Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard kagıt 50 kurus sabim 184 alolambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarTRT LOGO ginseng çicek Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGOsirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR
Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 11)Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
Nis
27
    
okuryazarhay | 27 Nisan 2008 22:32 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Çetin AltanŞeytanın gör dediği

Gooool...

Anayasa Mahkemesi’nin 46. kuruluş yıldönümü töreninde, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı konuşma ve açıklamalar; dünyadaki

tüm hukuk fakültelerinde, “Gelişmemiş ülkelerde, hukuksal uyarılara muhtaç durum” başlığıyla, ders olarak okutulabilecek nitelikteydi.
* * *
Özellikle Başkan’ın şu cümlesi, hafifçe yana eğilen başımla, kırık bir gülücük yarattı bendenizde:


- Hukuk dışı yollardan güç alarak; rejimi ya da ülkeyi kurtarma girişimleri, ülkenin batışını hızlandırmaktan başka işe yaramaz.
* * *
Bendeniz de 10 yıl önce, Nilgün Cerrahoğlu’yla bir röportaj diyaloğu sırasında:


- Devlet çete olmamalı, demiştim.


Ve TCK’nın o dönemdeki 159. maddesini çiğnediğim gerekçesiyle, hakkımda kamu davası açılmıştı ağır ceza mahkemesinde.
Dava sürdüğü sırada; Susurluk olayı patlayınca da, aklanmıştım.
* * *
Bir pazar günü; bütçeden en az pay alan bakanlığın Adalet Bakanlığı olduğunu; 4 bin yargıç ve savcı, 3 bin de mahkeme binası eksiği bulunduğunu; Yargıtay’da birikmiş binlerce dosya nedeniyle, davaların “zaman aşımı”na uğradığını; “tevhid-i kaza - yargı birliği”nin bir türlü gerçekleşemediğini; kamu görevlilerinin yargıya karşı nasıl zırhlandırıldığını; güm gümletmeye gönlüm razı gelmiyor.
* * *
Bir pazar gününü; karanlık suratlı haberlere, bir de şekersiz limonata ikramı ekleyerek, ekşitmeye çalışmak; “Bir Türk cihana bedel” rüzgârlanmasına karşı, bir “sadik”lik sayılmaz mı?
* * *
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın açıklamalarına; Adalet Yılı’nın açılışı nedeniyle, bir Yargıtay Başkanı’nın söylemiş olduğu bir cümleyi eklemekle yetinelim:
- Vicdanınızla cüzdanımız arasında sıkışıyoruz.
* * *
Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un, sık sık belirttiği:
- Yasa maddelerindeki her türlü yoruma açık; kötü Türkçeli, suyuna tirit “formülasyon” özensizliği...
* * *
Yok yok, “vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü” ilkesinin hukuksal temelleri üstüne daha fazla büyüteç uzatmayalım ve bir pazar gününü de; “gelişmiş” olamamanın politik çöp tenekesine, sokup çıkarmayalım.
* * *
Peki ama, ne yapalım?
Uyarı üstüne uyarı yapan TÜSİAD’a da uzaktan göz kırparak, şu kadarını demek; hem eğlenceli, hem yeterli:
- Vay benim köse sakalım...
* * *
Ünlü bir Laz fıkrasının yeri tam gelmiş gibi...
Bir binanın damına çıktıktan sonra, inmeyi bir türlü beceremeyen bir adamı kurtarmak için, bir yığın insan toplanmış yerde.
Her kafadan bir ses çıkıyormuş.
* * *
O sırada oradan geçmekte olan Temel Reis, durumu görünce:
- Hemen çetirun pana bir üp daa, diye bağırmış.
Koşturarak bir ip getirmişler Temel Reis’e.
* * *
Ve Temel Reis, ipi damdaki adama fırlatarak, yine bağırmış:
- Ha pağla şünu peluna daa!
* * *
Adam ipi beline bağlamış; Temel Reis de ipi var gücüyle çekince, damdan yere düşüp ölmüş.
Temel Reis, yere düşüp ölen adamın tepesinde alnını kaşıyarak:
- Ha püz, diyormuş; geçente da püyle pirunu kurtarmiştuk amma, kuyutan mı çıkarmuştuk, tamdan mu indirmiştuk, tam hatırlayamayrum da...
* * *
Sürekli “vatanı, milleti, devleti” kurtarma çabasına girişenlerin, kulakları çınlasın.
* * *
Av. Taner Aktop’tan da küçük bir fıkra:
Karı-koca çarşıya çıkmışlar. Erkek bir CD almaya kalkmış.
Kadın:
- Ne yapacaksın CD’yi demiş; evde CD çalar yok ki...
Erkek:
- Ama sen de, demiş; demincek sutyen aldın ya...
* * *
Philippe Soupault’dan, Orhan Veli çevirisi bir şiirle bitirelim yazıyı:

 André Breton’a mezar taşı
Bakışını gördüm
Gözlerini kapattığın zaman
Mahzun olmama izin vermedin
Ve ben bir şey yapmasam bile bol bol ağladım
Artık bana hiçbir şey söylemeyeceksin
Hiç ama hiç
Bir sürü adam çiçekler getirdi
Nutuklar bile söylendi
Ben hiçbir şey söylemedim
Seni düşündüm

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

İyi ki futbol var, iyi ki ezeli rekabet var

Güzel oyun güzel olsun, tabii Cimbom kazansın!

Baktım kafamı toplayamıyorum, maç heyecanı içimde dalga dalga kabarıyor, mikrofona doğru eğilerek sesimi birden yükselttim:
“Sayın Savcı, Venedik Senatörü Felice Casson! Şunu iyi bilin ki yarın Fenerbahçe’yi fena yeneceğiz.”
Koskoca savcı bir an şaşırdı.
Salonda alkış kıyamet...
İtalya’da Gladio’yu, yani İtalyan ‘derin devleti’ni ortaya çıkarmış ünlü savcının bana attığı tuhaf bakıştan durumu tam kavrayamadığını anladım.
Ve devam ettim:
“İtalya’daki Inter-Milan rekabeti gibidir, GS ile FB arasındaki ezeli rekabet de. Kusura bakmayın, yarın bizim San Siro’da, Ali Sami Yen’de oynanacak büyük derbinin heyecanı daha şimdiden beni sardı da...”
Derin devlet, hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, özgür medya, askerle seçilmiş güç ve demokrasi falan derken, anlaşılan, bir anlık konu değişikliği İtalyan savcının hoşuna gitti.
Derin bir aah çekerek dedi ki:
“Ben Milanlıyım. İstanbul deyince birkaç yıl önce burada Liverpool’a kaptırdığımız Şampiyonlar Ligi finalini hatırladım. Bu acı içime işlemiş...”
Bana da bir sap çiçek attı:
“Yarın ben de Galatasaraylıyım.”
Bir alkış kıyamet daha...
Gündem değiştirmek iyi oluyor bazen. Aynı şeyi geçen yıl Frankfurt’ta Norveç’le oynayacağımız Avrupa eleme maçı öncesinde Fatih Hoca’ya yapmıştım.
Hoca, yüzündeki o en ciddi ifade ve sert çizgilerle spor medyasının sorularını yanıtlıyordu. Ben aradan kafamı uzatıp söz isteyince herkes meraklanmıştı.
Riskli bir soruydu.
Terslenebilirdi Fatih Hoca.
Ama o tarihte siyasetin en güncel sorusuydu:
“Fatih Hoca, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilecek mi?”
Önce herkes şaşırdı, sonra gülüşmeler başlarken, dikkatler bir anda Fatih Hoca’ya döndü. Baktım Hoca da gevşedi, sıcak bir gülümseme yüzüne yayıldı. Ve hatırlıyorum, yanıt bayağı nüanslı gelmişti. İyi de olmuştu. Böylece, hem o hem ben haber gündemlerinde ön sıralara yükselmiştik.
Şimdi Fatih Hoca için kafamda bir soru daha var. Eğer haziran ayında, İsviçre ve Avusturya’daki Avrupa Şampiyonası’nda kendisini bir basın toplantısında yakalarsam, yüz çizgilerini, mimiklerini doğru okuduğuma emin olduktan sonra kafayı aradan uzatıp sorabilirim:
“Fatih Hoca, AKP kapatılacak mı?”
Nereden girdik, nereye geldik?..
Derbinin yarattığı kafa karışıklığı olmalı. İtiraf etmeliyim, bu Fenerbahçe maçları doğrusu vücut kimyamı bozuyor her seferinde...
Oysa, “Genç Siviller”in Bilgi Üniversitesi’nde düzenledikleri “İtalya ve Türkiye’de derin devlet” konulu toplantı çok güzeldi. Genç Siviller’in sloganlarını da seviyorum:
“Genç Siviller rahatsız!”
Ergin Cinmen’in önerisi güzeldi:
“Genç Siviller şimdiden bazı çevreleri rahatsız etmeye başladı. Bundan böyle, ‘Demokrasi kuruluncaya kadar verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz!” diye bir slogan da benimsenebilir.”
Salondaki ezici Galatasaray çoğunluğu hoşuma gitti, moral çıtamı yükseltti.
Hakan Şükür mü, Nonda mı?
Cuma sabahı bir derbi programı için Galatasaray TV’nin Florya’daki stüdyosundaydım. Bir yandan ekranda tatlı tatlı futbol geyiği yaparken, yan gözle de Galatasaray’ın antrenmanını izliyorduk.
Güncel sorulardan biri de buydu. Ümit Karan’ın sakatlığı devam ettiğine göre, ileride tek santrfor kim olacaktı? Kimi Hakan, kimi Nonda diyordu.
Alex nasıl kilitlenirdi?..
Lincoln, Lucescu’nun dediği gibi yıldızlaşarak Galatasaray’ı liderlik koltuğuna oturtabilir miydi?
Servet’ten kimsenin kuşkusu yoktu. Emre de savunmanın göbeğinde Servet’in yanındaki yeri doldurmaya başladı. Ya Arda, Mehmet Topal, büyük umutlar bağladığımız gençlerimiz de iyi gidiyordu.
Ooo, çok güzel bir gol attı Hasan Şaş, aslan...
Fenerli dostlara gelince...
Hepsinin ayakları yerden kesik. Derbiyi çantada keklik görüyorlar. O kadar inanıyorlar ki bizi yeneceklerine...
Adaleti yok futbolun.
Futbol bu, hiç belli olmaz.
Fener’e karşı son iki maçta ibre bizden yana dönmeye başladı. Ama üç yıldır ligde Fenerbahçe’yi yenemedik. İnanıyorum, bu akşam Ali Sami Yen’de şeytanın bacağı en nihayet kırılacak.
Futbol güzel oyun!
Güzel oyun güzel olsun, tabii Galatasaray kazansın!
Son söz:
İyi ki futbol var, iyi ki ezeli rekabet var!

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Mehmet Barlas
mbarlas@sabah.com.tr



Ortak tarih ulusları da toplumları da düşman kılabilir

Klişelerle, tekerlemelerle ve sloganlarla tarihi, sosyolojiyi ve siyaseti anlamaya çalışmak, nafile bir çabadır.

Örneğin şöyle bir söylem, söyleyeni tatmin etse bile gerçeği yansıtmaz:


- Yüzlerce yıl Osmanlı toprakları içinde yan yana, kardeşçe yaşayan milletler, Batılı güçlerin tahrikleri sonucu birbirleri ile düşman oldular.


Mesela bir İngiliz bunu söylese ve "İngilizler, Hintliler, İrlandalılar, Kenyalılar, İskoçlar, Ganalılar, Seylanlılar yüzlerce yıl İngiliz

İmparatorluğu topraklarında kardeşçe yaşadılar" dese, ne cevap verirdiniz?


- Sömürgeciliği bana böyle mi anlatıyorsun, demez miydiniz?


Ortak tarihlerin, toplumları birbirlerinden ayıran hatta birbirlerine düşman kılan içerikleri olduğunu hiç unutmamalıyız.


Aynı duruma farklı açılardan bakıldığı zaman görülenin de farklı olduğunu biliyoruz. Herkül Millas'ın TürkYunan ilişkilerini çarpıcı biçimde yorumladığı

kitabını (Do'sDont's For Beter TurkishGreek Relations/Papazıssıs Publishers/ Athens) okurken, bu farklı açıdan bakmak olayını görüyorsunuz.

Yorum farkları


Örneğin bize göre Karamanlılar (Karamanlis), Ortadoksluğu seçmiş "Anadolu" Türkleridir. Yunanlılara göre ise, Karamanlılar "Küçük Asya" nın Türkçe konuşan Ortodokslarıdır.


Yunanlılara göre " Elenler" 34 bin yıldan beri bu bölgede yaşayıp uygarlıklar kurmuşlardır. Ama sonra "Barbar" Türkler gelip hem uygarlığı tahrip, hem de Elen topraklarını işgal etmişlerdir. Elen ulusu 182129 arasında Türklere karşı kurtuluş savaşı vererek, bağımsız devletlerini kurmuşlardır.
Bize göre ise şimdiki Yunanlılarla, antik Yunan arasında bir ilişki yoktur. İon uygarlığı bir Anadolu uygarlığıdır. Bizans, Doğu Roma'dır. TürkOsmanlı yönetimi topraklarında yaşayan bütün uluslara karşı hoş görülüydü. Ama Batı'nın tahrikleri ile bu uluslar ve Yunanlılar da ayaklandılar.
Biliyoruz ki bu farklı bakış açıları, sadece birbirlerini ayıran ortak tarihlere sahip devletler ve uluslar için söz konusu değil.
Aynı devletin vatandaşı olan toplum kesimlerinin de, birbirlerine nasıl farklı açıdan yaklaşabildiklerini görmüyor muyuz? Demokrasi bu farklılıkları değil ortak noktaları ön plana çıkartabilen bir rejimdir.
Farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü, çok sesliliğin gerçekleri bulmanın aracı olarak kabul edildiği, geçmişteki kan davalarına değil geleceğin ortak heyecanlarına kamuoyunun yönlendirildiği rejimdir demokrasi.

Çözüm demokrasidir
Demokrasi yerine otokrasi, çok seslilik yerine tek seslilik seçilirse, farklar ortadan kalkmıyor, sadece bir süre için bastırılıyor. Siyaset yer altına iniyor. Kamplaşma, iç savaş, bölünme gibi süreçler yaşanılabiliyor. Biz Türkler de, Yunanlılar da, ortak tarihimize farklı bakacağız. Ama uluslararası düzenin uzlaştırıcı mekanizmaları, ortak çıkarlar, Avrupa Birliği idealleri, iki devleti barış ve işbirliği için bir araya getirecek. Getiriyor da...
Şimdi bütün mesele kendi içimizdeki farklılıkları, ortak yarına dönük heyecanlar içinde nasıl zenginliğe dönüştürebileceğimiz noktasında kilitleniyor.
Çağdaş ve gelişmiş dünyada demokratik siyasetin çözümlerine bırakılmış kavramları ve konuları, ideoloji ya da din kapsamında tutmaya devam edersek...Sürekli "Rejim" kavgasına demokrasiyi kurban edersek...
Ortak tarihimiz bizi birbirimizden ayırmaya başlar. Kimse geleceğin ortak heyecanını hissetmez.
Kendimize yazık ederiz kısacası. 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Nuh Gönültaş, bu yıl 40. yılı olan 1968 senesinde yaşanan olaylarla ilgili ilginç

detayları kaleme aldı. 68 kuşağının önemli isimlerinden

Sarp Kuray ve Ömer Gürcan'ın ekranlardaki..

 

 

 

 

Türkeş için CIA ajanı iddiası.
Bugün, 03:14

Nuh Gönültaş, bu yıl 40. yılı olan 1968 senesinde yaşanan olaylarla

ilgili ilginç detayları kaleme aldı.

68 kuşağının önemli isimlerinden Sarp Kuray ve Ömer Gürcan'ın ekranlardaki

konuşmaları ilginç detaylarla

dolu.

 

 

 

İşte Gönültaş'ın o yazısı...


Türkeş için şok iddia --BUGÜN


Alaparslan Türkeş'in CIA ajanı olduğunu kim hangi rapora dayandırarak iddia etti?...

İşte yanıtı...

Sarp Kuray ve Ömer Gürcan...

Bunlar 68 kuşağının önemli isimleridir.

Ömer Gürcan idam edilen darbeci asker Fethi Gürcan'ın oğlu, Sarp Kuray da denizci subay, gençlik önderi, 9 Martçı vs...

Bu iki ismi Kanal A ekranlarında gördüğümde ekrana adeta kilitlendim.

Alper Tan'ın sunduğu Gündem Ankara programının konukları olan bu iki isim bugünkü kuşaklara ne söyleyebilirlerdi ki?

Bir kere onlar Derin Devlet dediğimiz yapıya

"Amerikan Kabuğu" diyorlardı.

Sarp Kuray'a göre

Amerika 1946 yılından

itibaren hem orduya, hem de diğer kurumlara adamlarını yerleştirdi.

Ve hem Amerika hem de SSCB ordu içindeki müdahaleci eğilimleri yönlendirdi:

"Burjuva sınıfı kendi sorunlarını aşamadığı zaman, asker ve üniversite vurucu güç olarak öne çıkar...

Sovyetler, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bu gücü yönlendirerek Baas tipi rejimler oluşturmuşlardır. Türkiye'de ise 12 Mart 12 Eylül müdahaleleriyle Amerika kendi çıkarını gözeten düzenlemeler yapmıştır."

Şöyle anlıyorum:

Orduyu ve üniversite gençliğini dış güçler yönlendiriyor.

Demek ki onlar bu etkilere açık haldeler. Ya da içlerinde bu tür etki ajanları var! İlginç iddia Alparslan Türkeş hakkında. Ömer Gürcan, Alparslan Türkeş'in CIA ajanı olduğunu iddia etti.

Bunu da dönemin Amerika Ankara Büyükelçisi Warren'in hazırladığı rapora dayandırdı:

"27 Mayıs'tan sonra kurulan Milli Birlik Komitesi (MBK) çok genç ve tecrübesiz, üstlendiği misyondan dolayı başı dönmüş bir grup. Şu anki işlerimizden biri de MBK'nın içinde kimlerin etkin olduğunu tespit etmektir.

MBK'nın içine en önemli üye olarak Türkeş'i yerleştirdik" (Foreign Relations 1958-60 s. 369-370) "Amerikan kabuğu" ne zaman sistemin içine yerleştirildi?

Sarp Kuray:

"Türkiye, Amerika ile birlikte harekât etmeye karar verdiği 1946'dan bu yana Amerika kendi çıkarlarını gözetecek kadroları Türkiye'deki sistemin her alanında yerleştirdi... Türkiye'de 1930'dan sonra hiçbir şeyi inandırıcı bulmuyorum..."

Türkiye'de darbe ve müdahaleleri gerçekleştiren kuklacılar kimlerdir? Kuray: "Bunlar geri planda Amerikan emperyalizmi, önde onların ülkedeki ortakları olan egemen sınıftır. Bu oluşumlara karşı ordunun içinde tepkiler de olmuştur.

Anti emperyalist Talat Aydemir ve Fethi Gürcan bunların öncülerindendir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asılarak idam edilen tek darbeci subaylar da bu isimlerdir." Peki şu meşhur iddia; Abdullah Çatlı Fransa'ya kaçtığında orada Sarp Kuray'a mı gitmişti.

Kuray bu iddiayı kesin bir

şekilde yalanladı:

"Yok böyle bir şey." Kürt-Türk kutuplaşmasında

"Amerikan Kabuğu"nun etkisi var mı?

Kuray:

"Bugün sağduyulu Kürt arkadaşlar,

"Tekrar birlikte çözüm arayalım ve Mustafa Kemal Paşa'nın 1919'da, 1923'te Eskişehir ve İzmit konuşmalarını referans alalım" diyorlar. Bu makul öneriler, dış dinamiklere dayalı güçler tarafından maniple edilerek akim bırakılmaya çalışılıyor.

Biz ise iç dinamiklere dayanmış güçlerden yanayız.

Eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte çözebiliriz diyoruz.

Bu ülkede Amerikan kabuğu kırılmadıkça, provokasyonlar da, gerginlikler de bitmeyecek..." 9 Mart için ittifak yaptığınız paşalar sizleri sattı mı?

Kuray: "1960 yılına kadar Türk ordusu devrimci idi. Fakat bu tarihten sonra NATO damarı üzerine oturdu. Kendi evlatlarını kurban vermeye başladı.

9 Mart'ta bize sokaklara

bomba atın diyenler 12

Mart'ta taltif edilirken

bizler subay olduğumuz

halde erlerden falaka yedik, işkence gördük.

Bizans ordusunda böyle bir kalleşlik yok..." Hiç kullanıldığınız hissine kapıldınız mı?

Gürcan: "Bizler emir erleri olmayı reddettik.

Onlara itaat etseydik ben bugün TRT Genel Müdürü, Sarp Ağabey ise Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olurdu..." Kendilerini solcu ve devrimci olarak nitelendiren çevrelerin dine yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Kuray: "Biz dinin bir sosyolojik bir olgu olduğunu, Müslümanlığın çıkışındaki bütün devrimci dinamikleri göremedik...

Bizim din konusunda fazla bilgili olmamamız, direk bir inkârcılığı getirmiş, sonuçta halkla aramıza büyük bir uçurum oluşmasına sebep olmuştur.

Devrimcilerin dine karşı görünmesi bize zarar verdi..." Kendi tecrübelerinizden hareketle bugünün gençlerine söylemek istersiniz?

Kuray: "Burada "Cambaza bak" oyununa gelmemek lazım.

Bizi geçmişte nasıl kullandıklarını anlatayım. Yükseliş Kolejine bizim guruptan birileri bomba attı. Bu bomba Muhsin Batur'un Genel Kurmay'da yapacağı bir konuşmaya zemin hazırlaması için patlatılmıştı...

Türkiye'deki devrimci gençlik bu tarz oltalara geçmişte çokça takılmıştı.

Peki, bu imkânları neden bize sağlıyorlar?

Çünkü ortalığı karıştırmamızı istiyorlar. Böylece onlara yapacakları darbenin altyapısını oluşturacaktık..." Gençliğin sol kanadının nasıl kullanıldığını yaşayarak gören bu iki ismin, Kuray ve Gürcan'ın daha fazla konuşup tecrübelerini yeni kuşaklarla paylaşması lazım.

 

 

 

 

3 mayıs 1960 türkeş GENELKURMAY BAŞKANI CEMAL GÜRSELİ VURUYOR.

 

 

daha sonra 3 mayısı türkçüler bayramı ilan ediyor.

 

herşey konuşulmalı

 

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

Yaprak Dökümü'nün Masalcı Ablası
 
 
Yaprak Dökümü dizisinde Oya isimli bir psikiyatristi canlandıran oyuncu Türkan Kılıç'ı çocuklar aslında masalcı abla olarak yakından tanıyor. Türkan Kılıç, diziseverlerin..

 

YAPRAK DÖKÜMÜ'NÜN MASALCI ABLASI

 
Yaprak Dökümü dizisinde Oya isimli bir psikiyatristi canlandıran oyuncu Türkan Kılıç, aslında çocukların çok yakından tanıdığı bir sima. Kılıç'ın en büyük keyfi çocuklara masal anlatmak...
 

Türkan Kılıç, diziseverlerin yakından tanıdığı bir isim. Televizyon gazetesi'nin haberine göre, O'nun bir başka alanı daha var. Kılıç, bir çok etkinlikte çocuklara masal anlatıyor.

tv8'de Sunay Akın'ın 'Hayat Deyince' programına konuk olan Türkan Kılıç, ilk olarak Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan aldığı bir teklifi kırmayarak yaptığı etkinlikten sonra çocukların 'masalcı ablası' olarak anılmaya başlamış. Bir bayramda masal anlatmak üzere gittiği Çocuk Esirgeme Kurumu'nda 4 gün boyunca çocuklara masallar anlatan Türkan Kılıç, masal anlatmaya ilk kez o zaman başlamış. Kurum'daki çocuklar kendisine 'masal annesi' dese de Türkan Kılıç, çocukların 'masalcı ablası' olma hikayesini şöyle anlatıyor:

"Çocuk Esirgeme Kurumu'na çok sık giderim. Hatta ben bu işe ilk profesyonel olarak onlarla başladım. Onlar bana zaten 'masal annesi' derler. Bir aralar çok sık gidiyordum,bir kaç senedir gidemiyordum ama ilk fırsatta yine gideceğim. Benim çocuklara bayram hediyemdi bu 4 günlük etkinlik. Böyle başladı zaten. Sonra bir yayın evinin çok hoşuna gitti bu ve uzun süre onlarla çalıştık. Sonra bütün etkinliklere, şölenler, sünnet düğünleri, radyo etkinlikleri gibi bir çok yerden çağrıldım ve ben de çağrıldığım her yere gittim."

Türkan Kılıç, İstanbul Oyuncak Müzesi'nde her pazar çocuklara masallar anlatmaya devam ediyor.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

gelirleri  asgari ücretin üçte biri kadar; bugünkü rakamlarla asgari ücret rakamı olan 608 YTL’nin üçte 1’i 202 YTL. Yapar.

 

 

 asgari ücretin üçte birinin altında kayıtlı geliri olan varmıdır.?

 

  202 ytl'nin altında  201 ytl gibi...

 

 

  " KAYIDDIŞI  ÇALIŞAN ÇALIŞMAMIŞ SAYILIR. "

 

 

 

 

 

 

  
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 işsizlik fonu

Fondaki paranın haritası

Gelirler ve giderler.................. Mart ayı............. Toplam (YTL)
 
İşçi işveren primleri........... 192.116.851............ 8.220.428.644
Gecikme zammı..................... 7।619।643............... 178.968.252
Hazine payı........................... 64.133.948............ 2.187.728.084
İdari para cezaları....................... 17.373................. 10.083.125
Faiz geliri............................ 333.797.048.......... 15.368.882.089
Toplam gelir........................ 597.684.863.......... 26.596.090.196
İşsizlik sig.fon.gideri............... 1.428.338................... 6.543.375
Ücret garanti fonu..........................-......................... 46.826.506
İşsizlik sigortası fonu.................... -...................25.928.550.925
Toplam fon varlığı..........................-...................25.345.377.431
 
 

 

2007'de ödenek alan işsiz sayısı arttı (Bin kişi)

Aylar............................. İşsiz sayısı

Mart 2006..................99.133
Nisan 2006................99.820
Mayıs 2006................98.731
Haziran 2006............98.966
Temmuz 2006.......... 99.664
Ağustos 2006...........101.274
Eylül 2006................ 97.646
Ekim 2006................ 95.904
Kasım 2006.............. 94.956
Aralık 2006.............. 96.597
Ocak 2007................ 98.032
Şubat 2007............. 104.596
Mart 2007............... 104.402

25.3 milyar nerede değerlendiriliyor?
 
Tasarruf aracı.........................Yüzde
 
Bono....................................... 52.57
Tahvil..................................... 41.10
Mevduat................................ 3.15
Döviz cinsi tahvil.............. 2.99
Döviz tevdiat hesabı........ 0.19
 
EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 1994 yılı 1 Mayıs'ının Taksim Meydanı'nda yapılması için yapılan başvuru yine reddedilir.

 

Taksim meydanında ilk 1 Mayıs

51 yıllık bir aradan sonrasında ilk büyük kitlesel 1 Mayıs kutlaması DİSK'in öncülüğünde 1976 yılında İstanbul,

Taksim Meydanı’nda onbinlerce emekçinin katılımıyla yapılır. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen DGM

Yasası, MC hükümeti tarafından yeniden çıkarılmak istenir. DİSK 16 Eylül'de bir günlük 'Genel Yas' eylemi yapar.

Yüzbinlerce işçi iş bırakır. DİSK yeni bir eylem tarzı uygulayarak, yüzlerce araçlık bir konvoyla İstanbul

caddelerinde trafiği felç eder.

1 Mayıs katliamı ve ikinci MC

Bir yıl sonra yüzbinlerce işçinin katıldığı 1 Mayıs 1977 kutlamaları bitiminde 'kimliği belirlenemeyen' kişilerin açtığı

ateş sonucu Taksim alanı kana bulandı. ‘1 Mayıs katliamı’ olarak anılan olayda 36 kişi yaşamını yitirdi. Olayların

 

kontrgerilla eylemi olduğu yönünde ciddi iddialar onlarca kanıt ve ifade yer alır. Ama bir sonuç çıkmaz.


MESS ile T. Maden-İş arasında dokuz ay süren toplu sözleşmelerin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine 30 Mayıs'ta 10 binin üzerindeki işçi greve

çıkar. "DGM'yi ezdik sıra MESS'te" sloganıyla yürütülen grev iki sınıf arasında ortaya konulan tezler bakımından sert bir çatışma ortamına sahne olur.


Bu arada, DİSK Yönetim Kurulu 1977 yılının Haziran ayında yapılacak seçimlerde yine CHP'yi destekleme kararı alır. CHP, 1977 genel seçimlerinden

birinci parti olarak çıkar, ancak bu tek başına iktidar olmak için 12 milletvekili gerekir. CHP azınlık hükümeti kurar. Fakat, azınlık hükümeti güvenoyu

alamaz. Bunun sonucunda AP-MSP-MHP koalisyonundan oluşan ikinci MC hükümeti kurulur. Türkler, 6. Genel Kurul'da DİSK Başkanlığı görevini

Genel-İş Sendikası Başkanı Abdullah Baştürk'e devreder.

MC döneminde katliamlar artar

İkinci MC hükümeti döneminde kanlı saldırılar dozunu artırır. 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nden çıkan öğrenciler bombalı, silahlı saldırıya uğrar. Yedi öğrenci ölür. DİSK, saldırıyı protesto için 20 Mart'ta 'Faşizme İhtar Eylemi' düzenler. Bir saatlik işbırakma eylemine 600 bini aşkın işçi katılır. 1 Mayıs, yapılan onca karşı propagandaya ve kışkırtma çabalarına rağmen yine yüzbinlerce işçinin katılımıyla İstanbul, Taksim Meydanı’nda kutlanır.


Saldırılar daha da şiddetlenir. 26-27 Aralık tarihlerinde 'Maraş Katliamı' yaşanır. Hükümet 13 ilde sıkıyönetim ilan eder.
DİSK, Kahramanmaraş katliamını kınamak amacıyla 5 Ocak 1979'da tüm yurtta beş dakikalık saygı duruşu eylemi yapar. Yüzbinlerce kişi katılır. 1 Mayıs'ın İstanbul'da kutlanması sıkıyönetim tarafından yasaklanır. DİSK Genel Merkezi basılır. Genel Başkan Baştürk ve DİSK yöneticileri gözaltına alınır. Bu arada, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Prof. Dr. Ümit Doğanay, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil de öldürülmüştür.

Tariş direnişi

MC hükümeti iktidardadır ve MHP'li 'komandoların' saldırısına uğrayan DİSK üyesi işçiler Tariş Fabrikaları’nda direnişe geçer. 22 Ocak 1980'de genel bir arama yapılacağı bahanesiyle tüm işletmeler polislerce işgal edilmek istenir. İşçiler direnişe geçer. Fabrika polis ve askerlerce kuşatılır. Tariş işçilerinin oturduğu mahallere yönelik geniş operasyon başlatılır, ancak bu kez halkın direnişiyle karşılaşılır. Bu arada, IMF'nin istemleri doğrultusunda hazırlanan 24 Ocak Kararları açıklanır.

Kemal Türkler öldürüldü

Metal işkolunda 107 işyerinde çalışan 25 bin işçi adına sürdürülen toplu sözleşme görüşmesi uyuşmazlıkla noktalanır. 19 Mart 1980'den itibaren grevdeki işçi sayısı 22 bine ulaşır. Grevler ve 1 Mayıs sıkıyönetim tarafından yasaklanır. Birçok kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilir. 1 Mayıs gerekçe gösterilerek DİSK üyesi sendikalar mühürlenir, sendikacılar ve çalışanlar gözaltına alınır. DİSK'in kurucusu ve T. Maden-İş Başkanı Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980'de Merter'deki evinin önünde vurularak öldürülür.

Türk-İş 12 Eylül darbesini destekler

Bir kaç ay sonra 12 Eylül darbesi yapılır. Tüm yurtta sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Sendikal faaliyetler yasaklanır. Faaliyetine izin verilen Türk-İş yönetimi ise genelge yayınlayarak, 12 Eylül yönetiminin desteklenmesini ister. Yazdığı mektuplarla MGK'yı ve darbeyi över. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, 14 Eylül'de DİSK yöneticilerini "güvence" için teslim olmaya çağırır. DİSK yöneticileri ve üyeleri uzun süre yargıç önüne çıkarılmaz. Milli Güvenlik Konseyi, DİSK'in mal varlıklarına el koyar.

1477 sanıklı DİSK davası

1981 yılında aralarında DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk'ün de bulunduğu 52 DİSK yöneticisi hakkında idam cezası istemiyle dava açılacağı açıklanır. DİSK üyesi Deri-İş Sendikası Başkanı Kenan Budak, 25 Temmuz'da polis tarafından sokak ortasında öldürülür. DİSK Davası 24 Aralık'ta İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nde başlar. 160 dosya birleştirilir, toplam sanık sayısı 1477'ye, hakkında idam istenilenlerin sayısı 78 çıkar. Sonraki yıllar DİSK'in yasaklı olduğu dönemlerdir.
Askeri savcılar 15 Ocak 1986'da DİSK Davası'yla ilgili "Esas Hakkında Mutala"yı okur. 25 Şubat 1986'da DİSK davası savunması başlar. Askeri Mahkeme 23 Aralık'ta 264 sendikacı ve sendika uzmanı hakkında 5 yıl 6 ay 20 gün ile 15 yıl 8 ay arasında hapis cezaları verir. Hukuk skandalına dönüşen dava 10 yıl 10 ay sürer. Askeri Yargıtay, 16 Temmuz 1991'de DİSK Davası'nı beraatle sonuçlandırır.

Yıllar sonra, DİSK Yürütme, Yönetim ve Başkanlar Kurulu ortak toplantısı 20 Temmuz 1991'de İstanbul Bürosu'nda ilk kez toplanır. 12 Eylül sonrasında çıkarılan yeni yasalar gereği tüzükte yapılması zorunlu değişikleri düzenlemek amacıyla 7 Aralık 1991'de DİSK Olağanüstü Genel Kurulu toplanır. DİSK Başkanı Abdullah Baştürk geçirdiği ani rahatsızlık sonucu 21 Aralık’ta yaşamını yitirir. 1992'de Genel Başkanlığa Gıda-İş Sendikası Başkanı Kemal Nebioğlu seçilir. 12 Eylül darbesinden sonra 1 Mayıs ilk kez 1992 yılında DİSK, Türk-İş ve Hak-İş yöneticilerinin katılımıyla Ankara'daki bir salon toplantısında birlikte kutlanır.

Taksim'de 1 Mayıs'a izin yok

1994 yılı 1 Mayıs'ının Taksim Meydanı'nda yapılması için yapılan başvuru yine reddedilir.

Sonraki yıllarda da buna izin çıkmaz. 1 Mayıs, Demokrasi Platformu tarafından İstanbul Abide-i Hürriyet Meydanı, İzmir, Ankara, Samsun, Antalya ve

Bursa'da düzenlenen mitinglerle kutlanır.

1994 yılında DİSK Genel Başkanlığına Tekstil Sendikası Başkanı Rıdvan Budak seçilir. 1995 yılında İstanbul

Kadıköy Meydanı'nda yapılan 1 Mayıs mitingine 70 binin üzerinde katılım olur. Mitingde artık, Türk-İş Başkanı Bayram Meral, DİSK Başkanı Rıdvan

Budak ve Kamu Çalışanları Sendikal Platformu (KÇSP) Dönem Sözcüsü Yıldırım Kaya da vardır.

Rıdvan Budak'ın 1999 yılında DSP'den milletvekili

seçilmesinden sonra Başkanlığa Tekstil Sendikası Genel Başkanı Süleyman Çelebi seçilir.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Nis
27
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

SOSYAL GÜVENLİK REFORMUNDA DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR

 

Sosyal güvenlik sistemimizle ilgili radikal değişiklikler içeren ve adına kısaca ‘’ sosyal güvenlik reformu ‘’ da denilen düzenlemeler yaklaşık üç yıldır kamuoyunun gündeminde bulunuyor. Hatırlanacak olursa, bu süre içinde, önce, 5510 sayılı ‘’ Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ‘’ TBMM’deki uzun görüşmelerin ardından kabul edildi.  Daha sonra bu Kanunun bazı maddeleri Anayasa Mahkemesince iptal edildi. Bunun üzerine 2007 yılı başında yürürlüğe girmesi gereken Kanunun yürürlüğü Temmuz 2007 ayı başına ertelendi. İptal edilen maddelerle o maddelerle bağlantılı maddelerde yapılması gereken düzenlemelerin gecikmesi üzerine iki kez daha ertelemeye gidildi. Son olarak ta, söz konusu maddelerle ilgili olarak yeni düzenlemeler yapan Kanun Tasarısı, bazı değişikliklerle TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi.

 

Tasarının Genel Kurulda görüşülmesi beklenirken, çeşitli sivil toplum örgütlerinin yurt çapında düzenledikleri eylemler de Mart ayı ortalarında kamoyu gündeminin ilk sıralarına oturdu. Hükümet Kanun üzerinde yeni bir değerlendirme yapma gereği duydu ve bunu kamuoyuna ilan etti. Şimdi, Kanunla yapılan düzenlemeler üzerinde yeni bir değerlendirme yapılacak ve gekli görülürse, tasarının TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri sırasında gerekli değişiklikler yapılacak.

 

Şüphesiz ki toplumda yaşayan herkesi çok yakından ilgilendiren böyle bir konunun sadece siyasi platformlarda değil tüm kamuoyunda, sivil toplum örgütlerinde tartışılması doğal, hatta doğal olmasının ötesinde gerekli. Çünkü ortak akla ancak sağlıklı tartışmalarla ulaşılabilir.

 

Ancak, gerekliliğine rağmen sosyal güvenlik reformu ile ilgili tartışmaların biraz bu noktadan uzaklaştığını görüyoruz. Bize göre tartışmalar iki tehlikeyi  bünyesinde barındırıyor. Bunlardan biri bilgi kirliliği. Kanunun TBMM’de kabulünün üzerinden neredeyse iki yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen, tartışmalarda ifade edilen görüşler ve verilen bilgiler zaman zaman eksik ya da yanlış olabiliyor. Kanuna ulaşamayan ve ulaşsa bile hükümlerini anlama gücüne sahip bulunmayan insanlar için bu durum yanlış bilgilendirmelere ve bunun sonucunda yanlış kanaatlere sebep olabiliyor. Üç yıldır konuşulan bu konu ile ilgili olarak sıradan insanlara düzenlemelerin getirdiklerinin neler olduğu sorulsa, herhalde alınacak cevap şu cümleden ibaret olurdu. ‘’ emeklilik yaşı 65’e , prim ödeme gün sayısı da 9000 güne çıkarılıyor ‘’. Oysa, tartışmalardan kala kala insanların hafızalarında kalan bu bilgiler, aşağıda ayrıntılı biçimde açıklayacağımız gibi,  yanlış bilgiler. 

 

Bu tartışmaların kamuoyunda yaratabileceği ikinci muhtemel tehlike de düzenlemelerin gerekliliği konusunda kamuoyunda şüpheler uyandırabilecek olması. Çünkü, Kanuna muhalif olanlar, düzenlemelerin sosyal devlet ilkesine aykırı olduğu, sosyal güvenlik sisteminin açıklarının kapatılması amacına dayalı olduğu gibi gerekçelerle yapılan düzenlemelere toptan karşı çıkıyorlar. Böyle toptancı bir yaklaşım da, bu fikre sahip olanlarca açık biçimde ifade edilmese de, ister istemez onları dinleyen insanların kafalarında, getirilmek istenilen yeni sistemin mevcut sistemden daha kötü olacağı gibi bir kanaat oluşmasına sebep oluyor.

 

Oysa, durum hiç te öyle değil. Mevcut sistem, Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın % 4’üne yakın oranda   finansman açıkları veren bir sistem. Mevcut sistem, sıradan sigortalılar ödediklerini bile alamazken sistemle ilgili düzenleme yapma gücü olanların ödediklerinin dört katını alabildikleri, norm ve standart birliği olmayan, aktüeryal dengeleri iyice bozulmuş bir sistem. Mevcut sistem, vergi gelirlerinin % 20’si ile desteklenerek ayakta kalabilen bir sistem ( 2007 yılında bütçeden sisteme aktarılan kaynaklar toplamı 25 Milyar YTL). Mevcut sistem, sunduğu hizmetlerden kimsenin memnun olmadığı bir sistem. Yazdıklarımızın daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim : Mevcut sistemde, otuz yıllık çalışma hayatı boyunca adına tavan kazanç tutarından prim ödenen ( ki bu primin aylık tutarı bugünün değerleri ile 1.325 YTL’dir) bir özel sektör çalışanı emekli olduğunda 900 YTL emekli aylığına hak kazanırken, yine aynı süre çalışmış ve bu sürenin sadece birkaç ayında genel müdürlük, müsteşarlık gibi üst görevlerde bulunmuş, adına ödenen aylık prim tutarı üst görevlerde iken bile 500-550 YTL’yi geçmemiş bir kamu görevlisinin emekli aylığı 3.000 YTL’yi aşıyor.

 

Toptan karşı çıkılan yeni sistem ise, norm ve standart birliği bulunan, nimet-külfet dengesi üzerine oturtulmuş,  sürdürülebilir bir finansman yapısına sahip, adil, eşitlikçi, bugünkünden farklı olarak çalışma yerine ünvanına bakılmaksızın tüm sigortalıların tek çatı altında toplandığı ve hak ve mükellefiyetlerinin eşitlendiği bir sistem. Yeni sistemde, sigortalılar, çalışma yerlerine ve ünvanlarına bakılmaksızın,  sisteme ne kadar fazla ve ne kadar uzun süre prim ödemişlerse o kadar fazla emekli aylığı almaya hak kazanacaklar.

 

Yine, yeni düzenlemelerle, özel sektör çalışanları ücretlerinin tamamı üzerinden prim öderken, kamu çalışanlarının ücretlerinin sadece küçük bir bölümü üzerinden prim ödemeleri uygulamasına son verilecek. Nerede çalışırsa çalışsız tüm sigortalılar, bundan sonra gelirlerinin tamamı üzerinden sisteme prim ödeyecekler. Bunun bir sonucu olarak ta, yukarıda verdiğimiz örneklere yeni sistemde rastlanmayacak.     

 

Ancak, 5510 sayılı Kanunla, sistemin sağlam bir finansman yapısına kavuşturulması amacına yönelik olarak, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa sigortalı olanların emekli aylıklarının hesaplanması sırasında, ortalama aylık kazancın hesabında kullanılan parametrelerde değişiklik yapılıyor ve aylık bağlama oranı her yıl için % 2’ye düşürülüyor. Emekli aylığına hak kazanabilmek için  gerekli olan asgari prim ödeme gün sayısı 2028 yılına kadar kademeli olarak artırılırken, emeklilik yaş sınırları da 2036 yılından itibaren yine kademeli olarak yükseltiliyor. Halen, SSK ve Bağ-Kur sigortalıları için bulunmayan, Emekli Sandığı’na bağlı sigortalılar için de % 100 olan emekli aylığının üst sınırı, tüm sigortalılar için % 90 olarak yeniden belirleniyor. Yine bu bağlamda, SSK ve Bağ-Kur sigortalıları için ölüm aylığı bağlanmasında aranan  ‘’ 5 yıllık sigortalı olma ve 900 gün prim ödeme ‘’ koşulu, ‘’ 10 yıllık sigortalı olma ve 1800 gün prim ödeme ‘’ şeklinde değiştiriliyor. 

   

5510 sayılı Kanunla, sistemin finansman dengelerini ve sürdürülebilirliğini sağlamaya yönelik olsa da, çalışanların aleyhine sonuçlar verecek yukarıdaki bazı düzenlemelerin yanı sıra yeni sosyal haklar da getiriliyor. Örneğin, ilk kez, kendi nam ve hesabına çalışanlar, son bir yıl içinde en az 90 gün prim ödemiş olmak koşuluyla, iş kazası ve meslek hastalıklarında, yatarak tedavilerde günlük kazançlarının yarısı kadar, ayakta tedavilerde ise günlük kazançlarının 1/3’ü kadar geçici iş göremezlik ödeneğinden yararlanabilecekler. Ayrıca, yine kendi nam ve hesabına çalışanlara ilk defa, her çocuk için bir defaya mahsus olmak üzere asgari ücretin 1/3 ‘ü kadar emzirme yardımı ödenecek. Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan gelir veya aylık almakta iken evlenen eşler (erkek veya kadın) ile kız çocuklarına, düzenleme ile birlikte ilk kez (12) aylıkları tutarında evlenme yardımı ödenmesine başlanacak.

 

Bugün SSK’lı ve Bağ-Kur’lu sigortalının ölümü halinde eşi ve çocuklarına sırasıyla 243 YTL ve 235 YTL olarak ödenen cenaze yardımının tutarı da, asgari ücretin brüt tutarına ( 608 YTL) yükseltiliyor. 

 

Öte yandan, yine ilk kez, isteğe bağlı sigortalılık kapsamına sağlık sigortası da alınıyor. İsteğe bağlı sigortalı olma koşullarını taşıyanlar, prime esas kazançların alt ve üst sınırları arasında olmak kaydıyla kendilerinin belirleyecekleri kazanç tutarı üzerinden % 32 oranında ödeyecekleri primle, hem emekli aylığı almaya  hak kazanacaklar ve hem de daha önce olmadığı şekilde Genel Sağlık Sigortası kapsamında sağlık yardımlarından yararlanabilecekler. 

 

Biz bu yazımızda, sosyal güvenlik reformu ile ilgili tartışmalardan aklımızda kalan doğru bildiğimiz bazı yanlışların neler olduğunu  ifade etmeye çalışacağız.

 

1) Biz, her şeyin bir karşılığının olduğunu, almadan vermenin ancak Allah’a mahsus olduğunu çok iyi bilen bir toplum olmamıza rağmen, konu Devletin sağladığı olanaklar olunca bu bildiğimizi de kolayca unutabiliyoruz. Devletimizin temel kuruluş ilkelerinden biri olan ‘’ sosyal devlet ‘’ ilkesini de, sosyal güvenlik ihtiyacının Devlet tarafından sınırsız, koşulsuz ve karşılıksız karşılandığı bir sistem olarak tanımlamak pek işimize geliyor. Anayasamızın sosyal güvenlik ile ilgili hükümlerini, Devletin kişilerin sosyal güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacağı biçiminde yorumluyoruz.

 

Oysa, Anayasamızın 60 ve 61 inci maddelerinde, Devletin, vatandaşlarının sosyal güvenlik ihtiyacını koşulsuz, karşılıksız ve sınırsız biçimde karşılamasından değil bu ihtiyacın karşılanması için gerekli tedbirlerin alınmasından ve teşkilatın kurulmasından söz ediliyor ve harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazilerin, sakatların,  yaşlıların ve korunmaya muhtaç çocukların Devletin özel olarak koruması altında bulunduğu hükme bağlanıyor.

Tüm Dünyada bu ihtiyaçlar karşılığa dayalı olan ve olmayan iki ayrı sistemle karşılanıyor. Ülkemizde de bu ihtiyaçların karşılığa dayalı olmadan karşılanması bu güne kadar gönüllü dernek ve vakıflar, Devletin yönetimindeki, gelirleri kanunla belirlenen  Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Fonu tarafından sağlanıyor. Bundan sonra da bu amaçla hazırlanan ve Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin hemen ardından TBMM’ye sunulacak olan Primsiz Ödemeler Kanunu Tasarısı ile yapılacak düzenlemeler doğrultusunda karşılanacak. Karşılığa dayalı sistemlerde ise, sağlanacak yardımların belirlenmesinde tek bir ölçü kullanılıyor, ödenen primin tutar ve ödeme süresi. Daha açık bir ifade ile, kişinin sistemden sağlayacağı yardımlar, ödediği primlerin tutarı ve ödeme süresi ile doğru orantılı. Sigortalı sisteme ne kadar fazla prim öderse ve ne kadar uzun süre prim öderse o kadar fazla yardım alıyor. İşte şimdi, ülkemizde de sosyal güvenlik reformu ile yapılmak istenilen şey bu. 

 

Bugün, ödediğimiz primin tutarına veya ne kadar düzenli ödediğimize bakmadan, emekli aylıklarının yetersiz, sağlık hizmetlerinin kötü olduğunu söyleyebiliyoruz. Oysa, bu ihtiyacın karşılanmasının, gelişmiş ülkelerin bile altından kalkamadıkları çok ağır bir maliyeti var ve bu maliyetin birileri tarafından karşılanması gerekiyor. Biz, bu maliyetin varlığını kabul ediyoruz ama maliyetin karşılanmasına gelince sessiz kalıyoruz veya itiraz ediyoruz.

 

Tabi, bu arada, ülkemizi yönetenlerce sisteme dışarıdan yapılan müdahalelerle, bazı sigortalılar için karşılığı ödenmemiş yardımların sağlanmış olmasını da belirtmeden geçmemek gerekiyor. 

 

İşte bu ve benzeri sebeplerledir ki, sosyal güvenlik sistemimiz uzunca bir süredir çok ağır kaynak sıkıntısı içinde bulunuyor ve bu sıkıntının aşılabilmesi için her yıl vergi gelirlerinin neredeyse % 20’si sistemin açıklarının finansmanına ayrılıyor. 1994-2007 yılları arasında sosyal güvenlik sisteminin açıklarının finansmanı için bütçeden ayrılan kaynakların, faizi dahil, toplam tutarı 850 Milyar YTL’yi buluyor. Oysa, sistemin bu finansman ihtiyacı olmasa, kamunun gelire olan ihtiyacı bu ölçüde azalacak ve biz Dünyanın en pahalı benzinini kullanan insanlar olmaktan kurtulacağız.

 

Böyle bir durumda, aslında çok önce yapılması gereken ancak siyasi mülahazalarla sürekli ertelenen düzenlemelerin bugün yapılıyor olmasına tepkileri de anlamamak mümkün değil. Sonuçta bu düzenlemeler, sistemi sürdürülebilir, adil, eşitlikçi bir yapıya kavuştururken, prime esas kazancın tanımından, emekli aylığının bağlanmasına esas ortalama gelirin hesaplanmasına ; emekli aylığı bağlama oranından bağlanan emekli aylığının artış oranına kadar pek çok alanda önemli değişiklikler ortaya çıkaracak. Sistemin artık kangren haline gelmiş problemlerinin, toplumda hiç kimseyi mağdur etmeden çözülmesini beklemek de herhalde pek mümkün değildir.

 

Özetle, sosyal güvenlik alanında yapılan düzenlemelere karşı tepkiler, genel olarak bu düzenlemelerin gerekli olduğu konusunda kuşkuya sebep olmamalıdır. Düzenlemelere yapılan itirazların haklı olduğu noktalar şüphesiz ki vardır. Bu noktalar yeniden gözden geçirilebilir, değiştirilebilir ama bu sistemin ağır problemlerinin çözümü için gerekli radikal adımların atılmasına engel olmamalıdır. Düzenlemeler, sistemi adil ve eşitlikçi, nimet külfet dengesi üzerine yeniden inşa ederken, bu denge gözetilmeden bu güne kadar sağlanan yardımlardan faydalananların buna itiraz etmeleri kendileri açısından son derece rasyoneldir ama bu itirazlardan yola çıkarak düzenlemelerin gerekliliği konusunda en ufak bir tereddüte düşülmemelidir.

 

2)  Doğru bildiğimiz yanlışlardan bir diğeri de emekli aylığına hak kazanılabilmesi için aranacak asgari prim ödeme gün sayısı ile ilgili. Kanunun kabulünden bu yana neredeyse iki yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hala, gazete ve televizyon haberlerinde, konuyla ilgili tartışmalarda asgari prim ödeme gün sayısının 9000 ‘ e çıkarıldığına ilişkin ifadeler kullanılıyor. Bu doğru bir ifade değil. Asgari prim ödeme gün sayısı, ancak 2028 yılından itibaren ilk defa sigortalı olacaklar için aranacak bir asgari süre. Halen 7000 olan asgari prim ödeme gün sayısı da, 2008-2028 yılları arasında her yıl 100 gün artacak. Örneğin, 2010 yılında ilk defa sigortalı olacak birinin emekli aylığına hak kazanabilmek için prim ödemesi gereken asgari gün sayısı 7300 olacak.

 

5510 sayılı Kanunun yürürlüğe gireceği tarihten önce bir gün bile olsa sigortalı olmuş olanlar, asgari prim ödeme gün sayısı ile ilgili bu yeni düzenlemeden hiçbir şekilde etkilenmeyecekler. Örneğin, 1998 yılında bir ay süreyle sigortalı bir işte çalışmış birinin prim ödemesi gereken asgari gün sayısı 5000, 2001 yılında sadece on gün sigortalı bir işte çalışmış birinin prim ödemesi gereken asgari gün sayısı da 7000 olacak. 

 

Kanunla ayrıca, belirlenen yaş haddine üç yıl eklenmek ( her halukarda 65 yaşını geçmemek üzere ) suretiyle 5400 gün prim ödemiş sigortalılara da emekli aylığı bağlanabilmesi mümkün kılınıyor. Şüphesiz ki bu durumdaki bir sigortalıya bağlanacak aylığın oranı, Kanunla belirlenen asgari prim gün sayısına ulaşmış bir sigortalıya bağlanacak aylığın oranında daha düşük olacak.

 

3)  Konuyla ilgili olarak doğru bildiğimiz bir başka yanlış da, emeklilik yaşı ile ilgili. Konuyla ilgili haberlerde, sık sık emeklilik yaşının 65’e çıkarıldığından söz ediliyor ancak bunun emeklilik hakkını ancak 2048 yılından itibaren kazanacaklar için uygulanacağı belirtilmiyor. Doğrusu şu ki, emeklilik yaşı ile ilgili olarak 5510 sayılı Kanunla yapılan düzenleme, halen çalışmakta olan ve Kanun yürürlüğe girdikten sonra ilk defa sigortalı olacak olanlardan 2035 yılı sonuna kadar asgari prim ödeme koşulunu sağlayarak emekli aylığına hak kazanacakları etkileyecek bir düzenleme değil. Daha açık ifadesi ile, (65) yaş sınırı, asgari prim ödeme gün sayısı  koşulunu 2048 yılı ve sonrasında sağlayarak emekliliğe hak kazanacak çalışanlar için aranacak. Bu yıllarda ortalama ömrün 80’in üzerine çaıkacak olması dikkate alındığında, bu sınırın hiç te yüksek bir sınır olmadığı anlaşılabilir. Yani, gerek Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sigortalı olanlardan ve gerekse bu tarihten sonra ilk defa sigortalı olacaklardan, asgari prim ödeme gün sayısını 2035 yılı sonuna kadar doldurarak emekli aylığı almaya hak kazanacaklar için emeklilik yaşı kadın ise 58, erkek ise 60 olacak.

 

Bilindiği gibi 1999 yılında kabul edilen 4447 sayılı Kanunla emekli aylığına hak kazanabilmek için ilk defa yaş sınırı getirilmiş, bu bağlamda, düzenlemenin yapıldığı tarihten sonra ilk defa sigortalı olacakların emekli aylığına hak kazanabilmeleri için erkekse 60, kadınsa 58 yaşını doldurmaları gerektiği hükme bağlanmıştı. Kanunkoyucu, düzenlemenin yapıldığı tarihten önce ilk defa sigortalı olanlar için de,  o tarihe kadar geçen prim ödenmiş çalışma sürelerine bağlı olarak kademeli yaş sınırları belirlemişti.     

 

5510 sayılı Kanunla şimdi bu yaş sınırları, 2036 yılından itibaren geçerli olmak üzere yeniden belirleniyor. Daha açık bir ifade ile, emekli aylığına hak kazanabilmek için aranan ve halen kadınlar için 58 erkekler için 60 olan yaş sınırının, 2036 yılından itibaren her iki yılda bir birer yaş artırılmak suretiyle, 2048 yılından itibaren erkek ve kadınlar için 65 olarak aranması hüküm altına alınıyor.

 

4) Doğru bildiğimiz bir başka yanlış da, halen emeklilik hakkı kazanmış veya emekli aylığı almakta olanların emekli aylıklarının yeni düzenleme ile düşürüleceği şeklindeki görüşler.

 

5510 sayılı Kanun, esasen, yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa sigortalı olacaklara emekli aylığı bağlanması ile ilgili koşulları düzenliyor. Yani, bu durumda bulunan sigortalıların emekli aylıklarının hesaplanmasında dikkate alınacak ortalama aylık kazancın hesaplanması,  bu kazanca uygulanacak aylık bağlama oranı bu Kanunla düzenleniyor.

 

Kanunun yürürlüğe gireceği tarih itibarıyla (Haziran 2008 ayı başı) emekli aylığı almakta olanların aylıklarının yeni Kanuna göre yeniden hesaplanması söz konusu olmayacak. Aynı tarih itibarıyla emekli olmaya hak kazanmış olsa da halen çalışmakta olan sigortalıların yeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki çalışma süreleri için yeni Kanun hükümleri, önceki süreleri için ise mevcut hükümler uygulanacak. Ancak, Kanunun yürürlüğe gireceği tarih itibarıyla emekliliğe hak kazanmış sigortalıların emekli aylıklarının her yıl ya da her altı ayda bir artırılması, yeni Kanun hükümlerine göre yapılacak. 

 

5)  Konuyla ilgili olarak doğru bildiğimiz bir başka yanlış da, cenaze ve emzirme yardımlarının tutarlarının düşürüldüğü ile ilgilidir. Halen SSK’lı sigortalılarda 243 YTL, Bağ-Kur’lu sigortalılarda 235 YTL ve Emekli Sandığına tabi sigortalılarda 918 YTL olan cenaze yardımı, yeni düzenleme ile tüm sigortalılar için 608 YTL olarak yeniden belirlenmektedir. 5510 sayılı Kanunun henüz yürürlüğe girmemiş bulunan ilk şeklinde ( 37 nci madde) , asgari ücretin üç katı tutarında cenaze yardımı öngörülmüş ancak bu tutar tasarı ile asgari ücretin bir katı olarak yeniden belirlenmiştir. Kanunun yürürlüğe girmeyen ilk şeklinde belirlenen tutar dikkate alınarak, cenaze yardımının tutarının düşürüldüğünü iddia etmenin doğru olmadığını, karşılaştırmanın mevcut tutarlarla yapılması gerektiğini  düşünüyoruz.

 

Bu kapsamda doğru bilinen bir başka yanlış da, emzirme yardımı ile ilgilidir. Halen, SSK’lı sigortalılara, doğum sebebiyle, bir defaya mahsus olmak üzere 50 YTL, Emekli Sandığı’na bağlı sigortalılara da yine bir defaya mahsus olmak üzere 123 YTL emzirme/doğum yardımı ödenmektedir. Bağ-Kur sigortalılarına ise böyle bir yardım yapılmamaktadır. Yeni düzenleme ile bu yardımın tutarı tüm sigortalılar için ( Bağ-Kur’lular da dahil) yine bir defaya mahsus ödenmek üzere 203 YTL’ye çıkarılmaktadır. Cenaze yardımında olduğu gibi, emzirme yardımında da 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmeyen ilk şeklinde, doğumdan itibaren altı ay süreyle asgari ücretin 1/3 ‘ü tutarında emzirme yardımı öngörülmüş olmasından hareketle yardımın tutarının düşürüldüğü iddia edilmektedir. Kanunun yürürlüğe girmeyen ilk şeklinde belirlenen tutar dikkate alınarak, emzirme yardımının tutarının düşürüldüğünü iddia etmenin doğru olmadığını, karşılaştırmanın mevcut tutarlarla yapılması gerektiğini  düşünüyoruz.

 

 

6) Bu yazımızda vurgulamak istediğimiz bir başka önemli nokta da, genel sağlık sigortası uygulaması ile ilgili. Bilindiği gibi, 5510 sayılı Kanunla, emeklilik ve sağlık sigortaları birbirinden ayrılıyor ve ülkemizde ilk kez Genel Sağlık Sigortası uygulamasına geçiliyor. Ebeveynlerinin çalışıp çalışmadığına bakılmaksızın (18) yaşına kadar olan tüm vatandaşlar ile fert başına düşen geliri brüt aylık asgari ücretin 1/3’ünden az olan ( bugün için 202 YTL) ailelerin sağlık sigortası primleri Devlet tarafından ödenecek. Bu, toplam geliri 1.414 YTL’den az olan yedi kişilik bir ailenin prim ödemeden Genel Sağlık Sigortasından yararlanabileceği anlamına geliyor. Ailede çocuk sayısı arttıkça, sınır olarak belirlenen gelirin tutarı da artacak. Fert başına gelirin bu sınırı aştığı durumlarda da gelirin düzeyine bağlı olarak kişilerce Genel Sağlık Sigortası primi ödenecek.

 

Genel Sağlık Sigortası uygulaması ile ülkede yaşayan herkes, çalışıp çalışmadığına, geliri olup olmadığına  bakılmaksızın genel sağlık sigortası kapsamına alınacak. Bu ilk bakışta, kulağa çok hoş gelse de, ülkemizdeki sosyal ve ekonomik koşullar sebebiyle, uygulamanın finansmanında ciddi sorunlarla karşılaşılabileceğini düşünüyoruz. Genel Sağlık Sigortasının, ancak, ekonomik gelişmesini büyük ölçüde tamamlamış, işsizlik gibi sosyal sorunları asgari düzeyde, geliri yeterli ülkelerde sağlıklı biçimde uygulanabileceğini, oldukça yüksek maliyetlerle sunulabilen sağlık hizmetlerinin, ülkemiz gibi, kaynakları yetersiz, işsizliğin ve kayıtdışılığın had safhada olduğu ülkelerde karşılıksız veya yeterli karşılığı alınmadan sunulmasının olanaksız olduğunu düşünüyoruz.

 

Not  : Derginin tamamlanmasından sonra konunun tarafları arasında yapılan görüşmelerde fiili hizmet zammı uygulamasının kapsamının genişletilmesi, emekli

 

aylığı bağlanmasına esas ortalama aylık kazancın güncellenmesi ve emeklilik yaşının 2036 yılından itibaren kademeli olarak erkek ve kadınlar için 65’e

 

çıkarılması konularında bir uzlaşma sağlanamadı. Ancak, emekli aylığı bağlanmasının koşullarından biri olan ve 2008 yılından itibaren kademeli olarak 9000

 

güne çıkarılması öngörülen ‘’ asgari prim ödeme gün sayısında ‘’, emekli aylığı bağlama oranında ve 18-45 yaş grubunda bulunanların diş tedavi g,iderlerinin

 

Genel Sağlık Sigortasınca karşılanması konularında taraflar mutabık kaldı.

 

Buna göre Kanunun yürürlüğe gireceği tarihten sonra ilk defa sigortalı olacaklar, emekli