Kültür
ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, AK Parti'ye yönelik bir kapatma
davasının, tüm dünyada Türkiye'yi demokrasi sınavında küme düşürmek
amacına yönelik olacağını söyledi.
Ertuğrul Günay, Antalya'nın Alanya ilçesinde bir soru üzerine, "Bu saatten sonra Türkiye'de parti kapatma olmaz" dedi.
Günay,
sandıktan yüzde 47 oy alarak çıkan ve ülkeyi 4 buçuk yıl başarı ile
yöneten bir partiyi kapatmaya kalkmanın tüm dünyada Türkiye'yi
demokrasi sınavında küme düşürmek amacına yönelik bir hareket olarak
algılanacağını söyledi.
Bu durumun Türkiye'ye önemli zararlar vereceğini belirten Ertuğrul
Günay, bu saatten sonra herkesin demokrasiyi zedeleyecek oluşumlardan
ve gelişmelerden sakınacağına inandığını kaydetti.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Che Guevara ve darbeciler
30 Mart 2008
Che Guevara ve darbeciler
Onun bir ermiş kişi, örnek bir insan veya bir destan kahramanı olduğuna inananlar var.
Sadece
siyahın ve beyazın kullanıldığı, ara tonların olmadığı bir resmi,
Atatürk posterleri kadar meşhur. Bu resim, küçük bir kalıp yardımıyla,
sol sloganlarla birlikte ülkemizin sokaklarına, duvarlara çizilirdi.
Kafasında bir bere, berenin ortasında bir yıldız, kirli sakallı,
aşağıya doğru inen ince bıyıkları, uzun dalgalı saçları, sert ama
müstehzi görünen yüz ifadesi ile bir Hoolywood yıldızına benzerdi.
70'li yılların sosyalist devrimcileri, Marksist-Leninist bir teorinin
değil, bu resme indirgedikleri hayallerin peşindeydi...
Aslında
bir masal kahramanı değil, epeyce kan dökmüş profesyonel bir
devrimciydi. Dünyada en uzun süre iktidarda kalan liderlerden biri olan
Fidel Castro ile birlikte 1959'da Küba'da iktidarı ele geçiren dar
gerilla ekibinin önde gelen bir üyesiydi. Devrim yapmayı sevmiş,
Küba'da kendisine verilen sanayi bakanlığından sıkılmış ve tekrar yola
düşmüştü. Latin Amerika'da, Afrika'da, sonra tekrar kendi kıtasında
karışık bağlantılarla devrim peşinde koştu. Sonunda su testisi su
yolunda kırıldı: 1967'de Bolivya'da hükümet güçleri tarafından ele
geçirildi ve öldürüldü. Talebelik yıllarımda, nezarethane gibi istisnaî
durumlarda Che hayranı devrimcilerle muhabbet fırsatı bulmuşluğum oldu.
Huşu içinde anlattıkları Che'yi, Gazavât kitaplarındaki kahramanlarla
karıştırdıklarını düşünürdüm. Gerçi belki biraz kirliydi. Hacettepeli
bir Kurtuluşçu'nun "Biliyor musun, astım hastalığını iradesiyle
yenmişti." diye heyecanla anlatırken, olağanüstü kişiliğine ve devrimci
fedakârlığına dair verdiği bir örnek hiç hoşuma gitmemişti...
Che
Guevara gerçekte, devrimci şiddetin teorisyeni ve kendi hayat pratiği
ile somut bir modelidir. "Gerilla Savaşı" isimli kitabında "Sosyalist
Devrim"in, silahlı-dar bir öncü grubun eylemleri ile başarılacağını
savunur. Silahlı, küçük bir gerilla grubunun uyguladığı şiddetin
öncülüğünde (foco), halk ayaklanması gerçekleştirilecek, iktidar
devrilecektir. Bu model, Türkiye'de 1960'ların sonlarında başlayan ve
1970'ler boyunca devam eden siyasal şiddetin ilham kaynağıdır. Birçok
sol terör grubu bu yüzden "fokocu" olarak anılmıştır. Che efsanesi aynı
zamanda hem silahın ve şiddetin tek çözüm olduğu fikrinin ve bu şiddeti
içselleştiren "gerilla romantizmi"nin temelidir. Aslında, Che
Guevara'nın bir "gerilla önderi" olarak kısa zamanda yayılan şöhretinin
arkasında acımasızlığı yatar. Yakaladığı kişileri anında, bizzat
kendisinin infaz ettiği ve bu yolla çok sayıda cinayet işlediği onu
göklere çıkartan kaynaklarda da yer alır. Türkiye'den bakalım: 1970'li
yıllarda cinayet işleyenlerin örnek aldıkları kişi Che'dir. Öldürülen
binlerce kişinin üzerinde Che'nin hayaleti dolaşmaktadır. Efsaneler bir
tarafa Che Guevara, bizim canımızı çok fena yakmıştır.
Son
anayasa değişikliklerini protesto edenlerin Atatürk ve Che'nin
fotoğraflarını yan yana taşımaları, aslında bu cinayet işleyen "öncü
sosyalizm"in yeni bir sentezidir, uyanık olmak gerekir. Geçtiğimiz
akşam, "32. Gün"de, Ümit Zileli'nin, Emre Aköz'e saldırırken Che ile
İlhan Selçuk arasında kurduğu benzerliğin korkutucu olması gibi.
Che'nin öldürüldükten sonra çekilmiş meşhur bir resmi var. Zileli,
belden üstü çıplak, bir masaya yatırılmış Che ile İlhan Selçuk,
çevresinde ikisi silahlı duran üç askerle de Emre Aköz arasında
benzerlik kuruyor. Sonra o basmakalıp hükmü tekrarlıyor: "Che'yi herkes
hatırlıyor, o askerleri ise kimse hatırlamıyor."
İşte
cinayeti mantık gibi çoğaltan "gerilla romantizmi" denilen şey bundan
ibaret: Çok hatırlanmak. Çok cinayet işlersen çok hatırlanırsın. Bu
arada Che ile İlhan Selçuk arasında kurduğu benzerlik, Emre Aköz'ün bir
tipleme olarak çizdiği darbeci portresine ne kadar da uyuyor.
Şöhret olmak ve hatırlanmak için cinayet işlemeye hazır daha kaç darbeci var?
Che
Guevara bir cani idi. Bugün işlediği cinayetlerin sebebi, yani
sosyalizm dünyanın hiçbir yerinde kalmadı. Darbecilerin hatırlanmak
için sarıldıkları gerekçeleri ne?
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Darbecilere sorular
30 Mart 2008
Darbecilere sorular
Darbe
özleyenler ya da hazırlığı içinde olanlar varsa... Ki hiç ihtimal
vermiyorum, Türkiye'de öyle kaka şeyler olmaz... Kendilerine çok samimi
olarak bazı sorular sormak isterim: "Ulusalcı" takılacağınıza göre, ithalatı kısıtlayacak mısınız? Beyaz Türkler köpek maması, Fransız şarabı, "parmezan" peyniri, soya sosu bulamayacaklar mı? "Beyazları" mutlu edemezseniz kime yaslanacaksınız?
Emperyalizmin uşakları Japon, İtalyan, Çin lokantaları kapatılacak mı? Hamburgerler denize mi dökülecek?
Yurtdışına
çıkış hakkımızı kısıtlayacak mısınız? Eskisi gibi yılda bire, ekonomiyi
batırırsanız iki yılda, üç yılda bire indirecek misiniz?
Kredi kartlarımız yurtdışında da geçerli olacak mı? Örneğin Amazon'dan kitap getirtebilecek miyiz?
Uzun sözün kısası, "kambiyorejimini" eskiye döndürecek misiniz? Döviz işlemleri yasaklanacak mı? Vatandaş elindeki milyarlarca doları bir yerine mi sokacak?
Internet kapatılacak ya da YouTube, Google gibi "zararlı" siteler engellenecek mi? Dünyaya rezil olmak sizi üzmeyecek mi?
Benim
emekçi halkımın internet gibi şeylerle ilgisi olmadığına, fakat yabancı
sermaye kaçacağına ya da kovalanacağına, yerlisi de yetersiz kaldığına
göre, halka ne yedirip ne içireceksiniz? Kömür falan dağıtmayı düşünür
müsünüz?
Avrupa Birliği'yle ipleri bütünüyle koparacağınıza göre, "gümrükrejimi" de mi eskiye dönecektir?
Doların
beş liraya, avronun on liraya fırlayacağı bir dönemde memur maaşları
yeterli kalacak mıdır? Memurları mutlu edemezseniz kime
yaslanacaksınız?
Amerikan ittifakından kopunca, yeni silah
sistemlerini ve mühimmatı nereden tedarik edeceksiniz? Uçaklar
Rusya'dan, toplar Çin'den mi gelecektir? Bunun faturası kaç milyar
dolardır?
Rusya'yla, Hindistan'la, Çin'le, İran'la ittifak yapmak
istiyorsunuz... Rusya'da bizimle ittifak yapmak isteyen var, faşist
lider Jirinovski var da, öteki ülkelerde bizimle ittifak yapmak isteyen
kimse var mı? Varsa biz niçin duymadık?
Şeriatçı İran'la ittifak yaptıktan sonra aynaya bakınca yüzünüz ne renk alacak? "Çağlayangil'inaltınıoyan" CIA, şimdi Ankara'da boş mu duruyor sanıyorsunuz?
Son olarak da kendimle ilgili bir soru:
Bazı "mahfillerin" beni kara listeye aldıklarına, telefonlarımı dinlediklerine dair bazı duyumlar alıyorum.
Kimleri "şeyindentavanaasacağınızı" biliyorum da, beni ne yapacaksınız? Öldürecek misiniz, kodese mi tıkacaksınız, sürgüne mi göndereceksiniz?
Yoksa babalık edip Sabah Gazetesi'ni kapatmakla ve bana yazı yazdırmamakla mı yetineceksiniz? Allah razı olsun.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Sapla saman mı dediniz?
30 Mart 2008
Sapla saman mı dediniz
Sapla saman mı dediniz?
Sapla saman kesinlikle bilerek ve isteyerek karıştırılıyor.
Elmalarla armutlar hince toplanıyor.
Tamam, ikisi de iddianame.
Tamam, ikisi de savcı.
Ama hepsi o kadar.
Bir
tarafta ahtapotvâri, eli kolu devletin içine kadar uzanmış neredeyse
tanklı tüfekli, dehşetengiz bir çetenin soruşturması var,
diğer tarafta tek gücü sandık olan siyasi bir partiye açılmış kapatma davası...
Bu iki davayı önce iki eşit hukuki süreç gibi göstermek,
sonra tehlikeli bir soruşturmayı kıytırık sebeplerle kasıtlı olarak açılmış kapatma davasına eş tutmak,
yetmedi onu ustalıkla ufaltmak en hafif tabiriyle cinliğin daniskası, kurnazlığın dik alasıdır.
Çıplak kralı, kostümlü gösterme çabasıdır.
En tüyden izahla bir iç rahatlatma seansı, bir adet at gözlüğü edinerek konforu sürdürme sevdasıdır.
Ayrıca ayıptır.
Ne yani!
Bal gibi bilinen gerçekleri, 'Ali topu tut' mantığı ile yeniden mi anlatalım?
Peki, üşenmeyelim tekrarlayalım.
Birinin önünde sadece sandık var.
Diğerinin önünde silahlı eylemler, cinayetler, tehlikeli krokiler, hain planlarla dolu koca bir ajanda!
Ajandada 'tamamdır' kaşesi yiyenler ile henüz uygulama tarihi gelmediği için sırasını bekleyen vahşet senaryoları bir de...
Dahası da var.
Ajanda sahiplerinin semirdikçe semirmiş 'korku ekip güç biçme' yetenekleri var.
Önlenemez darbe hevesleri ve pek tabi girişimleri var.
Demokrasiye hançer, AB'ye duvar, hukuka kelepçe özlemleri var.
Hadi sizin dediğiniz gibi olsun!
Bir abi 'yakışıksız bir şekilde gözaltına alındı' diye mızıkçılık yapalım.
Hatırınız
için abinizin, kapatma davasından beş hafta önce, 7 Şubat'ta anlattığı;
“ Her şey elden gidiyor. Tuhaf bir durum var. Bakalım ne olacak? Şimdi
yalnız iki tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne
ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umut doğabilir
yani. Çünkü normal yollardan bunlar mümkün değil yani.” sözlerini
unutalım.
Gerekçenizi sorgulamayıp sizinle birlikte Ergenekon'a 'pamuk helva' muamelesi çekelim.
Ak Parti'yle aynı karede görünmemek için deve kuşu misali kafamızı kuma gömelim.
Peki tüm olup bitenleri yok sayabilecek miyiz?
Ümraniye'deki devlet malı bombaları,
Malatya katliamını,
Hrant Dink'i,
Danıştay tetikçisinin foto albümünü,
Veli Küçük'ün çevirdiği büyük işlerini,
Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombanın etrafa saçtığı suskunluk halesini,
şu Yargıtay krokisini mesela…
Hepsini… tüm duyduklarımızı, bildiklerimizi hafızamızdan silebilecek miyiz?
Veya…
Deniz
Baykal'a eşlik edip kırk kez 'yok böyle bir şey!' desek bu darbe
meraklısı eli kanlı ahtapot, masum bir organizmaya dönüşür mü?
Eee ne diyorsunuz?
Yok mu bir şey hakikaten, paranoyadan mı ibaret her şey?
Durduğunuz nokta sahiden bu mudur?
Sadece pes diyorum!
Ben söyleyeyim.
Üstelik hiç komplekse kapılmadan, hiç gocunmadan…
Ergenekon soruşturması ile kapatma davası arasına kocaman kırmızı bir çizgi çekiyorum.
Halkın oyuyla sandıktan çıkan iktidara vurulan hukuk darbesi ile Ergenekon operasyonunu ayrı kefelere koyuyorum.
Bu işi sulandıran komik gerekçelerin tümünü reddediyorum.
Aklım da vicdanım da bana tereddütsüz demokrasiyi seçtiriyor.
Bu kadar basit ve net!
Ayrıca bu yazının artık burada bitmesi gerek!
Hani o reklamdaki gibi…
Daha yapacak çoook iş var!
Önce lime lime edilip bile isteye karıştırılan sapla saman birbirinden ayrılacak.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Acaba kapatma davasından önce yazılan o mektuplarda Ak Parti’nin başına bir iş gelebileceği iması var mıydı?
Aydın Doğan'dan Erdoğan'a mektup
Aydın
Doğan'ın Başbakan Erdoğan’a bir ay arayla iki mektup gönderdiği iddia
edildi. İddiaya göre Erdoğan'ın “bir medya grubu”na yönelik sert sözler
Doğan’ın mektuplarına cevap.
30 Mart 2008 17:12
Yasemin Çongar'ın analizi
Aydın Doğan Başbakan Erdoğan’a bir ay arayla iki mektup gönderdi.
Başbakan dün “bir medya grubu”na yönelik sert sözler sarfederken sanki
Doğan’ın mektuplarını cevaplıyordu.
Başbakan Erdoğan siyasetteki gerginliğin sorumlusu olarak dün “bir
medya grubu”nu gösterdi: Bir siyasi zihniyetin yanlısı medya bu işi
bugünlere getirdi. Erdoğan’a göre “darbe çığırtkanlığı” yapanlar
kaybedecek. Peki Aydın Doğan mektuplarında o zaman henüz açılmamış olan
kapatma davasını ima etti mi?
Başbakan Tayyip Erdoğan “Uzlaşma için herkes bir adım geri atsın” çağrısına
özetle “Niçin ve neden geri adım atayım” karşılığını veriyor.
Erdoğan’ın bu sorusu, kulağa pek hoş gelen ama içeriği belirsiz
bırakıldığı ölçüde de pekala “Ergenekon soruşturmasında geri adım”
çağrısı olarak anlaşılabilecek bütün o sağduyu ve uzlaşma mesajlarını
bertaraf ediyor. Başbakan, bir bakıma, iş dünyasını ve sivil toplum
kuruluşlarını ağızlarındaki baklayı çıkarmaya zorluyor. Acaba TÜSİAD,
TOBB ve diğerlerinin meramı gerçekten de Ankara Ticaret Odası Başkanı
Sinan Aygün’ün dediği gibi ‘Ergenekon’un ve parti kapatmanın
durdurulması mesajını’ vermek mi?
Eğer böyleyse, Başbakan’ın bu pazarlığa yanaşmadığını düşündüren
sözleri demokrasimizin geleceği adına büyük önem kazanıyor. Çünkü bu,
Ak Parti’nin kapatılması yoluyla bir yargı darbesi deneyenlere karşı
dik durmak ve yeni darbelerin hazırlayıcısı olabilecek bir suç
örgütünün üzerine kararlılıkla gitmek anlamına geliyor.
DARBE ÇIĞIRTKANLARI • Erdoğan dün Anadolu Aslanları
İşadamları Derneği’nin genel kurulunda konuşurken yine “Geri adım atmak
mantığını kabul etmek mümkün değil” dedi. Başbakan, aynı konuşmada,
yaşanan süreçten ‘darbe çığırtkanlarının’ kayıplı çıkacağını söylerken,
kuşkusuz Ak Parti’den kurtulmak için tek yolu siyasi istikrarsızlıkta,
ekonomik krizde, toplumsal karışıklıkta ve nihayet askerin duruma el
koymasında görüp bunun zeminini hazırlamaya çalışanları kastediyordu.
Biliyoruz ki Ergenekon soruşturmasının dosyası, bu darbe çığırtkanlarının kimler olduğunun belgeleriyle dolu.
BİR ZİHNİYETİN MEDYASI • Başbakan dün ayrıca gelinen noktanın sorumlusu olarak “bir medya grubunu” gösterdi. Bu medya grubu hangisi?
Erdoğan’ın
“Türkiye için sağduyu” çağrısı yapanları kastederek “Sivil toplum
örgütlerinin bu çalışması güzeldir” dedikten sonra “Bir şeyi sanki
böyle ıskalıyorlar” uyarısıyla söylediği “Bir siyasi zihniyetin yanlısı
olan medya bu işi teşvik etmiştir ve bugünlere getirmiştir” cümlesinin
hedefi kimdi?
Akla hemen, Ergenekon soruşturmasının
ilerletilmesinden pek de hazzetmediği yayınlarından anlaşılan gazete ve
televizyonlar geliyor.
DOĞAN’IN MEKTUPLARI •
Peki Erdoğan “bir medya grubu” derken Doğan Grubu’nu mu kastediyor?
Doğan Grubu’na mensup gazeteci ve yazarların bir bölümü de Erdoğan’ın gözünde “bir siyasi zihniyetin yanlısı medya” mı?
Başbakan’ın yakın çevresinden edindiğimiz izlenim o ki, bu soruların cevabı ‘evet.’
Bu
da, ister istemez Başbakan’ın “darbe çığırtkanları” ve “bir siyasi
zihniyetin yanlısı medya” sözlerinin Aydın Doğan’a yönelik bir mesaj
olup olmadığını düşündürüyor.
Sakın bu mesaj, Aydın Doğan’ın Başbakan’a yazdığı mektuplara verilmiş sözlü bir cevap olmasın?
FEHMİ KORU YAZDI •
Aydın Doğan’ın Tayyip Erdoğan’a kısa süre önce bir mektup yazdığını kamuoyuna ilk duyuran Fehmi Koru oldu.
Koru,
Yeni Şafak’ta Taha Kıvanç imzasıyla yazdığı sütununda Aydın Doğan’ın
Başbakan’a mektubunun “Ayağını denk al, yoksa başına iş gelir” gibi bir
üslupla yazılmış olabileceğinden söz etti ve eğer bu doğruysa, Aydın
Doğan’ın Ak Parti’ye karşı kapatma davasından önceden haberli ve
Erdoğan’ı da bu davaya güvenerek uyarmış olabileceğini ima etti.
BİR AY ARAYLA •
Taraf,
Koru’nun “mektup” iddiasını kendi kaynaklarından doğruladı. Dahası, son
dönemde Aydın Doğan’ın Başbakan’a bir değil, iki mektup gönderdiğini de
öğrendik. Öyle anlaşılıyor ki, Aydın Doğan bu mektupları yaklaşık bir
ay arayla yazmış.
İkinci mektup Başbakan’a şubat sonlarında, yani Ak Parti aleyhinde kapatma davası açılmasından yaklaşık iki hafta önce ulaşmış.
“Taha Kıvanç” haklı; insan ister istemez merak ediyor:
Türkiye’nin medya devi Başbakan’a neden iki kez üst üste mektup yazdı?
Acaba kapatma davasından önce yazılan o mektuplarda Ak Parti’nin başına bir iş gelebileceği iması var mıydı?
Ve acaba Başbakan’ın bu mektuplara cevabı gerçekten de dünkü konuşmasındaki sertlikte mi?
Epey bir süreden beri tartışılan bir merak konusu var; kahvehaneden gökdelene dek konuşuluyor:
- Cumhurbaşkanı Gül Fethullahçıymış...
- Yok canım!..
- Başbakan da Fethullahçı mı?..
- Hayır...
- Peki, neci?..
*
Doğrusu Abdullah Gül'ün Fethullahçılığını ya da Fetoculuğunu bilemem... Ama tarz aynı.
Neden?..
Çünkü
kişiliği uyuyor, bizimki de yumuşak, öfkelenmiyor, bağırıp çağırmıyor,
sinirlenmiyor, amaca varmak için her şeye eyvallah diyen raconu
benimsemiş...
Fethullahçılıkta cemaat bu yumuşak yöntemin terbiyesini benimsemiştir...
Bakarsınız
gepegenç bir işadamı, eğer Fetocuysa, sizi suya götürür susuz getirir,
alacağını aldıktan sonra yol ortasında bırakıverir...
*
Peki, RTE böyle mi?..
Başbakan'ın yöntemi Fetoculukla pek uyuşmuyor; öfkeli, tepkili, sinirli, gerilimli, kavgacı...
Toplum
çoktan beri tarikatlarla cemaatler arasında parsellendiğinden, eğitim
faslı da küçük yaştan bu düzen üzerine gelişiyor; kişilikleri yontmak,
yoğurmak, yetiştirmek, eğitmek üzerine öğretim çoktan beri dincilerin
eline geçmiştir...
Aydınlanmacı, laik, bilimsel eğitim ve öğretim sizlere ömür...
*
Peki, RTE hangi tarikattan ya da cemaatten?..
Geçen gün bu işleri iyi bilen biri, kabine üyelerinin mezhep, meşrep ve cemaatlerini teker teker saymaya başladı...
Ama, aldanmayın...
Temelde hepsi bir...
Ortak noktaları ne?..
Cemaatlerde farklar olsa bile tümü Nakşi...
Nakşibendi tarikatı laik Türkiye Cumhuriyeti'ni ele geçirdi...
Fethullah Gülen' in bu "zafer" de çok büyük payı var...
*
Feto aklı başında bir insan sayılabilir mi?..
Zaten kendisinde böyle bir nitelik aranmaz, tek bir vaazında bile kimliği ortaya dökülüyor...
Ama Feto öyle bir yöntem buldu ki hazine pahası...
Papa'yı
ziyaretinden beri Fethullah'ı Batı yere göğe koyamıyor, emperyalizm
Feto'yu İslamı sömürmek için kullanıyor, Türkiye'yi dinciliğe bağlamak
yolunda Gülen Batılıların birebir işlerine geliyor...
Feto,
Hıristiyan emperyalizminin en etkili elçisi gibi, Saidi Kürdi' nin
Nurculuğunu Nakşi mezhebinin çatısı altında yürütüyor...
Feto yaman...
Feto medyayı da ele geçirdi...
Hangi parayla?..
İşin o yönü sır...
Diyorlar ki:
- Kayıt dışı parayla...
Feto'nun parası da ne bitmez tükenmez paraymış canım, kökü nerede bunun?..
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Kızıldere'nin 36. Yılında 12 Mart 1971 müdahalesi, bir iç hesaplaşma gibi başlasa da, iktidardaki Süleyman Demirel hükümetini hedef almış gibi gözükse de, sol hareketi ezmeye girişti
Kızıldere'nin 36. Yılında...
Bazı olaylar vardır ki,
ülkenin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilirler.
Kızıldere'de 30 Mart 1972'de, 10 devrimci arkadaşımızın ve 3 İngiliz
teknisyenin 12 Mart askeri darbecileri tarafından öldürülmesi de, 1968
gençlik hareketinin liderleriyle ilgili tasfiye hareketinin bir anlamda
son noktasının konulmasıydı denebilir.
Deniz Gezmiş, Yusuf
Aslan, Hüseyin İnan, Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde yanı başımızdaki
hücrelerde bir anlamda haklarında verilen idam kararının son
aşamalarını yaşıyorlardı. Mahir Çayan, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Ziya
Yılmaz ve Ulaş Bardakçı, bir süre önce İstanbul Maltepe Askeri
Cezaevi'nden kaçmışlardı.
Ulaş, kaldığı evde basılıp
öldürülmüştü. Ziya Yılmaz ise yaralı yakalanmıştı. Mahir Çayan ve
arkadaşları, 12 Martçıların baskıları nedeniyle kendilerini kapana
kıstırılmış gibi hissediyorlardı. Bu arada Koray Doğan Ankara'da
Mahir'lere yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınmak istenirken
öldürüldü.
***
Denizler idam hücresinde beklerken,
Mahir'lerin sessiz kalmaları mümkün değildi. Onları kurtarmak için bir
şeyler yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Ancak koşullar çok kötüydü
ve Mahir'lerin çevresindeki kuşatma artıyordu.
Sonunda
Karadeniz'deki İngiliz üssünü basıp İngiliz teknisyenleri kaçırmaya
karar verdiler. Aslında bu eylem 1968 kuşağının cezaevinde olmayan
liderlerinin neredeyse son ve kritik eylemiydi.
***
12
Mart 1971 askeri darbesinin arkasındaki nedenleri zaman içinde daha iyi
anlamaya başladık. Ordu içindeki iki askeri kanat arasındaki çatışma
bir darbeyle sonuçlanmıştı. Darbeciler birbirlerini alt edebilmek
amacıyla alttan alta çekişirken, darbe sola karşı bir imha hareketine
dönüşmüştü.
1960'lı yıllarda yükselen sol hareket, darbecilerin
hedefiydi. Gençlik hareketinin liderleri, öğretmen hareketinin, kitle
hareketinin, işçi hareketinin liderleri, ilerici öğretim üyeleri askeri
cezaevlerine kapatıldılar, ağır baskılarla yüz yüze geldiler.
***
12
Mart 1971 müdahalesi, bir iç hesaplaşma gibi başlasa da, iktidardaki
Süleyman Demirel hükümetini hedef almış gibi gözükse de, sol hareketi
ezmeye girişti.
Sol örgütler arkası arkasına kapatıldı ve
yargılandı. Dev-Genç, TİP, TÖS, DİSK davaları gibi büyük davalar
açıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkence tezgâhları kuruldu.
Askeri cezaevleri solcularla dolduruldu; askeri savcılar, idam
talebiyle yüzlerce solcuyu mahkemeye sevk ettiler.
***
Kızıldere'yi
de bu tablo içinde anlamak gerekiyor. O dönemin gençliği, dünyada
gelişen devrimler ve direnişlerden etkilenmişti. Küba'da Fidel Castro
ve arkadaşları Amerikancı Batista rejimini yıkarak bir devrim
gerçekleştirmişlerdi.
Vietnam'da komünistler önderliğinde ABD
işgaline karşı bir kurtuluş savaşı yürütülüyordu. ABD işgalcileri
dünyanın dört bir yanında gösterilerle lanetleniyordu. Türkiye'de de
Vietnam işgali karşıtı gösteriler yapılıyordu.
Vietnam'da
ABD'nin uğradığı yenilgi yeni umutlara kapı açıyordu. Devrim
beklentisini tüm dünyaya yayıyordu. 68 gençliği, bu umutların içinde
oradan oraya koşuyor, geleceğe umutla bakıyordu.
***
Tabii
her yeni umut, kurulu düzenin baskısını da beraberinde getiriyordu.
Gençler, devlet yanlısı ülkücü çetelerin saldırısına uğruyor, kurulan
pusularda öldürülüyordu.
12 Mart, 68'le yükselen solun hesabının
sorulması hamlesiydi. Bizler devrim için umutlarla dolu eylemler
yaparken, darbeciler daha baskıcı bir rejimin hazırlıklarını yapıyordu.
Kızıldere'de
36 yıl önce 10 devrimci genç imha edildi. Orada bu imha hareketine
katılanlar daha sonraki yıllarda da, Türkiye'nin kaderi üzerinde rol
oynadılar. 12 Mart'ın generalleri, savcıları, işkencecileri siyasi
hayatımızda varlıklarını sürdürdüler. Daha etkili yerlere geldiler.
***
Kızıldere'nin
36. yılındayız. Arkadaşlarımızın vahşice öldürülmesinin yıldönümünde
bir grup 68'li arkadaşımız Kızıldere'ye gittiler, onları öldürüldükleri
yerde anıyorlar.
Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz
gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve
acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler
önüne seriyor.
Kızıldere'de yitirdiğimiz sevgili arkadaşlarımızı hep sevgiyle anacağız.
Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler...
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Kerinçsiz'in 'milli sivil toplumu'
Ergenekon
Operasyonu kapsamında tutuklanan avukat Kemal Kerinçsiz, aydınlara
duruşma salonlarında, mahkeme önlerinde saldıran,
toplantılar ve
panelleri basan grubun adını, polis ifadesinde açıklıyor:
Milli Sivil
Toplum.
Kemal Kerinçsiz, Boğazlıyan Kaymakamı'nı anma etkinliklerinde Muzaffer Tekin'le bir araya gelmişti.
Şimdi ikisi de cezaevinde.
Ergenekon
Operasyonu kapsamında gözaltına alınan avukat Kemal Kerinçsiz, zanlı
sıfatıyla 21 Ocak'ta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda sorgulandı.
Kerinçsiz, 22 sayfalık ifadesinde, kendisini, 'Büyük Hukukçular Birliği
ve Büyük Güç Birliğ Derneği ve Ayasofya Derneği üyesi diye tanıtırken,
gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesine varana kadar, 'milli sivil toplum'
dediği grubun hangi isimleri aldığını, nasıl ve kimlerden oluştuğunu ve
ne tür eylemliliklerde buluştuğunu da anlattı. İşte ifadeden bölümler...
Herkes Türk Dünyası Vakfı'nda:
Veli Küçük ile yaklaşık iki yıl önce 10 Nisan 2006'da Boğazlıyan
Kaymakamı ile ilgili Beyazıt'ta yapılan, sivil toplum kuruluşları
tarafından düzenlenen anma toplantısında tanıştım. O toplantıda
katılımcıydık. Bir organizasyon veya konuşma görevimiz yoktu. Veli
paşanın da öyle bir görevi yoktu. Yine bu toplantıdan sonra yapılan
Türk Dünyası Vakfı'na kendisi gider gelir, ben de oraya gider gelirim,
kendisiyle orada görüşmüşlüğümüz olmuştur. En son ben vakıfta anayasa
değişiklikleriyle ilgili konferans vermiştim. Kendisi dinleyici olarak
bu toplantıya katıldılar... Muzaffer Tekin ile de anma toplantısında
tanıştım."
Erenerol ile dernek kurdular: Sevgi Erenerol'u
(Patrikhane sözcüsü) 2003 yılından beri tanırım... Aydınlar Ocağı'nın,
Türk Dünyası Vakfı'nın toplantılarında beraber olmuşuzdur. Kendisiyle
kurucu üyesi olduğumuz bir dernek ve Ayasofya'nın kilise olmaması ve
Rum Ortadoks merkezi olmaması, Türk kültürünün hizmetinde bulunması ve
nihai amaç olarak camiye dönüştürülmesi için kurmuş olduğumuz bir
dernek söz konusudur.
Şehit Anneleri Derneği: Pakize
Akbaba, Şehit Anneleri Dernek başkanıdır. Ankara'da Yüksek Seçim
Kurulu'nun (YSK) önünde, seçim hilelerini protesto için siyah çelenk
bırakmak istemişlerdir, bana konuyu açtılar, makul demokratik bir tepki
olarak gördüm.
Bakkal'ın birliği: ... Görüştüğüm şahıs,
Ramazan Bakkal'dır. Sivil Toplum Kuruluşları başkanı. (Yazar) Elif
Şafak'ın Beyoğlu'nda bir otelde konferans düzenleyeceği haberini almış
ve buraya milliyetçi 3-4 bayanın giderek konu hakkında kendisine
birtakım sorular sorarak gerçeğin ortaya çıkarılması için demokratik
bir tepkinin konulması için bize yardımcı olmasını istemiştir. Biz de
Ay Yıldız Birliği Başkanı Ülker hanımın başkanlığında soru sorabilecek
3-4 bayanın olduğunu söyledim. Bunların katılması halinde en azından
salonda bulunan şahısların, Şafak'ın gerçek kimliğini görmeleri
bakımından fayda sağlayabileceği...
Ay Yıldız Birliği: Ay
Yıldız Birliği platformunun genişlemesinden bahsediyoruz. 250'ye yakın
dernek bu platformda faaliyet gösteriyor. Ebette ki bu platforma fazla
derneğin katılması söz konusu. Sivil toplum gücünün de etkinliğini ve
kamuoyu oluşturmasında daha güçlü hale gelmesini söz ve dileklerinin
dinlenmesine yol açacaktır.... Ay Yıldız Birliği'nden, Kamu-Sen'den
tutunuz da Mühendisler Birliği'nden. Şehit Aileleri derneklerinden,
birçok güzide kurum ve kuruluş bulunuyor.