Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)
ezberbozan şirin cumhurreisi ayed hadis en birinci bila kayd u şard nufüs huviyet cuzdanıkagıt 50 kurus sabim 184 alo Banner Makerlambadan vazo bırakın da çalışalım analar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarezberbozan okuryazarbezmi alemTRT LOGO ginseng çicekgökyüzü kadar kırmızı 2006

orfeonrecord13289.bloggum Glitter Photos
karar millendirlee young ae duelist filmnaruto shippudenFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.compeygamberimizin doğduğu evsalıncakta ata sirinler Srebrenica_Inferno.mp3 BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR kırmızı beyazsosyalguvenligi tam turkey poem poetry TRT LOGO

Yazılar arşiv 03.2008 Other entries in 2008-03 resimler , videolar
 
Mar
31
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Nur Çintay A. İddianame hazırlığını Başsavcı'nın eşi 'bile' bilmiyormuş


31/03/2008 (1646 kişi okudu)

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Referans gazetesinden Nuray Başaran'a konuşmuş, ama off the record bir sohbet. Başaran'ın izlenim yazısından öğreniyoruz ki, pek çok kendince 'müjde' yer alıyor Yalçınkaya'nın sözlerinde.
Bu kadar hassas bir aşamada Başsavcı'nın kalkıp da şu kadar milletvekiline siyaset yasağı gelebileceğini (Nasıl da 'şık' bir denge gözetiliyor burada, farkındasınız herhalde: Diğer 30'u lütfedilip affediliyor!) filan söyleyebilmesi, off the record, mof the record, neticede bir gazeteciye bir nevi karar açıklaması, çok acayip tabii. Dehşet verici.
Sabah manşet yapmıştı dün, "Başsavcı'dan al haberi!" diye.
Ben bu açıklamalarda bir şeye daha takıldım. "Davadan ve iddianameden eşimin bile haberi yoktu" cümlesine.
Abdurrahman Yalçınkaya, iddianamenin Anayasa Mahkemesi'ne sunulmadan iki gün önce Doğu Perinçek'e sızdırıldığı iddiasına böyle karşı çıkıyor, "Eşimin bile haberi yoktu, TV'den öğrendi" diyor.
Sızdırılmıştır/sızdırılmamıştır/sızmıştır/sızmamıştır, bilemem, ama şunu sormak isterim: Böyle bir mevzuda eş, 'bile' midir?
Bir parti kapatma iddianamesi üzerinde çalışıldığı, şu şu gün kapatma davası talebiyle ortaya çıkılacağı, evvela eşe mi söylenir?
Eşten icazet almadan harekete geçilmez mi?
Eşe söylenmemiş olması, başka hiç kimseye de çıtlatılmadığı anlamına mı gelir?
Eş, böyle hassas, hayati, ciddi ama hane trafiğini/huzurunu/bütçesini çok da doğrudan etkilemeyen bir meseleye dahil edilecek öncelikli kişi midir, yoksa, hele bir yaştan sonra daha çok 'Akşam evde misin?/Yemekte ne var?/Oğlan gene kırık almış/Hafta sonu annemler bekliyor/Sende bozuk var mı?'ların muhatabı mıdır?
Hiç mi CIA/FBI/CSI vs filmi/dizisi/sahnesi izlemedik?
Diyeceğim, buradaki 'bile' bana bir şey demiyor. Eşin bilmemesi hiçbir şey ifade etmez; başkalarının da bilmediğinin garantisini vermez. Karı/koca, birtakım durumlarda hiç de öyle 'bile' değildir. Daha da bazı durumlarda hatta, biliriz ki en son duyandır!

Festivalden iki 'sebepsiz şiddet' filmi
En iştahla beklediklerimden:
1. 'Funny Games/Ölümcül Oyunlar': 1997 yapımı ilk filmi izlemiş olanın unutması için lobotomi gerekir. İki pırıl beyaz giyimli genç, 'yumurta isteme' gerekçesiyle bir eve girer ve olaylar, eziyet, işkence, kan revan şeklinde gelişir. Aile, toplum, burjuvazi darmadağın edilir. İzleyici de: Korkunç soğukkanlı bir acımasızlık ve şiddet vardır karşımızda. Michael Haneke, kendi filmini tekrar çekip bugüne uyarlamış, Naomi Watts'ı da dahil etmiş. Seyretmemeyi düşünemiyorum, bir de şunu düşünemiyorum açıkçası: İlkinden daha iyi olabilir mi?
2. 'An American Crime/Bir Amerikan Suçu': Amerika'yı sarsan, 1965 tarihli o manyak vaka: Gayet normal bir ev kadını olarak bilinen Gertrude Baniszewski, Sylvia adındaki genç kızı evinin bodrumuna kapatır ve öldüresiye işkence eder. Bunu yaparken yalnız da değildir! Kendi çocuklarının da mahalledekilerin de olaya dahli vardır. Savcı'nın Indiana'da o güne kadar işlenmiş en korkunç cinayet olduğunu söylediği vakanın mahkeme kayıtlarını esas alan inanılmaz hikâyeyi Ellen Page ile Catherine Keener canlandırıyor. Tüylerin diken olacağı kesinden öte bir netlikte.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Mar
31
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Tarhan Erdem Yerel seçimler tarihi

 

Tarhan Erdem

31/03/2008 (1839 kişi okudu)

Başbakan'ın Bulgaristan dönüşü konuşmaları üzerine yazmalıydım ama bir iki gün geçmeden yazmak istemedim; her şeyi medyanın bu hale getirdiğini söylüyor; memlekette hükümet yokmuş zahir!
Neyse siyasete girmek yerine yeni ve önemli bir kitabı tanıtmak istiyorum:
Kitap okumada belli konularla kendimi sınırladığım halde, Bilgi Üniversitesi yayın yönetmeni Fahri Aral'ın hızını yakalamak zorlaştı. Her ay galiba 3-4 kitap yayımlanıyor. Ben daha, 'Göçler Çağı, Modern Dünyada Uluslararası Göç Hareketleri' başlıklı kitabı okuyamadan, Arif Eşref Turan'ın, 'Türkiye'de Yerel Seçimler' başlıklı kitabı yayımlandı.
Yerel yönetim ve seçimler tarihi alanındaki bu kitap, demokrasi tarihimiz için derli toplu ve önemli bir katkıdır.
Yerel yönetimler üzerinde ne kadar çok çalışılırsa o kadar boşluk görülmektedir; Turan'ın yeni kitabı da, bilgi boşluklarını doldururken, yeni eksiklerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır.
Kitabın üçüncü bölümünde, Belediyeler Kanunu'nun 1930'da çıkışından sonra aynı yılın ekim ayında yapılan belediye meclisi üyeleri seçimleri ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır.
1930 belediye seçimlerinden iki ay önce (12 Ağustos'ta) kurulan ve seçimlerden hemen sonra (17 Kasım) partinin merkez heyetince feshedilmesine karar verilen Serbest Cumhuriyet Halk Fırkası (SCF)'nın çalışmalarına kitapta yeterince yer verilmiştir. Katıldığı bu ilk ve son seçimde partinin çalışmaları, bildirileri ve lideri Fethi Bey'in gezi ve konuşmaları il il anlatılmış, SCF'nın kazandığı illerdeki oylar liste olarak verilmiştir. Bu seçimler hakkında, bu kadar ayrıntılı bilgiyi toplu olarak başka bir yerde okuduğumu hatırlamıyorum.
Hikâye tadında okunan bilgileri daha da derinleştirmek için, bu ilk demokrasi deneyimimizdeki seçim yolsuzluklarına daha yakından bakmalıyız. Bu olaylarda dünya ekonomik bunalımının, CHF ve SCF lider ve yöneticilerinin, bürokrasinin, anayasanın paylarının araştırılması, bugünkü sorunlarımızın çözümünü de kolaylaştırabilir sanıyorum.
Yerel yönetimlerle ilgili önemli diğer bir soru da, 1921 Anayasası'nın yerelleşmeyle ilgili maddelerinin, uygulamaya konulamadan yürürlükten niçin kaldırıldığıdır.
Hangi güçler, hangi görüşlerle il, ilçe ve bucaklarda seçilecek meclislere özerklik kazandıran bu anayasanın yürürlüğünü önlemiştir? Uygulamayı düzenleme amacıyla hazırlanan tasarının kanunlaşmasını hangi güçler nasıl engellemiştir? Bu sorular henüz cevaplanmış değildir!
Son yıllarda da, yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak amacıyla çıkarılan kanunlar, Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi engeline takılmıştı. 2003 yılından sonraki yeni girişimler, Anayasa'nın yönetimde yetki genişliği ve merkezi idarenin vesayet hakkı hükümlerine gönderme yapılarak önlenmiştir. Yerel yönetim reformuna bugün de, bölünme korkusuyla karşı çıkılmaktadır. Oysa her yerde ve her alanda ayak bağı olan merkezi vesayet sistemi, yalnız yerel yönetimlerin değil merkezi idarenin de işlerini zorlaştırmaktadır.
1920'den son yerel seçimlere kadar, bütün seçimler ve yasaları gibi, yerel yönetimlerin işleyişiyle ilgili gelişmeleri de anlatan Arif Eşref Turan'ın kitabı, siyaset adamları ve kamu yönetimi öğrencilerinin yararlanacakları bir kaynak oluşturmuştur.

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Mar
31
    
okuryazarhay | 31 Mart 2008 10:11 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Arap bölünmesi derinleşiyor

Arap bölünmesi derinleşiyor
Arap liderlerin Arap Birliği zirvesinde tek ortak noktası, içinde oturdukları salondu. Araplar, İran'dan Filistin'e her konuda bölündü

31/03/2008 (167 kişi okudu)

 

ABDURRAHMAN ERRAŞİD 

Arap liderler, Arap saflarını yaran Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgal etmesi nedeniyle, 1990'da Kahire'de düşmanlık açısından en zor Arap zirvesinde bir araya gelmişlerdi. Bugün şartlar daha kötü değil. Ne tanklar var, ne işgal, ne de savaş hali. Fakat Araplar tıpkı Kahire'deki zirvede parçalandıkları gibi, şu an da yarılmak ve iki kampa bölünmek üzere.
Birlikten söz etmek yalan olur. Parçalanma karşısında sessiz kalmaksa yıkıcı. Libya lideri Muammer Kaddafi'nin dün dediği gibi, zirvede Arap liderleri buluşturan tek şey, içinde oturdukları salondu. Arap devletleri arasındaki bölünmüşlüğün halklar ve bölge üzerindeki maliyeti ağır.

Ana neden İran
Lübnan belki bazılarına göre, anlaşmazlığın nedeni olmayı hak etmiyor. Lübnan aslında, büyük sorunun, yani Arapların farklı konularda çatışma yaşamasının başlıklarından biri. Lübnan, İran nüfuzunun, Irak, Suriye, kendi toprakları ve Gazze'ye dek hızlı yayılmasına dair yaşanan savaşın bir veçhesi. Lübnan Arap liderler arasındaki güven eksikliği krizinin başlığı. Lübnan, öteki tarafa göre korkunun krizi. Kaddafi bu korkuyu, yaptığı konuşmada dile getirdi. Sanki bir korku filmi sunar gibiydi: "Sıra hepinize gelecek. ABD bir gün idam edilmemize onay verebilir." Dış komployla korkutmak gerçekçidir ancak bu duruma karşı mücadele tehlikeli ve yanlış ilaçlarla yürütülüyor.
Arapların Şam'daki zirveden birbirlerini boğazlayan iki ayrı grup olarak ayrılması uzak ihtimal değil. Her konuda anlaşmazlığa düşen, biri Şam'la beraber, diğeri Şam'a karşı olan iki eksen gibi... Tehlike, eksenlerin planlı bir biçimde değil, her devleti kendisine uygun gruba katılmaya sürükleyen birikmiş olayların sonucu olarak inşa edilmesi.
Peki bizler Şam zirvesi sonrasında iki ayrı kampa doğru mu gidiyoruz? Haritaya baktığımızda, iki eksenin ilan edilmesine hazır olunduğunu görüyoruz: Lübnan'da bir eksen çoğunlukla, diğeri muhalefetle beraber; Filistin'de biri Fetih lideri ve Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'la beraber, diğeri Hamas lideri Halid Meşal'le; İran'ın tarafında duran ve İran'a karşı olan bir eksen; yeni Irak rejiminin yanında olan ve bu rejimle savaşan bir eksen; ve Arap Birliği'nin rolünün yanında olan eksenle ona karşı olan eksen...
Ayrılık Arapların kaderi oldu. Peki ne yapılmalı? Sessizlik ve fırtınayı en az kayba yol açacak biçimde kendi haline bırakmak mıdır? Yoksa mücadele etmek mi? Bu tehlikeleri ancak, Irak savaşından iki yıl önceki Umman zirvesinin önemini idrak edersek anlayabiliriz.
O dönemde, Ürdünlüler Kuveyt ve Irak heyetlerini ikna etmeye çalışmıştı. Kuveyt kurban olmasına rağmen uzlaşıyı kabul etmişti. Irak heyetiyse sembolik uzlaşı karşılığı hava ambargosu dahil bütün ambargonun kaldırılmasını öngören öneriyi sunan Arap grubuna çirkin sözler sarf etti. Ürdünlüler söz konusu fırsatın önemini bildikleri ve gelecek tehlikelerin farkında oldukları için, utandı. Iraklılar bu zirveyi heba etti. Tıpkı Kahire zirvesinde savaşı durdurma fırsatının kaybedilmesi gibi. Bugün Şam zirvesinde de, uzlaşı ve Arapları krizlerden koruma fırsatı kaçırılabilir.

(Londra'da Arapça yayımlanan Şark ül Evsat gazetesi, 30 Mart 200

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Mar
31
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 


Günün Sözü
Sevip de kaybetmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir.
Seneca
 
Tarihte Bugün

Takvimler 31 mart tarihini gösterdiği zaman

...1930 yılında,
Afet (İnan) Hanım, partiye yazılan ilk kadın üye oldu.


1991 yılında,
Hava-İş sendikasına üye 10 bin 500 işçi greve başladı.

 

Atina'nın 'FYROM' ısrarını anlayabilen yok

Atina'nın 'FYROM' ısrarını anlayabilen yok
Yunanistan'ın Makedonya'yı kendi istediği isimle değil de 'FYROM' diye tanıma ısrarı, NATO'nun Balkanlar'a istikrar getirme projesini önlemeye değmez

31/03/2008 (363 kişi okudu)

Balkanlar hakkında ne derseniz deyin, dünyanın en olağandışı krizlerinin onlarda olduğunu teslim etmek lazım. NATO gelecek hafta düzenleyeceği zirveye üç Balkan ülkesi eklemek istiyor: Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya. Gelgelelim 1952'den beri NATO üyesi olan Yunanistan, sırf adı yüzünden Makedonya'nın üyeliğini veto etme tehdidi savuruyor. Zira hem bu eski Yugoslav cumhuriyeti hem de kuzey Yunanistan' 'Makedonya' adını kullanıyor. Olaya dışarıdan bakan biri için bu meselenin hiçbir ciddiyeti olamaz. Ne var ki kalabalık Balkanlar'da bu tür ağız dalaşları, yüzyıllardır süregelen ve itinayla içi doldurulan mit, söylenti ve küçümsemeleri gündeme getiriyor. Nitekim bu kavgada, iki taraf da gelmiş geçmiş en ünlü Makedonyalı olan ama hayata 2 bin 331 yıl önce veda etmiş Büyük İskender'in kendilerinden olduğu iddiasında. Sonra da bu ağız dalaşları, alevlenip çatışmaya dönüşebiliyor.
1991'de Makedonya'nın bağımsızlık ilan ettiği andan beri Yunanlılar bu ülkenin, kendilerine ait gördükleri adı ve simgeleri kullanmasına şiddetle itiraz halinde. Sırf bu yüzden BM ülkeye geçici olarak 'Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti' (FYROM) adını takmıştı. Sonra Atina ilişkilerini normalleştirdi ama ABD de dahil birçok ülke, hantal FYROM adını bir yana bırakıp, Makedonya'nın bizzat kendine verdiği ad olan Makedonya Cumhuriyeti adını kullanmaya başladı.
BM arabulucularından Matthew Nimitz, bize göre kabul edilmemesi için hiçbir neden olmayan bir dizi uzlaşma öne sürdü, en yenisi Makedonya Cumhuriyeti (Üsküp). Fakat zaten mesele bu değil. NATO üyeliğinin yeni Avrupa devletlerinde demokrasi standartlarını teşvik edip pekiştirmesi gibi önemli bir amaç güdülüyor. NATO bunu yeni üyelerinde sağlayabilmek için, sürekli tetikte kalmaya devam ederek çaba harcamalı. Bu proje belli ki Yunanistan'ın o kadar umurunda ki, bir isim kavgası yüzünden önüne taş koyabiliyor.
Ufacık Makedonya'nın adını ne koyarsanız koyun Yunanistan'a bir tehdit teşkil edeceği yok; bilakis ekonomileri çok büyük oranda Yunan yatırımına bağımlı. Makedonya'yı NATO'nun altına almak Avrupa, Balkanlar, Makedonya ve Yunanistan için iyi olacaktır. Ad meselesini de artık Atina'yla Üsküp bir kenarda hallediversin.

(Başyazı, 30 Mart 200

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Mar
31
    
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

 

Türkiye'deki laikler seçim sonucunu hâlâ kabullenemedi

Türkiye'deki laikler seçim sonucunu hâlâ kabullenemedi

Türkiye'de daha önce kapatılan İslamcı partilerin

aksine, laikliği reddetmeyen AKP geniş

halk desteğine sahip.

Asıl sorun, aşırı

laiklerle ordunun, tek tip olmak yerine

çoğulculuğu yansıtan hayat tarzını

kabul etmemesi

31/03/2008 (481 kişi okudu)

 

MAHMUD ELREYMAVİ 

Türkiye'de aşırılıkçı laiklerle, meclis

çoğunluğunu ellerinde bulunduran ve

cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı işgal

eden AKP arasındaki çekişme

durmayacak.

Partinin kapatılması ve bazı üyelerine siyaset yasağı getirilmesi talebiyle açılan dava, Erdoğan'ın başbakanlıktan, Gül'ün de cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılması anlamına geliyor.

İslamcı köklere sahip Refah ve Fazilet de partileri kapatılmıştı.

Ancak bu iki parti AKP kadar geniş halk desteğiden beslenmiyordu.

Bu durum 22 Temmuz'daki erken seçimde de görüldü; AKP birinci çıkarak konumunu derinleştirdi.

22 Temmuz seçimleri, partinin cumhurbaşkanı adayının şansını azaltmak için düzenlenmişti.

Fakat AKP iki muhalefet partisi CHP ve MHP'nin yaklaşık iki katı oy aldı.


Böyle bir halk desteğine sahip olan AKP'nin kapatılması çağrısının, darbeci eğilimi ortaya çıkarmak dışında bir açıklaması yok.

Dava talebi sonrasında, önde gelen parti üyeleri halkı bilinçli olarak 'doldurmaya' çalıştı. Fakat halkı doldurmak şu an yararsız olabilir.

Halkın tercihi, seçim, yani anayasal yollarla görülür.

AKP liderleri de bunun farkına vardı ve parti kapatmayı yasaklayan bir yasa için çalışmaya başladılar. Anayasal araçlarla savunma yapmak, sokaktan başlatılacak saldırılardan daha iyidir.


Türkiye'de yargı büyük bir ağırlığa sahip ve nispeten bağımsızdır. Anayasa Mahkemesi'ne laikliğin kalesi olarak bakılır. Konu sadece bu çerçevede kalsaydı, sistemin laik olduğu yaklaşımı anlayışla karşılanabilirdi. Fakat konu, ordunun bu mahkemenin üyelerinin belirlenmesi üzerindeki nüfuzuna da uzanıyor. Ordu nüfuzu ticari ve endüstriyel kurumlara, hatta medyaya kadar uzanıyor.
AKP'ye açılan davada, cumhurbaşkanının sadece temel yetkilerinin gasp edilmesi değil, görevinden uzaklaştırılması da isteniyor.


Başbakan dahil bazı üyelerine beş yıl siyaset yasağı talep ediliyor. Buna göre, AKP dört yıl sonraki seçime katılmayacak. Başsavcının dayandığı düşünce, partinin laik rejimi değiştirmeye ve İslam devleti kurmaya çalışması. Oysa bu suçlama dava konusu değil, bir inceleme platformunun başlığı olabilir. Zira Gül cumhurbaşkanı olur olmaz laik sisteme bağlılığını açıklamıştı.

Yeryüzünde hiçbir İslamcı grup daha önce böyle bir ifade kullanmadı.


Aşırılıkçı laik kurumun gerçek sorunu, toplumun kendisini, kanaatlerine en yakın yaşam tarzına vermeye başlaması. Bu yaşam tarzı tek tip değil, çeşitli ve çoğu İslam toplumuna benzemeyen kültürel çoğulculuğu yansıtıyor. Fransız laikliğini örnek almış dar görüşlü laik kurumu endişelendiren, bu eğilimin yayılmasının sürmesi, insanların yaşam tarzlarını seçme özgürlüğüne sahip olması. Kapatma davası, çekişmenin sürdüğünün kanıtı. Güçlü etkin taraf, seçim sonuçlarını ve bu seçimlerin kendi yetkilerine yaptığı etkiyi kabul etmedi.


Demokratik bir toplumda siyasi hareketliliği yansıtan çekişmeler doğaldır. Fakat Türkiye'de durum, siyasi rekabeti veya hükümetle sendikaların çekişmesini aşıp, sivil olmayan bir kurumun, siyasi ve anayasal hayata durumu alt üst etme tehlikesi içeren gizli darbe biçiminde müdahale etmesine kadar gidiyor. Şöyle ki, demokrasiden vazgeçilecek ve bir emrivaki dayatılacak. Ankara'nın AB üyeliği çabası demokrasinin kökleşmesini ve darbe sayfasının kapatılmasını gerektiriyor. Fakat İslamofobi'nin Batı'da yayılmasının ve sağcı kanadın yükselmesinin etkisi ne olacak? Türk ordusunun, AKP'nin sahip olduğu iddia edilen köktenci temele karşı korku yaratmak için bu eğilimleri kullanmasından endişelenilmiyor mu?

(Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Haliç, 24 Mart 200

 

EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


 
Mar
31
    
okuryazarhay | 31 Mart 2008 10:07 | 0 fav | etiket:  
EZBERBOZAN RekLam
download 200 MB oldu
EZBERBOZAN RekLam
www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

 

 

Her kriz yeni bir fırsattır

31/03/2008 (288 kişi okudu)

 

CELAL TOPKAN 

Türk siyasal yaşamı yeni bir siyasal krizle karşı karşıya. Dünden bugüne kaçıncı kriz diye sorulabilir. Ancak bu krizlerin sorumlusu halk değil. Krizlerin nedenleri belli. 58 yıllık çok partili dönemde sistem tek taraflı işledi. Sağ düşünce hep iktidar oldu. Halk, sağ düşüncenin toplumsal, ekonomik ve sosyal politikalarının çözümleri dışında başka çözüm politikaları ile tanışamadı. Süreç içinde sağ düşünceyi savunanlar ülkeyi yönetmeyi kendilerinin tabii hakları olarak görmeye başladılar. Alternatifsiz olan sağ düşünce radikalleşti. Sistemi değiştirme eğilimleri ortaya çıkmaya başladı. Bu eğilimler uygun bulduğu her ortamda söylem ve eyleme dönüştü.
Türkiye yönetim biçimi olarak demokratik parlamenter sistemi benimsemiş olan bir ülke. Demokratik parlamenter sistemin özelliği ve diğer sistemlerden farklı: Sol ve sağ düşüncenin bir denge içinde ve dönüşümlü olarak iktidara gelmesi, halkın her iki düşüncenin çözüm politikalarından yararlanması anlayışı üzerine işlemesidir. Bu bağlamda 58 yıllık çok partili yaşamda sol düşünce hiç iktidara (tek başına) gelemedi. Yani demokratik parlamenter sistem Türkiye'de ilke ve kurallarına göre işlemedi. İç dinamik oluşturamadı. Bu nedenle de kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal istikrarı sağlayamadı.
Bu durumun sorumlusu sistem ve halk değildir. Kendini sol olarak tanımlayan partilerin ve o partilerde politika yapan siyasetçilerin halktan ve halkın gündeminden ve değerlerinden kopuk politikaları ve siyaset yapma anlayışlarıdır. Cumhuriyet Başsavcısı'nın AKP'ye "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu" gerekçesiyle kapatma davası açması yeni bir siyasal krizdir. Her kriz yeni bir fırsattır. Kriz iyi yönetilirse yönetenlere fırsatlar sağlar. İyi yönetilmezse derinleşir. Sonuçta krize neden olanlara yeni fırsatlar sağlar.
Bu yeni krizin sorumlusu solda siyaset yapanlar değildir. Ancak solda siyaset yapanların sorumlulukları vardır. İşsizlik, yoksulluk, gelir dağılımı bozukluğu başta olmak üzere eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, tarım ve üretim alanındakii sorunlara çözüm üretmeyen solun bu krizde sorumluluğu vardır. Halkı kendi sorunları ile baş başa bırakan, sağ politikalara mahkûm eden solun bu krizde sorumluluğu vardır.
Bir ateş topu gibi Türkiye'nin gündemine düşen kriz, sol siyaset açısından yeni bir fırsattır. Türk solu ve laik demokratik kesimler; sağ siyasetin radikalleşmesinden ve sistemi değiştirme çabası içine girmesinden rahatsızlık duyuyorlarsa, bu düşüncelerinde samimi iseler; yapılacak iş çok basittir. Şikâyet etmeyi bir kenara bırakarak:
  • Dünyadaki değişen ve dönüşen gelişmelere göre kendilerini hızla yenilemeleri gerekir.
  • İşsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımı bozukluğu başta olmak üzere eğitim, sağlık, tarım ve üretimde yaşanan sorunları, sorunların taraflarıyla birlikte çoğulcu ve katılımcı bir anlayışla tartışarak siyaset yapma biçimlerini ve politikalarını yeniden belirlemeleri gerekir.
  • Solculuğun ve demokratlığın diğer bir adının da siyasetin halk için, ülke için yapılan bir iş olduğunu hatırlamaları gerekir.
    Halk, oyunu kullanırken oy verdiği partinin tüzüğünü, programını okuyrak ve bilerek oy vermiyor. Partinin liderine bakarak oy veriyor. Liderin arkasında başarı var mı yok mu ona bakıyor. Lider güvenilir mi? Tutarlı mı? Onu arıyor. Oyunu ona göre veriyor. Bu durum demokrasisi gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke ayırımı yapılmaksızın bütün ülkeler için aynıdır. Bu bağlamda Türk solu yaşanan siyasal krizi, siyasal bir fırsata dönüştürmek istiyorsa, bireysel beklenti ve kaygıları, birbirini beğenmeme kaprislerini bir kenara bırakarak, halkı kucaklayan, halkta heyecan yaratan bir lider etrafında buluşmalıdır.
    İşte o zaman kendilerinin sorumlusu olmadıkları bu kriz bir fırsata dönüşür. Solun iktidarının önü açılır. Türkiye kötü yönetilmekten kurtulur. Bu kriz ülke için ve Türk solu için bir fırsata dönüşmüş olur.
    Yani siyasetin işi şikâyet etmek değildir. Sorun çözmektir. Başka bir amaçla siyaset yapılmaz. Halkın önüne bir alternatif koymak gerekir. Türkiye'nin kendi alanında düşünenlerinin en birikimlileri solda düşünenlerdir. Yani Türk solu bu işi yapacak deneyim ve birikime sahiptir.
    Daha önceleri yapıldığı gibi konjonktür oluştu. Sistem kendisini koruyacak mekanizmasını geliştirir. Bizim ayrıca birşey yapmamıza gerek yoktur düşüncesi, süreç içinde AKP'den daha güçlü başka bir sağ bir partinin ortaya çıkmasına hizmet eder. Bugün işini doğru yapmayanların yarın olacaklardan şikâyetçi olmaya hakları yoktur olmaması gerekir.

    Celal Topkan: Sosyal Demokrasi Derneği Genel Sekreteri
  •  

    EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


     
    Mar
    31
        
    EZBERBOZAN RekLam
    download 200 MB oldu
    EZBERBOZAN RekLam
    www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

     

     

     

    Batı'nın insan hakları söylemi çöktü

    Batı'nın insan hakları söylemi çöktü
    Dünyaya insan hakları dersi veren Batı'nın söylemi sorunlu. ABD'nin terörle savaşındaki gibi, işkence yapılmaması öğüdü işlerine gelmiyorsa kenara atılıyor, başka çıkarlar söz konusuysa insan hakları ihlallerine sessiz kalınıyor ve yaptırım yerine diyalog kurma cesareti gösterilmiyor

    31/03/2008 (432 kişi okudu)

     

    Kishore Mahbubani 

    Daha fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesinde kayda değer bir gelişme yaşandı. Dünyanın en güçlü ülkesi ve demokrasinin geleneksel kıblesi ABD geriye gitti. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve en kalabalık İslam ülkesi konumundaki Endonezya'ysa belirgin biçimde ileri doğru adım attı. Buna rağmen Batı söylemi söz konusu gelişmeyi büyük ölçüde görmezden gelmekte; tıpkı Britanya Dışişleri Bakanı David Miliband'ın geçen ay demokrasi üzerine yaptığı konuşmada görüldüğü gibi.
    Batı'nın söyleminin ilk kusuru, bu bağlamda öğütlediği biçimde iktidara karşı doğruları dile getirmeyi kendisinin yapmaması. Bu durum Batılı hükümetlerin insan hakları alanındaki en feci geriye gidişi, yani ABD hükümetinin işkenceye başvurulmasını savunan kararını tartışmaktaki çekingenlikleriyle ortaya serildi. İnsan haklarının evriminde iki önemli atılım mevcuttur; ilki köleliğin tüm dünyada kaldırılması, ikincisiyse işkencenin kaldırılmasına yönelik girişimdir.

    Suudi Arabistan istediğini yapar!
    10 yıl önce biri ABD'nin yeniden işkence uygulayacağını söylese, 'imkânsız' yanıtını alırdı. Ama imkânsız gerçek oldu. Uluslararası Af Örgütü, Guantanamo'yu 'zamanımızın gulagı' diye nitelendirdi. İnsan hakları ihlallerini kınamadaki sicillerine rağmen Guantanamo yüzünden ABD hükümetini kınayan Batılı bir ülke çıkmadı. Britanyalı bakan Miliband konuşmasında, askeri yönetime karşı durdukları için bazı Birmanyalıları haklı olarak alkışladı. Bu kişiler büyük risk alarak iktidarın karşısında doğruları söylediler. Hiçbir risk altında olmamasına rağmen, maalesef Miliband Guantanamo konusunda iktidara doğruları söyleyecek cesareti kendinde bulamadı.
    Dahası ABD'de sivil haklara ilişkin pek çok mevzuda daha geniş bir geriye gidiş söz konusu. Terör tehditleri karşısında halk Vatansever Yasa'yla temsil edilen sivil halklara ilişkin tırpanlamayı kabullendi. Böyle yaparak Amerikalılar herhangi bir zor durumda diğer toplumlardan farklı davranmadıklarını ortaya sermiş oldu. Kendilerini tehdit altında hissettiklerinde onlar da sivil özgürlükleri feda etmeye hazır ki, bu durum diğerleri için yeni bir olumsuz örnek sunuyor.
    Batı'nın söyleminin ikinci kusuruysa, insan hakları ve demokrasiyi geliştirmekteki çifte standartlarını görmeyi reddetmesi. Batılı bir ülke ne zaman kendi değerlerini yaymakla çıkarlarını savunmak arasında seçim yapmak zorunda kalsa, daima çıkarlar değerlere galip geliyor. Suudi Arabistan'da demokrasiyi geliştirmeye çalışan Batılı bir ülke yok.
    Zira bunu yapmak için çok fazla çıkarı feda etmek gerekiyor. Ancak Birmanya veya Zimbabwe gibi ülkelere gelince, Batı'nın riske atacağı önemli çıkarları bulunmadığından, değerler önceliği ele alabiliyor. Özbekistan yönetimi teröre karşı savaşta önemli bir Amerikan askeri üssüne evsahipliği yapmayı kabul ettiğinde, bu ülkedeki Britanya elçisi Craig Murray hükümetinin Özbekistan'daki insan hakları ihlalleri karşısındaki sessizliğini protesto etmek için istifa etmek zorunda kaldı.
    Daha aklı başında bir dünyaya doğru ilerlemekteyiz. Küresel planda, özellikle de Asya'da yüksek eğitimli insanların sayısı hiç bu kadar fazla olmamıştı. Bu insanlar Batı'nın insan haklarıyla ne yaptığına dair artık daha bilinçli yargılarda bulunabiliyor. Bu nedenle Batı kendi kendiyle gururlanırken, dünyanın kalanı ahlaki değerden yoksun bir imparator görüyor.
    Batı'nın söyleminin üçüncü kusuru şu ki, iyi olanı yapmakla iyi hissetmek arasında seçim yapmak zorunda kalsa, Batı genellikle hep ikinci şıkkı tercih ediyor, zira bu daha ucuza geliyor. Bunu en iyi Birmanya örneği göstermekte. Tarih, yaptırım ve dışlamaların toplumları değiştirmekte hiç başarılı olmadığını öğretti. İlişki kurmak ve diyaloğa girişmek zaman içinde değişime yöneltiyor. Batılı siyasiler rejimi kınayarak kendilerini iyi hissetseler bile, Birmanya'nın 20 yıllık yalıtılmışlık trajedisi hiçbir olumlu sonuç vermedi.
    Eski BM Genel Sekreteri U Thant'ın torunu ve Birmanya'nın önde gelen aydınlardan Thant Myint-U, International Herald Tribune gazetesine şöyle yazıyor: "Hangi dış baskı demokratik değişim getirecek? Yaklaşık 20 yıldır boykot uygulanmasına, yardımların kesilmesine, ticaret yasaklarına ve diplomatik kınamalara rağmen neden Birmanyalı generaller ipleri eskisinden daha fazla ellerinde tutuyor. 55 milyonluk bir ülke olan Birmanya'ya gerçekten doğru gözle mi bakıyoruz?"

    Dünyayı dinlemek şart
    Buradaki çelişki şu ki, Birmanyalı generallerle ilişki kurmak Batılı siyasiler için siyasi cesaret istiyor. Böylesi bir hareketi kendi halklarına haklı göstermek zorunda kalacaklar, belki de siyasi bir bedel ödemeleri gerekecek. Herhangi bir riskten kaçınmak için Batılı siyasiler, tıpkı Miliband'in yaptığı gibi Birmanyalı muhaliflere methiyeler düzüp, cesaretleri överken, kendi ahlaki ve siyasi korkaklıklarını da sergilemiş oluyorlar.
    Özgürlük ve demokrasiye ilişkin Batı'yla dünyanın kalanı arasında yeni bir söylem oluşturmanın zamanı geldi. Aralıkta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 60. yılını kutlayacağız. Bu durum, manzarayı değiştirmek için Batı'ya bir fırsat sunabilir. İnsan hakları konusunda dünyaya ders vermekten onu alıkoyan yok ve de olmayacak. Ancak Batı yine de yeni bir şey yapmayı öğrenebilir: Dünyanın kalanını dinlemeyi.

    (28 Mart 200

     

    EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


     
    Mar
    31
        
    okuryazarhay | 31 Mart 2008 10:06 | 0 fav | etiket:  
    EZBERBOZAN RekLam
    download 200 MB oldu
    EZBERBOZAN RekLam
    www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

     

     

     

    Yeni NATO'ya hazır mıyız?

    Yeni NATO'ya hazır mıyız?
    Yeni NATO'nun stratejik vizyonu ile Türkiye'nin güvenlik vizyonunun, Batı'nın değişen stratejik çıkarları ile Türkiye'nin stratejik çıkarlarının Soğuk Savaş dönemindeki gibi örtüştürülmesinin mümkün olup olmadığının sorgulanması gerekiyor

    31/03/2008 (504 kişi okudu)

     

    NEJAT ESLEN 

    2-4 Nisan tarihlerinde Bükreş'te yapılacak zirve, NATO için yeni bir sürecin başlangıcı olabilecek. Afganistan'daki durum, genişleme, terörle mücadele, füze savunma kalkanının oluşturulması ve yeni NATO için yeni bir stratejik konsept ihtiyacı zirvede tartışılacak.
    Küresel jeopolitiğin ağırlık merkezinin Atlantik'ten Pasifik'e kaydığı; Çin, Hindistan ve Rusya'nın Avrasya güçleri ve İran'ın Ortadoğu'da bölgesel bir güç olarak yükseldiği; dünyanın tek kutuplu düzenden çok kutuplu düzene geçişi yaşadığı; jeopolitik dengelerin hızla değiştiği; medeniyetler çatışmasının giderek şiddetlendiği ve ABD'nin 11 Eylül sonrasında küresel üstünlüğünü sürdürmek amacı ile Afganistan'da ve Irak'ta başlattığı jeostratejik girişimlerinde amaçlarına hâlâ ulaşamadığı bir süreçte NATO zirvesi önem kazanıyor.
    Beş eski NATO üyesi ülkenin eski genelkurmay başkanlarının hazırladığı 'Belirsiz Bir Dünya İçin Büyük Stratejiye Doğru' başlıklı rapor zirve öncesi hazırlanan ve NATO'yu yönlendirmeyi amaçlayan ilginç bir çalışmayı oluşturuyor. Raporda önerilen strateji, NATO içinde ilk defa 'büyük strateji' ve 'jeostratejik planlama' anlayışını getiriyor, NATO'nun jeopolitik etki alanını, Dünya Adası'nı (Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları) kapsayacak şekilde genişletiyor.

    Yayılmacı güce dönüşüyor
    Amaç, açıkça ifade edilmese de ABD jeostratejik girişimlerine Avrupa'nın katkısını genişletmek, öncelikle enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etmek, yükselen güçler Rusya ve Çin'i çevrelemek. Önerilen bu jeostrateji, NATO'yu yayılmacı bir küresel güce dönüştürüyor. Bir başka ifade ile Soğuk Savaş dönemindeki statik ve savunmayı esas alan NATO'nun yerine yayılmacılığı esas alacak bir NATO inşa edilmesi isteniyor.
    Yeni strateji ile ABD, NATO ve AB arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, NATO ile AB arasındaki rekabetin elimine edilmesi, NATO'nun yeni jeopolitik amaçlara göre yeniden yapılandırılması öngörülüyor. Strateji ile NATO'nun yönetimi için ABD, AB ve NATO'dan oluşan bir direktörlük mekanizmasının kurulması, karar vermede oybirliği yerine oyçokluğu sisteminin getirilmesi, devletlerin veto yetkilerinin kaldırılması ve BM yetkisi olmadan da askeri gücün kullanılması öngörülüyor. En önemlisi, reaktif değil, proaktif olacağı ifade edilen yeni strateji ile nükleer önleyici darbe (nükleer silahların ilk kullanımı hakkı) konsepti benimseniyor
    Bükreş zirvesinde, Afganistan'daki süreç ve yeni bir stratejik konsepte duyulan ihtiyaç öne çıkacak. Şartlar değişmezse, Soğuk Savaş'ın galibi NATO, Soğuk Savaş sonrasının ilk kara savaşını Afganistan'da kaybedebilecek. Bu nedenle de Afganistan, Soğuk Savaş sonrası NATO için deneme alanını oluşturuyor. Afganistan'daki başarısızlık NATO'nun geleceğinin kırılma noktasını oluşturabilecek. Eğer, Afganistan'da başarılı olursa NATO farklı jeopolitik amaçlar için küresel bir güce dönüşebilecek. Küresel amaçlar için ise NATO'nun yeniden yapılandırılması ve stratejik konseptinin ise yeni amaçlara göre değiştirilmesi gerekiyor.

    Türkiye'nin algısı
    Yeni NATO'nun stratejik vizyonu ile Türkiye'nin güvenlik vizyonunun, Batı'nın değişen stratejik çıkarları ile Türkiye'nin stratejik çıkarlarının Soğuk Savaş dönemindeki gibi örtüştürülmesinin mümkün olup olmadığının sorgulanması gerekiyor. Batı tarafından NATO içinde Avrupalı, AB için ise Avrupa dışı bir ülke olarak tanımlanan Türkiye'nin yeni NATO'yu nasıl algıladığı, yeni NATO'nun Türkiye için ne anlama geldiği de sorgulanmalı.

    Nejat Eslen: Emekli Tuğgeneral

     

    EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


     
    Mar
    31
        
    EZBERBOZAN RekLam
    download 200 MB oldu
    EZBERBOZAN RekLam
    www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

     

     

    Mehmet Barlas
    mbarlas@sabah.com.tr



    Sakın "Okuduk okuduk da ne oldu sanki" demeyin...

    Okul sıralarında sevmediğimiz derslerin neden bizlere öğretildiğini hep öfkeyle sorgulamaz mıydık?
    - Balıkların sindirim sistemlerini bilince bunu hayatta nerede kullanacağız ki?
    - Mercidabık Savaşı'nın tarihini ezberlemek bize ne katar ki?
    - Arşimet Kanunu'nu bilince, suda yüzen hamam taslarını farklı yerlerde mi kullanabileceğiz?
    - Aruz veznini öğrenince hepimiz Fuzuli mi olacağız?
    Her sevmediğimiz ders konusunu bu çizgide eleştirmez miydik?
    Sanırım aradan geçen yılların ertesinde okulda aldığımız eğitimin önemini anlamışızdır. Bir kişinin insanlık tarihinin birikimlerini ancak eğitimle özümseyebileceğini görmüş, okuldaki her dersin bize sağladığı katkıların varlığını yaşayarak hissetmişizdir.
    Nurullah Ataç, "İlkokula 20 yaşında başlanmalı" derdi.
    Ancak o zaman insanların okulda öğretilenlerin değerini ve önemini kavrayacaklarını söylerdi Ataç...

    Yeniden okumak
    Kemal Tahir de, çocukluğumda okuduğum klasikleri 20'li yaşlarda yeniden okumamı önermişti bana. Bunu yaptım ve çocukken farkına varamadığım anlamları buldum klasiklerde.
    Zaman zaman ilkokulda bize okutulan öyküleri hatırlıyorum ve bunları öylesine okuyup unutanların, toplum hayatımızı nasıl olumsuz etkilediklerini her dönemde görüyorum.
    Mesela bir "Ayakkabının Teki" hikâyesi vardı. Birlikte hatırlayalım bu öyküyü:
    Adamın üst kattaki komşusu her gece geç saatte ve sarhoş gelirmiş evine. Adam tam uykusunun en derin yerindeyken, üst kattaki komşu yatak odasında ayakkabılarını çıkartıp, yere atarmış. Çıkan gürültü ile alt kattaki komşu uyanırmış.
    Alt kattaki adam, bir gün yukarıdaki komşuyu uyarmış,
    - Lütfen gece geldiğinde ayakkabılarını çıkartınca yere atmadan sessizce koy, diye rica etmiş.
    Üst kattaki komşu ertesi gece yine çok geç ve sarhoş gelmiş evine. Yatağının kenarına oturmuş ve ayakkabısının tekini çıkartıp, yere atmış. O anda aşağı kattaki komşunun ricası aklına gelmiş. Ayakkabısının diğer tekini yere usulca koymuş. Sonra yatıp, uyumuş.
    Sabaha karşı kapı zilinin sürekli çalınması ile uyanmış. Kapıyı açınca karşısında, alt kattaki komşunun geceliği ile dikildiğini görmüş.
    Gözleri kan çanağına dönmüş alt kattaki komşu, ona bağırmış,
    - Ayakkabının öteki tekini de atacaksan at artık. Uyumak için onun da yere atılmasını bekliyorum!

    İkinci teki beklerken
    Diyorum ki...
    Örneğin bu öyküyü Anayasa Mahkemesi'nde ülkenin iktidar partisinin kapatılması için dava açan savcı hatırlasaydı, siyasetin, demokrasinin, ekonominin, toplumun, dış dünyanın şimdi Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak karara kadar uykusuz geceler geçireceğini herhalde düşünürdü.
    Buna benzemeyen ama yine "Ayakkabının teki" konulu bir başka öykü daha okumuştuk ilkokulda.
    Bir bilge adam kalkmak üzere olan trene binerken, ayakkabısının teki ayağından çıkmış. Tren kalktığı için inip alamamış ayakkabısının tekini. Şöyle bir düşünmüş. Sonra ayağındaki tek ayakkabıyı da trenden fırlatıp atmış.
    Bu durumu izleyen bir yolcu, bilge adama neden böyle yaptığını sorunca, şöyle cevap vermiş:
    - Ayakkabının tekini yoksul bir kişi bulursa, diğer tekini de bulup giyebilsin diye attım!

    Evlatlar ve kuyruklar
    Hiç seçim kazanamayıp, kazananları da "rejim düşmanı" ilan eden tek ayakkabılılar bu öyküyü hatırlasalardı fena mı olurdu yani?
    Bir de bu bitmez tükenmez rejim kavgaları sürecinde, idamların, parti kapatmalarının, siyasi yasaklamaların toplum ve siyaset hayatımızda açtığı yaralar meselesi var.
    O noktada da "Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken" söylemine kaynak olan hikâyeyi hatırlamamak mümkün mü yani?
    Yıllar önce ilkokulun 3'üncü sınıfına kadar okumuş ve sonra hayatta başarı kazanıp çok zengin olmuş bir girişimcinin, dostları ile sohbet ederken şöyle yakındığını duymuştum,
    - Okuduk okuduk da ne oldu sanki?
    Belli ki okulda ziyan ettiği üç yıla yanıyordu için için.
    Zaman içinde ilkokulda okuduklarını bile anlamadan üniversite bitiren ezbercilere de çok rastladım.
    Bense, ilkokulda okuduğum her şeyi tam özümseyemediğime yanıyorum. 

    EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


     
    Mar
    31
        
    EZBERBOZAN RekLam
    download 200 MB oldu
    EZBERBOZAN RekLam
    www.blogmedya.deriz.biz http://ssorulmayansorular.bloggum.com sıksorulmayansorular sorar ya siz ayrılmayın böyle ayrılık olmaz

     

    BU SAÇMALIĞA KİM DUR DİYECEK?

    Nasıl bir öngörü bu?


    Anayasa Mahkemesi oturup 8’e 3 oy çoğunluğuyla AK Parti’yi kapatacak ve biz...

    Ahmet Kekeç,kaostan çıkış yolunu yazdı.

    Bu saçmalığa ‘dur’ denmeli...

    Efendim, demokrasilerde de parti kapatılabilirmiş... İşte Avusturya’da Heider’ın Nazi partisi kapatılmış, İspanya’da bilmem ne ayrılıkçı örgütünün partisi de kapatılmış: ‘Hukuk isterse pekala AK Parti de kapatılabilir’miş.

    Dolayısıyla, hepimiz hukuka saygılı olmalıymışız.

    Bunu söyleyen aklıevvel Aydın Doğan’ın bir müessesinde çalışıyor.

    İktidar partisini Heider’ın Nazi partisine benzetiyor, hiç perva göstermiyor, hiç utanmıyor, hiç ‘ben ne kalın kafalı bir adamım yahu’ demiyor, hadi bunu anladık da, bir de yüzü kızarmadan bizi hukuka saygılı olmaya çağırıyor.

    Mezkur müessesenin müdürlüğünü yapan zat, ‘Her şey hukuktan ibaret değildir arkadaşlar’ dediğinde, bu arkadaş susmuştu.

    Fakat, bizden hukuka saygı bekleyen arkadaş her şeyi birbirine karıştırıyor... ‘Hukuk’la ‘yargı’yı da karıştırıyor. ‘Yargı devleti’nin ne menem bir şey olduğunu tefrik etmesi zaten düşünülemez.

    Yargıdan çıkan her kararın ‘hukuki’ olduğunu düşünüyor ya da sanıyor.

    Bu mantığa göre, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını darağacına gönderen yargı kararı da hukukiydi.

    Menderes’i katledenler de hukuka uygun davranmışlardı.

    Erdal Eren’in yaşını büyütüp asanlar hukukun gereğini yerine getirmişlerdi...

    Ne yani...

    Sırf Abdurrahman Yalçınkaya öyle istedi diye, Anayasa Mahkemesi oturup 8’e 3 oy çoğunluğuyla AK Parti’yi kapatacak ve biz bu karara saygılı olacağız, öyle mi?

    Peki, neden şu ‘8’e 3’ durumunu hiç sorgulamıyorsunuz?

    Nasıl bir öngörü bu?

    Kime sorsanız, kararın 8’e 3 oy çoğunluğuyla alınacağını söylüyor.

    Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey?

    Hem, neden 8?

    Kim o 8 kişi?

    Zaten iddianame sahibi de davayı kafasında bitirmiş, şimdiden kararın ne olacağını açıklıyor:

    Bazı milletvekillerine (40 civarında) siyaset yasağı gelebilirmiş. ‘Türban ısrarı’ olmasaymış, bu davayı açmazmış Cumhurbaşkanı Gül’e siyaset yasağı gelebilirmiş ama, gelse bile bu onun görev yapmasına engel değilmiş. Şu an ‘ek iddianame’ yokmuş. Gelişmelere göre bu konuda da bir iyilik düşünebilirmiş.

    Başsavcı böyle diyor.

    Peki, İlhan abiniz ne diyor?

    Hani, 83 yaşında, bu dünyadan elini eteğini çekmiş, masum, hiç ‘cunta’ gibi kaka olaylara bulaşmamış, gece yarısı evinden alındı diye kıyametleri kopardığınız İlhan abiniz...

    Abiniz daha net: ‘Her şey elden gidiyor. Tuhaf bir durum var. Bakalım ne olacak? Şimdi yalnız iki tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umutlar doğabilir yani. Çünkü normal yollardan bunları devirmek mümkün değil yani.’

    Birileri, ‘Ya iç savaş çıkarsa, oluk gibi kardeş kanı akarsa’ diye uyarmış olacak ki, hemen yeni bir hüküm denkleştiriveriyor: ‘İç savaş olmaz da, yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şeyler olabilir.’

    Görüyorsunuz değil mi?

    Birileri, Türkiye’yi dünyadan tecrit etmek dahil, ekonomik kriz, iç savaş, darbe, her türlü ‘çılgınlığı’ göze almış durumda.

    Anayasa Mahkemesi bu saçmalığa ‘dur’ demeli.

    Kararı hangi oy çoğunluğuyla alır bilemem.

    Derhal ‘dur’ demeli!

    AHMET KEKEÇ/STAR

    31.Mart.2008 11:36:31

     

    EkleBunu RSS Ekle Butonu EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu