ezberbozan şirin
EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
İddianame hazırlığını Başsavcı'nın eşi 'bile' bilmiyormuş
31/03/2008 (1646 kişi okudu)
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya,
Referans gazetesinden Nuray Başaran'a konuşmuş, ama off the record bir
sohbet. Başaran'ın izlenim yazısından öğreniyoruz ki, pek çok kendince
'müjde' yer alıyor Yalçınkaya'nın sözlerinde.
Bu kadar hassas bir aşamada Başsavcı'nın kalkıp da şu kadar
milletvekiline siyaset yasağı gelebileceğini (Nasıl da 'şık' bir denge
gözetiliyor burada, farkındasınız herhalde: Diğer 30'u lütfedilip
affediliyor!) filan söyleyebilmesi, off the record, mof the record,
neticede bir gazeteciye bir nevi karar açıklaması, çok acayip tabii.
Dehşet verici.
Sabah manşet yapmıştı dün, "Başsavcı'dan al haberi!" diye.
Ben bu açıklamalarda bir şeye daha takıldım. "Davadan ve iddianameden eşimin bile haberi yoktu" cümlesine.
Abdurrahman Yalçınkaya, iddianamenin Anayasa Mahkemesi'ne
sunulmadan iki gün önce Doğu Perinçek'e sızdırıldığı iddiasına böyle
karşı çıkıyor, "Eşimin bile haberi yoktu, TV'den öğrendi" diyor.
Sızdırılmıştır/sızdırılmamıştır/sızmıştır/sızmamıştır, bilemem, ama şunu sormak isterim: Böyle bir mevzuda eş, 'bile' midir?
Bir parti kapatma iddianamesi üzerinde çalışıldığı, şu şu gün
kapatma davası talebiyle ortaya çıkılacağı, evvela eşe mi söylenir?
Eşten icazet almadan harekete geçilmez mi?
Eşe söylenmemiş olması, başka hiç kimseye de çıtlatılmadığı anlamına mı gelir?
Eş, böyle hassas, hayati, ciddi ama hane
trafiğini/huzurunu/bütçesini çok da doğrudan etkilemeyen bir meseleye
dahil edilecek öncelikli kişi midir, yoksa, hele bir yaştan sonra daha
çok 'Akşam evde misin?/Yemekte ne var?/Oğlan gene kırık almış/Hafta
sonu annemler bekliyor/Sende bozuk var mı?'ların muhatabı mıdır?
Hiç mi CIA/FBI/CSI vs filmi/dizisi/sahnesi izlemedik?
Diyeceğim, buradaki 'bile' bana bir şey demiyor. Eşin bilmemesi
hiçbir şey ifade etmez; başkalarının da bilmediğinin garantisini
vermez. Karı/koca, birtakım durumlarda hiç de öyle 'bile' değildir.
Daha da bazı durumlarda hatta, biliriz ki en son duyandır!
Festivalden iki 'sebepsiz şiddet' filmi
En iştahla beklediklerimden:
1. 'Funny Games/Ölümcül Oyunlar': 1997 yapımı ilk filmi
izlemiş olanın unutması için lobotomi gerekir. İki pırıl beyaz giyimli
genç, 'yumurta isteme' gerekçesiyle bir eve girer ve olaylar, eziyet,
işkence, kan revan şeklinde gelişir. Aile, toplum, burjuvazi darmadağın
edilir. İzleyici de: Korkunç soğukkanlı bir acımasızlık ve şiddet
vardır karşımızda. Michael Haneke, kendi filmini tekrar çekip bugüne
uyarlamış, Naomi Watts'ı da dahil etmiş. Seyretmemeyi düşünemiyorum,
bir de şunu düşünemiyorum açıkçası: İlkinden daha iyi olabilir mi? 2. 'An American Crime/Bir Amerikan Suçu': Amerika'yı
sarsan, 1965 tarihli o manyak vaka: Gayet normal bir ev kadını olarak
bilinen Gertrude Baniszewski, Sylvia adındaki genç kızı evinin
bodrumuna kapatır ve öldüresiye işkence eder. Bunu yaparken yalnız da
değildir! Kendi çocuklarının da mahalledekilerin de olaya dahli vardır.
Savcı'nın Indiana'da o güne kadar işlenmiş en korkunç cinayet olduğunu
söylediği vakanın mahkeme kayıtlarını esas alan inanılmaz hikâyeyi
Ellen Page ile Catherine Keener canlandırıyor. Tüylerin diken olacağı
kesinden öte bir netlikte.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Yerel seçimler tarihi
Tarhan Erdem
31/03/2008 (1839 kişi okudu)
Başbakan'ın Bulgaristan dönüşü konuşmaları
üzerine yazmalıydım ama bir iki gün geçmeden yazmak istemedim; her şeyi
medyanın bu hale getirdiğini söylüyor; memlekette hükümet yokmuş zahir!
Neyse siyasete girmek yerine yeni ve önemli bir kitabı tanıtmak istiyorum:
Kitap okumada belli konularla kendimi sınırladığım halde, Bilgi
Üniversitesi yayın yönetmeni Fahri Aral'ın hızını yakalamak zorlaştı.
Her ay galiba 3-4 kitap yayımlanıyor. Ben daha, 'Göçler Çağı, Modern
Dünyada Uluslararası Göç Hareketleri' başlıklı kitabı okuyamadan, Arif
Eşref Turan'ın, 'Türkiye'de Yerel Seçimler' başlıklı kitabı yayımlandı.
Yerel yönetim ve seçimler tarihi alanındaki bu kitap, demokrasi tarihimiz için derli toplu ve önemli bir katkıdır.
Yerel yönetimler üzerinde ne kadar çok çalışılırsa o kadar boşluk
görülmektedir; Turan'ın yeni kitabı da, bilgi boşluklarını doldururken,
yeni eksiklerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır.
Kitabın üçüncü bölümünde, Belediyeler Kanunu'nun 1930'da
çıkışından sonra aynı yılın ekim ayında yapılan belediye meclisi
üyeleri seçimleri ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır.
1930 belediye seçimlerinden iki ay önce (12 Ağustos'ta) kurulan
ve seçimlerden hemen sonra (17 Kasım) partinin merkez heyetince
feshedilmesine karar verilen Serbest Cumhuriyet Halk Fırkası (SCF)'nın
çalışmalarına kitapta yeterince yer verilmiştir. Katıldığı bu ilk ve
son seçimde partinin çalışmaları, bildirileri ve lideri Fethi Bey'in
gezi ve konuşmaları il il anlatılmış, SCF'nın kazandığı illerdeki oylar
liste olarak verilmiştir. Bu seçimler hakkında, bu kadar ayrıntılı
bilgiyi toplu olarak başka bir yerde okuduğumu hatırlamıyorum.
Hikâye tadında okunan bilgileri daha da derinleştirmek için, bu
ilk demokrasi deneyimimizdeki seçim yolsuzluklarına daha yakından
bakmalıyız. Bu olaylarda dünya ekonomik bunalımının, CHF ve SCF lider
ve yöneticilerinin, bürokrasinin, anayasanın paylarının araştırılması,
bugünkü sorunlarımızın çözümünü de kolaylaştırabilir sanıyorum.
Yerel yönetimlerle ilgili önemli diğer bir soru da, 1921
Anayasası'nın yerelleşmeyle ilgili maddelerinin, uygulamaya konulamadan
yürürlükten niçin kaldırıldığıdır.
Hangi güçler, hangi görüşlerle il, ilçe ve bucaklarda seçilecek
meclislere özerklik kazandıran bu anayasanın yürürlüğünü önlemiştir?
Uygulamayı düzenleme amacıyla hazırlanan tasarının kanunlaşmasını hangi
güçler nasıl engellemiştir? Bu sorular henüz cevaplanmış değildir!
Son yıllarda da, yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak amacıyla
çıkarılan kanunlar, Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi engeline
takılmıştı. 2003 yılından sonraki yeni girişimler, Anayasa'nın
yönetimde yetki genişliği ve merkezi idarenin vesayet hakkı hükümlerine
gönderme yapılarak önlenmiştir. Yerel yönetim reformuna bugün de,
bölünme korkusuyla karşı çıkılmaktadır. Oysa her yerde ve her alanda
ayak bağı olan merkezi vesayet sistemi, yalnız yerel yönetimlerin değil
merkezi idarenin de işlerini zorlaştırmaktadır.
1920'den son yerel seçimlere kadar, bütün seçimler ve yasaları
gibi, yerel yönetimlerin işleyişiyle ilgili gelişmeleri de anlatan Arif
Eşref Turan'ın kitabı, siyaset adamları ve kamu yönetimi öğrencilerinin
yararlanacakları bir kaynak oluşturmuştur.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Arap bölünmesi derinleşiyor
Arap liderlerin Arap
Birliği zirvesinde tek ortak noktası, içinde oturdukları salondu.
Araplar, İran'dan Filistin'e her konuda bölündü
31/03/2008 (167 kişi okudu)
ABDURRAHMAN ERRAŞİD
Arap
liderler, Arap saflarını yaran Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgal etmesi
nedeniyle, 1990'da Kahire'de düşmanlık açısından en zor Arap zirvesinde
bir araya gelmişlerdi. Bugün şartlar daha kötü değil. Ne tanklar var,
ne işgal, ne de savaş hali. Fakat Araplar tıpkı Kahire'deki zirvede
parçalandıkları gibi, şu an da yarılmak ve iki kampa bölünmek üzere.
Birlikten söz etmek yalan olur. Parçalanma karşısında sessiz
kalmaksa yıkıcı. Libya lideri Muammer Kaddafi'nin dün dediği gibi,
zirvede Arap liderleri buluşturan tek şey, içinde oturdukları salondu.
Arap devletleri arasındaki bölünmüşlüğün halklar ve bölge üzerindeki
maliyeti ağır.
Ana neden İran
Lübnan belki bazılarına göre, anlaşmazlığın nedeni olmayı hak
etmiyor. Lübnan aslında, büyük sorunun, yani Arapların farklı konularda
çatışma yaşamasının başlıklarından biri. Lübnan, İran nüfuzunun, Irak,
Suriye, kendi toprakları ve Gazze'ye dek hızlı yayılmasına dair yaşanan
savaşın bir veçhesi. Lübnan Arap liderler arasındaki güven eksikliği
krizinin başlığı. Lübnan, öteki tarafa göre korkunun krizi. Kaddafi bu
korkuyu, yaptığı konuşmada dile getirdi. Sanki bir korku filmi sunar
gibiydi: "Sıra hepinize gelecek. ABD bir gün idam edilmemize onay
verebilir." Dış komployla korkutmak gerçekçidir ancak bu duruma karşı
mücadele tehlikeli ve yanlış ilaçlarla yürütülüyor.
Arapların Şam'daki zirveden birbirlerini boğazlayan iki ayrı grup
olarak ayrılması uzak ihtimal değil. Her konuda anlaşmazlığa düşen,
biri Şam'la beraber, diğeri Şam'a karşı olan iki eksen gibi... Tehlike,
eksenlerin planlı bir biçimde değil, her devleti kendisine uygun gruba
katılmaya sürükleyen birikmiş olayların sonucu olarak inşa edilmesi.
Peki bizler Şam zirvesi sonrasında iki ayrı kampa doğru mu
gidiyoruz? Haritaya baktığımızda, iki eksenin ilan edilmesine hazır
olunduğunu görüyoruz: Lübnan'da bir eksen çoğunlukla, diğeri
muhalefetle beraber; Filistin'de biri Fetih lideri ve Filistin Yönetimi
Başkanı Mahmud Abbas'la beraber, diğeri Hamas lideri Halid Meşal'le;
İran'ın tarafında duran ve İran'a karşı olan bir eksen; yeni Irak
rejiminin yanında olan ve bu rejimle savaşan bir eksen; ve Arap
Birliği'nin rolünün yanında olan eksenle ona karşı olan eksen...
Ayrılık Arapların kaderi oldu. Peki ne yapılmalı? Sessizlik ve
fırtınayı en az kayba yol açacak biçimde kendi haline bırakmak mıdır?
Yoksa mücadele etmek mi? Bu tehlikeleri ancak, Irak savaşından iki yıl
önceki Umman zirvesinin önemini idrak edersek anlayabiliriz.
O dönemde, Ürdünlüler Kuveyt ve Irak heyetlerini ikna etmeye
çalışmıştı. Kuveyt kurban olmasına rağmen uzlaşıyı kabul etmişti. Irak
heyetiyse sembolik uzlaşı karşılığı hava ambargosu dahil bütün
ambargonun kaldırılmasını öngören öneriyi sunan Arap grubuna çirkin
sözler sarf etti. Ürdünlüler söz konusu fırsatın önemini bildikleri ve
gelecek tehlikelerin farkında oldukları için, utandı. Iraklılar bu
zirveyi heba etti. Tıpkı Kahire zirvesinde savaşı durdurma fırsatının
kaybedilmesi gibi. Bugün Şam zirvesinde de, uzlaşı ve Arapları
krizlerden koruma fırsatı kaçırılabilir.
(Londra'da Arapça yayımlanan
Şark ül Evsat gazetesi, 30 Mart 200
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Günün Sözü
Sevip de kaybetmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir. Seneca
Tarihte Bugün
Takvimler 31 mart tarihini gösterdiği zaman
...1930 yılında,
Afet (İnan) Hanım, partiye yazılan ilk kadın üye oldu.
1991 yılında,
Hava-İş sendikasına üye 10 bin 500 işçi greve başladı.
Atina'nın 'FYROM' ısrarını anlayabilen yok
Yunanistan'ın
Makedonya'yı kendi istediği isimle değil de 'FYROM' diye tanıma ısrarı,
NATO'nun Balkanlar'a istikrar getirme projesini önlemeye değmez
31/03/2008 (363 kişi okudu)
Balkanlar hakkında ne derseniz deyin,
dünyanın en olağandışı krizlerinin onlarda olduğunu teslim etmek lazım.
NATO gelecek hafta düzenleyeceği zirveye üç Balkan ülkesi eklemek
istiyor: Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya. Gelgelelim 1952'den beri
NATO üyesi olan Yunanistan, sırf adı yüzünden Makedonya'nın üyeliğini
veto etme tehdidi savuruyor. Zira hem bu eski Yugoslav cumhuriyeti hem
de kuzey Yunanistan' 'Makedonya' adını kullanıyor. Olaya dışarıdan
bakan biri için bu meselenin hiçbir ciddiyeti olamaz. Ne var ki
kalabalık Balkanlar'da bu tür ağız dalaşları, yüzyıllardır süregelen ve
itinayla içi doldurulan mit, söylenti ve küçümsemeleri gündeme
getiriyor. Nitekim bu kavgada, iki taraf da gelmiş geçmiş en ünlü
Makedonyalı olan ama hayata 2 bin 331 yıl önce veda etmiş Büyük
İskender'in kendilerinden olduğu iddiasında. Sonra da bu ağız
dalaşları, alevlenip çatışmaya dönüşebiliyor.
1991'de Makedonya'nın bağımsızlık ilan ettiği andan beri
Yunanlılar bu ülkenin, kendilerine ait gördükleri adı ve simgeleri
kullanmasına şiddetle itiraz halinde. Sırf bu yüzden BM ülkeye geçici
olarak 'Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti' (FYROM) adını takmıştı.
Sonra Atina ilişkilerini normalleştirdi ama ABD de dahil birçok ülke,
hantal FYROM adını bir yana bırakıp, Makedonya'nın bizzat kendine
verdiği ad olan Makedonya Cumhuriyeti adını kullanmaya başladı.
BM arabulucularından Matthew Nimitz, bize göre kabul edilmemesi
için hiçbir neden olmayan bir dizi uzlaşma öne sürdü, en yenisi
Makedonya Cumhuriyeti (Üsküp). Fakat zaten mesele bu değil. NATO
üyeliğinin yeni Avrupa devletlerinde demokrasi standartlarını teşvik
edip pekiştirmesi gibi önemli bir amaç güdülüyor. NATO bunu yeni
üyelerinde sağlayabilmek için, sürekli tetikte kalmaya devam ederek
çaba harcamalı. Bu proje belli ki Yunanistan'ın o kadar umurunda ki,
bir isim kavgası yüzünden önüne taş koyabiliyor.
Ufacık Makedonya'nın adını ne koyarsanız koyun Yunanistan'a bir
tehdit teşkil edeceği yok; bilakis ekonomileri çok büyük oranda Yunan
yatırımına bağımlı. Makedonya'yı NATO'nun altına almak Avrupa,
Balkanlar, Makedonya ve Yunanistan için iyi olacaktır. Ad meselesini de
artık Atina'yla Üsküp bir kenarda hallediversin.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Türkiye'deki laikler seçim sonucunu hâlâ kabullenemedi
Türkiye'de daha önce
kapatılan İslamcı partilerin
aksine, laikliği reddetmeyen AKP geniş
halk desteğine sahip.
Asıl sorun, aşırı
laiklerle ordunun, tek tip
olmak yerine
çoğulculuğu yansıtan hayat tarzını
kabul etmemesi
31/03/2008 (481 kişi okudu)
MAHMUD ELREYMAVİ
Türkiye'de
aşırılıkçı laiklerle, meclis
çoğunluğunu ellerinde bulunduran ve
cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı işgal
eden AKP arasındaki çekişme
durmayacak.
Partinin kapatılması ve bazı üyelerine siyaset yasağı
getirilmesi talebiyle açılan dava, Erdoğan'ın başbakanlıktan, Gül'ün de
cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılması anlamına geliyor.
İslamcı köklere
sahip Refah ve Fazilet de partileri kapatılmıştı.
Ancak bu iki parti
AKP kadar geniş halk desteğiden beslenmiyordu.
Bu durum 22 Temmuz'daki
erken seçimde de görüldü; AKP birinci çıkarak konumunu derinleştirdi.
22 Temmuz seçimleri, partinin cumhurbaşkanı adayının şansını azaltmak
için düzenlenmişti.
Fakat AKP iki muhalefet partisi CHP ve MHP'nin
yaklaşık iki katı oy aldı.
Böyle bir halk desteğine sahip olan AKP'nin kapatılması
çağrısının, darbeci eğilimi ortaya çıkarmak dışında bir açıklaması yok.
Dava talebi sonrasında, önde gelen parti üyeleri halkı bilinçli olarak
'doldurmaya' çalıştı. Fakat halkı doldurmak şu an yararsız olabilir.
Halkın tercihi, seçim, yani anayasal yollarla görülür.
AKP liderleri de
bunun farkına vardı ve parti kapatmayı yasaklayan bir yasa için
çalışmaya başladılar. Anayasal araçlarla savunma yapmak, sokaktan
başlatılacak saldırılardan daha iyidir.
Türkiye'de yargı büyük bir ağırlığa sahip ve nispeten bağımsızdır.
Anayasa Mahkemesi'ne laikliğin kalesi olarak bakılır. Konu sadece bu
çerçevede kalsaydı, sistemin laik olduğu yaklaşımı anlayışla
karşılanabilirdi. Fakat konu, ordunun bu mahkemenin üyelerinin
belirlenmesi üzerindeki nüfuzuna da uzanıyor. Ordu nüfuzu ticari ve
endüstriyel kurumlara, hatta medyaya kadar uzanıyor.
AKP'ye açılan davada, cumhurbaşkanının sadece temel yetkilerinin gasp edilmesi değil, görevinden uzaklaştırılması da isteniyor.
Başbakan dahil bazı üyelerine beş yıl siyaset yasağı talep
ediliyor. Buna göre, AKP dört yıl sonraki seçime katılmayacak.
Başsavcının dayandığı düşünce, partinin laik rejimi değiştirmeye ve
İslam devleti kurmaya çalışması. Oysa bu suçlama dava konusu değil, bir
inceleme platformunun başlığı olabilir. Zira Gül cumhurbaşkanı olur
olmaz laik sisteme bağlılığını açıklamıştı.
Yeryüzünde hiçbir İslamcı
grup daha önce böyle bir ifade kullanmadı.
Aşırılıkçı laik kurumun gerçek sorunu, toplumun kendisini,
kanaatlerine en yakın yaşam tarzına vermeye başlaması. Bu yaşam tarzı
tek tip değil, çeşitli ve çoğu İslam toplumuna benzemeyen kültürel
çoğulculuğu yansıtıyor. Fransız laikliğini örnek almış dar görüşlü laik
kurumu endişelendiren, bu eğilimin yayılmasının sürmesi, insanların
yaşam tarzlarını seçme özgürlüğüne sahip olması. Kapatma davası,
çekişmenin sürdüğünün kanıtı. Güçlü etkin taraf, seçim sonuçlarını ve
bu seçimlerin kendi yetkilerine yaptığı etkiyi kabul etmedi.
Demokratik bir toplumda siyasi hareketliliği yansıtan çekişmeler
doğaldır. Fakat Türkiye'de durum, siyasi rekabeti veya hükümetle
sendikaların çekişmesini aşıp, sivil olmayan bir kurumun, siyasi ve
anayasal hayata durumu alt üst etme tehlikesi içeren gizli darbe
biçiminde müdahale etmesine kadar gidiyor. Şöyle ki, demokrasiden
vazgeçilecek ve bir emrivaki dayatılacak. Ankara'nın AB üyeliği çabası
demokrasinin kökleşmesini ve darbe sayfasının kapatılmasını
gerektiriyor. Fakat İslamofobi'nin Batı'da yayılmasının ve sağcı
kanadın yükselmesinin etkisi ne olacak? Türk ordusunun, AKP'nin sahip
olduğu iddia edilen köktenci temele karşı korku yaratmak için bu
eğilimleri kullanmasından endişelenilmiyor mu?
(Birleşik Arap
Emirlikleri gazetesi Haliç, 24 Mart 200
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Her kriz yeni bir fırsattır
31/03/2008 (288 kişi okudu)
CELAL TOPKAN
Türk
siyasal yaşamı yeni bir siyasal krizle karşı karşıya. Dünden bugüne
kaçıncı kriz diye sorulabilir. Ancak bu krizlerin sorumlusu halk değil.
Krizlerin nedenleri belli. 58 yıllık çok partili dönemde sistem tek
taraflı işledi. Sağ düşünce hep iktidar oldu. Halk, sağ düşüncenin
toplumsal, ekonomik ve sosyal politikalarının çözümleri dışında başka
çözüm politikaları ile tanışamadı. Süreç içinde sağ düşünceyi
savunanlar ülkeyi yönetmeyi kendilerinin tabii hakları olarak görmeye
başladılar. Alternatifsiz olan sağ düşünce radikalleşti. Sistemi
değiştirme eğilimleri ortaya çıkmaya başladı. Bu eğilimler uygun
bulduğu her ortamda söylem ve eyleme dönüştü.
Türkiye yönetim biçimi olarak demokratik parlamenter sistemi
benimsemiş olan bir ülke. Demokratik parlamenter sistemin özelliği ve
diğer sistemlerden farklı: Sol ve sağ düşüncenin bir denge içinde ve
dönüşümlü olarak iktidara gelmesi, halkın her iki düşüncenin çözüm
politikalarından yararlanması anlayışı üzerine işlemesidir. Bu bağlamda
58 yıllık çok partili yaşamda sol düşünce hiç iktidara (tek başına)
gelemedi. Yani demokratik parlamenter sistem Türkiye'de ilke ve
kurallarına göre işlemedi. İç dinamik oluşturamadı. Bu nedenle de
kendisinden beklenen toplumsal ve siyasal istikrarı sağlayamadı.
Bu durumun sorumlusu sistem ve halk değildir. Kendini sol olarak
tanımlayan partilerin ve o partilerde politika yapan siyasetçilerin
halktan ve halkın gündeminden ve değerlerinden kopuk politikaları ve
siyaset yapma anlayışlarıdır. Cumhuriyet Başsavcısı'nın AKP'ye "laiklik
karşıtı eylemlerin odağı olduğu" gerekçesiyle kapatma davası açması
yeni bir siyasal krizdir. Her kriz yeni bir fırsattır. Kriz iyi
yönetilirse yönetenlere fırsatlar sağlar. İyi yönetilmezse derinleşir.
Sonuçta krize neden olanlara yeni fırsatlar sağlar.
Bu yeni krizin sorumlusu solda siyaset yapanlar değildir. Ancak
solda siyaset yapanların sorumlulukları vardır. İşsizlik, yoksulluk,
gelir dağılımı bozukluğu başta olmak üzere eğitim, sağlık, sosyal
güvenlik, tarım ve üretim alanındakii sorunlara çözüm üretmeyen solun
bu krizde sorumluluğu vardır. Halkı kendi sorunları ile baş başa
bırakan, sağ politikalara mahkûm eden solun bu krizde sorumluluğu
vardır.
Bir ateş topu gibi Türkiye'nin gündemine düşen kriz, sol siyaset
açısından yeni bir fırsattır. Türk solu ve laik demokratik kesimler;
sağ siyasetin radikalleşmesinden ve sistemi değiştirme çabası içine
girmesinden rahatsızlık duyuyorlarsa, bu düşüncelerinde samimi iseler;
yapılacak iş çok basittir. Şikâyet etmeyi bir kenara bırakarak:
Dünyadaki değişen ve dönüşen gelişmelere göre kendilerini hızla yenilemeleri gerekir.
İşsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımı bozukluğu başta
olmak üzere eğitim, sağlık, tarım ve üretimde yaşanan sorunları,
sorunların taraflarıyla birlikte çoğulcu ve katılımcı bir anlayışla
tartışarak siyaset yapma biçimlerini ve politikalarını yeniden
belirlemeleri gerekir.
Solculuğun ve demokratlığın diğer bir adının da siyasetin halk için, ülke için yapılan bir iş olduğunu hatırlamaları gerekir.
Halk, oyunu kullanırken oy verdiği partinin tüzüğünü, programını
okuyrak ve bilerek oy vermiyor. Partinin liderine bakarak oy veriyor.
Liderin arkasında başarı var mı yok mu ona bakıyor. Lider güvenilir mi?
Tutarlı mı? Onu arıyor. Oyunu ona göre veriyor. Bu durum demokrasisi
gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke ayırımı yapılmaksızın bütün ülkeler
için aynıdır. Bu bağlamda Türk solu yaşanan siyasal krizi, siyasal bir
fırsata dönüştürmek istiyorsa, bireysel beklenti ve kaygıları,
birbirini beğenmeme kaprislerini bir kenara bırakarak, halkı
kucaklayan, halkta heyecan yaratan bir lider etrafında buluşmalıdır.
İşte o zaman kendilerinin sorumlusu olmadıkları bu kriz bir
fırsata dönüşür. Solun iktidarının önü açılır. Türkiye kötü
yönetilmekten kurtulur. Bu kriz ülke için ve Türk solu için bir fırsata
dönüşmüş olur.
Yani siyasetin işi şikâyet etmek değildir. Sorun çözmektir. Başka
bir amaçla siyaset yapılmaz. Halkın önüne bir alternatif koymak
gerekir. Türkiye'nin kendi alanında düşünenlerinin en birikimlileri
solda düşünenlerdir. Yani Türk solu bu işi yapacak deneyim ve birikime
sahiptir.
Daha önceleri yapıldığı gibi konjonktür oluştu. Sistem kendisini
koruyacak mekanizmasını geliştirir. Bizim ayrıca birşey yapmamıza gerek
yoktur düşüncesi, süreç içinde AKP'den daha güçlü başka bir sağ bir
partinin ortaya çıkmasına hizmet eder. Bugün işini doğru yapmayanların
yarın olacaklardan şikâyetçi olmaya hakları yoktur olmaması gerekir.
Celal Topkan: Sosyal Demokrasi Derneği Genel Sekreteri
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Batı'nın insan hakları söylemi çöktü
Dünyaya insan
hakları dersi veren Batı'nın söylemi sorunlu. ABD'nin terörle
savaşındaki gibi, işkence yapılmaması öğüdü işlerine gelmiyorsa kenara
atılıyor, başka çıkarlar söz konusuysa insan hakları ihlallerine sessiz
kalınıyor ve yaptırım yerine diyalog kurma cesareti gösterilmiyor
31/03/2008 (432 kişi okudu)
Kishore Mahbubani
Daha
fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesinde kayda değer bir gelişme
yaşandı. Dünyanın en güçlü ülkesi ve demokrasinin geleneksel kıblesi
ABD geriye gitti. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve en
kalabalık İslam ülkesi konumundaki Endonezya'ysa belirgin biçimde ileri
doğru adım attı. Buna rağmen Batı söylemi söz konusu gelişmeyi büyük
ölçüde görmezden gelmekte; tıpkı Britanya Dışişleri Bakanı David
Miliband'ın geçen ay demokrasi üzerine yaptığı konuşmada görüldüğü
gibi.
Batı'nın söyleminin ilk kusuru, bu bağlamda öğütlediği biçimde
iktidara karşı doğruları dile getirmeyi kendisinin yapmaması. Bu durum
Batılı hükümetlerin insan hakları alanındaki en feci geriye gidişi,
yani ABD hükümetinin işkenceye başvurulmasını savunan kararını
tartışmaktaki çekingenlikleriyle ortaya serildi. İnsan haklarının
evriminde iki önemli atılım mevcuttur; ilki köleliğin tüm dünyada
kaldırılması, ikincisiyse işkencenin kaldırılmasına yönelik girişimdir.
Suudi Arabistan istediğini yapar!
10 yıl önce biri ABD'nin yeniden işkence uygulayacağını söylese,
'imkânsız' yanıtını alırdı. Ama imkânsız gerçek oldu. Uluslararası Af
Örgütü, Guantanamo'yu 'zamanımızın gulagı' diye nitelendirdi. İnsan
hakları ihlallerini kınamadaki sicillerine rağmen Guantanamo yüzünden
ABD hükümetini kınayan Batılı bir ülke çıkmadı. Britanyalı bakan
Miliband konuşmasında, askeri yönetime karşı durdukları için bazı
Birmanyalıları haklı olarak alkışladı. Bu kişiler büyük risk alarak
iktidarın karşısında doğruları söylediler. Hiçbir risk altında
olmamasına rağmen, maalesef Miliband Guantanamo konusunda iktidara
doğruları söyleyecek cesareti kendinde bulamadı.
Dahası ABD'de sivil haklara ilişkin pek çok mevzuda daha geniş bir
geriye gidiş söz konusu. Terör tehditleri karşısında halk Vatansever
Yasa'yla temsil edilen sivil halklara ilişkin tırpanlamayı kabullendi.
Böyle yaparak Amerikalılar herhangi bir zor durumda diğer toplumlardan
farklı davranmadıklarını ortaya sermiş oldu. Kendilerini tehdit altında
hissettiklerinde onlar da sivil özgürlükleri feda etmeye hazır ki, bu
durum diğerleri için yeni bir olumsuz örnek sunuyor.
Batı'nın söyleminin ikinci kusuruysa, insan hakları ve demokrasiyi
geliştirmekteki çifte standartlarını görmeyi reddetmesi. Batılı bir
ülke ne zaman kendi değerlerini yaymakla çıkarlarını savunmak arasında
seçim yapmak zorunda kalsa, daima çıkarlar değerlere galip geliyor.
Suudi Arabistan'da demokrasiyi geliştirmeye çalışan Batılı bir ülke
yok.
Zira bunu yapmak için çok fazla çıkarı feda etmek gerekiyor.
Ancak Birmanya veya Zimbabwe gibi ülkelere gelince, Batı'nın riske
atacağı önemli çıkarları bulunmadığından, değerler önceliği ele
alabiliyor. Özbekistan yönetimi teröre karşı savaşta önemli bir
Amerikan askeri üssüne evsahipliği yapmayı kabul ettiğinde, bu ülkedeki
Britanya elçisi Craig Murray hükümetinin Özbekistan'daki insan hakları
ihlalleri karşısındaki sessizliğini protesto etmek için istifa etmek
zorunda kaldı.
Daha aklı başında bir dünyaya doğru ilerlemekteyiz. Küresel
planda, özellikle de Asya'da yüksek eğitimli insanların sayısı hiç bu
kadar fazla olmamıştı. Bu insanlar Batı'nın insan haklarıyla ne
yaptığına dair artık daha bilinçli yargılarda bulunabiliyor. Bu nedenle
Batı kendi kendiyle gururlanırken, dünyanın kalanı ahlaki değerden
yoksun bir imparator görüyor.
Batı'nın söyleminin üçüncü kusuru şu ki, iyi olanı yapmakla iyi
hissetmek arasında seçim yapmak zorunda kalsa, Batı genellikle hep
ikinci şıkkı tercih ediyor, zira bu daha ucuza geliyor. Bunu en iyi
Birmanya örneği göstermekte. Tarih, yaptırım ve dışlamaların toplumları
değiştirmekte hiç başarılı olmadığını öğretti. İlişki kurmak ve
diyaloğa girişmek zaman içinde değişime yöneltiyor. Batılı siyasiler
rejimi kınayarak kendilerini iyi hissetseler bile, Birmanya'nın 20
yıllık yalıtılmışlık trajedisi hiçbir olumlu sonuç vermedi.
Eski BM Genel Sekreteri U Thant'ın torunu ve Birmanya'nın önde
gelen aydınlardan Thant Myint-U, International Herald Tribune
gazetesine şöyle yazıyor: "Hangi dış baskı demokratik değişim
getirecek? Yaklaşık 20 yıldır boykot uygulanmasına, yardımların
kesilmesine, ticaret yasaklarına ve diplomatik kınamalara rağmen neden
Birmanyalı generaller ipleri eskisinden daha fazla ellerinde tutuyor.
55 milyonluk bir ülke olan Birmanya'ya gerçekten doğru gözle mi
bakıyoruz?"
Dünyayı dinlemek şart
Buradaki çelişki şu ki, Birmanyalı generallerle ilişki kurmak
Batılı siyasiler için siyasi cesaret istiyor. Böylesi bir hareketi
kendi halklarına haklı göstermek zorunda kalacaklar, belki de siyasi
bir bedel ödemeleri gerekecek. Herhangi bir riskten kaçınmak için
Batılı siyasiler, tıpkı Miliband'in yaptığı gibi Birmanyalı muhaliflere
methiyeler düzüp, cesaretleri överken, kendi ahlaki ve siyasi
korkaklıklarını da sergilemiş oluyorlar.
Özgürlük ve demokrasiye ilişkin Batı'yla dünyanın kalanı arasında
yeni bir söylem oluşturmanın zamanı geldi. Aralıkta İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi'nin 60. yılını kutlayacağız. Bu durum, manzarayı
değiştirmek için Batı'ya bir fırsat sunabilir. İnsan hakları konusunda
dünyaya ders vermekten onu alıkoyan yok ve de olmayacak. Ancak Batı
yine de yeni bir şey yapmayı öğrenebilir: Dünyanın kalanını dinlemeyi.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Yeni NATO'ya hazır mıyız?
Yeni NATO'nun
stratejik vizyonu ile Türkiye'nin güvenlik vizyonunun, Batı'nın değişen
stratejik çıkarları ile Türkiye'nin stratejik çıkarlarının Soğuk Savaş
dönemindeki gibi örtüştürülmesinin mümkün olup olmadığının sorgulanması
gerekiyor
31/03/2008 (504 kişi okudu)
NEJAT ESLEN
2-4
Nisan tarihlerinde Bükreş'te yapılacak zirve, NATO için yeni bir
sürecin başlangıcı olabilecek. Afganistan'daki durum, genişleme,
terörle mücadele, füze savunma kalkanının oluşturulması ve yeni NATO
için yeni bir stratejik konsept ihtiyacı zirvede tartışılacak.
Küresel jeopolitiğin ağırlık merkezinin Atlantik'ten Pasifik'e
kaydığı; Çin, Hindistan ve Rusya'nın Avrasya güçleri ve İran'ın
Ortadoğu'da bölgesel bir güç olarak yükseldiği; dünyanın tek kutuplu
düzenden çok kutuplu düzene geçişi yaşadığı; jeopolitik dengelerin
hızla değiştiği; medeniyetler çatışmasının giderek şiddetlendiği ve
ABD'nin 11 Eylül sonrasında küresel üstünlüğünü sürdürmek amacı ile
Afganistan'da ve Irak'ta başlattığı jeostratejik girişimlerinde
amaçlarına hâlâ ulaşamadığı bir süreçte NATO zirvesi önem kazanıyor.
Beş eski NATO üyesi ülkenin eski genelkurmay başkanlarının
hazırladığı 'Belirsiz Bir Dünya İçin Büyük Stratejiye Doğru' başlıklı
rapor zirve öncesi hazırlanan ve NATO'yu yönlendirmeyi amaçlayan ilginç
bir çalışmayı oluşturuyor. Raporda önerilen strateji, NATO içinde ilk
defa 'büyük strateji' ve 'jeostratejik planlama' anlayışını getiriyor,
NATO'nun jeopolitik etki alanını, Dünya Adası'nı (Avrupa, Asya ve
Afrika kıtaları) kapsayacak şekilde genişletiyor.
Yayılmacı güce dönüşüyor
Amaç, açıkça ifade edilmese de ABD jeostratejik girişimlerine
Avrupa'nın katkısını genişletmek, öncelikle enerji kaynaklarını ve
yollarını kontrol etmek, yükselen güçler Rusya ve Çin'i çevrelemek.
Önerilen bu jeostrateji, NATO'yu yayılmacı bir küresel güce
dönüştürüyor. Bir başka ifade ile Soğuk Savaş dönemindeki statik ve
savunmayı esas alan NATO'nun yerine yayılmacılığı esas alacak bir NATO
inşa edilmesi isteniyor.
Yeni strateji ile ABD, NATO ve AB arasındaki işbirliğinin
güçlendirilmesi, NATO ile AB arasındaki rekabetin elimine edilmesi,
NATO'nun yeni jeopolitik amaçlara göre yeniden yapılandırılması
öngörülüyor. Strateji ile NATO'nun yönetimi için ABD, AB ve NATO'dan
oluşan bir direktörlük mekanizmasının kurulması, karar vermede
oybirliği yerine oyçokluğu sisteminin getirilmesi, devletlerin veto
yetkilerinin kaldırılması ve BM yetkisi olmadan da askeri gücün
kullanılması öngörülüyor. En önemlisi, reaktif değil, proaktif olacağı
ifade edilen yeni strateji ile nükleer önleyici darbe (nükleer
silahların ilk kullanımı hakkı) konsepti benimseniyor
Bükreş zirvesinde, Afganistan'daki süreç ve yeni bir stratejik
konsepte duyulan ihtiyaç öne çıkacak. Şartlar değişmezse, Soğuk
Savaş'ın galibi NATO, Soğuk Savaş sonrasının ilk kara savaşını
Afganistan'da kaybedebilecek. Bu nedenle de Afganistan, Soğuk Savaş
sonrası NATO için deneme alanını oluşturuyor. Afganistan'daki
başarısızlık NATO'nun geleceğinin kırılma noktasını oluşturabilecek.
Eğer, Afganistan'da başarılı olursa NATO farklı jeopolitik amaçlar için
küresel bir güce dönüşebilecek. Küresel amaçlar için ise NATO'nun
yeniden yapılandırılması ve stratejik konseptinin ise yeni amaçlara
göre değiştirilmesi gerekiyor.
Türkiye'nin algısı
Yeni NATO'nun stratejik vizyonu ile Türkiye'nin güvenlik
vizyonunun, Batı'nın değişen stratejik çıkarları ile Türkiye'nin
stratejik çıkarlarının Soğuk Savaş dönemindeki gibi örtüştürülmesinin
mümkün olup olmadığının sorgulanması gerekiyor. Batı tarafından NATO
içinde Avrupalı, AB için ise Avrupa dışı bir ülke olarak tanımlanan
Türkiye'nin yeni NATO'yu nasıl algıladığı, yeni NATO'nun Türkiye için
ne anlama geldiği de sorgulanmalı.
Okul sıralarında sevmediğimiz derslerin neden bizlere öğretildiğini hep öfkeyle sorgulamaz mıydık? - Balıklarınsindirimsistemlerinibilincebunuhayattaneredekullanacağızki?
- MercidabıkSavaşı'nıntarihiniezberlemekbizenekatarki?
- ArşimetKanunu'nubilince,sudayüzenhamamtaslarınıfarklıyerlerdemikullanabileceğiz?
- AruzvezniniöğrenincehepimizFuzulimiolacağız?
Her sevmediğimiz ders konusunu bu çizgide eleştirmez miydik?
Sanırım
aradan geçen yılların ertesinde okulda aldığımız eğitimin önemini
anlamışızdır. Bir kişinin insanlık tarihinin birikimlerini ancak
eğitimle özümseyebileceğini görmüş, okuldaki her dersin bize sağladığı
katkıların varlığını yaşayarak hissetmişizdir.
Nurullah Ataç, "İlkokula20yaşındabaşlanmalı" derdi.
Ancak o zaman insanların okulda öğretilenlerin değerini ve önemini kavrayacaklarını söylerdi Ataç...
Yenidenokumak
Kemal
Tahir de, çocukluğumda okuduğum klasikleri 20'li yaşlarda yeniden
okumamı önermişti bana. Bunu yaptım ve çocukken farkına varamadığım
anlamları buldum klasiklerde.
Zaman zaman ilkokulda bize okutulan
öyküleri hatırlıyorum ve bunları öylesine okuyup unutanların, toplum
hayatımızı nasıl olumsuz etkilediklerini her dönemde görüyorum.
Mesela bir "AyakkabınınTeki" hikâyesi vardı. Birlikte hatırlayalım bu öyküyü:
Adamın
üst kattaki komşusu her gece geç saatte ve sarhoş gelirmiş evine. Adam
tam uykusunun en derin yerindeyken, üst kattaki komşu yatak odasında
ayakkabılarını çıkartıp, yere atarmış. Çıkan gürültü ile alt kattaki
komşu uyanırmış.
Alt kattaki adam, bir gün yukarıdaki komşuyu uyarmış, - Lütfengecegeldiğindeayakkabılarınıçıkartıncayereatmadansessizcekoy, diye rica etmiş.
Üst
kattaki komşu ertesi gece yine çok geç ve sarhoş gelmiş evine.
Yatağının kenarına oturmuş ve ayakkabısının tekini çıkartıp, yere
atmış. O anda aşağı kattaki komşunun ricası aklına gelmiş.
Ayakkabısının diğer tekini yere usulca koymuş. Sonra yatıp, uyumuş.
Sabaha
karşı kapı zilinin sürekli çalınması ile uyanmış. Kapıyı açınca
karşısında, alt kattaki komşunun geceliği ile dikildiğini görmüş.
Gözleri kan çanağına dönmüş alt kattaki komşu, ona bağırmış, - Ayakkabınınötekitekinideatacaksanatartık.Uyumakiçinonundayereatılmasınıbekliyorum!
İkincitekibeklerken
Diyorum ki...
Örneğin
bu öyküyü Anayasa Mahkemesi'nde ülkenin iktidar partisinin kapatılması
için dava açan savcı hatırlasaydı, siyasetin, demokrasinin, ekonominin,
toplumun, dış dünyanın şimdi Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak karara
kadar uykusuz geceler geçireceğini herhalde düşünürdü.
Buna benzemeyen ama yine "Ayakkabınınteki" konulu bir başka öykü daha okumuştuk ilkokulda.
Bir
bilge adam kalkmak üzere olan trene binerken, ayakkabısının teki
ayağından çıkmış. Tren kalktığı için inip alamamış ayakkabısının
tekini. Şöyle bir düşünmüş. Sonra ayağındaki tek ayakkabıyı da trenden
fırlatıp atmış.
Bu durumu izleyen bir yolcu, bilge adama neden böyle yaptığını sorunca, şöyle cevap vermiş: - Ayakkabınıntekiniyoksulbirkişibulursa,diğertekinidebulupgiyebilsindiyeattım!
Evlatlarvekuyruklar
Hiç seçim kazanamayıp, kazananları da "rejimdüşmanı" ilan eden tek ayakkabılılar bu öyküyü hatırlasalardı fena mı olurdu yani?
Bir
de bu bitmez tükenmez rejim kavgaları sürecinde, idamların, parti
kapatmalarının, siyasi yasaklamaların toplum ve siyaset hayatımızda
açtığı yaralar meselesi var.
O noktada da "Sendebuevlatacısı,bendedebukuyrukacısıvarken" söylemine kaynak olan hikâyeyi hatırlamamak mümkün mü yani?
Yıllar
önce ilkokulun 3'üncü sınıfına kadar okumuş ve sonra hayatta başarı
kazanıp çok zengin olmuş bir girişimcinin, dostları ile sohbet ederken
şöyle yakındığını duymuştum, - Okudukokudukdaneoldusanki?
Belli ki okulda ziyan ettiği üç yıla yanıyordu için için.
Zaman içinde ilkokulda okuduklarını bile anlamadan üniversite bitiren ezbercilere de çok rastladım.
Bense, ilkokulda okuduğum her şeyi tam özümseyemediğime yanıyorum.
www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
BU SAÇMALIĞA KİM DUR DİYECEK?
Nasıl bir öngörü bu?
Anayasa Mahkemesi oturup 8’e 3 oy çoğunluğuyla AK Parti’yi kapatacak ve biz...
Ahmet Kekeç,kaostan çıkış yolunu yazdı.
Bu saçmalığa ‘dur’ denmeli...
Efendim, demokrasilerde de parti kapatılabilirmiş... İşte Avusturya’da
Heider’ın Nazi partisi kapatılmış, İspanya’da bilmem ne ayrılıkçı
örgütünün partisi de kapatılmış: ‘Hukuk isterse pekala AK Parti de
kapatılabilir’miş.
Dolayısıyla, hepimiz hukuka saygılı olmalıymışız.
Bunu söyleyen aklıevvel Aydın Doğan’ın bir müessesinde çalışıyor.
İktidar partisini Heider’ın Nazi partisine benzetiyor, hiç perva
göstermiyor, hiç utanmıyor, hiç ‘ben ne kalın kafalı bir adamım yahu’
demiyor, hadi bunu anladık da, bir de yüzü kızarmadan bizi hukuka
saygılı olmaya çağırıyor.
Mezkur müessesenin müdürlüğünü yapan zat, ‘Her şey hukuktan ibaret değildir arkadaşlar’ dediğinde, bu arkadaş susmuştu.
Fakat, bizden hukuka saygı bekleyen arkadaş her şeyi birbirine
karıştırıyor... ‘Hukuk’la ‘yargı’yı da karıştırıyor. ‘Yargı devleti’nin
ne menem bir şey olduğunu tefrik etmesi zaten düşünülemez.
Yargıdan çıkan her kararın ‘hukuki’ olduğunu düşünüyor ya da sanıyor.
Bu mantığa göre, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını darağacına gönderen yargı kararı da hukukiydi.
Menderes’i katledenler de hukuka uygun davranmışlardı.
Erdal Eren’in yaşını büyütüp asanlar hukukun gereğini yerine getirmişlerdi...
Ne yani...
Sırf Abdurrahman Yalçınkaya öyle istedi diye, Anayasa Mahkemesi oturup
8’e 3 oy çoğunluğuyla AK Parti’yi kapatacak ve biz bu karara saygılı
olacağız, öyle mi?
Peki, neden şu ‘8’e 3’ durumunu hiç sorgulamıyorsunuz?
Nasıl bir öngörü bu?
Kime sorsanız, kararın 8’e 3 oy çoğunluğuyla alınacağını söylüyor.
Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey?
Hem, neden 8?
Kim o 8 kişi?
Zaten iddianame sahibi de davayı kafasında bitirmiş, şimdiden kararın ne olacağını açıklıyor:
Bazı milletvekillerine (40 civarında) siyaset yasağı gelebilirmiş.
‘Türban ısrarı’ olmasaymış, bu davayı açmazmış Cumhurbaşkanı Gül’e
siyaset yasağı gelebilirmiş ama, gelse bile bu onun görev yapmasına
engel değilmiş. Şu an ‘ek iddianame’ yokmuş. Gelişmelere göre bu konuda
da bir iyilik düşünebilirmiş.
Başsavcı böyle diyor.
Peki, İlhan abiniz ne diyor?
Hani, 83 yaşında, bu dünyadan elini eteğini çekmiş, masum, hiç ‘cunta’
gibi kaka olaylara bulaşmamış, gece yarısı evinden alındı diye
kıyametleri kopardığınız İlhan abiniz...
Abiniz daha net: ‘Her şey elden gidiyor. Tuhaf bir durum var. Bakalım
ne olacak? Şimdi yalnız iki tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa,
bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir
umutlar doğabilir yani. Çünkü normal yollardan bunları devirmek mümkün
değil yani.’
Birileri, ‘Ya iç savaş çıkarsa, oluk gibi kardeş kanı akarsa’ diye
uyarmış olacak ki, hemen yeni bir hüküm denkleştiriveriyor: ‘İç savaş
olmaz da, yani bir noktada eğer ortalık karışırsa, hem ekonomik hem
siyasi olarak. Belki asker gelirse bir şeyler olabilir.’
Görüyorsunuz değil mi?
Birileri, Türkiye’yi dünyadan tecrit etmek dahil, ekonomik kriz, iç savaş, darbe, her türlü ‘çılgınlığı’ göze almış durumda.