Kendi blogunu oluştur ;)
kagıt 50 kurusanalar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarTRT LOGO ginseng çicekkarar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.com
Banner Maker
salıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGO
Nisan 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Nisan 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar
 
Nis
30
    
okuryazarhay | 30 Nisan 2008 21:21 | 0 fav | etiket:  

 

 

Sherko Bêkes (qesîdey Kûrsî)(1)

 

 

 



 
Nis
30
    

 

Mehmet Barlas
mbarlas@sabah.com.tr



Sıkıştırılmış bir tarihin kısır döngüsü içindeyiz

Fellini yaşlanmayı şöyle anlatır:
- Sofraya oturdum, masadaki en genç insan bendim. Aynı sofraya yine oturdum. Masadaki en yaşlı insan bendim.
Cumhuriyet'te dış politika yazmaya başladığımda 22 yaşındaydım. Gazetenin 3'üncü sayfasındaki köşe komşum Burhan Felek de 75 yaşındaydı.
Akşamüstleri oturup sohbet eder ve genellikle Burhan Felek'in anlattıklarını dinlerdik.
Mesela 1912 yılının 23 Ocak günü Hukuk Fakültesi öğrencisiyken, "Bab-ı Ali Baskını" na nasıl tanık olduğunu anlatırdı.
Bugünkü İstanbul Vilayet binası olan o zamanki Bab-ı Ali'nin karşısında, Balkan Savaşı yenilgisini öğrenci arkadaşları ile protesto ediyorlarmış. Burhan Felek de bir taşın üzerine çıkmış, ateşli bir konuşma yapıyormuş.
O sırada beyaz bir ata binmiş Enver Paşa, arkasında İttihat Terakki'nin taraftarları ile gelmiş. Bakanlar Kurulu'nun toplantı halinde bulunduğu binaya girmişler. Bir tetikçi Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı vurmuş. Sadrazam Kamil Paşa'yı da istifaya zorlamışlar.

Sıkıştırılmış tarih
Burhan Felek bir öğrenci olarak yaşadığı sürecin nerelere dayandığını anlatırdı. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, "Tek Parti"den çok partili demokrasiye, seçimlere, darbelere uzanan ve sıkıştırılarak yaşanmış bir tarihin öyküsüydü bu.
Şimdi düşünüyorum.
Burhan Felek'in yaşadıklarını ben de yaşadım.
Sıkıştırılmış tarihi ben de yaşarken, "gelişmemişlik" adı verilen kısır döngüye sıkıştırıldığımı hissederek geçirdim yıllarımı.
Felek öğrenci kimliğinde tanık olduğu Bab-ı Ali baskınını 1964'te anlatırken, 50 yıl öncesinin bir anısını bize aktarıyordu. Bu bir Osmanlı tarzı darbeydi.
Ben de bundan 48 yıl önceki Nisan'da aynı yerde, yani Vilayet binasının karşısında, Hukuk Fakültesi'ndeki arkadaşlarımla "Menderes istifa " diye bağırıyor ve Cumhuriyet tarzı ilk darbe olan 27 Mayıs'ın fitilini ateşliyordum.
Burhan Felek'ten bana ve benden sonra da daha genç kuşaklara aktarılacak bu birbirinin tekrarı olan yorucu ve bıktırıcı serüvenler, "Buddenbrooks" benzeri bir romanın bölümlerini oluştursalar, bir Hanseatik ailenin çöküşü diye okur geçersiniz.

Senaryoyu yazanlar
Ama sonuçta bu bizim hayatımız.
Şimdi 22 yaşında olan genç gazeteciler, acaba 50 yıl sonra bugünü nasıl anlatacaklar genç meslektaşlarına?
23 Ocak 1912'de "İttihatçılar" vardı. 27 Mayıs 1960'ta "Genç Subaylar" vardı.
2008'de yeniden içine düşürüldüğümüz istikrarsızlık ortamının senaristleri ve aktörleri kimler?
Bugünün gençleri de acaba 50 yıl sonra "Ergenekon" cuları veya "Türk Gladiosu" nun devlet ve siyaset içindeki uzantılarını mı anlatacaklar yeni kuşak meslektaşlarına?
Acaba bu döneme özgü darbe tarzları anlatılırken, "post-modern", "de jure", "medyatik", "para-psikolojik" benzeri tanımlamalar mı yapılacak?
Böyle cevabını tam bilemediğiniz sorular karşınıza çıkınca, en kolay yol şiirlere sığınmaktır.
Örneğin Cahit Sıtkı Tarancı'ya sığınırsınız. Derdiniz "Neden yaşlanıyorum" ise, "35 Yaş"tan dizeleri tekrarlarsınız kendi kendinize:

Şiirler
"Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış."
Eğer cevabını aradığınız soru "Neden kendi kaderimizi kendimiz çizemiyoruz" ise, yine Cahit Sıtkı'ya sarılır ve tekrarlarsınız:
"Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
Pervam yok verdiğin elemden
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!" 



 
Nis
30
    

 

 AK Parti hakkındaki kapatma davası
ÖN SAVUNMA ANAYASA MAHKEMESİ'NDE

ResimANKARA - AK Parti yetkilileri, parti hakkındaki kapatma davasında ön savunmayı Anayasa Mahkemesi'ne sundu.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile AK Parti Grup Başkan Vekilleri Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ, partinin 6 klasörden oluşan ön savunmasını saat 18.20 civarında Anayasa Mahkemesi'ne verdi.
AK Parti hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi, tensip tutanağı ile birlikte iddianameyi 2 Nisanda AK Parti'ye göndermişti. AK Parti'nin, tebliğden itibaren 1 ay içinde ön savunmasını vermesi gerekiyordu. Buna göre ön savunma süresi 2 Mayıs Cuma günü sona erecekti.
Ön savunmanın verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AK Parti'ye gönderilecek, AK Parti de esas hakkındaki savunmasını yapacak.
Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, AK Parti yetkilileri de sözlü savunma yapacak. Bütün bu aşamalarda istenebilecek ek süre taleplerini de Anayasa Mahkemesi değerlendirecek.
Bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak raportör, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Bu işlemler sürerken, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AK Parti ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek.
Raporun, Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek. Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacaklar.
AK Parti hakkındaki kapatma davasını, 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak.

''BUNDAN SONRASI MAHKEMENİN İŞİ''
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, AK Parti hakkındaki kapatma davasına ilişkin ön savunmanın 98 sayfadan oluştuğunu belirterek, ''Ayrıca 3 klasör de eki var. Bunlardan ikişer suretini Genel Sekreterliğe teslim ettik. Bundan sonrası Anayasa Mahkemesinin işi'' dedi.

"TAKSİM ISRARINDA İYİ NİYET GÖRMÜYORUZ"

ResimANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs'ın kutlanmasını ve işçi bayramına dönüştürülmesini hiçbir zaman yanlış bulmadıklarını belirterek, ''Yeri konusunda, bu işe yaklaşımımız farklı olmuştur'' dedi.
Erdoğan, Litvanya Başbakanı Gediminas Kirkilas ile ikili ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak açıklamalarda bulundular ve soruları yanıtladılar.
Sendikaların, 1 Mayıs'ı, Taksim'de kutlamalarına ilişkin bir soru üzerine Erdoğan, "İstanbul'da, gidilir Taksim'de çelenk konulur ondan sonra Vatan Caddesi'nde veyahut da statlarda eğlenceler yapılır. Ama ısrarla, böyle bir şeyin arzu edilmesinin arkasında biz iyi niyet görmüyoruz. Bu konuda da üstelik bütün istihbari bilgileri, legal örgütlere, sendikalarımıza verilmiştir'' diye konuştu.
Daha önceden belirlenen miting alanları olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, 1 Mayıs'ın bu alanlarda kutlanmasını önererek, şöyle devam etti:
''Buyurun oralarda yapın. Niye oralarda yapmıyorsunuz? Günlük yaşamı niçin olumsuz etkilemenin gayreti içindesiniz? 'Efendim diyorlar biz kontrol altına alırız'. Alamazsınız. Hiçbir zaman kitle psikolojisi buna müsaade etmez, kitlesel eylemler buna müsaade etmez. Olay, orada bir provokatif yaklaşıma bağlıdır. Bir provokatif yaklaşım olduğu zaman bütün o alan karışır. Bizim de bu noktada can güvenliği, mal güvenliği, devlet olarak burada sorumluluğumuz var, mesuliyetimiz var. Yapılıyorsa bu, bundan dolayı yapılıyor. Yoksa biz işçi kardeşlerimizin en doğal hakları olan bu tür bir kutlamayı kabul etmemek gibi bir yaklaşımın içinde değiliz."

 TAKSİM'DE KUTLAMAYA İZİN YOK
ResimANKARA - İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Taksim Meydanı'nın 1977 yılından bu yana toplantı ve gösteri yürüyüşleri için tahsis edilmediğini belirterek, "Bunun haklı gerekçeleri vardır, bunun anlaşılması lazım. Taksim Meydanı giriş çıkışı çok olan bir meydandır, denetlenmesi zor bir alandır" dedi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Başbakanlık Yeni Bina'da 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin basın toplantısı düzenledi.
Atalay, Taksim'in İstanbul'daki belli bölgelere trafik akışının adeta merkezi olduğunu ifade ederek, "Vatandaşımızın günlük hayatını çok etkiler, çok özel bir bölgedir" diye konuştu.
Bakan Çelik de 1 Mayıs'ı kamplaşmalarla, ölümlerle anılsın istemediklerini, demokrasi kültürünün zirveye çıktığı bir gün olarak hafızalarda yer etmesini istediklerini belirterek, "Ancak bu bakış 1 Mayıs'a 70 milyonun katılımını sağlar. Yeni açılımları da beraberinde getirebilir. Hükümet olarak önceliğimiz nerede kutlanacağından ziyade, 1 Mayıs ile ilgili olumsuz imajı silmek ve ortadan kaldırmaktır. Tüm sivil toplum kuruluşlarının ve emekçilerinin bu konuda aynı duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz" dedi.
"Olası hukuk dışı eylemlere, provokasyonlara ve yönlendirmelere emekçilerin rağbet etmeyeceğine inandıklarını" belirten Çelik, yarınki kutlamaların gelecek yıllardaki kutlamalara örnek teşkil etmesini diledi.

''TEK KOLDAN YÜRÜYECEĞİZ''

ResimANKARA - Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, İstanbul'da 1 Mayıs kutlamalarını Taksim'de gerçekleştirmek istediklerini yineleyerek, ''Şişli'de toplanıp, 3 örgüt olarak hiçbir bayrak ve flama açmadan, sadece 1 Mayıs flamaları açarak, tek slogan ve tek bayrak yürüyüşümüzü yapmak istiyoruz. Artık bundan vazgeçmeyiz'' dedi.
Türkel, DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün ve KESK Genel Sekreteri Abdurrahman Daşdemir ile Türk-İş 1. Bölge Temsilciliğinde basın toplantısı düzenleyerek, İstanbul'da yarın gerçekleştirilecek 1 Mayıs kutlamaları hakkındaki son değerlendirmelerini açıkladı.
Mustafa Türkel, bu sabah düzenledikleri basın toplantısında, Taksim'e 3 koldan 3 örgüt olarak yürüyüş yapacaklarını ifade ettiklerini anımsatarak, ''ancak yaşanan birkaç saat içinde Taksim'de alınan önemlerle adeta bir açık hapishane yaratıldığını'' savundu.
Türkel, ''Biz, 3 koldan yürüyüş kararımızı gözden geçirmek suretiyle tek kola indiriyoruz. Şişli'de toplanıp, 3 örgüt olarak hiçbir bayrak ve flama açmadan, sadece 1 Mayıs flamaları açarak, tek slogan ve tek bayrak yürüyüşümüzü yapmak istiyoruz. Artık bundan vazgeçmeyiz'' dedi.


SENDİKA YÖNETİCİLERİ HAKKINDA SORUŞTURMA

İSTANBUL - Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak için çağrı yapan TÜRK-İŞ, DİSK VE KESK yöneticileri hakkında soruşturma başlattı.
Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcısı Ercan Cengiz tarafından yapılan yazılı açıklamada, şöyle denildi:
''Yetkili mercilerce yasaklanmış olmasına rağmen; 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlama çağrısı yaparak halkı kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne kışkırtan TÜRK-İŞ, DİSK VE KESK yöneticileri hakkında başsavcılığımızca 2911 sayılı yasanın 27. ve 34. maddeleri uyarınca soruşturma başlatılmıştır.''


İstanbul'da 1 Mayıs önlemleri...
66 OKUL YARIN TATİL


İSTANBUL - İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs önlemleri kapsamında Beyoğlu, Şişli ve Kağıthane ilçelerinde toplam 66 ilköğretim okulunun yarın tatil edildiğini bildirdi.
Vali Güler, 1 Mayıs önlemlerine ilişkin İstanbul Valiliği'nde yaptığı basın açıklamasında, yarın İstanbul'da yapılacak 1 Mayıs kutlamaları kapsamında gerekli önlemlerin alındığını belirterek, ''Önlemler kapsamında Beyoğlu'nda 41, Şişli'de 19, Kağıthane ilçesinde de 6 olmak üzere toplam 66 ilköğretim okulu tatil edilmiştir'' dedi.

Haberin ayrıntıları >>>

 "YIL SONU ENFLASYON TAHMİNİ %9,3"
ResimANKARA - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Durmuş Yılmaz, 2008 yılı sonunda enflasyonun yaklaşık yüzde 9,3 düzeyinde gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini açıkladı.
Yılmaz, Merkez Bankası tarafından hazırlanan ''Enflasyon Raporu''nu açıkladığı basın toplantısında, enflasyonun yüzde 70 olasılıkla 2009 yılı sonunda, orta noktası yüzde 6,7 olmak üzere, yüzde 4,9 ile 8,5 arasında gerçekleşeceğinin tahmin edildiğini bildirdi.
Yılmaz, gıda fiyat enflasyonunda kademeli bir düzelme olacağı varsayımı altında, enflasyonunun 2010 yılı sonunda yüzde 4,9 düzeyine, 2011 yılının ortalarında ise yüzde 4 seviyesine düşmesinin beklendiğini de bildirdi.
Arz şoklarının beklenenden daha uzun sürmesi ve ikincil etkilerinin görülmeye başlanmasının, tahminlerin belirgin olarak yukarı yönlü güncellenmesine neden olduğunu kaydeden Yılmaz, bu doğrultuda para politikasının daha temkinli bir duruş aldığını söyledi.
Yılmaz, enflasyonun orta vadede yüzde 4 olan hedefe doğru yaklaşmasının 2 yıldan daha uzun bir süre alabileceğine işaret ederek, ''Ancak bu durum, Merkez Bankası'nın daha gevşek bir politika izleyeceği anlamına gelmemelidir'' dedi
Merkez Bankası Yılmaz, 2008 ve 2011 yılları arasındaki enflasyon tahminlerinin, bankanın 'daha gevşek bir politika izleyeceği' anlamına gelmemesi gerektiğini belirterek, ''aksine tahminler, önümüzdeki dönemde para politikasının kademeli ve ölçülü şekilde sıkılaştırıldığı bir duruşa göre yapılmıştır'' diye konuştu.

MERKEZ BANKASINDAN HÜKÜMETE AÇIK MEKTUP

2008 yılının ilk üç aylık döneminde yıllık yüzde 9,15 olarak gerçekleşen TÜFE artışının, yüzde 9,1'lik belirsizlik aralığı üst sınırını aşması nedeniyle hükümet ve IMF'ye açık mektup gönderdi.
Merkez Bankası kanununun 42. maddesi gereği, hükümet adına Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'e gönderilen toplam 14 sayfalık mektupta, enflasyonun hedeflenen patikadan belirgin olarak sapma nedenleri anlatıldı.
Mektupta, hedefe tekrar ulaşılması için alınan tedbirlerin yanı sıra bu çerçevede oluşan orta vadeli enflasyon görünümü hakkında bilgi verildi.
Mektupta hedeften sapılmasının en belirgin gerekçeleri, gıda ve enerji fiyatlarında süregelen artışlara bağlandı.

 IRAK'LA STRATEJİK DİYALOG İÇİN ADIM

ResimANKARA - Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Türkiye ile Irak arasında, iki ülkenin başbakanlarının başkanlık edeceği karşılıklı bir stratejik diyalog mekanizması kurmak istediklerini bildirdi.
Ankara'yı ziyaret eden Norveç Dışişleri Bakanı Jonas Gahr Störe ile Dışişleri Bakanlığında bir araya gelen Babacan, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, bir soru üzerine,  çok yakın bir zamanda Irak'a bir Türk heyetinin gideceğini belirterek, "İki ülkenin başbakanlarının başkanlık edeceği bir stratejik diyalog mekanizmasını en kısa zamanda kurmak istiyoruz" dedi.
Mekanizmanın, iki ülkenin başbakanlarının yanı sıra bazı bakanından oluşacağını kaydeden Babacan, Irak'a gidecek heyetin bu mekanizmanın alt yapısını Iraklı muhataplarıyla görüşeceğini sözlerine ekledi.
Enerjinin, Irak ile yapacakları işbirliği konusunda önemli alanlardan birini teşkil ettiğini söyleyen Babacan, Özellikle Irak'ın doğal kaynaklarının dünya pazarlarına ulaşması konusunda Türkiye'nin önemli bir rolünün olacağını düşündüklerini belirtti.
Babacan, "Türkiye, Irak ile olacak herhangi bir enerji işbirliği anlaşmasının özellikle merkezi hükümetle görüşülmesi ve çıkacak olan hidrokarbon yasası çerçevesinde gerçekleşmesini desteklemektedir" diye konuştu.

 Anayasa Değişikliği için açılan dava
"RAPORTÖR ÇALIŞMALARINI SÜRDÜRÜYOR"

ResimANKARA - Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliğinin iptali istemiyle açılan davada, raportörün raporunu tamamlamasından sonra en kısa sürede görüşmek için gün belirleyeceğini bildirdi.
Kılıç, konuya ilişkin AA muhabirinin sorusu üzerine, bu davanın raporunu hazırlamak üzere görevlendirilen raportörün, aynı zamanda AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davanın da raportörü olduğunu anımsattı. Kılıç, şunları kaydetti:
''Raportör, o davanın ilk inceleme raporunu hazırlamak için anayasa değişikliğine ilişkin rapor hazırlıklarına 10-15 gün ara verdi. Raportörün rahat ortamda çalışması lazım. Raporunu hazırlamaya devam ediyor. Rapor tamamlanmadan size görüşeceğimiz günle ilgili bir şey söyleyemem. Rapor tamamlandıktan sonra en kısa sürede görüşmek için gün belirleyeceğim.''
Haşim Kılıç, bir soru üzerine, davanın görüşülmesinde herhangi bir gecikmenin söz konusu olmadığını belirterek, anayasa değişikliklerinin öncelikli görüşülecek davalar arasında yer aldığını vurguladı.
CHP, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinin değiştiren kanunun ''yok hükmünde sayılması'', iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açmıştı.

 Türkçe Konuşan Ülkeler Haber Ajansları Birliği
7. GENEL KURUL BAKÜ'DE BAŞLADI

ResimBAKÜ - Mehmet Veli Aksu - Bakü'de yapılan Türkçe Konuşan Ülkeler Haber Ajansları Birliği (TKA) 7'nci Genel Kurul toplantılarına Kazakistan, Kırgızistan, Tataristan, Başkurtistan ve Kırım'dan haber ajansları yöneticileri ve temsilcileri katılırken, Genel Kurul toplantısında ajanslar arasındaki mevcut işbirliğinin artırılması ve geliştirilmesiyle ortak proje konuları ağırlıklı olarak ele alındı.
Genel kurul toplantısında konuşan Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü Salih Melek, günümüz medyasının güçlenmesinde haber ajanslarının büyük payı olduğunu, yazılı, görsel ve işitsel habere en hızlı ulaşımın haber ajansları tarafından sağlandığını belirterek, ''Haber ajansları, dünya kamuoyunun oluşmasında ve biçimlendirilmesinde çok etkili olmaktadır'' dedi.
Toplantıda TKA üyesi ülkelerin diğer ülkelerde daha çok tanıtılması, üye ajanslar arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi, karşılıklı haber ve enformasyon değişiminin artırılması, deneyimlerin mübadelesi gibi konular ele alındı.
Bakü'deki Park Inn otelinde düzenlenen ve 3 gün sürecek Genel Kurul toplantıları sırasında TKA Başkanlığı Anadolu Ajansı'ndan Azertac ajansına geçecek.
Toplantılar sonucunda görüşülen konular ve alınan kararlarla ilgili sonuç bildirisinin kabul edilmesi de bekleniyor.

 



 
Nis
30
    

 

Advertisement

AK Parti hakkındaki kapatma davası
ÖN SAVUNMA ANAYASA MAHKEMESİ'NDE

ResimANKARA -

AK Parti yetkilileri, parti hakkındaki kapatma davasında ön savunmayı Anayasa Mahkemesi'ne sundu.


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ile AK Parti Grup Başkan Vekilleri Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ,

 

partinin 6 klasörden oluşan ön savunmasını saat 18.20 civarında Anayasa Mahkemesi'ne verdi.


AK Parti hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi, tensip tutanağı ile birlikte iddianameyi 2 Nisanda AK Parti'ye göndermişti.

AK Parti'nin, tebliğden itibaren 1 ay içinde ön savunmasını vermesi gerekiyordu. Buna göre ön savunma süresi 2 Mayıs Cuma günü sona erecekti.


Ön savunmanın verilmesinin ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, esas hakkındaki görüşünü bildirecek.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AK Parti'ye gönderilecek, AK Parti de esas hakkındaki savunmasını yapacak.


Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, AK Parti yetkilileri de sözlü savunma yapacak.

Bütün bu aşamalarda istenebilecek ek

süre taleplerini de Anayasa Mahkemesi değerlendirecek.


Bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak raportör, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Bu işlemler sürerken, gerek Yargıtay

Cumhuriyet Başsavcılığı, gerekse davalı AK Parti ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek.


Raporun, Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bir toplantı günü belirleyecek.

Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacaklar.


AK Parti hakkındaki kapatma davasını, 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak.

''BUNDAN SONRASI MAHKEMENİN İŞİ''


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, AK Parti hakkındaki kapatma davasına ilişkin ön savunmanın 98 sayfadan oluştuğunu

belirterek, ''Ayrıca 3 klasör de eki var. Bunlardan ikişer suretini Genel Sekreterliğe teslim ettik.

Bundan sonrası Anayasa Mahkemesinin işi''

dedi.

Advertisement

 

 Anayasa Değişikliği için açılan dava
"RAPORTÖR ÇALIŞMALARINI SÜRDÜRÜYOR"

ResimANKARA -

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliğinin

iptali istemiyle açılan davada, raportörün raporunu tamamlamasından sonra en kısa sürede görüşmek için gün

belirleyeceğini bildirdi.


Kılıç, konuya ilişkin AA muhabirinin sorusu üzerine, bu davanın raporunu hazırlamak üzere görevlendirilen raportörün, aynı

zamanda AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davanın da raportörü olduğunu anımsattı. Kılıç, şunları kaydetti:

 


''Raportör, o davanın ilk inceleme raporunu hazırlamak için anayasa değişikliğine ilişkin rapor hazırlıklarına 10-15 gün ara verdi.

 

Raportörün rahat

ortamda çalışması lazım.

 

Raporunu hazırlamaya devam ediyor.

 

Rapor tamamlanmadan size görüşeceğimiz günle ilgili bir şey söyleyemem.

Rapor tamamlandıktan sonra en kısa sürede görüşmek için gün belirleyeceğim.''


Haşim Kılıç, bir soru üzerine, davanın görüşülmesinde herhangi bir gecikmenin söz konusu olmadığını belirterek, anayasa değişikliklerinin öncelikli

görüşülecek davalar arasında yer aldığını vurguladı.


CHP, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasını öngören Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinin değiştiren kanunun

''yok hükmünde

sayılması'', iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açmıştı.

 



 
Nis
30
    
okuryazarhay | 30 Nisan 2008 18:27 | 0 fav | etiket:  

 

 

 iki sapık avusturyalı ve üzmez 

 

   ikisinde tipolojisi sağcı aşırı sağcı dikkat edin !!!

 

       aile babası reisi görüntüsünde sapık !!!

 

      kıssa'dan hisse aile'ler zân altında

 

        ve

 

   14 yaşında evlendiği için mutlu olan kız çocuğu ile babası....

 

  üç vâkıa aynı anda gündem !!!



 
Nis
30
    
okuryazarhay | 30 Nisan 2008 13:47 | 0 fav | etiket:  

 

Sayın Ağar şayet MHP’nin başında olsa idi bu partinin oylarının

bugün yüzde onun çok üzerine çıkacağını tahmin ediyorum;

Sayın Ağar’ın sosyolojik yerinin MHP başkanlığı olduğunu düşünüyorum

  MHP'NİN AĞARLAŞTIĞI BUGÜN BELLİ DEĞİLMİ 30 04 2008

 

 

AKP’yi bekleyen temel tehlike

2004 Yerel seçimlerinin analizi ve üzerine yapılacak yorumlar kanımca bir süre daha sürecek.

Bendeniz de bir süre bu akıma katılacağım ve seçimler ile ilgili bazı görüşlerimi sizler ile paylaşacağım.

Türkiye’de bugünkü siyasal tartışmalar çok değil on yıl sonra anlamsız hale gelecektir (Tansu Çiller-Mesut Yılmaz kavgasını hatırlayın) ama Kıbrıs sorununun çözümüne bağlı AB müzakere süreci ve arkasından zorunlu olarak gelecek tam üyelik ülkemizin gelecek yüz senesini belirleyecek.

Bugünkü tartışmaları ve AKP’nin Kıbrıs sorununa yaklaşımı ile AB konusundaki istekli tutumunu bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

AKP hiç tartışmasız 2004 yerel seçimlerinin mutlak galibi.

Kendilerinin bu seçimden kazançlı çıktıklarını ilan edebilen CHP, DSP gibi partilere ve yöneticilerine Allah akıl fikir versin demekten başka şey aklıma gelmiyor.

Kanımca ortada tartışılması gereken iki siyasal parti var, onlar da MHP ve DYP.

Bu iki parti de bugün kanımca aynı tabana oynuyorlar ve bu taban artık DYP’nin geleneksel tabanı değil.

DYP’nin aldığı yüzde onluk desteğin en azından yarısının Ağar’ın oyu olduğunu düşünüyorum.

DYP hareketi kökleri II. Meşrutiyete, hatta daha önceye dayanan, Demokrat Parti ve Adalet Partisi geleneğine yaslanan bir hareket.

1950’de bu hareket “Yeter söz milletindir” diyerek tek parti iktidarını deviren, Devlet-Millet tartışmasında açık olarak milletten yana tavır alan bir partinin hareketi.

Ama bugün ağırlığı partinin de ağırlığını geride bırakan Ağar devletin hatta derin devletin adeta simge ismi.

Bu tür bir isim ile “yeter söz milletindir” geleneğini sürdürmek olanaksız ve bu yüzden kanımca geleneksel DP, AP oyları hızla AKP’ye akıyor.

Sayın Ağar şayet MHP’nin başında olsa idi bu partinin oylarının bugün yüzde onun çok üzerine çıkacağını tahmin ediyorum; Sayın Ağar’ın sosyolojik yerinin MHP başkanlığı olduğunu düşünüyorum.

2004 Yerel seçimlerinde MHP artı DYP’nin oy oranı yüzde 20’yi aşıyor ve azımsanmayacak bir seçmen kitlesine tekabül ediyor ve bu kesimin AB karşıtı, Kıbrıs’da çözümsüzlükten yana kesimi temsil ettiğini düşünüyorum.

GP ve başka partilere kaymış marjinal oyları da toplarsanız ortaya yüzde otuzluk (maksimum) bir AB karşıtı cephe çıkıyor ki bu da demokratik bir ülkede doğal.

Esas mesele bu süreçte AKP’yi bekleyen tehlike.

Önümüzdeki dönem AKP’nin siyasal merkezdeki yerini iyi tanımlama dönemi.

AKP ya bu ret cephesinin oylarının bir bölümünü çalmak için bu bloka (MHP, DYP, GP belki de DSP) yanaşacak ya da bu kesim ile ilişkilerini tümü ile kopararak çok daha liberal-demokrat-muhafazakar bir çizgiye oturacak.

Kanımca önümüzdeki dönemde AKP’yi bekleyen temel tehlike MHP-DYP oylarına göz dikmek.

Bu tercihi biraz da dış konjonktür belirleyecek.

ESER KARAKAŞ

 

3 Nisan 2004, Cumartesi

 



 
Nis
30
    

 

 

Ak koyun-kara koyun:
insani gelişmişlik endeksi

1975’den bu yana yayınlanan Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Raporu’nun sonuncusu da geçtiğimiz hafta sonu yayınlandı.

“Human Development Report 2004” ismini taşıyan ve Temmmuz 2004’de açıklanan araştırma sonuçları ağırlıklı olarak 2002 yılının verilerine dayanılarak hazırlanmış bulunuyor.

Araştırmaya 177 ülke katılıyor (nispeten sağlıklı istatistiklere ulaşılabilen ülkeler) ve bu sıralamada ülkemiz Türkiye 88. sırada.

Araştırma kapsamına çok sayıda değişken dahil ediliyor ve söz konusu değişkenlerin tümü sıradan bir insanın günlük yaşam kalitesine yönelik değişkenler.

Bir insanın ortalama yaşam beklentisi, eğitim yaşı, sağlığa ilişkin çok sayıda değişken, sağlıklı içme suyuna ulaşabilme olanakları, kadının toplum içindeki yeri gibi değişkenler analize konu ediliyor.

Ama sıralamaya temel olan konular özünde üç başlık altında toplanıyor: Kişi başına düşen satın alma gücü paritesine göre milli gelir, bireylerin ortalama eğitim yaşı ve o toplumda ortalama yaşam beklentisi.

Söz konusu üç kriter bir araya geliyor ve 177 ülke bu kriterlere göre sıralanıyor.

Diğer bir anlatım ile, insanların daha sağlıklı yani daha uzun, daha zengin ve daha eğitimli yaşadığı toplumlar sıralamada öne çıkıyor.

Tam tersine insanların daha sağlıksız yaşadığı yani ortalama yaşam beklentisinin düşük olduğu, insanların ortalama eğitim yaşının yani aldıkları eğitimin az ve kalitesiz ve biraz da buna bağlı olarak fakir yaşadıkları ülkeler sıralamada geri düşüyorlar.

Görüldüğü gibi sıralamaya temel teşkil eden değişkenler pek öyle siyasi konular değil, hem seçilişleri hem de hesaplanışları oldukça objektif koşullara dayanıyor.

Ve böyle bir sıralamada ülkemiz yani olağanüstü bir jeopolitik yerde bulunan, zengin ve köklü bir tarihi olan Türkiye ancak 88. sırada bulunabiliyor.

Türkiye aynı sıralamada geçen sene 96. sırada, 2002’de ise 82. sırada yer alıyor idi.

2003 yılında 14 sıra birden geri düşmemizin temel nedeni 2001 krizi ve bu kriz ile büyük düşüş gösteren kişi başına gelir idi.

Bu sene de 96’dan 88’e gelmemizin temel nedeni yine kişi başına düşen gelirde bir kıpırdanma.

Satın alma gücüne göre belirlenmiş kişi başına gelir istikrar kazandığı zaman anlaşılan ülkemizin sıralamada yeri 80’li sıralarda bir yerde olacak ve kanımca bu sıralama kabul edilmesi güç bir yer.

Bu sıralamayı değiştirmek için yapılması gereken çok şey var, alınması gereken çok büyük mesafeler var ama kanımca yapılması gereken ilk şey söz konusu sıralamadan derin bir rahatsızlık duymak.

Bilindiği gibi son yıllarda AB sürecinde yabancıların başta da Sayın Verheugen’in ülkemize yönelik eleştirileri, bu eleştiriler haklı mı haksız mı gibi bir düşünce süzgeçinden geçirilmeden, toplumun belirli kesimlerinde büyük infial uyandırdı.

Yapılan eleştirilerin, ki kanımca çok büyük bir bölümü AB üyeliğine aday bir ülke için haklı eleştirilerdir, ülkemizin belirli kesimleri tarafından onur meselesi dahi yapıldığı görüldü.

Örneğin, bir AB Komisyonu üyesinin ülkemizdeki işkence sorunu hakkında yaptığı değerlendirme büyük sorun oldu ama aynı yerel çevreler Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişmişlik Endeksindeki yerini sorun etmediler, bu garip durumu bir onur meselesi gibi görmediler, var ise yok ise Verheugen ile uğraştılar.

Oysa ülkemiz beş yaşına kadarki çocuk ölümlerinde Dünyanın en kötü ülkelerinden biri idi hep ve bu yerel çevreler bu konuyu bir ulusal onur meselesi gibi görmediler ve ulusal onur konusunu yabancıların eleştirilerine endekslediler.

Sayın Fatih Altaylı gibi bitirmek istiyorum: Ne zaman adam oluruz? BM sıralamasındaki yerimizi Verheugen’in eleştirilerinden daha fazla onur meselesi yaptığımız zaman.

ESER KARAKAŞ

 

24 Temmuz 2004, Cumartesi   

 



 
Nis
30
    

 

 

Muhafazakarlık çağımızda nasıl olmalı?

AKP- Saadet Partisi ayırımı ile birlikte AKP kendi siyasal konumunu geleneksel milli görüş çizgisinden farklılaştırabilmek için “muhafazakar-demokratlık” biçiminde adlandırdıkları bir kimliğin inşa sürecini başlattılar ve böylece ülkemizde ilginç bir tartışma başlamış oldu.

Kanımca bu tartışma Türk siyasal hayatı için çok yararlı bir tartışma; bugüne dek pek gündeme gelmeyen kavramların daha nitelikli bir çerçevede ele alınması Türk siyasal kültürü için de çok önemli.

AKP’nin siyasi yelpaze içinde kendine “muhafazakar-demokrat” bir kimlik benimsediğini deklare etmesi söz konusu kavramın içeriğinin, daha doğrusu muhafazakarlık ve demokratlık kavramlarının evliliğinin mümkün olup olmadığı yoğun bir biçimde tartışılıyor.

Abant’ta toplantı yapan AKP mebusları da bu konuyu bir kez daha masaya yatırdılar; bendeniz de bu kavram (muhafazakar-demokrat) üzerine görüşlerimi sizler ile paylaşmak istiyorum.

Yazının en sonunda söyleyeceğimi burada belirtip öyle başlamakta belki de fayda var; Türkiye gibi bir ülkede muhafazakar-demokrat kavramının uzun vadede sürdürülebilirliği kanımca belirli nüanslar ile bu kavramın liberalizme yaklaşması ile mümkün.

Açıklamaya çalışayım: çağımızda muhazakar kimliğin sürdürülebilirliği ancak muhafazakar içerikli siyasal/toplumsal müdahalelerin negatif tasarruf biçiminde oluşu ile mümkün diye düşünüyorum.

Bu aşamada kanımca negatif tasarruf ya da nefatif müdahale kavramlarının içeriğini iyi belirtmekte sonsuz fayda var; Türkiye gibi otoriter siyasal gelenekten gelen toplumlarda çeşitli toplumsal kesimler üzerinde uzun yıllardır süren ciddi sayılabilecek kısıtlamalar, hatta isterseniz yasaklar ve yaşam biçimlerine müdahale var, bunu inkar etmek olanaksız.

Bugün için TBMM’de büyük bir çoğunluğa sahip ve kendine muhafazakar-demokrat kimliği ön plana çıkaran bir siyasal hareketin tabanı olarak gördüğü kesim üzerinde mevcut sınırlamalar ya da kısıtlamaları kaldırmaya çalışması kadar doğal/demokratik bir tavır olmasa gerek.

Demokratlık ayrıca benzer kısıtlamaları tüm toplumsal kesimler üzerinden de kaldırılmasını gerektiriyor; zaten AB süreci de bu doğrultuda belirli bir katkı yapıyor.

Kaldırılan sınırlamaların Anayasamızın ve belki de daha önemli olmak üzere uluslararası sözleşmelere (başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri) aykırı olmaması da önemli.

Muhafazakar siyasal tavrın bu süreçte pozitif müdahale/pozitif tasarrufta bulunmaması da çok önemli.

Bu noktayı bir örnek ile açmaya çalışayım; Üniversitelerde öğrencilere yani kamu hizmeti tüketicilerine türban yasağı kanımca anlamsız bir yasak (yürürlükte olduğu sürece uymak zorunlu) ve AKP’nin bu yasağı kaldırmaya çalışması (negatif tasarruf) muhafazakar-demokrat kimliği ile uyuşan ve anlamlı bir siyasal pozisyon alış.

Ancak; zina meselesinde AKP’nin ilk tavır alışı ise tipik bir pozitif müdahale yani mevcut siyasal/hukuki sistem içinde olmayan bir yasağın tekrar konulması idi, zaten konu geri tepti, AKP bence bu süreçten büyük yara aldı.

Pozitif siyasal müdahaleler yani yasak kaldırmak yerine yeni düzenlemeler getirmenin AKP’yi çok zorlayacağını görmek için siyaset bilimi profesörü olmaya gerek yok ve bu alanda oluşabilecek ittifakları da AKP’den uzaklaştıran bir süreç bu.

AKP’nin siyasal alanda sadece yasak kaldırarak alacağı o kadar mesafe var ki ülkemizde yeni düzenlemeler getirmesine hiç ama hiç gerek yok diye düşünüyorum.

Negatif tasarrufların da AKP’yi, ülkemizi taşıyacağı yer liberal-demokrat bir dünya ve bu konuda da küresel trend zaten bundan farklı değil.

ESER KARAKAŞ

 


 20 Ekim 2004 Muhafazakarlık çağımızda nasıl olmalı



 
Nis
30
    

 

Laikçiler ırkçılığa kayıyorlar

Türkiye’de son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler yaşanıyor; Türkiye büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine hem de kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin itelemesi ile gidiyor.

AKP’nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan “tehlike” hem de “açık ve mevcut tehlike” hep şeriat tehlikesi olageldi ve bu konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçeler ile durdular; ancak, bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine kayış endişesinden ziyade hukuksal olarak tanımlanması gereken bir yurttaşlık anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık anlayışına doğru kayış.

Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim düzeyinde değil somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel güçlerinin pozisyonları düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir tehlikeden mutlaka söz edilecek ise bu ırkçılık tehlikesi “açık ve mevcut” bir tehlike.

İşin en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı) devletimizin bir tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak tutanların başında geleneksel laikçi kesimler ön planda.

Laikçi tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram bir ölçüde klasik laiklik ilkesine saygılı kesimler ile laikliği bir baskı aracı, bir antidemokratik demokles kılıcı olarak kullanmak isteyenleri ayrıştırmak için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.

* * *

TBMM’de görüşülen vakıflar yasası ile ilgili insanın, makul bir insanın, hukuka ve laiklik ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken diken eden gelişmeler yaşanıyor.

CHP sözcüleri vakıflar yasası ile ilgili gelişmeler karşısında insanın tüylerini gerçekten diken diken eden bir “mütekabiliyet/ karşılıklılık ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya müslümanlarına yönelik bir hak ihlali var ise benzer bir hak ihlalini de ülkemizde yaşayan ve vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız için talep ediyorlar.

Lozan Antlaşmasının temel metni aslında çok da uzun olmayan, anlaşılması da, hukukçu olmayanlar için bile, çok zor olmayan bir metin; Benim elimde rahmetli Prof. Dr. Seha Meray’ın hazırladığı ve Yapı Kredi Yayını olan bir kitapçık var.

Basında, Parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde bendenizde uyanan temel intiba Lozan Antlaşmasına yönelik fikrini ileri sürenlerin yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına yönelik.

Lozan Antlaşması temel metnininin 37-45. maddeler arası yani ikinci bölümün üçüncü kesiminin üst başlığı “Azınlıkların Korunması” adını taşıyor ve topu topu üç sahifeden oluşuyor.

Bu metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi talebi gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir göstergesi; Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında bir görüş ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi Adalet Divanına, karşı taraf da ister ise götürülebileceğini ifade ediyor.

Şayet ortada Batı Trakya müslümanlarına yönelik bir hak ihlali olduğu kanısında isek uluslarararsı yargıya gitmekten başka bir çözümün olmadığı ortada.

Oysa, bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında mütekabiliyet ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de gitmemizi öneriyor; bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.

AB sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları, örneğin Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede yaşayan Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımaz ise bizim kendi yurttaşlarımızın yani bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de anadillerinde TV izleme hakkını ellerinden almamız aynen sayın Haluk Koç’un TBMM’de talep ettiği mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik hatta trajikomik olur.

Tüm bu yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde aslında Türkiye’de başta laikçi kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla oturmamış olması, Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike bir kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hala Atatürk milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.

Köken olarak Türk ve müslüman olmayan yurttaşlarımızın “yabancı” olarak görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini talep etmek aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını da gösteriyor.

Daha ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en çok buna üzülüyorum.


 

30 Eylül 2006, Cumartesi   

 

 
 

 eser karakaş



 
Nis
30
    
okuryazarhay | 30 Nisan 2008 13:38 | 0 fav | etiket:  

 

Milliyetçiliğin anlamlı bir tanımı mevcut mu?


Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla

 

ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden konuşmayı,

 

tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.

 

 

 

Milliyetçilik ve ırkçılık

Son günlerde Türkiye maalesef yine, özellikle Hrant Dink’in bir ermeni olması nedeni ile öldürülmesi sonrası ırkçılık ve milliyetçilik tartışmalarının içine daldı.

Aslında belki de maalesef demek gerekmiyor zira Türkiye’nin ve hatta başka gelişmiş ülkelerin de bir vesile ile bu sevimsiz kavramlarla yüzleşmesi şart.

Bu satırların yazarı bir iktisatçı ve formel bir siyaset bilimi eğitimi de almış değil ama kanım bu tür konulara dışarıdan bakışların üstelik iktisatçıların bakışlarının daha serinkanlı ve daha analitik olduğu yönünde; üstelik milliyetçilik ve ırkçılık gibi konuların sadece siyaset bilimcilere bırakılamayacak kadar önemli konular da olduğunu düşünmüyor değilim.

Önce tanım yapmak gerekmiyor mu?
Gelelim temel tartışma konusuna yani milliyetçilik ve ırkçılık konularına.

İtiraf edeyim, benim ırkçılarla ya da kendini ırkçı, mesela türk ırkçısı olarak tanımlayanlarla bir sorunum yok zira bu insanlar çok net bir biçimde tanımladıkları bir kavramı savunuyorlar ve türk ırkının diğer ırklardan üstün olduğunu öngörüyorlar, bu temelde politika üretmek, devleti ve milleti yeniden yapılandırmak istiyorlar.

Dediğim gibi iyi tanımlanmış ve ne demek istedikleri konusunda lafı ağızlarında gevelemeyenlerle benim bir problemim yok.

Şayet ırkçılık hukuk sistemimiz içinde bir suç ise bu insanları savcılara, yok değilse de psikiyatrlara havale ediyor ve geçiyorum.

Benim kendimi daha ziyade sorunlu hissettiğim kişiler kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlayanlar ve milliyetçiliğin ırkçılıkla ilişkisi olmadığını savunanlar.

 

 

Milliyetçiliğin anlamlı bir tanımı mevcut mu?


Bu kesimle kendimi daha sorunlu hissetmemin temel nedeni belki de biraz mesleki deformasyon zira bugüne dek hiçbir kaynaktan ve konuyla

 

ilgilenen kimseden beni tatmin edecek bir milliyetçilik tanımı işitemedim ve bu nedenden iyi tanımlanamayan bir kavram üzerinden konuşmayı,

 

tartışmayı hep tehlikeli ve zararlı buldum.

 

 

 

Ortada milliyetçilik tanım çabaları yok değil ama bu tanımlar hep totolojik yani kendi etrafında bilgi üretmeden dönen tanımlar ve itiraf edeyim bu tanım çabaları ancak ırkçılık ile flört etmeye başladıkları andan itibaren ayakları daha bir yere basmaya başlıyor.

Milliyetçiliği ülkeyi, milleti sevmek, ortak ülkülere sahip olmak olarak tanımlamak da gerçekten çok gülünç zira yurttaşların doğup büyüdükleri ülkeyi, ortak yurttaşlık sıfatı taşıdıkları insan kümesini (millet) sevmelerinin ölçüsünü de bulmak, tanımlamak imkansız.

Bu ölçüleri tanımlamak imkansız ama dayatmak pekala mümkün, bu nedenden de bu çok afaki tanımlar bizi olsa olsa dayatmacı, anti demokratik, anti liberal sistemlerin kucağına atıyor.

Toplumun ve o toplumun bireylerinin miliyetçilik kavramına ne atfettikleri de doğrusu beni daha az ilgilendiriyor zira ben iflah olmaz bir biçimde, evrensel hukuk sınırları içinde kalındığı sürece çoğulculuğa inanıyorum.

Sözün özü
Beni daha çok tedirgin eden, bir milletin (bir devletin vatandaşlarının toplamı dışında her tanım kaçınılmaz olarak baskıcıdır) değil o milletin örgütlenmiş biçiminin yani devletin konuya nasıl baktığı.

O devlet şayet parmak kadar çocukları her sabah “varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırtıyor ve birileri de bu devletin resmi milliyetçilik anlayışı Atatürk milliyetçiliğidir ve ırkçılık ile alakası yoktur diyor ise durum gerçekten vahimdir.

Yüce tanrı hepimizi ve özellikle bu milleti tanımsız kavramlardan korusun.

eser karakaş

 

24 Şubat 2007, Cumartesi