EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar Banner Maker
Fellini yaşlanmayı şöyle anlatır: - Sofrayaoturdum,masadakiengençinsanbendim.Aynısofrayayineoturdum.Masadakienyaşlıinsanbendim.
Cumhuriyet'te
dış politika yazmaya başladığımda 22 yaşındaydım. Gazetenin 3'üncü
sayfasındaki köşe komşum Burhan Felek de 75 yaşındaydı.
Akşamüstleri oturup sohbet eder ve genellikle Burhan Felek'in anlattıklarını dinlerdik.
Mesela 1912 yılının 23 Ocak günü Hukuk Fakültesi öğrencisiyken, "Bab-ıAliBaskını" na nasıl tanık olduğunu anlatırdı.
Bugünkü
İstanbul Vilayet binası olan o zamanki Bab-ı Ali'nin karşısında, Balkan
Savaşı yenilgisini öğrenci arkadaşları ile protesto ediyorlarmış.
Burhan Felek de bir taşın üzerine çıkmış, ateşli bir konuşma yapıyormuş.
O
sırada beyaz bir ata binmiş Enver Paşa, arkasında İttihat Terakki'nin
taraftarları ile gelmiş. Bakanlar Kurulu'nun toplantı halinde bulunduğu
binaya girmişler. Bir tetikçi Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı vurmuş.
Sadrazam Kamil Paşa'yı da istifaya zorlamışlar.
Sıkıştırılmıştarih
Burhan Felek bir öğrenci olarak yaşadığı sürecin nerelere dayandığını anlatırdı. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, "TekParti"den çok partili demokrasiye, seçimlere, darbelere uzanan ve sıkıştırılarak yaşanmış bir tarihin öyküsüydü bu.
Şimdi düşünüyorum.
Burhan Felek'in yaşadıklarını ben de yaşadım.
Sıkıştırılmış tarihi ben de yaşarken, "gelişmemişlik" adı verilen kısır döngüye sıkıştırıldığımı hissederek geçirdim yıllarımı.
Felek
öğrenci kimliğinde tanık olduğu Bab-ı Ali baskınını 1964'te anlatırken,
50 yıl öncesinin bir anısını bize aktarıyordu. Bu bir Osmanlı tarzı
darbeydi.
Ben de bundan 48 yıl önceki Nisan'da aynı yerde, yani Vilayet binasının karşısında, Hukuk Fakültesi'ndeki arkadaşlarımla "Menderesistifa " diye bağırıyor ve Cumhuriyet tarzı ilk darbe olan 27 Mayıs'ın fitilini ateşliyordum.
Burhan
Felek'ten bana ve benden sonra da daha genç kuşaklara aktarılacak bu
birbirinin tekrarı olan yorucu ve bıktırıcı serüvenler, "Buddenbrooks" benzeri bir romanın bölümlerini oluştursalar, bir Hanseatik ailenin çöküşü diye okur geçersiniz.
Senaryoyuyazanlar
Ama sonuçta bu bizim hayatımız.
Şimdi 22 yaşında olan genç gazeteciler, acaba 50 yıl sonra bugünü nasıl anlatacaklar genç meslektaşlarına?
23 Ocak 1912'de "İttihatçılar" vardı. 27 Mayıs 1960'ta "GençSubaylar" vardı.
2008'de yeniden içine düşürüldüğümüz istikrarsızlık ortamının senaristleri ve aktörleri kimler?
Bugünün gençleri de acaba 50 yıl sonra "Ergenekon" cuları veya "TürkGladiosu" nun devlet ve siyaset içindeki uzantılarını mı anlatacaklar yeni kuşak meslektaşlarına?
Acaba bu döneme özgü darbe tarzları anlatılırken, "post-modern","dejure","medyatik","para-psikolojik" benzeri tanımlamalar mı yapılacak?
Böyle cevabını tam bilemediğiniz sorular karşınıza çıkınca, en kolay yol şiirlere sığınmaktır.
Örneğin Cahit Sıtkı Tarancı'ya sığınırsınız. Derdiniz "Nedenyaşlanıyorum" ise, "35 Yaş"tan dizeleri tekrarlarsınız kendi kendinize:
Şiirler "Gökyüzününbaşkarengidevarmış! Geçfarkettimtaşınsertolduğunu. Suinsanıboğar,ateşyakarmış! Herdoğangününbirdertolduğunu, İnsanbuyaşagelinceanlarmış."
Eğer cevabını aradığınız soru "Nedenkendikaderimizikendimizçizemiyoruz" ise, yine Cahit Sıtkı'ya sarılır ve tekrarlarsınız: "Nedoğangünehükmümgeçer, Nehaldenanlayanbulunur; Ahaklımdanölümümgeçer; Sonrabukuş,bubahçe,bunur. VegönülTanrısınaderki: Pervamyokverdiğinelemden Hermihnetkabulüm,yeterki Güneksilmesinpenceremden!"
AK Parti hakkındaki kapatma davası
ÖN SAVUNMA ANAYASA MAHKEMESİ'NDE
ANKARA - AK Parti yetkilileri, parti hakkındaki kapatma davasında ön savunmayı Anayasa Mahkemesi'ne sundu.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile AK Parti
Grup Başkan Vekilleri Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ, partinin 6
klasörden oluşan ön savunmasını saat 18.20 civarında Anayasa
Mahkemesi'ne verdi.
AK Parti hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi, tensip
tutanağı ile birlikte iddianameyi 2 Nisanda AK Parti'ye göndermişti. AK
Parti'nin, tebliğden itibaren 1 ay içinde ön savunmasını vermesi
gerekiyordu. Buna göre ön savunma süresi 2 Mayıs Cuma günü sona
erecekti.
Ön savunmanın verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
Abdurrahman Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek. Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AK Parti'ye
gönderilecek, AK Parti de esas hakkındaki savunmasını yapacak.
Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, AK Parti
yetkilileri de sözlü savunma yapacak. Bütün bu aşamalarda istenebilecek
ek süre taleplerini de Anayasa Mahkemesi değerlendirecek.
Bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak
raportör, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Bu işlemler sürerken,
gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AK Parti ek
delil veya yazılı ek savunma verebilecek.
Raporun, Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından,
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek.
Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan
görüşmeye başlayacaklar.
AK Parti hakkındaki kapatma davasını, 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak.
''BUNDAN SONRASI MAHKEMENİN İŞİ''
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, AK Parti
hakkındaki kapatma davasına ilişkin ön savunmanın 98 sayfadan
oluştuğunu belirterek, ''Ayrıca 3 klasör de eki var. Bunlardan ikişer
suretini Genel Sekreterliğe teslim ettik. Bundan sonrası Anayasa
Mahkemesinin işi'' dedi.
"TAKSİM ISRARINDA İYİ NİYET GÖRMÜYORUZ"
ANKARA
- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs'ın kutlanmasını ve işçi
bayramına dönüştürülmesini hiçbir zaman yanlış bulmadıklarını
belirterek, ''Yeri konusunda, bu işe yaklaşımımız farklı olmuştur''
dedi.
Erdoğan, Litvanya Başbakanı Gediminas Kirkilas ile ikili ve
heyetler arası görüşmelerin ardından ortak açıklamalarda bulundular ve
soruları yanıtladılar.
Sendikaların, 1 Mayıs'ı, Taksim'de kutlamalarına ilişkin bir soru
üzerine Erdoğan, "İstanbul'da, gidilir Taksim'de çelenk konulur ondan
sonra Vatan Caddesi'nde veyahut da statlarda eğlenceler yapılır. Ama
ısrarla, böyle bir şeyin arzu edilmesinin arkasında biz iyi niyet
görmüyoruz. Bu konuda da üstelik bütün istihbari bilgileri, legal
örgütlere, sendikalarımıza verilmiştir'' diye konuştu.
Daha önceden belirlenen miting alanları olduğunu belirten Başbakan
Erdoğan, 1 Mayıs'ın bu alanlarda kutlanmasını önererek, şöyle devam
etti:
''Buyurun oralarda yapın. Niye oralarda yapmıyorsunuz? Günlük yaşamı
niçin olumsuz etkilemenin gayreti içindesiniz? 'Efendim diyorlar biz
kontrol altına alırız'. Alamazsınız. Hiçbir zaman kitle psikolojisi
buna müsaade etmez, kitlesel eylemler buna müsaade etmez. Olay, orada
bir provokatif yaklaşıma bağlıdır. Bir provokatif yaklaşım olduğu zaman
bütün o alan karışır. Bizim de bu noktada can güvenliği, mal güvenliği,
devlet olarak burada sorumluluğumuz var, mesuliyetimiz var. Yapılıyorsa
bu, bundan dolayı yapılıyor. Yoksa biz işçi kardeşlerimizin en doğal
hakları olan bu tür bir kutlamayı kabul etmemek gibi bir yaklaşımın
içinde değiliz."
TAKSİM'DE KUTLAMAYA İZİN YOK
ANKARA
- İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Taksim Meydanı'nın 1977 yılından bu
yana toplantı ve gösteri yürüyüşleri için tahsis edilmediğini
belirterek, "Bunun haklı gerekçeleri vardır, bunun anlaşılması lazım.
Taksim Meydanı giriş çıkışı çok olan bir meydandır, denetlenmesi zor
bir alandır" dedi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik, Başbakanlık Yeni Bina'da 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin
basın toplantısı düzenledi.
Atalay, Taksim'in İstanbul'daki belli bölgelere trafik akışının adeta
merkezi olduğunu ifade ederek, "Vatandaşımızın günlük hayatını çok
etkiler, çok özel bir bölgedir" diye konuştu.
Bakan Çelik de 1 Mayıs'ı kamplaşmalarla, ölümlerle anılsın
istemediklerini, demokrasi kültürünün zirveye çıktığı bir gün olarak
hafızalarda yer etmesini istediklerini belirterek, "Ancak bu bakış 1
Mayıs'a 70 milyonun katılımını sağlar. Yeni açılımları da beraberinde
getirebilir. Hükümet olarak önceliğimiz nerede kutlanacağından ziyade,
1 Mayıs ile ilgili olumsuz imajı silmek ve ortadan kaldırmaktır. Tüm
sivil toplum kuruluşlarının ve emekçilerinin bu konuda aynı duyarlılığı
göstereceğine inanıyoruz" dedi.
"Olası hukuk dışı eylemlere, provokasyonlara ve yönlendirmelere
emekçilerin rağbet etmeyeceğine inandıklarını" belirten Çelik, yarınki
kutlamaların gelecek yıllardaki kutlamalara örnek teşkil etmesini
diledi.
''TEK KOLDAN YÜRÜYECEĞİZ''
ANKARA - Türk-İş
Genel Sekreteri Mustafa Türkel, İstanbul'da 1 Mayıs kutlamalarını
Taksim'de gerçekleştirmek istediklerini yineleyerek, ''Şişli'de
toplanıp, 3 örgüt olarak hiçbir bayrak ve flama açmadan, sadece 1 Mayıs
flamaları açarak, tek slogan ve tek bayrak yürüyüşümüzü yapmak
istiyoruz. Artık bundan vazgeçmeyiz'' dedi.
Türkel, DİSK Genel
Sekreteri Tayfun Görgün ve KESK Genel Sekreteri Abdurrahman Daşdemir
ile Türk-İş 1. Bölge Temsilciliğinde basın toplantısı düzenleyerek,
İstanbul'da yarın gerçekleştirilecek 1 Mayıs kutlamaları hakkındaki son
değerlendirmelerini açıkladı.
Mustafa Türkel, bu sabah düzenledikleri basın toplantısında, Taksim'e 3
koldan 3 örgüt olarak yürüyüş yapacaklarını ifade ettiklerini
anımsatarak, ''ancak yaşanan birkaç saat içinde Taksim'de alınan
önemlerle adeta bir açık hapishane yaratıldığını'' savundu.
Türkel, ''Biz, 3 koldan yürüyüş kararımızı gözden geçirmek suretiyle
tek kola indiriyoruz. Şişli'de toplanıp, 3 örgüt olarak hiçbir bayrak
ve flama açmadan, sadece 1 Mayıs flamaları açarak, tek slogan ve tek
bayrak yürüyüşümüzü yapmak istiyoruz. Artık bundan vazgeçmeyiz'' dedi.
SENDİKA YÖNETİCİLERİ HAKKINDA SORUŞTURMA
İSTANBUL
- Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak için
çağrı yapan TÜRK-İŞ, DİSK VE KESK yöneticileri hakkında soruşturma
başlattı.
Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcısı Ercan Cengiz tarafından yapılan yazılı açıklamada, şöyle denildi:
''Yetkili mercilerce yasaklanmış olmasına rağmen; 1 Mayıs'ı Taksim'de
kutlama çağrısı yaparak halkı kanuna aykırı toplantı ve gösteri
yürüyüşüne kışkırtan TÜRK-İŞ, DİSK VE KESK yöneticileri hakkında
başsavcılığımızca 2911 sayılı yasanın 27. ve 34. maddeleri uyarınca
soruşturma başlatılmıştır.''
İstanbul'da 1 Mayıs önlemleri... 66 OKUL YARIN TATİL
İSTANBUL
- İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs önlemleri kapsamında Beyoğlu,
Şişli ve Kağıthane ilçelerinde toplam 66 ilköğretim okulunun yarın
tatil edildiğini bildirdi.
Vali Güler, 1 Mayıs önlemlerine ilişkin
İstanbul Valiliği'nde yaptığı basın açıklamasında, yarın İstanbul'da
yapılacak 1 Mayıs kutlamaları kapsamında gerekli önlemlerin alındığını
belirterek, ''Önlemler kapsamında Beyoğlu'nda 41, Şişli'de 19,
Kağıthane ilçesinde de 6 olmak üzere toplam 66 ilköğretim okulu tatil
edilmiştir'' dedi.
ANKARA
- Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Durmuş Yılmaz, 2008
yılı sonunda enflasyonun yaklaşık yüzde 9,3 düzeyinde gerçekleşeceğinin
tahmin edildiğini açıkladı.
Yılmaz, Merkez Bankası tarafından hazırlanan ''Enflasyon Raporu''nu
açıkladığı basın toplantısında, enflasyonun yüzde 70 olasılıkla 2009
yılı sonunda, orta noktası yüzde 6,7 olmak üzere, yüzde 4,9 ile 8,5
arasında gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini bildirdi.
Yılmaz, gıda fiyat enflasyonunda kademeli bir düzelme olacağı varsayımı
altında, enflasyonunun 2010 yılı sonunda yüzde 4,9 düzeyine, 2011
yılının ortalarında ise yüzde 4 seviyesine düşmesinin beklendiğini de
bildirdi.
Arz şoklarının beklenenden daha uzun sürmesi ve ikincil etkilerinin
görülmeye başlanmasının, tahminlerin belirgin olarak yukarı yönlü
güncellenmesine neden olduğunu kaydeden Yılmaz, bu doğrultuda para
politikasının daha temkinli bir duruş aldığını söyledi.
Yılmaz, enflasyonun orta vadede yüzde 4 olan hedefe doğru yaklaşmasının
2 yıldan daha uzun bir süre alabileceğine işaret ederek, ''Ancak bu
durum, Merkez Bankası'nın daha gevşek bir politika izleyeceği anlamına
gelmemelidir'' dedi
Merkez Bankası Yılmaz, 2008 ve 2011 yılları arasındaki enflasyon
tahminlerinin, bankanın 'daha gevşek bir politika izleyeceği' anlamına
gelmemesi gerektiğini belirterek, ''aksine tahminler, önümüzdeki
dönemde para politikasının kademeli ve ölçülü şekilde sıkılaştırıldığı
bir duruşa göre yapılmıştır'' diye konuştu.
MERKEZ BANKASINDAN HÜKÜMETE AÇIK MEKTUP
2008 yılının ilk üç aylık döneminde yıllık yüzde 9,15 olarak
gerçekleşen TÜFE artışının, yüzde 9,1'lik belirsizlik aralığı üst
sınırını aşması nedeniyle hükümet ve IMF'ye açık mektup gönderdi.
Merkez Bankası kanununun 42. maddesi gereği, hükümet adına Devlet
Bakanı Mehmet Şimşek'e gönderilen toplam 14 sayfalık mektupta,
enflasyonun hedeflenen patikadan belirgin olarak sapma nedenleri
anlatıldı.
Mektupta, hedefe tekrar ulaşılması için alınan tedbirlerin yanı sıra bu
çerçevede oluşan orta vadeli enflasyon görünümü hakkında bilgi verildi.
Mektupta hedeften sapılmasının en belirgin gerekçeleri, gıda ve enerji fiyatlarında süregelen artışlara bağlandı.
IRAK'LA STRATEJİK DİYALOG İÇİN ADIM
ANKARA
- Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Türkiye ile Irak arasında, iki ülkenin
başbakanlarının başkanlık edeceği karşılıklı bir stratejik diyalog
mekanizması kurmak istediklerini bildirdi.
Ankara'yı ziyaret eden Norveç Dışişleri Bakanı Jonas Gahr Störe ile
Dışişleri Bakanlığında bir araya gelen Babacan, görüşmenin ardından
düzenlenen ortak basın toplantısında, bir soru üzerine, çok yakın bir
zamanda Irak'a bir Türk heyetinin gideceğini belirterek, "İki ülkenin
başbakanlarının başkanlık edeceği bir stratejik diyalog mekanizmasını
en kısa zamanda kurmak istiyoruz" dedi.
Mekanizmanın, iki ülkenin başbakanlarının yanı sıra bazı bakanından
oluşacağını kaydeden Babacan, Irak'a gidecek heyetin bu mekanizmanın
alt yapısını Iraklı muhataplarıyla görüşeceğini sözlerine ekledi.
Enerjinin, Irak ile yapacakları işbirliği konusunda önemli alanlardan
birini teşkil ettiğini söyleyen Babacan, Özellikle Irak'ın doğal
kaynaklarının dünya pazarlarına ulaşması konusunda Türkiye'nin önemli
bir rolünün olacağını düşündüklerini belirtti.
Babacan, "Türkiye, Irak ile olacak herhangi bir enerji işbirliği
anlaşmasının özellikle merkezi hükümetle görüşülmesi ve çıkacak olan
hidrokarbon yasası çerçevesinde gerçekleşmesini desteklemektedir" diye
konuştu.
Anayasa Değişikliği için açılan dava
"RAPORTÖR ÇALIŞMALARINI SÜRDÜRÜYOR"
ANKARA
- Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, başörtüsünün üniversitelerde
serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliğinin iptali istemiyle
açılan davada, raportörün raporunu tamamlamasından sonra en kısa sürede
görüşmek için gün belirleyeceğini bildirdi.
Kılıç, konuya ilişkin AA muhabirinin sorusu üzerine, bu davanın
raporunu hazırlamak üzere görevlendirilen raportörün, aynı zamanda AK
Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davanın da raportörü olduğunu
anımsattı. Kılıç, şunları kaydetti:
''Raportör, o davanın ilk inceleme raporunu hazırlamak için anayasa
değişikliğine ilişkin rapor hazırlıklarına 10-15 gün ara verdi.
Raportörün rahat ortamda çalışması lazım. Raporunu hazırlamaya devam
ediyor. Rapor tamamlanmadan size görüşeceğimiz günle ilgili bir şey
söyleyemem. Rapor tamamlandıktan sonra en kısa sürede görüşmek için gün
belirleyeceğim.''
Haşim Kılıç, bir soru üzerine, davanın görüşülmesinde herhangi bir
gecikmenin söz konusu olmadığını belirterek, anayasa değişikliklerinin
öncelikli görüşülecek davalar arasında yer aldığını vurguladı.
CHP, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören
Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinin değiştiren kanunun ''yok hükmünde
sayılması'', iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa
Mahkemesi'nde dava açmıştı.
Türkçe Konuşan Ülkeler Haber Ajansları Birliği
7. GENEL KURUL BAKÜ'DE BAŞLADI
BAKÜ - Mehmet Veli Aksu
- Bakü'de yapılan Türkçe Konuşan Ülkeler Haber Ajansları Birliği (TKA)
7'nci Genel Kurul toplantılarına Kazakistan, Kırgızistan, Tataristan,
Başkurtistan ve Kırım'dan haber ajansları yöneticileri ve temsilcileri
katılırken, Genel Kurul toplantısında ajanslar arasındaki mevcut
işbirliğinin artırılması ve geliştirilmesiyle ortak proje konuları
ağırlıklı olarak ele alındı.
Genel kurul toplantısında konuşan Başbakanlık Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürü Salih Melek, günümüz medyasının güçlenmesinde
haber ajanslarının büyük payı olduğunu, yazılı, görsel ve işitsel
habere en hızlı ulaşımın haber ajansları tarafından sağlandığını
belirterek, ''Haber ajansları, dünya kamuoyunun oluşmasında ve
biçimlendirilmesinde çok etkili olmaktadır'' dedi.
Toplantıda TKA üyesi ülkelerin diğer ülkelerde daha çok tanıtılması,
üye ajanslar arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi, karşılıklı haber
ve enformasyon değişiminin artırılması, deneyimlerin mübadelesi gibi
konular ele alındı.
Bakü'deki Park Inn otelinde düzenlenen ve 3 gün sürecek Genel Kurul
toplantıları sırasında TKA Başkanlığı Anadolu Ajansı'ndan Azertac
ajansına geçecek.
Toplantılar sonucunda görüşülen konular ve alınan kararlarla ilgili sonuç bildirisinin kabul edilmesi de bekleniyor.
Sayın Ağar şayet MHP’nin başında olsa idi
bu partinin oylarının
bugün yüzde onun çok üzerine çıkacağını tahmin
ediyorum;
Sayın Ağar’ın sosyolojik yerinin MHP başkanlığı olduğunu
düşünüyorum
MHP'NİN AĞARLAŞTIĞI BUGÜN BELLİ DEĞİLMİ 30 04 2008
AKP’yi bekleyen temel tehlike
2004 Yerel seçimlerinin analizi ve üzerine yapılacak yorumlar kanımca bir süre daha sürecek.
Bendeniz de bir süre bu akıma katılacağım ve seçimler ile ilgili bazı görüşlerimi sizler ile paylaşacağım.
Türkiye’de bugünkü siyasal tartışmalar çok değil on yıl sonra
anlamsız hale gelecektir (Tansu Çiller-Mesut Yılmaz kavgasını
hatırlayın) ama Kıbrıs sorununun çözümüne bağlı AB müzakere süreci ve
arkasından zorunlu olarak gelecek tam üyelik ülkemizin gelecek yüz
senesini belirleyecek.
Bugünkü tartışmaları ve AKP’nin Kıbrıs sorununa yaklaşımı ile
AB konusundaki istekli tutumunu bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
AKP hiç tartışmasız 2004 yerel seçimlerinin mutlak galibi.
Kendilerinin bu seçimden kazançlı çıktıklarını ilan edebilen
CHP, DSP gibi partilere ve yöneticilerine Allah akıl fikir versin
demekten başka şey aklıma gelmiyor.
Kanımca ortada tartışılması gereken iki siyasal parti var, onlar da MHP ve DYP.
Bu iki parti de bugün kanımca aynı tabana oynuyorlar ve bu taban artık DYP’nin geleneksel tabanı değil.
DYP’nin aldığı yüzde onluk desteğin en azından yarısının Ağar’ın oyu olduğunu düşünüyorum.
DYP hareketi kökleri II. Meşrutiyete, hatta daha önceye dayanan,
Demokrat Parti ve Adalet Partisi geleneğine yaslanan bir hareket.
1950’de bu hareket “Yeter söz milletindir” diyerek tek parti
iktidarını deviren, Devlet-Millet tartışmasında açık olarak milletten
yana tavır alan bir partinin hareketi.
Ama bugün ağırlığı partinin de ağırlığını geride bırakan Ağar devletin hatta derin devletin adeta simge ismi.
Bu tür bir isim ile “yeter söz milletindir” geleneğini sürdürmek
olanaksız ve bu yüzden kanımca geleneksel DP, AP oyları hızla AKP’ye
akıyor.
Sayın Ağar şayet MHP’nin başında olsa idi bu partinin oylarının
bugün yüzde onun çok üzerine çıkacağını tahmin ediyorum; Sayın Ağar’ın
sosyolojik yerinin MHP başkanlığı olduğunu düşünüyorum.
2004 Yerel seçimlerinde MHP artı DYP’nin oy oranı yüzde 20’yi
aşıyor ve azımsanmayacak bir seçmen kitlesine tekabül ediyor ve bu
kesimin AB karşıtı, Kıbrıs’da çözümsüzlükten yana kesimi temsil
ettiğini düşünüyorum.
GP ve başka partilere kaymış marjinal oyları da toplarsanız
ortaya yüzde otuzluk (maksimum) bir AB karşıtı cephe çıkıyor ki bu da
demokratik bir ülkede doğal.
Esas mesele bu süreçte AKP’yi bekleyen tehlike.
Önümüzdeki dönem AKP’nin siyasal merkezdeki yerini iyi tanımlama dönemi.
AKP ya bu ret cephesinin oylarının bir bölümünü çalmak için bu
bloka (MHP, DYP, GP belki de DSP) yanaşacak ya da bu kesim ile
ilişkilerini tümü ile kopararak çok daha liberal-demokrat-muhafazakar
bir çizgiye oturacak.
Kanımca önümüzdeki dönemde AKP’yi bekleyen temel tehlike MHP-DYP oylarına göz dikmek.
1975’den bu yana yayınlanan Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Raporu’nun sonuncusu da geçtiğimiz hafta sonu yayınlandı.
“Human Development Report 2004” ismini taşıyan ve Temmmuz 2004’de
açıklanan araştırma sonuçları ağırlıklı olarak 2002 yılının verilerine
dayanılarak hazırlanmış bulunuyor.
Araştırmaya 177 ülke katılıyor (nispeten sağlıklı
istatistiklere ulaşılabilen ülkeler) ve bu sıralamada ülkemiz Türkiye
88. sırada.
Araştırma kapsamına çok sayıda değişken dahil ediliyor ve söz
konusu değişkenlerin tümü sıradan bir insanın günlük yaşam kalitesine
yönelik değişkenler.
Bir insanın ortalama yaşam beklentisi, eğitim yaşı, sağlığa
ilişkin çok sayıda değişken, sağlıklı içme suyuna ulaşabilme
olanakları, kadının toplum içindeki yeri gibi değişkenler analize konu
ediliyor.
Ama sıralamaya temel olan konular özünde üç başlık altında
toplanıyor: Kişi başına düşen satın alma gücü paritesine göre milli
gelir, bireylerin ortalama eğitim yaşı ve o toplumda ortalama yaşam
beklentisi.
Söz konusu üç kriter bir araya geliyor ve 177 ülke bu kriterlere göre sıralanıyor.
Diğer bir anlatım ile, insanların daha sağlıklı yani daha uzun,
daha zengin ve daha eğitimli yaşadığı toplumlar sıralamada öne çıkıyor.
Tam tersine insanların daha sağlıksız yaşadığı yani ortalama
yaşam beklentisinin düşük olduğu, insanların ortalama eğitim yaşının
yani aldıkları eğitimin az ve kalitesiz ve biraz da buna bağlı olarak
fakir yaşadıkları ülkeler sıralamada geri düşüyorlar.
Görüldüğü gibi sıralamaya temel teşkil eden değişkenler pek
öyle siyasi konular değil, hem seçilişleri hem de hesaplanışları
oldukça objektif koşullara dayanıyor.
Ve böyle bir sıralamada ülkemiz yani olağanüstü bir jeopolitik
yerde bulunan, zengin ve köklü bir tarihi olan Türkiye ancak 88. sırada
bulunabiliyor.
Türkiye aynı sıralamada geçen sene 96. sırada, 2002’de ise 82. sırada yer alıyor idi.
2003 yılında 14 sıra birden geri düşmemizin temel nedeni 2001 krizi ve bu kriz ile büyük düşüş gösteren kişi başına gelir idi.
Bu sene de 96’dan 88’e gelmemizin temel nedeni yine kişi başına düşen gelirde bir kıpırdanma.
Satın alma gücüne göre belirlenmiş kişi başına gelir istikrar
kazandığı zaman anlaşılan ülkemizin sıralamada yeri 80’li sıralarda bir
yerde olacak ve kanımca bu sıralama kabul edilmesi güç bir yer.
Bu sıralamayı değiştirmek için yapılması gereken çok şey var,
alınması gereken çok büyük mesafeler var ama kanımca yapılması gereken
ilk şey söz konusu sıralamadan derin bir rahatsızlık duymak.
Bilindiği gibi son yıllarda AB sürecinde yabancıların başta da
Sayın Verheugen’in ülkemize yönelik eleştirileri, bu eleştiriler haklı
mı haksız mı gibi bir düşünce süzgeçinden geçirilmeden, toplumun
belirli kesimlerinde büyük infial uyandırdı.
Yapılan eleştirilerin, ki kanımca çok büyük bir bölümü AB
üyeliğine aday bir ülke için haklı eleştirilerdir, ülkemizin belirli
kesimleri tarafından onur meselesi dahi yapıldığı görüldü.
Örneğin, bir AB Komisyonu üyesinin ülkemizdeki işkence sorunu
hakkında yaptığı değerlendirme büyük sorun oldu ama aynı yerel çevreler
Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişmişlik Endeksindeki yerini sorun
etmediler, bu garip durumu bir onur meselesi gibi görmediler, var ise
yok ise Verheugen ile uğraştılar.
Oysa ülkemiz beş yaşına kadarki çocuk ölümlerinde Dünyanın en
kötü ülkelerinden biri idi hep ve bu yerel çevreler bu konuyu bir
ulusal onur meselesi gibi görmediler ve ulusal onur konusunu
yabancıların eleştirilerine endekslediler.
Sayın Fatih Altaylı gibi bitirmek istiyorum: Ne zaman adam
oluruz? BM sıralamasındaki yerimizi Verheugen’in eleştirilerinden daha
fazla onur meselesi yaptığımız zaman.
AKP-
Saadet Partisi ayırımı ile birlikte AKP kendi siyasal konumunu
geleneksel milli görüş çizgisinden farklılaştırabilmek için
“muhafazakar-demokratlık” biçiminde adlandırdıkları bir kimliğin inşa
sürecini başlattılar ve böylece ülkemizde ilginç bir tartışma başlamış
oldu.
Kanımca bu tartışma Türk siyasal hayatı için çok yararlı bir
tartışma; bugüne dek pek gündeme gelmeyen kavramların daha nitelikli
bir çerçevede ele alınması Türk siyasal kültürü için de çok önemli.
AKP’nin siyasi yelpaze içinde kendine “muhafazakar-demokrat”
bir kimlik benimsediğini deklare etmesi söz konusu kavramın içeriğinin,
daha doğrusu muhafazakarlık ve demokratlık kavramlarının evliliğinin
mümkün olup olmadığı yoğun bir biçimde tartışılıyor.
Abant’ta toplantı yapan AKP mebusları da bu konuyu bir kez daha
masaya yatırdılar; bendeniz de bu kavram (muhafazakar-demokrat) üzerine
görüşlerimi sizler ile paylaşmak istiyorum.
Yazının en sonunda söyleyeceğimi burada belirtip öyle
başlamakta belki de fayda var; Türkiye gibi bir ülkede
muhafazakar-demokrat kavramının uzun vadede sürdürülebilirliği kanımca
belirli nüanslar ile bu kavramın liberalizme yaklaşması ile mümkün.
Açıklamaya çalışayım: çağımızda muhazakar kimliğin
sürdürülebilirliği ancak muhafazakar içerikli siyasal/toplumsal
müdahalelerin negatif tasarruf biçiminde oluşu ile mümkün diye
düşünüyorum.
Bu aşamada kanımca negatif tasarruf ya da nefatif müdahale
kavramlarının içeriğini iyi belirtmekte sonsuz fayda var; Türkiye gibi
otoriter siyasal gelenekten gelen toplumlarda çeşitli toplumsal
kesimler üzerinde uzun yıllardır süren ciddi sayılabilecek
kısıtlamalar, hatta isterseniz yasaklar ve yaşam biçimlerine müdahale
var, bunu inkar etmek olanaksız.
Bugün için TBMM’de büyük bir çoğunluğa sahip ve kendine
muhafazakar-demokrat kimliği ön plana çıkaran bir siyasal hareketin
tabanı olarak gördüğü kesim üzerinde mevcut sınırlamalar ya da
kısıtlamaları kaldırmaya çalışması kadar doğal/demokratik bir tavır
olmasa gerek.
Demokratlık ayrıca benzer kısıtlamaları tüm toplumsal kesimler
üzerinden de kaldırılmasını gerektiriyor; zaten AB süreci de bu
doğrultuda belirli bir katkı yapıyor.
Kaldırılan sınırlamaların Anayasamızın ve belki de daha önemli
olmak üzere uluslararası sözleşmelere (başta Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri) aykırı olmaması da
önemli.
Muhafazakar siyasal tavrın bu süreçte pozitif müdahale/pozitif tasarrufta bulunmaması da çok önemli.
Bu noktayı bir örnek ile açmaya çalışayım; Üniversitelerde
öğrencilere yani kamu hizmeti tüketicilerine türban yasağı kanımca
anlamsız bir yasak (yürürlükte olduğu sürece uymak zorunlu) ve AKP’nin
bu yasağı kaldırmaya çalışması (negatif tasarruf) muhafazakar-demokrat
kimliği ile uyuşan ve anlamlı bir siyasal pozisyon alış.
Ancak; zina meselesinde AKP’nin ilk tavır alışı ise tipik bir
pozitif müdahale yani mevcut siyasal/hukuki sistem içinde olmayan bir
yasağın tekrar konulması idi, zaten konu geri tepti, AKP bence bu
süreçten büyük yara aldı.
Pozitif siyasal müdahaleler yani yasak kaldırmak yerine yeni
düzenlemeler getirmenin AKP’yi çok zorlayacağını görmek için siyaset
bilimi profesörü olmaya gerek yok ve bu alanda oluşabilecek ittifakları
da AKP’den uzaklaştıran bir süreç bu.
AKP’nin siyasal alanda sadece yasak kaldırarak alacağı o kadar
mesafe var ki ülkemizde yeni düzenlemeler getirmesine hiç ama hiç gerek
yok diye düşünüyorum.
Negatif tasarrufların da AKP’yi, ülkemizi taşıyacağı yer
liberal-demokrat bir dünya ve bu konuda da küresel trend zaten bundan
farklı değil.
ESER KARAKAŞ
20 Ekim 2004 Muhafazakarlık çağımızda nasıl olmalı
Türkiye’de
son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler yaşanıyor;
Türkiye büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine hem de
kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin
itelemesi ile gidiyor.
AKP’nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan
“tehlike” hem de “açık ve mevcut tehlike” hep şeriat tehlikesi olageldi
ve bu konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçeler ile
durdular; ancak, bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine
kayış endişesinden ziyade hukuksal olarak tanımlanması gereken bir
yurttaşlık anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık
anlayışına doğru kayış.
Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim
düzeyinde değil somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel
güçlerinin pozisyonları düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir
tehlikeden mutlaka söz edilecek ise bu ırkçılık tehlikesi “açık ve
mevcut” bir tehlike.
İşin en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı)
devletimizin bir tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak
tutanların başında geleneksel laikçi kesimler ön planda.
Laikçi tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram
bir ölçüde klasik laiklik ilkesine saygılı kesimler ile laikliği bir
baskı aracı, bir antidemokratik demokles kılıcı olarak kullanmak
isteyenleri ayrıştırmak için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.
* * *
TBMM’de görüşülen vakıflar yasası ile ilgili insanın, makul bir
insanın, hukuka ve laiklik ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken
diken eden gelişmeler yaşanıyor.
CHP sözcüleri vakıflar yasası ile ilgili gelişmeler karşısında
insanın tüylerini gerçekten diken diken eden bir “mütekabiliyet/
karşılıklılık ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya
müslümanlarına yönelik bir hak ihlali var ise benzer bir hak ihlalini
de ülkemizde yaşayan ve vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız
için talep ediyorlar.
Lozan Antlaşmasının temel metni aslında çok da uzun olmayan,
anlaşılması da, hukukçu olmayanlar için bile, çok zor olmayan bir
metin; Benim elimde rahmetli Prof. Dr. Seha Meray’ın hazırladığı ve
Yapı Kredi Yayını olan bir kitapçık var.
Basında, Parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde
bendenizde uyanan temel intiba Lozan Antlaşmasına yönelik fikrini ileri
sürenlerin yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına
yönelik.
Lozan Antlaşması temel metnininin 37-45. maddeler arası yani
ikinci bölümün üçüncü kesiminin üst başlığı “Azınlıkların Korunması”
adını taşıyor ve topu topu üç sahifeden oluşuyor.
Bu metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi
talebi gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir
göstergesi; Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında
bir görüş ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi
Adalet Divanına, karşı taraf da ister ise götürülebileceğini ifade
ediyor.
Şayet ortada Batı Trakya müslümanlarına yönelik bir hak ihlali
olduğu kanısında isek uluslarararsı yargıya gitmekten başka bir çözümün
olmadığı ortada.
Oysa, bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında
mütekabiliyet ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi
yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de
gitmemizi öneriyor; bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne
yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.
AB sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları,
örneğin Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey
Irak’ta bir Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede
yaşayan Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımaz ise bizim kendi
yurttaşlarımızın yani bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de
anadillerinde TV izleme hakkını ellerinden almamız aynen sayın Haluk
Koç’un TBMM’de talep ettiği mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik
hatta trajikomik olur.
Tüm bu yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde aslında Türkiye’de
başta laikçi kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla
oturmamış olması, Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike
bir kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hala Atatürk
milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her
fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.
Köken olarak Türk ve müslüman olmayan yurttaşlarımızın
“yabancı” olarak görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini
talep etmek aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını
da gösteriyor.
Daha ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en çok buna üzülüyorum.
Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de
biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla
ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı
işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden
konuşmayı,
tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.
Milliyetçilik ve ırkçılık
Son
günlerde Türkiye maalesef yine, özellikle Hrant Dink’in bir ermeni
olması nedeni ile öldürülmesi sonrası ırkçılık ve milliyetçilik
tartışmalarının içine daldı.
Aslında belki de maalesef demek gerekmiyor zira Türkiye’nin ve
hatta başka gelişmiş ülkelerin de bir vesile ile bu sevimsiz
kavramlarla yüzleşmesi şart.
Bu satırların yazarı bir iktisatçı ve formel bir siyaset bilimi
eğitimi de almış değil ama kanım bu tür konulara dışarıdan bakışların
üstelik iktisatçıların bakışlarının daha serinkanlı ve daha analitik
olduğu yönünde; üstelik milliyetçilik ve ırkçılık gibi konuların sadece
siyaset bilimcilere bırakılamayacak kadar önemli konular da olduğunu
düşünmüyor değilim.
Önce tanım yapmak gerekmiyor mu?
Gelelim temel tartışma konusuna yani milliyetçilik ve ırkçılık konularına.
İtiraf edeyim, benim ırkçılarla ya da kendini ırkçı, mesela türk
ırkçısı olarak tanımlayanlarla bir sorunum yok zira bu insanlar çok net
bir biçimde tanımladıkları bir kavramı savunuyorlar ve türk ırkının
diğer ırklardan üstün olduğunu öngörüyorlar, bu temelde politika
üretmek, devleti ve milleti yeniden yapılandırmak istiyorlar.
Dediğim gibi iyi tanımlanmış ve ne demek istedikleri konusunda lafı ağızlarında gevelemeyenlerle benim bir problemim yok.
Şayet ırkçılık hukuk sistemimiz içinde bir suç ise bu insanları
savcılara, yok değilse de psikiyatrlara havale ediyor ve geçiyorum.
Benim kendimi daha ziyade sorunlu hissettiğim kişiler
kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayanlar ve milliyetçiliğin
ırkçılıkla ilişkisi olmadığını savunanlar.
Milliyetçiliğin anlamlı bir tanımı mevcut mu?
Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de
biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla
ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı
işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden
konuşmayı,
tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.
Ortada milliyetçilik tanım çabaları yok değil ama bu tanımlar
hep totolojik yani kendi etrafında bilgi üretmeden dönen tanımlar ve
itiraf edeyim bu tanım çabaları ancak ırkçılık ile flört etmeye
başladıkları andan itibaren ayakları daha bir yere basmaya başlıyor.
Milliyetçiliği ülkeyi, milleti sevmek, ortak ülkülere sahip
olmak olarak tanımlamak da gerçekten çok gülünç zira yurttaşların doğup
büyüdükleri ülkeyi, ortak yurttaşlık sıfatı taşıdıkları insan kümesini
(millet) sevmelerinin ölçüsünü de bulmak, tanımlamak imkansız.
Bu ölçüleri tanımlamak imkansız ama dayatmak pekala mümkün, bu
nedenden de bu çok afaki tanımlar bizi olsa olsa dayatmacı, anti
demokratik, anti liberal sistemlerin kucağına atıyor.
Toplumun ve o toplumun bireylerinin miliyetçilik kavramına ne
atfettikleri de doğrusu beni daha az ilgilendiriyor zira ben iflah
olmaz bir biçimde, evrensel hukuk sınırları içinde kalındığı sürece
çoğulculuğa inanıyorum.
Sözün özü
Beni daha çok tedirgin eden, bir milletin (bir devletin
vatandaşlarının toplamı dışında her tanım kaçınılmaz olarak baskıcıdır)
değil o milletin örgütlenmiş biçiminin yani devletin konuya nasıl
baktığı.
O devlet şayet parmak kadar çocukları her sabah “varlığım Türk
varlığına armağan olsun” diye bağırtıyor ve birileri de bu devletin
resmi milliyetçilik anlayışı Atatürk milliyetçiliğidir ve ırkçılık ile
alakası yoktur diyor ise durum gerçekten vahimdir.
Yüce tanrı hepimizi ve özellikle bu milleti tanımsız kavramlardan korusun.