EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar Banner Maker
Bu
amaçla birkaç gün aradan sonra yeniden bölgeye gelen ABD Dışişleri
Bakanı Condoleezza Rice, Filistin ve İsrailli taraflarla görüştü.
Filistin Başbakanı Selam Feyyad ve İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak
ile Kudüs'te bir araya gelen Rice, "Hepimiz, Annapolis sürecini
başarılı bir şekilde sonuca götürecek iyileştirmeler için daha sıkı
çalışmak arzusundayız." dedi. Geçtiğimiz yıl sonunda ABD'nin Annapolis
kentinde yapılan Ortadoğu Barış Konferansı'nda 2008 sonuna kadar
bağımsız bir Filistin devletinin kurulması kararı çıkmıştı.
İsrail radyosu, toplantıda Barak'ın Batı Şeria'daki Filistinliler
için İsrail tarafının planladığı bazı iyileştirici adımların listesini
sunduğunu bildirdi. Listede, bazı yeni çalışma izinleriyle işadamlarına
İsrail'de seyahat imkanı verilmesi, askerî kontrol noktalarının
kaldırılması, Filistin güvenlik kuvvetlerine polis araçları sevk
edilmesi de yer alıyor. İbranice yayımlanan Maariv gazetesi, İsrail'in
Eriha kentindeki askerî kontrol noktasını kaldıracağını açıklayacağını
yazdı. Maariv, "Filistinlilere, Ölü Deniz'e serbestçe ulaşım" adı
altında verdiği haberde, 2000 yılından bu yana ilk kez Eriha'yı Ölü
Deniz'den ayıran askerî kontrol noktasıyla blokajların kaldırılacağını
duyurdu. Topraklardaki Faaliyetlerle İlgili Koordinasyon ofisinin bir
sözcüsü, Kudüs-Eriha arasındaki askerî kontrol noktasının
kaldırılacağını doğrulamamakla birlikte, hükümetin Batı Şeria'daki bazı
kontrol noktalarını kaldırma konusunu araştırdığını söyledi.
İsrail Yedioth Ahronot gazetesi ise Ürdünlü işadamlarının Ramallah
kenti yakınlarında Filistinlilere ait bir kent inşa edeceğini, ayrıca
yaklaşık 50 kontrol noktasının kaldırılacağını öne sürdü. BM'ye göre
Batı Şeria'da 500'den fazla askerî kontrol noktası, yol blokajları ve
diğer engellemeler bulunuyor.
Muhalefetteki Likud Partisi'nin lideri
Benyamin Netanyahu ise Filistinlilere
sağlanan kolaylıklara karşı
çıkarak,
"Hiç kimse, Ebu Mazen (Filistin Yönetimi
Devlet Başkanı Mahmud
Abbas) bile bizim
işimizi yapamaz.
Eğer İsrail ordusu
topraklardan
çekilirse, yerini Hamas ve İran
dolduracaktır."
diye konuştu.
Dünkü görüşmeleri çerçevesinde İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni
ile de bir araya gelen Rice, Filistin devletinin yaşama geçirilmesi
için taraflara ortak sorumluluk düştüğünü söyledi. Bunun bir Filistin
devletinin kurulmasını sağlayacak ve yıl sonuna kadar imzalanması
öngörülen barış anlaşması için kritik önemde olduğunu vurguladı. Rice,
bugün de Livni ve Filistin Başmüzakerecisi Ahmed Kurey ile üçlü
toplantı yapacak.
CHP
Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu: Anayasa Mahkemesi'nin kararına
göre
Cumhurbaşkanı eski fiilleri nedeniyle yargılanabilir, bu açıdan
karar çok önemli.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır: Gelinen noktanın
sorumlusu ve suçlusu AKP'dir
(ANKA)-
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Grup Başkanvekili
Mehmet Şandır, Anayasa Mahkemesi'nin, AKP'nin kapatma davasının kabulü
yönünde verdiği kararı değerlendirdi.
Kılıçdaroğlu,
"Anayasa
Mahkemesi'nin kararına göre Cumhurbaşkanı eski fiilleri nedeniyle
yargılanabilir, bu açıdan karar çok önemli" dedi.
Şandır ise "Gelinen
noktanın sorumlusu ve suçlusu AKP'dir" diye konuştu.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Kültür
Üniversitesi'nden bir grup öğrenciyi kabulünde gazetecilerin Anayasa
Mahkemesi'nin AKP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili verdiği karara
ilişkin sorularını yanıtladı.
Kılıçdaroğlu, kararı "Anayasa
Mahkemesi'nin kararı bir açıdan çok çok önemli. Bu karara göre,
Cumhurbaşkanı eski fiileri nedeniyle yargılanabilir, bu açıdan önemli
bir karar.
Bu yöndeki tartışmalar vardı, bu tartışmalara noktayı
koyacak bir karar. Bunun dışında normal, sıradan bir karar.
Doğal bir
prosedür.
AKP'nin ne kapatılmasına ne de kapatılmamasına yönelik bir
karar. Buradaki asıl önemli nokta Cumhurbaşkanının yargılanıp
yargılanamayacağıydı.
Karar, Cumhurbaşkanının yasama dokunulmazlığının
olmadığını ortaya koyuyor" sözleriyle değerlendirdi.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ise Meclis'te
gazetecilerin soruları üzerine, Anayasa Mahkemesi'nin kararını partinin
yetkili kurullarında değerlendireceklerini ve gerekli açıklamayı yarın
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Meclis grup toplantısında
yapacağını kaydetti.
Şandır,
"Gelinen nokta hiçbir şekilde güzel
olmamıştır. Ülkenin getirildiği noktanın sorumlusu ve suçlusu AKP'dir.
Anayasa Mahkemesi sürecini hiç kimse sorgulamamalı, herkes karara saygı
göstermeli"
Hikayesi 'Ölüm Tarlaları' filmine konu olan Kamboçyalı gazeteci Dith Pran hayatını kaybetti.
Kızıl Kmerlerin elindeki tutsaklığı ve kaçışı, 'Ölüm Tarlaları'
filmine konu olan Kamboçya asıllı gazeteci-fotoğrafçı Dith Pran 65
yaşında hayatını kaybetti.
New York Times gazetesindeki eski iş arkadaşı
Sydney Schanberg'in verdiği bilgiye göre 65 yaşındaki Dith Pran,
pankreas kanseri nedeniyle tedavi gördüğü New Jersey'deki bir hastanede
yaşamını yitirdi.
Sydney Schanberg ve Dith Pran, 1975 yılında gazeteleri adına
Kamboçya'da başkent Pnom Pen'in Kızıl Kmerlerin eline geçişini
izlemekteydi.
Dith, ülke komünistlerin eline geçtiğinde başkent Phnom Penh'de
Schanberg'in asistanıydı. Schanberg, Dith'in ailesinin kaçmasına yardım
etmiş, ancak başkent düştükten sonra arkadaşını bırakmak zorunda
kalmıştı. Dith 4,5 yıl sonra ülkeden kaçmış ve ABD'ye yerleşerek NY
Times'da foto muhabiri olarak çalışmaya başlamıştı.
Dith 'ölüm tarlaları' terimini Tayland'a yolculuğu sırasında tanık olduğu dehşet verici tabloyu ifade etmek amacıyla kendisi türetmişti.
Schanberg, Dith'in yaşadıkları ve kurtuluşunu 1980'de bir dergide
yazmış, bu yazıya dayanılarak 1984'te 'Ölüm Tarlaları' filmi
çekilmişti. İngiliz yapımı film 3 Oscar kazanmıştı.
Sydney Schanberg, Associated Press ajansına
yaptığı açıklamada 'Pran gerçek bir muhabir; gerçek için ve halkı için
çarpışan bir insandı' dedi ve şunları ekledi:
'Kansere yakalandığında yeniden hayatta kalmak
için savaştı. Bu savaşı da Pran kardeşimi özel kılan yine aynı Budist
sükuneti, cesareti ve pozitif ruhu ile yaptı.'
Kamboçya'nın acımasız dönemi
Kızıl Kmer rejimi sırasında bir milyonu aşkın kişi öldürüldü.
Kızıl Kmerler Kamboçya'da 1975-1979 arasında
iktidarda olan parti idi. Bu süre zarfında da 20. yüzyılın en ciddi
kitlesel cinayetlerini gerçekleştirmişti.
Kızıl Kmer rejimi bir milyonu aşkın -bazı tahminlere göre ise 2,5 milyona yakın- kişinin yaşamına maloldu.
Marksist lider Pol Pot'un yönetiminde Kızıl
Kmerler, şehirlerde yaşayan milyonlarca kişi kırsal kesimdeki komünal
çiftliklere çalışmaya yollanmıştı.
Ancak bu sosyal mühendislik çabasının maliyeti
ağır oldu; infazlar, açlık, hastalık ve aşırı çalışmaktan dolayı sayısı
tam olarak bilinemeyen aile tamamen ortadan kalktı.
Barış
Girişimi’nden Hamza Aktan’ın bildirdiğine göre “Cizre'de Yahya
Menekşe'yi polis panzeri ezdi, Van'da Zeki Erinç polis kurşunuyla öldü.
Yüksekova'da 29'undaki, İkbal Yaşar, yine polisin kurşunuyla öldü.
Çoğunun durumunun ağır olduğu onlarca yaralı oldu, Siirt'te, Van'da, ve
Yüksekova'da. Üç yerde de polis ve jandarma, yakın tarihimizde
görülmeyecek bir hırçınlık ve saldırganlıkla kadınlara, çocuklara,
gençlere vurdu. Polise taş atan gençler ölesiye dövüldü, kadınlar
ayaklar altına alındı. Havaya değil, insanlara ateş açıldı, onlarca
yaralanma, üç ölüm bundan yaşandı. Haber kanallarının, gazetelerin
yazdığı gibi kimse havaya açılan ateşten vurulup ölmedi. Havaya sıkılan
kurşun yüz metrelerce yukarıya yükselip, yere düşeceği sırada kimseyi
göğsünden vurup öldürmez, yine aynı kurşunlar yerdeki insanları
yaralamaz”.
O güzelim allı pullu rengarenk elbiselerini giymiş kutlamaya
gelmiş kadınların yerlerde sürüklenişini, acımasızca dövülüşünü görünce
içimizden BURASI NERESİ; NERESİ BURASI diye haykırdığımızı duyan oldu
mu acaba. Kenarda duran yaşlı bir adama yumrukla saldıran gencecik
polis bize karşılaştığımız durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi.
Demek artık bazı gençleri-polisler de bu ülkenin gençleri-durduracak
hiçbir ilke, hiçbir insanlık onları sınırsız saldırganlıktan alıkoyacak
hiçbir değer kalmamış.
Hakkari’de Cüneyt Ertuş’un kolunu kırmaya teşebbüs eden adam
bunu kameraların karşısında ibret için! neredeyse naklen yapma
cesaretini nereden alıyor. Nevruz kutlamalarına gelmiş bir çocuktan söz
ediyoruz nihayetinde. Yıllardır hafta sonu yapılır bu kutlamalar. Şimdi
bunu yasaklamak hafta içi diye diretmek ve bütün bu vahşete yol vermek
neden acaba. Bu görüntüyle kapanmaz bir yara daha açıldı içimizde.
Kırıldı kırılmadı tartışmaları. Bunun önemi yok artık. Göreceğimizi
gördük çoktan. (Kırılmamışsa gerçekten elbette seviniriz Cüneyt için
ama bu tam teşebbüs anını bize unutturamaz). 18 yaşındaki
çocuklarımızın bile izlemesinin ölümcül sakıncaları olan, geleceklerini
karartan bu görüntüler için soruşturma açılmaması sineye çekilemez,
kabul edilemez.
Bölge hakkında artık açık bir şiddet ahlakı oluştu.
Sevinenler, çok iyi oldu, ders olsun diyenler hiç de az değil.
İsrail’in bölgeye neler öğrettiği, ne kadar iyi öğretmenlik yaptığı
ortada. Daha önce yazmıştım ama burada tekrarlamak istiyorum. Kuzey
Irak'a operasyon gündeme gelince Türkiye'nin bütün şahinleri savaş
tamtamları çalmaya başlamışlardı.
Hürriyet gazetesinin açtığı son bir yorum sayfasına gelen
cevaplar korkutucuydu. Soru : Sekiz askeri kaçırılan Türkiye değil
İsrail olsaydı ne yapardı? Gelen yüzlerce yorum Türkiye'de konuşmaktan
çok militarizme yatkın, şiddete, güce, yoketmeye tapınan, hak ve adalet
duygusu tamamen körelmiş insanların giderek çoğaldığının habercisiydi.
Cevapların yüzde doksan dokuzu acımasız bir kıyıcılık damarından
geliyordu.
Birkaç örnek : “İsrail olsaydı kaçırılan askerleri geri
getirmek için sivil asker ayırmadan herkesi bombalardı, gerekirse
Irak'ın tümünü haritadan silerdi, hatta bütün Orta Doğu'yu ateşe
verirdi, taş üstünde taş bırakmazdı, ortalığı cehenneme çevirirdi, iki
asker için Lübnan'ı nasıl yerle bir etti, gücünü gösterdi, hiçbir
kınamaya aldırmadı, gerekirse karınca yuvalarına kadar bombalar
hadlerini bildirirdi” Yorumlar böyle uzayıp gidiyor, Türkiye PKK için
Kuzey Irak'ı yerle bir etmediği için yönetim korkaklıkla uyuşuklukla
suçlanıyordu.
Puanlamalarda bu tip yorumlara “çok iyi” puanı verilmişti.
Farklı olarak sadece birkaç yorum yayınlanmış, “neden İsrail'le
kıyaslanıyoruz, onlar gibi sivillere zulüm uygulayamayız ki biz
başkayız” gibi. Onlara da “kötü puan” verilmişti. Bu anket medya
manipülasyonu olduğu kadar, şiddetle varolmaktan ibaret yeni küresel
ahlakın ülkemizde de ne kadar içselleştirildiğinin, içimizde yakma
yıkma kontrolsüz güç kullanma orantısız karşılıklar verme ile ilgili
kitlesel özlemlerin ne kadar yaygınlaşmakta olduğunun göstergesi.
Küresel bir şiddet uygarlığı! vicdanları kör etmekte, ezilenlerin
pedagojisi gereği celladına aşık olan mazlumların zalimlik potansiyeli
açığa çıkmakta.
Peki bütün bu şiddet kimi besliyor, elbette PKK’yı. Başbakan
Tayip Erdoğan, üst kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını
önerdiğinde, devlet de hata yapar, özür dilemesini bilmeliyiz
dediğinde, yüreklere kovalarla su serpilmiş, şiddetin ateşi söner gibi
olmuştu. Sonra susturuldu bir şekilde.
Ne istiyor bu adamlar, milletvekili hatta cumhurbaşkanı bile
olabiliyorlar demek tam bir demagoji. Meselenin adını kürt sorunu
olarak koymak bile her şeyi açıklıyor. Kürt olmak neden sorun olsun.
Yıllardır uygulanan asimilasyon politikaları bir işe yaramadı.
Eşitsizliğin kurulumu birilerinin izin verme makamında olmasından
belli. İnsanlar ana dilini konuşmak, yazmak, şarkısını söylemek için
izin istiyor.
Almanya’da oradaki Türkler için Angela Merkel’e entegrasyona
evet asimilasyona hayır diyen başbakan bu cümleyi Türkiye için de
kurmak zorunda. Newroz daki “W” harfine bile dava açarak nereye
gidebiliriz.
Eşitsizliğin kurulumu incelikle işliyor. Daha baştan
cumhuriyetin kurucu öznesi Türk olarak konmuş. İngilizce Fransızca ve
bütün dünya dillerinden şarkılar serbestçe dinlenirken, Diyarbakır’da
çok sevdiğim Kürkçe hoyratların ağıtların uzun havaların sanatçıları
Maruf’un Hozan Serdar’ın Hekim Sefqan’ ın kasetlerinin nasıl da
arkalardan bir yerlerden çıkarıldığını hatırlıyorum, Ahmet Kaya’mıza
yapılanları da.
Kimi Müslümanların söylemleri de asimilasyoncu söylemlerle
karışmış durumda. Ümmet bilinci öne sürülerek, madem din kardeşiyiz
kapatalım gitsin bu Kürt kimliği meselesinin üzerini demek, zımnen yine
hepimiz Türk olalım demektir. İslam hepimizi kardeş yapar fakat
renklerimizi dillerimizi farklılıklarımızı onaylar, destekler,
zenginlik olarak sergilenmesini ister. Viyana’da yaşayan bir arkadaşım
aklıma geldi . Ayşe Wei-Yu Atay Tayvanlı bir piyano virtüözü. Müslüman
oldu. Türk kadınlarıyla buluştuğunda sen de bizim gibi oldun, Türk
sayılırsın artık demişler, buna canı sıkılmış. Müslüman oldu diye bir
anda bütün benliğini varoluşunun bütün dayanaklarını kaybetmek
istemediğini anlattı bir sohbetimizde. Türk olmadım, yine Çinliyim ben,
bununla gurur duyuyorum, sadece Yaratan Allah(cc) girdi hayatıma ve
onunla ilişkimde farklı bir boyuta geçtim o kadar demişti.
Çinli Ayşe hanımın bu serzenişi Türk ırkını herkesten üstün
görüp “şu dünyada her kim İslam ola, Türk olmuştur aynı zamanda” diyen
patolojik kibirli yaklaşıma da bir cevap. Bu Balkanlarda yaşanmış bir
tarih diliminin söylemini şimdinin insanlarına ve bütün dünyaya !!
dayatma nasıl bir tuhaflıktır. Herkes kendini tanımlama, tarif etme, ne
hissediyorsa öyle dışa vurma hakkına sahip. Kürt halkı yıllardır
dışardan tanımlanma şiddetine uğruyor, bunu görmeden hiçbir mesafe
katedemeyiz.
Yeni bir Toplumsal Sözleşmeye ihtiyacımız var. Özgürlüklerin
demokratik açılımların olabildiğince genişletildiği, farklılıkların
meşru sayılacağı, bir arada yaşamanın sağlam temeller üzerinde
yükseleceği yeni anayasa çalışmasına hızla geri dönmemiz lazım.
On yılda uğruna 200 milyar dolar harcandığı sıklıkla söylenen,
bizi büyük müreffeh ve örnek bir ülke olmaktan alıkoyan bütün
enerjimizi bitiren bu çatışmaya hemen son vermek zorundayız. Bunu
istemeyenlere karşı kararlı tutarlı ısrarlı “insan politikaları”
üretmek ve arkasında sonuna kadar durmak şart. Kol kırma
politikalarıyla bir yere varılamadı bu güne kadar.
Doğanın
ilk defa insan eliyle küresel bir felakete, hatta yok oluşa
sürüklenmesinin gerçek nedenleri günün birinde araştırıldığında,
karşımıza şaşırtıcı şu somut neden de çıkabilir: İnsan, masalını
kaybetmiştir artık.
Masal okumayan, dinlemeyen, söylemeyen ve yeni masallar üretmeyen
bir insanlığın ne doğaya, ne de kendi doğasına -hatta insanlığına- bir
yararı olacağı, yeni duygu ve uygarlık birikimleri yaratabileceği iddia
edilebilir.
Bilimin günümüzde her zaman olduğundan daha fazla masala ihtiyacı var bence.
Bu durumu da insan -bir zamanlar olduğu gibi- yeni mitolojiler (masalbilim) üreterek yaratabilir ancak.
Ne var ki, eski zamanların mitolojilerini bilmeden, mitoloji duyarlılığını keşfedemeden yenilerine yönelmek imkânsızdır.
Bilindiği gibi, artık klasikleşmiş olan mitolojik anlatıların en
ünlü şairi Anadolulu Homeros’tur. Kör olduğu rivayet edilen Egeli
Homeros, dünyevi ama ölümsüz tanrıların ve tanrıçaların; ölümsüz bu
uygarlık figürleriyle, ölümlü sıradan insanların sevişmelerinden doğan
yarı tanrıları çok canlı bir biçimde anlatır masallarında. Ayrıca, bu
masalbilim kahramanlarının hayatlarını zenginleştiren ölümlü
kahramanlara da yer verir masallarında.
Mitoloji, bilindiği gibi, semai dinlerden -Musevilik,
Hıristiyanlık ve Müslümanlık- önce, ortaya çıkmış; doğa ile son derece
barışık yaşayan insanın, kendi hayatının macerasını anlamlandırmak
için, onu doğanın varlıklarıyla buluşturup, dünyevi bir kutsallık
oluşturmuştur. İnsan mitolojide; toprağa, suya, denize, göğe, güneşe,
aya, yıldızlara, ağaca, hatta hayvanlara dünyevi olarak tapınmıştır.
Bu buluşmanın masallaşmasıyla birlikte ortaya derinliği olan
hayat mesajları, kıssadan hisseler ve değerler çıkmış; bunlar da,
öğreti-kültür-sanat alanlarında yayılmaya başlamıştır.
İnsanın yaradılışı sorgulanmış, özgürlük kavramı ortaya atılmıştır.
Arkeolog yazar Özcan Koyunoğlu Gündüz, Homeros’un masallarını
hatırlatıyor bize. Homeros’tan Masallar adlı kitapta, yaradılış ve
özgürlüğün yanı sıra yaratıcılık, kahramanlık, aşk ve ölüm,
çalışkanlık, açgözlülük, kurnazlık, sevgi gibi insanın yaradılış
özelliklerini vurgulayan masallar var.
Özcan Koyunoğlu Gündüz, kitabına aldığı; Pandora’nın Kutusu,
Persephone ve Nar Taneleri, Orpheus ve Eurydike, Daidalos ile İkaros,
Theseus ve Minotauros, Kral Midas, Arakhne ve Örümcek, Baukis ile
Philemon, Narkissos ve Ekho, Apollon ile Daphne, Eros ve Psykhe, Tahta
At, Atalante’nin Yarışı, İason ve Altın Post, Kahraman Perseus, Akıllı
Odisseus, Prometheus’un Kurtuluşu başlıklı masalları son derece yalın,
anlaşılır ve sıcak bir dille aktarıyor bize.
Yazarın aslında çocuklar için projelendirdiği Homeros’tan
Masallar kitabına, bence çocukların yanı sıra son jenerasyonun
büyüklerinin de ihtiyacı var.
Artık unutulmuş olan mitolojik masalları hatırlamak, özellikle bugün, büyüklere de çok iyi gelebilir zira.
Bu önemli kitaptaki masalları resimleyerek canlandıran -yazarın
yeğeni- Mehmet Arif Koyunoğlu’nun naif ve masalımsı desenleri de,
kitaba zengin bir boyut eklemiş.
Özcan Koyunoğlu Gündüz, “Hayal gücü olmayan bir insan, nasıl
zengin bir kafa yapısına sahip olur? Matematikte deha olan ama masal ve
öykü bilmeyen, oyun ve oyuncak tanımayan bir çocuğun robottan farkı
nedir?” diye soruyor.
Bence herkesin okuması gereken, her evde, her an el altında bulunmasını şiddetle önereceğim bir kitap Homeros’tan Masallar.
Homeros’tan Masallar, Özcan Koyunoğlu Gündüz, Boyut Yayın Grubu, 103 sayfa, Şubat 2008
Eski
Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın, 2004’de hazırlanan “darbeyle” ilgili
notları Nokta dergisinde yayımlandığında, bu notların “gerçek” olmadığı
iddia edilmişti.
Onların gerçek olduğu artık oraya çıktı.
Şimdi emekli olan zamanın generalleri bir “darbe” hazırlığına girmişler.
Suç işlemişler anlayacağınız.
Hem de ciddi bir suç.
Biz, bunu dün yazdık.
Hiç ses yok.
Eğer bu olay bir ülkede böyle sessizce karşılanıyorsa bir sorun var demektir.
Bu konuda hükümetin, Genelkurmay’ın açıklamalar yapması, hukukun devreye girmesi gerekir.
“Ne yapalım, onlar da darbe arzulamışlar işte” deyip geçiştirilebilecek bir durum değil bu.
Çünkü bir “darbe hazırlığı” varsa bunun altyapısını hazırlayacak bir “illegal” örgüt de olmalı.
O örgüt de şimdi ilmik ilmik çözülmeye başlanan Ergenekon çetesi.
Bu çetenin liderlerinden olduğu söylenen emekli General Veli
Küçük’ün Cumhuriyet Gazetesine atılacak bombayı, daha sonra Danıştay
saldırısını da gerçekleştiren Alparslan Aslan’a bizzat verdiği de
olayın sanıkları tarafından itiraf edildi.
Kullanılan bombalar “ordu” malı.
Bu bombaları Veli Küçük nereden ya da kimden aldı?
O kadar bomba nasıl oldu da ordunun çok sıkı denetimine rağmen cephaneliklerden dışarı çıkartılabildi?
Ümraniye’de ele geçirilen bombalardan başka daha nerelerde gizli bomba depoları bulunuyor?
“Sivil iktidarın” devrilmesi için “ekonomik çöküntüyü” bile özlemle bekledikleri belirlenen insanların yeni hazırlıkları neler?
Bu soruların cevaplarını bulmadan bu ülkenin huzura kavuşma ihtimali pek gözükmüyor.
Darbenin ve Ergenekon çetesinin asıl hedefinin “sivil siyaset”
ve “demokrasi” olduğunu gözlerden saklamak isteyenler, yaşananları
“laiklerle-AKP” arasındaki bir çatışma gibi gösterebilmek için
kıvranıyorlar.
Susurluk’ta yapılan oyunu bir daha tekrarlayabilmek için uğraşıyorlar.
AKP, ciddi hatalar yapan bir siyasi parti.
Yaptığı hataların bedelini siyaset sahnesinde, yapılacak seçimlerde öder.
Ama darbecilerin ve Ergenekon’un amacı AKP’yi çok aşan bir amaç,
onlar demokrasiyi yıkmak, Avrupa Birliği üyeliğini engellemek
istiyorlar.
Bunun için her şeyi yapabilirler.
Şu anda Türkiye’nin en büyük hedefi, bütün toplumun dengesini
bozmaya, kanlı bir kaos yaratmaya yönelik bu örgütü ve darbecileri
ortaya çıkmak olmalı.
Bu, Türkiye için hayati bir hedef.
Sizi bu hedeften saptırmak isteyecekler.
Eğer gerçekten özgür ve demokrat bir toplumda yaşamak
istiyorsanız ve AKP’nin bunu gerçekleştirebileceğine inanmıyorsanız,
AKP’ye karşı siyasi muhalefetinizi bütün gücünüzle sürdürün ama ülkenin
kaderini silahla ve kanla değiştirmek isteyenlerden gözünüzü ayırmayın.
O hedefi saklamak isteyen, onu önemsiz göstermeye çabalayan herkesten şüphe duyun.
Şu anda Ergenekon’un çok sıkışmaya başladığı anlaşılıyor.
O kadar sıkıştılar ki, mantığa uyup uymadığına bakmadan her türlü yalana da sığınmaya uğraşıyorlar.
Son olarak İşçi Partisi’nin merkezindeki CD’lerde bulunan
Yargıtay’la ilgili krokiyi, İşçi Partisi’ne Taraf Gazetesi’nin daha
önceden gönderdiğini iddia ettiler.
Bizim Ankara’daki muhabirimiz o belgeyi 23 Mart’ta ele geçirdi
ve İstanbul’a faksla geçti… O belgenin bizim gazetede yayınlanan
kopyasının üzerindeki telefon numarası, Ankara büromuzun o belgeyi bize
geçmek için kullandığı faksının numarasıdır ve geçtiği tarih de kâğıdın
üstünde yazılıdır.
Polis de zaten Yargıtay’a bu belgelerin gerçek olduğunu resmen bildirmiş.
O krokileri hazırlayanların söylediği yalanlara kimse inanmaz.
Ama ortalığı karıştırmak ve Ergenekon’un üstünü örtmek isteyenlerin, “buna inanmış” gibi yaptıklarını görüyoruz.
Özellikle de Mehmet Emin Karamehmet’in gazetelerinde nedense tuhaf bir gayret var bu konuda.
Karamehmet’le Taraf arasında nasıl bir sorun var, onu şimdilik bilmiyoruz… Sonra öğreniriz nasıl olsa.
Ama bu yalanı yaymak için bunca çabayı gösterenlere şunu söyleyeyim:
Telefon kayıtları rahatça kontrol ediliyor artık… Siz o belgenin
İşçi Partisi’ne Taraf’tan gittiğini gösteren belgeyi çıkarın, biz bu
gazeteyi o gün kapatıp gidelim… Bunu, bu gazetede çalışan herkes adına
söylüyorum.
Ama sırf Ergenekon’u koruyabilmek için bu alçakça sahtekârlıklarınızı sürdürürseniz yakanızı da bırakmayız.
Siz bizi pek tanımıyorsunuz anlaşılan… Biz, sizin böyle oyunlar oynayabileceğiniz türden insanlar değiliz.
Sahtekârlıkları da, sahtekârları da sevmeyiz.
Türkiye’nin demokrat insanları…
Hangi partiden olursanız olun, hangi görüşü desteklerseniz
destekleyin ama tehlikede olanın demokrasi ve özgürlük olduğunu
unutmayın.
Ergenekon’u kurtarmak için en akla gelmeyecek isimlerin bile alçaklaşabileceği kritik bir dönemden geçiyoruz.
Gözünüzü darbecilerden ve Ergenekon’dan ayırmayın.