hedefi güdüyor. “Demokrasi mücadelesi”nin öncelikli adresi AB, ve Türkiye-AB ilişkisi sağlamlaştığı ölçüde, bu ABD üzerinde de kendi “kaldıracı”nı meydana getirecek.
*********
“Kapatma kararı”nın, aklı başında olup da, iki “muhtemel sonucu”nu tahmin edemeyen yok:
Türkiye’nin AB çıpasının taranmasıyla hızlanacak olan ekonomide artan ölçülerde bozulma;
Güneydoğu’nun ülkenin “siyasi merkezi”yle bağlarının daha da aşınması ve Güneydoğu üzerinden de beslenerek Türkiye’nin “siyasi istikrarsızlığa” sürüklenmesi ve “güvenlik sorunları”nın katmerlenmesi.
İşin bu yönü, konunun Türkiye’nin de ötesine taşan, “Türkiye’nin içişleri” konumuna sığamayan önemini ve boyutlarını ortaya çıkarıyor. “İstikrarsızlaşan” bir Türkiye,jeopolitik ve beşeri nedenlerden ötürü AB için “deprem”
gücündedir. AB’nin, Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklenmesini önlemek
için çaba sarfetmesinde her türlü anlaşılır neden mevcuttur.
Aynı durum, Ortadoğu’dan Afganistan’a uzanan “fay hattı”nda
ABD için haydi haydi söz konusudur. Bu bakımdan, kimi Amerikalılar,
AKP’nin iktidardan düşüşünü görmekten mutlu olacak da olsalar, ABD’nin “istikrarsız Türkiye”den, hele böyle bir dönemde hiçbir çıkarı yoktur.
Yani?
Yani, “dış dünya”, Türkiye’yi kendi haline bırakmazsa veya Türkiye, dış dünyanın elinden kurtulamazsa, “yargı darbesi” hedefine zor ulaşır...
dolayı, on
dört yaşındaki B.Ç.’ye fiilen tecavüz etmemiş.
Mağdurenin "telefonda seks konuşmaları yapıyordu" ve "edep yerlerimi zorla öpüyordu" ifadesinden de anlaşılacağı gibi, "teori"yi "pratik"e tam anlamıyla geçirmemiş.
Bu arada hatırlatayım ki, söz konusu zat-ı muhterem táa 1952 yılında da, Yahudi, yani "dönme" (!) olduğu gerekçesiyle, o zamanki "Vatan" Gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’a suikast düzenlemiş ve on yıl kodeste kalmıştı.
Her neyse de, ben burada en önce Üzmez’i tebrik ediyorum.
* * *
HAYIR efendim, nefsine az biraz "hákim olduğundan" (!) dolayı tebrik etmiyorum.
Eğer Hüseyin Üzmez’i kutluyorsam, bu, onun fıkıh bilgisinden dolayıdır!
Evet evet, "Vakit" yazarı sırf piştovla insan kurşunlamak açısından değil, İslam hukukuna vakıf olmak konusunda da on üstüne on hak ediyor.
Çünkü, cimá veya ziná, aynı İslam hukukuna göre, cinsel temasın gerçekleşmiş olması için, af buyurun "duhul" gerekir.
Ve tabii ikinci durumda da, yandı gülüm keten helva!
* * *
ÖYLE tabii, çünkü Üzmez hem Peygamber efendimiz; hem de şu laik, yani ona göre şu "zındık" TC’nin Medeni Kanunu önünde de dinen ve resmen nikáhlı addedilmiyor mu?
O halde, kendisinin ve gazetesinin arzuladığı gibi, bu "zındık" (!) Türkiye şayet şeri yasaları uyguluyor olsaydı, eyvah ki eyvah, "Vakit" yazarının kellesi uçmuş olacaktı.
Çünkü malûm, zina suçlularına verilen "recm" cezasını kastederek "sizi acıma duygusu engellemesin" diyen ve üstelik bunu, "Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan azába şahit olsun" diye tamamlayan "Nûr" suresinin ikinci áyeti zaten ortadadır.
Nitekim de, "hád" denilen bu ceza hemen tüm fıkıhçılar tarafından kural addedilir.
Háttá, İbn Hazm ve İbn İshak gibi bazı muhaddis ve icmácılara göre, söz konusu kelle gitmeden önce suçlunun sırtında bir de yüz değnek paralanması gerekir.
* * *
İMDİİ, bütün bunlar devreye girdiği takdirde, zekásından ve bilgisinden ötürü Hüseyin Üzmez’i tebrik etmekte
haksız mıyım? Hazretin "cinliği" göz çıkartmıyor mu?
Çünkü, tamam yetmiş sekiz yaşındaki
"dini bütün aç kurt" on dört yaşındaki
masûm kızcağıza karşı bir haltlar
karıştırmış ama, işi yine de kısmen
kitabına uydurmuş.
Zira bir, ne anatomik, ne de teolojik anlamda bir cinsel ilişki gerçekleştirmiş. Dolayısıyla da iki, İslam terminolojideki bir "ikráh" veya "irtisab"dan; yani günlük dildeki "tecavüz" ve "iğfal"den söz edilemez.
O
halde, El Ezher uleması gibi fetva buyuracak değilim ama yine de şundan
eminim. Şeri hukuk, reşit çağa gelmemiş ve özgür irade beyan etmemiş
çocuklarla "seks konuşması yapmak" ve "edep yeri öpmek" gibi alçaklık ve hayásızlıkların cezasını, ziná ve tecavüzdeki gibi "recm" raddesine vardırmaz.
* * *
BU demektir ki, yine bir; fıkıh bilgisi
sayesinde Hüseyin Üzmez kelleyi
kurtardı. İki; Yalman suikastının sanığı
"zorla öpüş" sonrası abdest aldığına ve
"sakın başka erkekle yapma"
diye öğüt verdiğine göre, bir ihtimal yüz
sopa yemekten de paçayı kurtardı.
Sırtında kırılması öngörülen değnek sayısı belki elliye, háttá belki yirmibeşe indi.
Fakat kurtulmayan, kurtarılamayan ve kurtarılamayacak olan iki bir şey kaldı:
On dört yaşındaki bir kızcağızın feryádı ve "şeriat hukuku"nun tekrar tekrar iflásı!
Bir
gençlik örgütü tarafından yönlendirildiği anlaşılan kalabalıklar,
tahrikle aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yurttaşlarımıza
saldırıya kışkırtıldı.
Bir yurttaşımız kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi çok korkutucu olayların önü alınabildi.
Amaç,
yurttaşları çatışmaya sokup ülkede güvenlik konusunda endişe yaratmak,
ekonomiyi daha da kötüleştirmek, yaratılan istikrarsızlık ortamında hak
ve özgürlükleri askıya alıp baskıcı bir yönetime yol açmak.
Kimilerinin küçümsediği, ısrarla görmezden geldiği bu örgütlenmenin gücü ortada.
Şu anda bir savcı, elindeki tüm imkanları kullanarak bu örgütü ve sorumlularını ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Tıpkı İtalyan Gladiosu'nu ortaya çıkaran Savcı Felice Casson gibi.
Casson dün arkadaşımız Ecevit Kılıç'a verdiği röportajda merkez solun, bu çabasında kendisine çok destek olduğunu anlatıyordu.
Ülkemizde ise kendisine merkez sol diyen kesimin ne yazık ki, böyle bir derdi yok.
Casson'un kendisinin de altını çizdiği gibi, dönem itibariyle İtalyan Gladiosu'nu çökertmek göreceli olarak daha kolaydı.
Türkiye
ise bir yandan coğrafyası, bir yandan ülke içi sorunları nedeniyle daha
zor bir ülke. Güçlü devlet geleneği, "kol kırılır yen içinde kalır"
anlayışına sahip bir ülke aynı zamanda.
Yargı önüne giden davaların
bile akıbeti belirsiz hale gelebiliyor, hakimlere talep ettiği bilgi ve
belgeler ulaştırılmayabiliyor.
Failler değişiyor ama yöntem, koruma ve karartma metotları değişmiyor. Kullandıkları gençlik örgütü bile aynı.
Bu Türkiye'de her insanın can ve mal güvenliğine en büyük tehdit.
Onun
için Türkiye'de hukukun üstünlüğüne inanan herkesin, başta medya olmak
üzere bu örgütlenmenin üstüne gitmesi, deşifre olmasına yardımcı olması
büyük önem taşıyor.
Sevinçli bir telaş içindekiler daha önce neredeydi?
Çok uzak bir tarih öncesi zamandan söz etmiyorum.
1980'li yıllarda gazetelerin sahipleri olan isimleri hatırlıyor musunuz?
Hürriyet'in
Erol Simavi'sini, Cumhuriyet'in Nadir Nadi'sini, Tercüman'ın Kemal
Ilıcak'ını, Milliyet'in Ercüment Karacan'ını, Günaydın'ın Haldun
Simavi'sini, Sabah'ın Dinç Bilgin'ini hatırlıyor musunuz?
Milliyet'in
Ali Naci Karacan'ın, Akşam'ın Necmettin Sadak'ın, Vatan'ın Ahmet Emin
Yalman'ın, Dünya'nın Falih Rıfkı Atay'ın, Son Posta'nın Selim Ragıp
Emeç'in, Yeni Sabah'ın Safa Kılıçlıoğlu'nun, Vakit'in Hakkı Tarık Us'un
olduğu, CHP'lilerin Ulus'u, DP'lilerin Zafer'i okudukları 1930-60
arasından söz etmiyorum.
Peki bugün de var olan gazetelere girip çıkan sermaye sahiplerinin isimlerini hatırlıyor musunuz?
Asil Nadir, Korkmaz Yiğit, Erol Aksoy, Malik Yolaç, Cem Uzan, Mehmet Ali Yılmaz, Numan Esin, Mehmet Ali Ilıcak, v.b...
İlgi
çekici bir tablo değil mi? Kuşak farklarını hesaba almazsak, okurlar ve
çalışanlar değişmiyor, ama gazetelerin sahipleri değişiyor.
Şu anda elinizdeki "Sabah"ın serüvenini hatırlayın, durumu anlamanıza bu bile yeter.
1970'lerin sonunda tek kanallı TRT'de çok izlenen Amerikan yapımı "Kökler"
diye bir dizi vardı. Bu dizide AfrikalıAmerikalı insanların kökenlerine
iniliyor ve KuntaKinte adındaki bir Afrikalının, köylüleriyle birlikte
köle olarak satılıp, Amerika'ya getirilmeleri hikâye ediliyordu.
1980'de
Milliyet'i Ercüment Karacan'ın Aydın Doğan'a sattığı, gazetenin
Boğaz'daki bir yemekli toplantısında çalışanlara duyurulunca, rahmetli
Namık Sevik, Ercüment Karacan'a "BiziKuntaKintegibisattın" diye sitem etmişti.
Çizgideğişmedi
Daha
sonra yaşanan dönemde, Milliyet'in sadece mülkiyetinin satıldığı
anlaşıldı. Yazarların, çizerlerin, çalışanların çizgileri eskisi gibi
sürdü. Aydın Doğan gazetenin mali yapısını güçlendirdi, ama yazı
işlerine müdahale etmedi.
Aynı durumu Hürriyet'te de görmedik mi?
Neticede
Erol Simavi Hürriyet'i önce Erol Aksoy'a satıyordu. Kısa bir dönem Erol
Aksoy patron konumundaydı. Sonra Hürriyet, Aydın Doğan'ın oldu. Bu üç
patron değişiminde, Ertuğrul Özkök hep Genel Yayın Yönetmeni, Oktay
Ekşi hep Başyazar kaldı.
Demek istediğim şu. Gazetelerin çalışanları Türkiye'nin yorgun savaşçılarıdır.
Onlar
canlarını dişlerine takarak, gece gündüz dinlemeden gazetelerini en iyi
şekilde hazırlar. Amansız bir rekabet ortamında önde gitmek için
mesleklerinin tüm birikimlerini gazetelerine yansıtırlar.
Aralarındaki
sadece küçük bir azınlık, gazete bordrosunu bir siyasi partinin üye
listesi veya bir holdingin memurlar kadrosu olarak görür.
Şirketdeğilgazete
Çalışanların çok büyük çoğunluğu için gazete, bir "Şirket" değil bir "Gazete" dir.
Gazete sermayesinin el değiştirmesini o büyük çoğunluk, okurlar ve diğer gazetelerde çalışanlar gibi, uzaktan ve "haber" olarak izler.
Akıllı
ve bilinçli yeni sahipler de, siyasi eğilimlerini ve çeşitli
bağlantılarının ağırlığını yazı işlerine yansıtmadıkları oranda, gazete
çalışanlarının ruh ve meslek sağlıkları korunur.
Bu gerçekleri bütün gazeteciler çok iyi bilir.
Çünkü Türkiye'de son dönemde el değiştirmemiş gazete yoktur.
Bu
açıdan Sabah'ın son satılışındaki ayrıntılardan ötürü gazete
çalışanlarını sorgulamaya kalkışanlara, sadece Gaziantep Ağzı'ndaki "Davacınınaptalıderdinimübaşireanlatır" özdeyişini hatırlatabilirim. Onlara "AmasizdeKızılderilileriöldürdünüz"
benzeri bir açıdan cevap vermeyi açıkça anlamsız buluyorum. Onların
sevinçli bir telaş içinde bulunmalarını gülerek izlerken, sadece "Dahaöncelerineredeydiniz" diyebilirim.