Kendi blogunu oluştur ;)
kagıt 50 kurusanalar günü duelist filmiEMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi." O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı. 28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı . ' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır. 28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu. Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu. AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim. Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? " Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... " İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit... İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser. Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır. Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi... İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu. Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır. Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır. Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz... AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı. Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı... Misalleri çoğaltabiliriz. Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti. Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek. Yapmazsa, boğarlarTRT LOGO ginseng çicekkarar millendirlee young ae duelist filmFree Image Hosting - Photolava.com Free Image Hosting - Photolava.com
Banner Maker
salıncakta ata sosyalguvenligi tam turkeyTRT LOGO
Yazılar
 
May
12
    

 

 

Gerçekler böyle kardeşler...

Bazen gerçekleri hiç öğrenmesek mi diye düşündüğüm oluyor doğrusu.

Çünkü gerçekler korkunç bu ülkede.

Bugün, Zihni Çakır’ın kitabında da yer alan MİT’in Sabancı cinayeti hakkındaki raporunu yayınlıyoruz.

Türkiye’nin en büyük işadamlarından birinin öldürülüşünün ardındakileri görmek insanın tüylerini ürpertiyor.

MİT’in raporuna göre, Özdemir Sabancı’yı öldüren çetenin üyelerinden biri bir yüzbaşı ve cinayet günü Sabancı Center’ın 25. katında o da var.

Fehriye Erdal ile Mustafa Duyar ise “devletin istihbarat teşkilatlarına” çalışıyorlar.

Büyük bir ihtimalle, Fehriye Erdal’ı Sabancı’ların yanına yerleştiren de o “istihbarat” teşkilatlarından biri.

Cinayeti planlayanlar polis şefi Hüseyin Kocadağ ile o sırada polis tarafından aranmakta olan Abdullah Çatlı.

Cinayeti para karşılığında üstlenen ise DHKP-C.

Suikastı gerçekleştiren şebekesinin bileşimi dehşet verici.

Bir asker, istihbarat teşkilatlarının ajanları, bir polis şefi, devlet çetelerinin içinde yer alan bir suçlu ve bir illegal örgüt.

Bu “ölüm kokteyli” bir araya nasıl geliyor?

Fehriye Erdal ve arkadaşları, bu cinayet için, çalıştıkları hangi “istihbarat teşkilatından” emir alıyorlar?

O yüzbaşı bu cinayete kim adına karışıyor? Hangi birimde çalışıyor?

Bir devlet çetesi olan Susurlukçularla “sol” olduğu söylenen illegal bir örgütün ilişkisi ne?

Belli ki aslında bu soruların cevapları da biliniyor. MİT

raporu açıkça belirtmese de, “Fehriye Erdal’la arkadaşlarının istihbarat teşkilatlarına çalıştığını” söyleyerek bu cinayetin devlete bağlı bir istihbarat teşkilatı tarafından örgütlendiğini ima ediyor.

Her yerde devletin parmak izleri var.

Bunlar çok açık olan izler ve bu izlerin peşinden gidip de işin “köküne” ulaşan kimse yok.

Dünyadaki her devletin karanlık ve karışık işleri vardır.

Ama gelişmiş ülkelerde hukuk “devletin karanlık yüzünü” de yakalar.

Amerika’daki “İrangate” olayını hatırlayın.

Orada da İran’a silah satıp bu payı gerillalara veren bir “derin devlet” örgütü yakalanmıştı.

Örgütün izleri sürülmüş, bir yarbay yargılanıp cezalandırılmıştı.

Ama bizde kimse Sabancı suikastındaki yüzbaşının ardına düşmedi.

Üstelik raporda adı da açıkça yazıyor.

Gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark da bu zaten:

Hukuk.

Amerika’da da bizde de “derin devlet” var ama Amerika’da bir de hukuk var ve “derin devletin” yayılıp bütün devleti ele geçirmesini bu hukuk engelliyor.

Bizde ise hukuk yok ve derin devlet cinayetleriyle, suikastlarıyla, kanlı ilişkileriyle devletin içine yayılabildiği kadar yayılıyor.

Avrupa Birliği bize, “sizin de hukukunuz olsun” diyor.

Ve Danıştay Başkanı kalkıyor bizim de “hukuka sahip olmamızı isteyen” Avrupa’ya “sen bizim işimize karışma” diye cevap veriyor.

Avrupa karışmazsa hukuk daha mı sağlam olacak Türkiye’de?

Yoksa daha mı çürük?

Danıştay Başkanı, hukuku sağlam bir ülke mi istiyor yoksa hukuku çürük bir ülke mi?

Başkanının Avrupa’ya “bize karışma” dediği bu Danıştay’ın başsavcısı da “darbeleri övmüştü” ve gene bu Danıştay “darbeleri övmenin suç olmadığına” karar vermişti.

Danıştay Başkanı’nın devamını istediği, kimseye dokundurmadığı hukuk sistemi bu işte.

Hukukçularının hukuktan böylesine nefret ettiği kaç ülke var yeryüzünde, bilmiyorum.

Ama Avrupa’da bu tür ülkeler yok.

Bizim “hukukçuları” kızdıran da bu.

Onlar, devleti “hukuksuz” olduğu ölçüde güçlenen bir örgüt sanıyorlar.

Devlet, hukukun disiplininden koparsa “çete” olur.

Bir devletle bir çeteyi birbirinden ayıran hukuktur.

Hukuk olmadı mı böyle cinayetler işlenir işte. Kims

e katilleri yakalamaz.

Herkesin hayatı tehlikeye girer.

Hukukun olmadığı bir ülkede kimin hayatı güvende olabilir?

Hukuk olmadığında insanları kim korur?

Artık dünyanın bütün gelişmiş ülkelerindeki toplumlar birbirlerini denetliyorlar, devletlerin hukuksuzluğa kaymasını önlemekteki en kuvvetli çare bu.

Ancak toplumların dayanışması devlet zorbalığını önlüyor.

Ama bizim hukukçular bu “toplumlararası dayanışmayı” halka “dışardan karışmak” olarak anlatıyorlar.

Peki, sevgili hukukçularımız, başka toplumlarla dayanışmadığımız zaman siz bu ülkeye hukuku yerleştiriyor musunuz?

Yoksa derdiniz özgürce darbeleri övmek, “367” gibi hukukla alakası olamayan saçma sapan kararları kimsenin denetlemesine izin vermeden çıkarmak mı?

Siz neyin “bağımsızlığını” ve özgürlüğünü istiyorsunuz?

Ve, siz bu devlet cinayetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir de bu konuda konuşsanız da ne düşündüğünüzü anlasak.

Taraf Gazetesi, 11 Mayıs Pazar


 

12 Mayıs 2008, Pazartesi

 



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 15:20 | 0 fav | etiket:  

 

 Tarihin başına dönüyoruz.

Hatırlarsanız, sanayileşmenin ilk yıllarında, ağır çalışma şartlarında, isçiler, öfkelerini makineleri parçalayarak alıyorlardı.

Ayaklarına giydikleri sabo'larını ( bir çeşit takunya) bir alet gibi kullanarak makinelerin canına okuyorlardı.

O sabolardan bugünkü sabotaj sözcüğü

üretildi.

 

Muhteşem Özdamar
  Muhteşem Özdamar

İsçilerin Sabo'ları

İsveç’te 1 Mayıs gösteri ve yürüyüşleri saat 12’den önce başlamıyor.

Neden böyledir doğrusu bilmiyorum, belki ehli keyf olduklarından.

Ama İsveç’te sınıf mücadelesinin 8 saatlik is günü saatleri arasında yürütüldüğünden emin olabilirsiniz!

Onun dışında kalan saatler özel yasam alanına girer!

Neyse, durum böyle olunca, sabah maaile Türkiye TV kanallarının başına geçtik. Oradan oraya zıplayarak yaşananları izliyoruz. 8 yaşındaki oğlum gözleri fal taşı misali açılmış meseleyi anlamaya çalışıyor. Oğlan belli en çok renkli su püskürten panzerlerden etkilenmiş, bu sabah okula gittiğinde öğretmenini görür görmez onları anlatmaya başladı. Panzerler su bombalarını acımasızca insanların üzerine salarken, aklıma 1974 yılındaki Kerim Yaman’ın cenazesi aklıma geldi. 12 Mart darbesinden çıkış günleriydi, devrimci kabarışın ilk sinyalleri veriliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam o cenazede kullanılmıştı su panzerleri ilk kez. Yoksa Site yurdunda öldürülen arkadaşımızın cenazesinde miydi? Geçmiş zaman, pek emin değilim.

Bir ara kortejde kopukluklar yaşanmış, insanlar oraya buraya dağılmışlardı. Panzerler, rast geldikleri her kalabalığı su toplarıyla bombalıyorlar, arada bir renkli sular fışkırtıyorlardı. Panzerli su ve boya saldırısına ilk uğrayan bizler olduğundan çok şaşkındık, panzerleri nasıl durduracağımızı bilemiyorduk.

Bombaları yiyip, üzerimiz renklenince, bunların boya olduğunu anlamıştık. Su bombaları, hele biraz yakin mesafeden yendiğinde insani bayağı sersemletiyordu. Devlet, Batinin gösteri dağıtma yöntem ve tekniklerini ithal edip uygulamada hiç geç kalmıyordu.

1 Mayıs 2008’in ardından kim ne demiş babında gazetelere göz gezdirirken aradığımı patronların patronunun Hürriyet gazetesinde buldum. Ahmet Hakan, aniden peydah olan bir emekçi sevgisiyle Taksim’e çıkmış, Gezi Pastanesinde, emekçi halkımızla buluşma öncesinde, poğaça börek yemiş.

Yılmaz Özdil ise genelde emek, özelde DISK hayranlığını söyle anlatıyor ” Hepimiz Ermeniyiz ” de birader! Biji de! Sen kalktın emek memek dedin… Yok öyle! Verirler sopayı su püskürtürler. Gözüne biber gazi sıkarlar. ”

Ayni gazetenin kendini ” içinde birden fazla insani bir arada yaşatan bir matruşka ” olarak tanımlayan genel yayın yönetmeni ise bugüne kadar hep polisten, yani devletten yana tutum aldıklarını ama bu kez polisi – bu noktada devlete yine laf yok- savunmayacaklarını itiraf ediyor.

1 Mayıs Türkiye’de hem Osmanlı döneminde hem de işgal yıllarında kutlanıyor. En son 1923 yılı kutlamaları yasal yoldan gerçekleşiyor. Ama o yıl isçiler bölünüyor. Ankara destekli Umum Amele Birliği İstiklal marşını” söyleyerek kutlama yaparken, Türkiye İsçi ve Sosyalist partisi ”Enternasyonali” söyleyerek kutluyor. Tabii birinci kutlamaya bir şey yapılmazken, ikincide 20 kişi tutuklanıyor.

O tarihten 1976 yılına kadar bir daha 1 Mayıs’ları yasal olarak kutlamak mümkün olmuyor. ” Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” ihtiyacı devlet katlarında kesif bir 1 Mayıs korkusunun yerleşmesine ve yıllar boyu sürmesine neden oluyor.

Burjuvazi ise artik 1 Mayıs korkusu yaşamıyor. Burjuvazi 1 Mayıs’lara artik ” İstiklal Marşı” söyleyenlerin, ”10. yıl Marşı” çalanların hâkim olduğunu biliyor. Patronların patronunun gazetesinin emek sevgisi yoktan değil, korkusuzluktan kaynaklanıyor.

Enternasyonal bağları zayıflayan, ”ötekilerle” dayanışma göstermekten ve parti kapatmalarına karşı duyarlık göstermekten her fırsatta imtina eden, kendi bayramlarının en vahşi yöntemlerle provoke edilmesinin sorumlularıyla hesaplaşmaktan kaçınan bir sınıfın temsilcilerinden korkmamak gerektiğini biliyor.
Hürriyetin patronu ve yazarları için, 1908 yılında Van’da dağıtılan bir Taşnak bildirisinde dendiği gibi ” yoksulları soyanların hepsi, özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar ister Ermeni olsunlar ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut veya Rum, bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır” diye haykırıp yüreklere korku salan bir sınıfın olmadığı aşikârdır.

Simdi soru sudur ve bu soru sorulmadıkça 1 Mayıs 2008’i anlamak mümkün değildir. 2008 1 Mayıs’ına kadar, 1 Mayıs’ı hükümetin gösterdiği yerlerde kutlayıp, Taksim alanına çelenk bırakmakla yetinen, radikal grupları kucaklamak yerine onları kaderleriyle baş başa bırakan sendikaların bu yıl bunca inatlaşmasının sebebi nedir?
Yanıtlanması gereken en hassas soru budur.

Hükümet yanlış yapmıştır. Vahşetin sorumlularından elbette hesap sorulmalıdır.
Ama öte yandan devleti ” Fetullahçılar ele geçirmiştir, ılımlı İslam çökmüştür, AKP’nin demokratik olmadığı anlaşılmıştır ” türünden her derde deva ama hiçbir şeyi açıklamayan argümanlarla yaklaşmak sorunu anlamamıza yardımcı olmuyor. Devletin ceberutluğu, ta Osmanlıya kadar uzanıyor. 1977 1 Mayıs’ında ortalıkta ne bu kadar etkili ”ılımlı İslamcılık ” vardı ne ” Fetullahçılık”!

Bir darbe sürecinde yaşıyoruz. Kürdistan’da bombalamalar ve operasyonlar biteviye sürüyor. Türkiye’nin en çok oy alan iki partisi kapatılma tehdidi altında, cumhuriyet tarihinin en geniş temsiline sahip parlamentosu kılıç tehdidi altında çalışıyor.
Hükümet, belki de bu şekilde kapatılmaktan kurtulurum yanlış hesabıyla, devlet güçlerine bir kez daha teslim oldu. Ama bu isten esas kazançlı çıkan, sendikal alanı kullanarak arkadan dolaşıp iki puan almayı başaran darbe sürecinin bas aktörleri olmuştur.

Sendikalar umarım durumu fark edip, 1 Mayıs’ın toplumsal meşruiyet alanının bir kez daha daraltılmasındaki paylarını görerek, gelecek 1 Mayıs’lar için şimdiden çalışmaya girişmeyi unutmazlar.

Türkiye’nin demokrasi yolu.

Cumhuriyetin başlangıç yıllarında dışarıda bırakılan ve bu süreç içinde her türlü zulmü yasayan 3 ana akimin birlik ve beraberliğine ihtiyaç gösteriyor.

Dindarlar, sosyalistler ve Kürtler, Ermeniler ve diğer ötekiler olarak tanımlayabileceğim bu sacayağı son yıllarda çatlama eğilimi gösteriyor.


1 Mayıs’ın getirebileceği en büyük zarar bu olmuştur.



Tarihin başına dönüyoruz.

Hatırlarsanız, sanayileşmenin ilk yıllarında, ağır çalışma şartlarında, isçiler, öfkelerini makineleri parçalayarak alıyorlardı.

Ayaklarına giydikleri sabo'larını ( bir çeşit takunya) bir alet gibi kullanarak makinelerin canına okuyorlardı. O sabolardan bugünkü sabotaj sözcüğü

üretildi.



İnanmak istiyorum ki, sınıf bilinçli isçiler, sabolarını demokrasiyi parçalamak için değil, darbe süreçlerini parçalamak için kullanacaklar, ” Hepimiz Ermeniyiz” ve ”Biji” diyen öteki lanetlileri kendi başına koymayacaklardır.

Muhteşem Özdamar/ İsveç 

 



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 15:17 | 0 fav | etiket: , ,  

 

Meryem Koray
   
  Meryem Koray

 

CHP, ‘Örgüt’ adam, koltuk’tan mı ibaret?

Baykal’ın kısa bir süre ayrıldığı genel başkanlığa yeniden seçildiği 2000 kurultayından sonra şu kaygılan dile getirmiştim;


"Ne yazıki, CHP son yıllarda olduğu gibi, giderek kendi iç dengeleri üzerinde yoğunlaşır ve bunları çok önemli zannederken, kitlelerle

ilişkisini yitirdiği gibi, gerçekleri de görememeye başladı.

Nerede durduğuna ilişkin kaygılan ve politika üretmeyi bir yana bıraktı ve adeta kendi için va rolan, 'kapalı devre'

çalışan bir örgüt durumuna geldi. Öyle ki, parti-içi dengeler ve bunu sağlamak üzere yapılan kulisler 'asıl', partinin politikası ve kitlelerle ilişkisi 'ikincil' bir önem taşımaya başladı... Kısaca CHP'nin, giderek ve önemli ölçüde, kitlelerden ve aynı zamanda gerçeklerden kopması, 'kendisi için örgüt' olan ve 'kendisi için politika' yapan bir varlık haline gelmesi, başka partilerden çok, CHP için temel bir sorun olarak onun karşısına çıkmaktadır. Gerçekten böyle kapalı devre işleyen ve içine girilemez kastlardan oluşan bir parti yapısı, sol kanatta yer aldığını söyleyen bir partiye hiç uygun olmadığı gibi, Türkiye'deki insanın soldan beklentilerine de hiç cevap veremez durumdadır."


Bu yazıda, sosyal demokrat bir parti olmak iddiasını taşıyorsa, CHP'nin kendini, solu, dünyadaki ve Türkiye'deki koşulları bir bütün içinde tartışarak yerini, söylemini, iddialarını ve politikasını genel geçer doğruların ötesinde ortaya koyması gibi bir gereklilikten de söz etmiştim.

Kısacası, Türkiye'de bir süre sınırlı da olsa CHP'de temsil edilen demokratik sol, solun gerilediği ve aranıldığı günlerde bir umuttur diye yine CHP'de arandığından, ben de birçokları gibi bu kervana katılmıştım.

Ancak demokratik solun bu parti ile ilgisinin kalmadığı anlaşılalı epeyce oldu.

Türkiye'de siyasetin hali biliniyor; bu nedenle tüm partiler ve politikacıların çoğu açısından kapalı devre çalışma anlayışı geçerli olabilir. Bu konuda hayal de kurmuyorum. Ancak, "tek adam" yönetimi ve bunu besleyen ve mümkün kılan "kendisi için politika yapan" örgüt anlayışının, Türkiye'de etkin bir muhalefeti bile tükettiğini görmemek mümkün değil.

'Sol aranıyor'

Hadi, bugüne dek Türkiye'de "sol aranıyor" başlığı altına giren bunca tartışma CHP'yi ve CHP'lileri pek ilgilendirmemişse, bunu anlayalım diyelim.

Ama, bir siyasal partiyi örgüt, delege, adam, koltuk hesabına bunca indirgemenin hesabı siyaseten her geçen gün biraz daha netleşirken, Türkiye'de siyaset böyle yapılıyor demek yetmez.

Solda sürüp giden gerilemenin, aynı zamanda, biraz daha demokratik, biraz daha toplumcu, biraz daha eşitlikçi, biraz daha adil bir politika umudunun da gerilemesinin ötesinde, alternatifsizliğe mahkûm olma anlamına geldiği yadsınabilir mi? Ne kadar sahici olduğu bir yana, bu kulvar da yer alan CHP, bu nedenle kendi yenilgi ve gerilemesinin hesabını artık birilerin değil, topluma vermek durumundadır. Birçokları için Türkiye’de alternatifsiz bir siyasal yapı varsa, bunda CHP’nin günahı çok.

Dolayısıyla artık sosyal demokrasiden geçtim, fakat CHP olarak neleri temsil etmekteler, neyin yanında neyin karşısındalar, neyi vaat ediyorlar bilmek durumundayız.

Bu duruşu da, AKP ve hükümet politikalarının eleştirisi üzerinden kazanamazlar. Rakiplerinin dışında, kendi bağımsız konumlarının netleşmesi gerekli. Bu noktada tüzük veya programdan da söz edilemez; bunların resmi söylem düzeyinde kaldığı, birkaç farklılık dışında tüm parti programlarının iyi niyetler ve vaatlerle dolu olduğu bilinmekte. Lideriyle, yönetimiyle, örgütüyle parti, hem günlük yaşam içinde hem dünyadaki ve Türkiye'deki genel meseleler açısından neyi temsil etmekte, nerede durmakta?

Örneğin Didim'deki Belediye Başkanı'nın duruşunu anlamak için parti tüzüğüne bakmıyoruz; benimsediği hizmet anlayışıyla nerede durduğunu anlıyoruz. Belki de gerçeği anlamak için çok basit sorular sormak gerekli ve yeterli. O halde sorabiliriz; CHP, neye hizmet ediyor veya kimlere hizmet etmeye aday? Aslında soru basit; ancak yanıtı düşünmeye çalıştığınızda gerçeğe yaklaşabileceğinizi hissedebiliyorsunuz. Örneğin CHP, tam olarak nerede durduğu da bilinemediğimden, kendinden başka kimseye hizmet etmeye aday olarak görünmüyor dersem, çok da haksızlık etmiş olmam. Neden?

Basit sorular

Yine zor sorular yerine basit sorulardan gidelim.

Kendine sosyal demokrat dediğinden, sermayeden yana deseniz değil; liberal ekonomiden yana deseniz değil; en azından iktidarının bu anlayışın bir zaferi olmayacağını düşünebilirsiniz.

Ama daha ötesini bilmiyoruz. Yine resmi söylemine bakılırsa emekten yana diyebiliriz. Ancak ne için emekçi kesimler temsil ediliyor, ne bu kesimlerle ideolojik-politik ilişkiler, bağlar kurulmuş, ne de aynı mücadeleler içinde yer alınmakta. Nasıl bir emekten yanalık? Öte yandan iddiası sosyal demokrasi olsa da, ne siyasal parti örgütlenmesi ve işleyişi açısından, ne de sosyal eşitlik-adalet-demokrasi ilkeleri açısından demokratik bir solu temsil etmekte. Evet, tüzüğünde sosyal devlet, sosyal adalet gibi vaatler olabilir; ancak yaşadığımız bugünkü küreselleşme sürecinde emeğin nasıl korunacağı, gelir dağılımındaki eşitsizliğin nasıl giderileceği, istihdam artışının nasıl sağlanacağı, eşitsizlikleri nasıl giderileceğine ilişkin çok daha somut öneri ve programlara ihtiyaç var. Bu program da, ne yalnızca bugünkü politikaları eleştirmekle bulunuyor, ne de tüzükte yer alan bazı niyetlerle. CHP'nin bunları tartıştı bu konulara ilgi gösterdiği, bir arayış içinde olduğu söylenebilir mi?

Demokrasiden yana mı? Bu konuda t kuşkular var; örneğin düşünce ve ifade özgürlüğünden Kürt sorununa kadar birçok konuda tutumu çok umut vermediği gibi, parti içindeki işleyiş de zaten çoğulculuğun, farklılıkların sevilmediğini, istenmediğini göstermek. Bu nedenle, bir zamanlar "ilericiliği" temsil eden CHP'nin, bugün statükoyu temsil ettiğini ifade edenler çok da haksızlık etmiyorlar. Bu zaaf, Türkiye'n: "kendine özgü koşullan" söylemi içinde giderilemez; evet, Türkiye'nin kendine özgü koşullan yanıt veya çözüm bulunmasını zorlaştırabilir; ancak bu koşullar (gencecik çocuklarımızın ölümü gibi) bir o kadar da siyasal çözümler bulunmasını gerektirmekte. Bunun statüko hesapları içinde bulunamadığı, bulunamayacağı da ortada.

Elde kalanlar

Peki, CHP, toplumu ilgilendirmesi ve oy alması açısından neyi temsil ediyor? Elinde, kabaca, Laiklik ve Kemalizm kalmış gibi görünüyor dersem, yanlış mı olur? Tartışmalarına hiç girmeyeceğim; çünkü ister yanında ister karşısında olsun, bu tartışmaların geldiği yeri o büyük "Adam'a" da, yaptıkları ve niyet ettiklerine de yakıştıramıyorum; zaten yeri de değil. Laiklik konusuna gelince, evet, ben de laiklik olmadan demokrasinin olmayacağını, yürümeyeceğini düşünüyorum. Ya da ben de AKP'nin laiklik için tehlikeli bir potansiyeli içinde barındırdığı kaygısını içimde taşıyor, öte yandan ekonomik çıkar yansında öteki partileri hiç de aratmadıklarını görebiliyorum. Ancak, toplumsal gerçekliğimiz laiklik konusunda da daha yaratıcı yanıtlar bulmamız gerektiğini gösteriyor. Öte yandan biraz laiklik, biraz milliyetçilik, biraz Kemalizm ve devletçilik vurgusu ile CHP'nin ne kadar oy aldığı da ortada. 10 yıldır sürüp giden bu gerilemede, AKP'nin marifetleri rol oynadı da, CHP'nin marifetsizliğinin rolü olmadı mı? Yok, Türkiye'de değişimi reddeden muhafazakâr kitleler esas diyorsanız, onların bir kısmı, ne olduğu bir türlü anlaşılamayan sosyal demokrat etiketli politikalar yerine cemaatçi ilişkiler içinde çok daha kolay ve sağlam yolu tercih etmekte, bir kısmı muhafazakârlığı daha açıkça temsil eden partilere yönelmekte.

Yani, Türkiye'de milliyetçi, İslamcı partiler eksik değil; değişim kılıfına girmiş muhafazakârlığı da AKP iyi temsil ediyor; dolayısıyla CHP'yi

yalnızca laiklik vurgusu mu, yoksa Erdoğan'ın söyledikleri ve yaptıklarına yönelik eleştiriler mi yükseltecek?

Bunca örgütlülük, bunca deneyim

esaslı bir muhalefet olmaya bile yetmeyecek mi, diye de, sorabilirsiniz.


Oysa CHP, Mevlâna'ya kulak vererek "yeni bir şeyler söylemek" durumunda. Demokrasiden insan haklarına, devlet ve vatandaşlık anlayışından toplumsal uzlaşmaya kadar uzanan birçok konuda yeni bir şeyler söylemek. Örneğin, AB'nin dengesizlikleri bir yana, hatta bunlar da vurgulanarak, AB üyelik serüvenini çok farklı kulvarlardaki tartışmalara taşımak mümkün. AB ve merkez üyelerin benimsedikleri toplum modelinin bile CHP için o kadar çok şey ifade etmesi gerekirken, bu üyelik meselesinin AKP'nin eline ve anlayışına bırakılması nasıl bir fırsat israfıdır? Bu toplum modeli içinde demokrasinin, yalnız temel özgürlüklerin tanınmasıyla değil, hangi sınıflar, hangi soysal haklar, hangi sosyal politikalar desteklenerek hayat bulduğunu gündeme getirip peşine düşülmeyecekse, nasıl bir sosyal demokrat değil, nasıl bir muhalefet olunacaktır?

Dolayısıyla, şimdi de yıllar önce olduğu gibi aynı soruyu soracağım. Bu kurultay sonuçlan kimileri için bir zafer, kimileri için de bir yenilgidir de acaba toplum için nedir? Toplum bunu merak ediyor; ama CHP içinde merak eden var mı, bilemiyorum.



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 15:14 | 0 fav | etiket:  

 

 Ali Bayramoğlu

Despotluk ve bezginlik…

Sessiz, boyun eğen, sadece umut eden politikalar "otoriterleşme süreçlerini normalleştirmek"ten başka işe yaramazlar…

Dün bu sözlerle bitirmiştik yazıyı… (*)
Kastımız AK Parti'ydi.

Siyasi krizin birinci elden mağduru ve krizden çıkışın "zorunlu taşıyıcısı" olarak AK Parti'nin "demokratik cesaret ve demokratik sorumluluk"tan uzak durmasının topluma ve ülkeye bedel ödeteceğini söylemiştik…

Bu konuda tek mayınlı alan AK Parti'nin devlete karşı titrek politikaları değildir.

Ülke çapında demokrasi fikri ve mücadelesini siyasi iktidarın sokağa karşı izlediği despot tavırlar da tahrip etmektedir.

Zira, krizden çıkışta ve demokrasi mücadelesinde demokratik sorumluluk ve cesaret kadar, toplumsal zemin ve meşruiyet de belirleyecidir..

AK Parti bugün bu zemini tüketmek, bu meşruiyeti imha etmekle meşguldur…

Nasıl?

Baskı altında kalan, muhtıra yiyen, buna demokratik bir sesle itiraz ettiği oranda siyasi alanın ve değişimin taşıyıcısı, hatta "o andaki simgesi" haline gelen siyasi aktöre, yani AK Parti'ye verilen desteğin nasıl bir sonuç yarattığını 22 Temmuz seçimlerinde gördük.

AK Parti her iki kişiden birinin desteğine, "otoriterlik, keyfilik ve zorbalık" karşısında siyaseti ve değişimi simgelediği için kavuştu.

Bugün de Nisan 2007'ye benzer bir tablo var karşımızda.

AK Parti, seçimlerden 8 ay sonra, yeniden ve daha keskin bir keyfilik ve otoriterlik saldırısına maruz kaldı. Bu durum sadece AK Parti'yi değil tüm ülkeyi kuşatan bir blokaj ve belirsizlik hali doğurdu. Yasama ve yürütme adeta hacir altına girdi, yargı ise kendisini buyük bir siyasi baskının altında buldu.

Riskler ciddi ve büyük: Siyasi alanın yeniden daralması, değişim sürecinin ciddi bir şekilde sekteye uğraması, ekonomik, toplumsal ve siyasi istikrarsızlık…

Türkiye ve AK Parti bu durumun altından 22 Temmuz'da olduğu gibi kalkabilir mi?

Kolay değil…

Bu kez bir vesile, örneğin bir seçim yok, "tasfiye süreci" askeri değil, yargısal, bizatihi bir meşruiyet üzerine oturuyor…

Kaldı ki AK Parti'nin siyasi cesaret açısından pek eski hali de yok, oldukça durgun bir politika izliyor.

Başbakan kapalı kapılar arkasında söylediğini, yani yol haritasını açık ve şeffaf bir şekilde toplumla paylaşma, bu yolla demokratik beklenti ve ruh halini üst düzeyde tutma niyeti bile taşımıyor.

Ama asıl büyük sorun AK Parti'nin başka alanlarda izlediği politikanın topluma, en azından toplumun hatırı sayılır bir kesimine "iki otoriter anlayış arasında sıkışma, demokrasi açısından umutsuzluk duygusu vermesi"dir.

Nitekim son günlerde yargısal darbe sürecinden çok AK Parti eleştirilir hale gelmiş durumda. Öylesine ki yaşanan krizde AK Parti'nin sorumluluğu artan oranda aranıyor, dahası AK Parti'nin demokratik desteği hakketmediği, demokrak mücadeleyi taşıyamayacağı inancı yayılıyor.

Bu ruh hali, en çok, sayıca az ama etki açısından hatırı sayılır bir önem arzeden, toplumsal tepkilerin "meşruiyet manivelası" sayılabilecek sol ve liberal kanaat önderlerinde öne çıkıyor.

Nedenler ortada: Siyasi iktidarın 1970'leri akla getirmesi, polis devleti görüntüsü vermesi ve bunda her açıklamayla ısrar etmesi, kadından bedene uzanan tutucu tavrını fütursuzca dışa vurması, işçi sendikalarıyla atışması, 1 Mayıs'la sembolik kavgaya girişmesi, Kürt sorununda devletleşmiş bir hatta ilerlemesi

Sonuç: Demokratik çıkışa inancın azalması, daha önemlisi demokratik mücadele yönünde bezginlik yaratılması…

AK Parti'nin "despot yüzü" işte bunları üretiyor…

Söylemiştik, tekrar söyleyelim:

Sorun hepimizin sorunudur ve Türkiye'nin "Şemdinli'nin pazarlıkçı ve silik AK Parti"ye değil, "28 Nisan 2007'nin demokratik meydan okumayı bilen AK Parti"ye ihtiyacı bulunmaktadır




 

 



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 15:09 | 0 fav | etiket:  

 

Görünen o ki, siz Murat Belge'nin dünkü yazısında açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye'yi

AB vizyonundan uzaklaştırma, halkı bu süreçten soğutma yanlısısınız.

 

Ergun Babahan
ebabahan@sabah.com.tr



İçişleri-dışişleri

Bir kısım medya Ergenekon'u önemsizleştirme, küçümseme, karalama çabası içinde.


İşi sadece bir tanığın ifadelerine indirgemeye çalışıyorlar.


Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Ümraniye'de ele geçen bombalar, Danıştay saldırganlarının bu bombalarla ve bombacılarla ilintisi üzerinde durmuyorlar.


Oysa ortada bir gerçek var, o da gerekirse şiddete başvurmak amacıyla bir araya gelmiş ve şiddete başvurmuş bir çetenin varlığı.


Çıplak gözle bile bu ilişkilerin uzun bir tarihi olduğu anlaşılıyor.


Hukuk dışına çıkmakta tereddüt etmeyen bu insanları koruyan, korumaya çalışan bir odak olduğu da görülüyor.


"Hâlâ iddianame yazılmadı" teranesi altında, bu insanların kim olduğu, nelere karıştığı gürültüye getiriliyor.


Tıpkı Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerinde olduğu gibi...


Türkiye'de bir kısım insanlar, muhafazakarlaşmaktan korkuyor ama daha fazla insan da hukuk dışılıktan, suikastlardan, demokratik toplumsal

düzenin silah zoruyla kesintiye uğramasından korkuyor.


Üyesi olmaya çalıştığımız AB'den kapatma davasına ilişkin değerlendirmeler, kimi zaman çarpıtılarak yayınlanıp, şovenist bir hava yaratılmaya çalışılıyor.


Oysa Türkiye çağdaş dünyanın bir parçası olacaksa, bu hedefinden vazgeçmediyse, Brüksel'in de, Washington'un da kapatma davasıyla ilgili görüş açıklaması kaçınılmaz.

 


1930'lardan kalma "İç işlerimize karışıyorlar" teranesiyle ilkel bir tepki gösteremezsiniz.


Nasıl kendi yurttaşınıza işkence yaptığınızda tepki geliyorsa, hukuk sisteminizi zorladığınızda da tepki gelecek.


Bu yeni dünya düzeninin açık gerçeği.
Önce tarafınızı seçin...

Çağdaş, demokratik, çoksesli bir düzenden mi yanasınız; yoksa zorba, AB'den uzak, içe kapalı ama kendi borunuzu öttürdüğünüz bir düzenden mi?..


Görünen o ki, siz Murat Belge'nin dünkü yazısında açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye'yi AB vizyonundan uzaklaştırma, halkı bu süreçten soğutma yanlısısınız.


Ne yaparsanız yapın artık size ait bir iç işiniz yok, unutmayın.


Onun için dıştan gelen seslere kulak verin, anlamaya çalışın ki, Türkiye demokratik yürüyüşüne devam edebilsin.

 



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 15:09 

 

Görünen o ki, siz Murat Belge'nin dünkü yazısında açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye'yi

AB vizyonundan uzaklaştırma, halkı bu süreçten soğutma yanlısısınız.

 

Ergun Babahan
ebabahan@sabah.com.tr



İçişleri-dışişleri

Bir kısım medya Ergenekon'u önemsizleştirme, küçümseme, karalama çabası içinde.


İşi sadece bir tanığın ifadelerine indirgemeye çalışıyorlar.


Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar, Ümraniye'de ele geçen bombalar, Danıştay saldırganlarının bu bombalarla ve bombacılarla ilintisi üzerinde durmuyorlar.


Oysa ortada bir gerçek var, o da gerekirse şiddete başvurmak amacıyla bir araya gelmiş ve şiddete başvurmuş bir çetenin varlığı.


Çıplak gözle bile bu ilişkilerin uzun bir tarihi olduğu anlaşılıyor.


Hukuk dışına çıkmakta tereddüt etmeyen bu insanları koruyan, korumaya çalışan bir odak olduğu da görülüyor.


"Hâlâ iddianame yazılmadı" teranesi altında, bu insanların kim olduğu, nelere karıştığı gürültüye getiriliyor.


Tıpkı Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerinde olduğu gibi...


Türkiye'de bir kısım insanlar, muhafazakarlaşmaktan korkuyor ama daha fazla insan da hukuk dışılıktan, suikastlardan, demokratik toplumsal

düzenin silah zoruyla kesintiye uğramasından korkuyor.


Üyesi olmaya çalıştığımız AB'den kapatma davasına ilişkin değerlendirmeler, kimi zaman çarpıtılarak yayınlanıp, şovenist bir hava yaratılmaya çalışılıyor.


Oysa Türkiye çağdaş dünyanın bir parçası olacaksa, bu hedefinden vazgeçmediyse, Brüksel'in de, Washington'un da kapatma davasıyla ilgili görüş açıklaması kaçınılmaz.

 


1930'lardan kalma "İç işlerimize karışıyorlar" teranesiyle ilkel bir tepki gösteremezsiniz.


Nasıl kendi yurttaşınıza işkence yaptığınızda tepki geliyorsa, hukuk sisteminizi zorladığınızda da tepki gelecek.


Bu yeni dünya düzeninin açık gerçeği.
Önce tarafınızı seçin...

Çağdaş, demokratik, çoksesli bir düzenden mi yanasınız; yoksa zorba, AB'den uzak, içe kapalı ama kendi borunuzu öttürdüğünüz bir düzenden mi?..


Görünen o ki, siz Murat Belge'nin dünkü yazısında açıkça ortaya koyduğu gibi, Türkiye'yi AB vizyonundan uzaklaştırma, halkı bu süreçten soğutma yanlısısınız.


Ne yaparsanız yapın artık size ait bir iç işiniz yok, unutmayın.


Onun için dıştan gelen seslere kulak verin, anlamaya çalışın ki, Türkiye demokratik yürüyüşüne devam edebilsin.

 



 
May
12
    

 

Mehmet Barlas
mbarlas@sabah.com.tr



Ayağını yorganına göre mi, yoksa yorganı ayağına göre mi?

Sade insanlar için değil toplumlar ve devletler için de hayat bitmek tükenmek bilmeyen bir sınavdır.


Tarih kitapları dünyaya hükmetmiş imparatorlukların, günün şartlarına uyum gösteremedikleri için çöküp dağılmalarının öyküleriyle dolu değil midir? Ya da bir dönem servetleri hesap edilemeyen girişimcilerin, iflas etmekle kalmayıp, hapislerde süründüklerini görmedik mi?


Halide Edip Adıvar'ın 1918-23 arasını kendi penceresinden gözlemlediği "Türkün Ateşle İmtihanı" nı okuyanlardan bazıları belki, "Biz ulus olarak bu sınavı geçtik, sonrası kolay" diye düşünmüşlerdir.


Oysa aradan geçen yılları yaşayanlar, girip geçer not almak zorunda olduğumuz sınavların hiç bitmediğini gördüler. Yeni kuşaklar da bunu yaşayarak görmekte.


Bu durumu daha derinine tahlil ederseniz, yaşamın durağan bir süreç olmadığını, dünyayı durdurmanın imkansız olduğunu anlarsınız.


Dört yaşındaki torunum Faruk henüz bunu bilmediği için, geçenlerde bir sabah bana "Neden günler akşamla bitince ertesi gün yeniden yeniden başlıyorlar" diye soruyordu.

Yine mi okul?
Bir başka küçüğün de ilkokuldaki ilk gününün sonunda akşam annesi tarafından "Yatağına gir uyu, yarın okul var" diye uyarılınca, "Ben bugün gittim ya okula, yarın yine mi gideceğim" diye isyan ettiği anlatılır.
Bitmek tükenmek bilmeyen bu sınav gerçeği karşısında, takınılacak tavırlar çok fazla almaşıklı değil.
Ya çalışacaksınız, yarışacaksınız.
İki tekerlekli bir bisikletteki gibi, durursanız düşeceğinizi bileceksiniz.
Yorganınızı ayağınıza göre uzatacaksınız... Ekonominizi, demokrasinizi, hukukunuzu, kentlerinizi, eğitim düzeyinizi, toplumsal ilişkilerinizi geliştirip, çağdaş dünyanın çıtasına yükselteceksiniz.
Ya da "Böyle gelmiş böyle gider" diyerek, geçmişte kazandığınız sınavlarla yetineceksiniz.
Size Fatih'le veya Kanuni ile övünmek yetecek.
"Atatürk yaşasaydı" diye başlayan cümlelerle, 1938 sonrasında her şeyin bozulduğunu vurgulayıp, bundan sonra da bu kadrolarla bir yere varılmayacağını söyleyeceksiniz.

Durmak imkânsız
Halkınızın çağdaş ve evrensel gelişmişlik göstergelerine sahip olmasını imkansız göreceksiniz. "Bu millet adam olmaz" diyerek, kendinizi toplumunuzdan soyutlayacaksınız.
Yapılan her yatırımın ve atılan her adımın Türkiye'yi dışa bağımlı kıldığını, AB'ye uyumun Türkiye'yi sömürgeleştireceğini iddia edip, içe dönmeyi, dünyaya kapanmayı siyasal çözüm olarak önereceksiniz.
"Ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız" diyeceksiniz.
Böyle yapılınca önümüzde bundan sonra bizim için hiçbir sınav olmayacağını var sayacaksınız.
Bilelim ki bu ikinci yaklaşımı seçmemiz mümkün değil.
Türkiye büyümek, gelişmek, çağa ulaşıp onunla yarış etmek zorunda. ... Ekonomimizi, demokrasimizi, hukukumuzu, kentlerimizi, eğitim düzeyimizi, toplumsal ilişkilerimizi, geliştirip, çağdaş dünyanın çıtasına yükselteceğiz.
Yorganımızı ayağımıza göre uzatacağız.
İhracatımız da, ithalatımız da artacak. Ne kadar turist Türkiye'ye geliyorsa, o kadar Türk de turist olarak yurtdışına gidecek. Kentli nüfusun köylülere oranı yüzde 90'lara ulaşacak. Yeni yollar, yeni köprüler yapılacak.

Hazırlıklıyız
Türkiye'ye büyümeyi, gelişmeyi vaat edenler seçimleri kazanacak.
Hukukumuzun normları evrensel normlar olacak.
Bu hep böyle olmadı mı?
İş başına gelen her yeni kuşak, eskilerin hedeflerini yetersiz buldu.
1930'larda Çubuk Barajı ile övünülürdü. 1950'ler kuşağı Seyhan Barajı, 1960'lardakiler de Keban'la övündüler. Şimdi GAP Projesi bile heyecan vermiyor Türkiye'ye.
Böyle çok örnek var.
Mesela demokrasiden vazgeçmemiz mümkün mü artık? Ben ülkemin yarınına güveniyorum.
Türk toplumu 21'inci yüzyılın sınavlarına hazırlıklı ve bilinçli giriyor. 



 
May
12
    

 

 

Pink Floyd Money

Money, get away.
Get a good job with good pay and youre okay.
Money, its a gas.
Grab that cash with both hands and make a stash.
New car, caviar, four star daydream,
Think Ill buy me a football team.

Money, get back.
Im all right jack keep your hands off of my stack.
Money, its a hit.
Dont give me that do goody good bullshit.
Im in the high-fidelity first class traveling set
And I think I need a lear jet.

Money, its a crime.
Share it fairly but dont take a slice of my pie.
Money, so they say
Is the root of all evil today.
But if you ask for a raise its no surprise that theyre
Giving none away.

Huhuh! I was in the right!
Yes, absolutely in the right!
I certainly was in the right!
You was definitely in the right. that geezer was cruising for a
Bruising!
Yeah!
Why does anyone do anything?
I dont know, I was really drunk at the time!
I was just telling him, he couldnt get into number 2. he was asking
Why he wasnt coming up on freely, after I was yelling and
Screaming and telling him why he wasnt coming up on freely.
It came as a heavy blow, but we sorted the matter out

 

 



 
May
12
    

 

 

"Böcek olmayı kabul etmişsen ezilmekten şikayet edemezsin."
Friedrich Schiller


analar günü


http://uploaded.to/?id=z1pd6w

http://uploaded.to/?id=z1pd6w

şifresi ezberbozan


göksel yağmur duası

 

mini tiesto mp3


http://uploaded.to/?id=440tcj


http://uploaded.to/?id=440tcj

 


şifre ezberbozan



 
May
12
    
okuryazarhay | 12 Mayıs 2008 14:30 | 0 fav | etiket:  

 

 HSBC  açık adı

  "Hongkong ve Shanghai Banking Corporation" HSBC