Yoksulluk politikaları tarihi sosyalgüvenliğe karşı olanlar bu kitabı okuyun
Yoksulluk politikaları tarihi
Prof. Dr. Ayşe Buğra’ya göre:
“Sosyal politikaların devreye sokulması, kapitalizmin dönüştürülmesinde önemli bir araç”.
document.write(); DİDEM GÜRSES
‘Yoksulluk’ sorununa karşı, Türkiye’de hemen her zaman ‘hayırseverlik’i vurgulayan sosyal politika anlayışı etkili oldu. Oysa yoksulluk siyasi bir sorundur ve ‘hak temelli’ siyasi müdahale gerektirir
KAPAK
Geçmişte
yapılan ‘yoksulluk’ tanımlarında ‘gelir azlığı’ temel yoksulluk nedeni
olarak belirtilirken son dönemde sorunun çok boyutluluğuna vurgu
yapılıyor. 1999’da 23 ülkeden 20.000’den fazla yoksul kadın ve erkekle
yapılan çalışmada yoksulluğu yaşayanlar, maddi yoksunluklarla birlikte
manevi yoksunlukları dile getiriyor, açlık ve sefaletin yanısıra
güçsüzlük, toplumsal dışlanmışlık ve sesini duyuramamayı yoksulluğun en
can acıtıcı biçimleri olarak ifade ediyorlar (Narayan ve dig., Voices
of the Poor, A Scream for Change, 2000).
Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal
Politika kitabı, yoksulluk sorununun evrensel ve yerel görünümlerini
bünyesinde barındıran bir çalışma. Kitapta, yoksulluk konusu
kapitalizmin gelişim sürecinde ortaya çıkan yaklaşımlardan hareketle
değerlendiriliyor ve ülkemizde yoksullukla mücadele, Cumhuriyet
döneminde uygulanan sosyal politikalar analiz edilerek ele alınıyor.
İlk bölümden başlayarak kitabın arka planında, kapitalizmle birlikte
var olan yoksulluk sorunu, birbirine karşıt iki sosyal politika
anlayışı ve bu anlayışların temel temaları yer alıyor. İnsanı sadece
işgücü, emeği bir meta olarak gören sosyal politika yaklaşımı,
yoksulluğu bireysel bir sorun olarak nitelemekte, yoksullukla
mücadelede devlet müdahalesine ve kamu kaynaklarının ayrılmasına karşı
çıkarak iyiliksever insanların çabaları ve hayırseverliği önermektedir.
Bu yaklaşımın karşısında yer alan ‘hak temelli’ sosyal politika
anlayışı ise, yoksulluğu siyasi bir sorun olarak değerlendirir ve
bireyin toplumsal yaşamını sürdürebilmesi için yurttaş olmaktan
kaynaklanan hakları olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, insanı salt emek
gücü olarak değil, toplumda hak sahibi bir birey olarak nitelemekte ve
bu durumun sürmesi için devlete sorumluluklar yüklemektedir. İşte
kapitalizmin gelişim süreci boyunca çatışma halinde olan bu iki
anlayışın mücadelesi, kapitalizmin saf haliyle varlığını sürdürmesini
isteyen kesimlerle, kapitalizmin temel özelliklerini sorgulayan ve onu
dönüştürmeye çalışanlar arasında bir mücadeledir özünde (s. 13).
Kitap, ikinci bölümden başlayarak Türkiye’ye yöneliyor ve sırasıyla
devletçi dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1960’lar, Özal dönemi ve
AKP’nin sosyal politika uygulamaları üzerinden yoksullukla mücadelenin
tarihsel bir analizini sunuyor. Devletçi dönemde temel önceliğin köyün
çözülmesini önleyerek yoksulluğu denetlemek olması, kente yönelik
yoksulluk politikalarını da biçimlendiriyor. Tek Parti yönetimi
1930’lar ve 40’lar boyunca yoksullukla mücadeleyi gönüllü
iyilikseverlerin bireysel girişimlerine terk ederek, devletin bu
alandaki sorumluluklarını gündeme dahi getirmiyor. DP iktidarında da
sağlık ve konut alanında geniş kitleleri etkileyen sorunların sürmesi,
çıkarılan sigorta yasalarına rağmen kapsanan nüfusun oranının sınırlı
kalması, DP iktidarının yoksullukla mücadele konusunda kapsamlı ve çok
yönlü bir politikasının olmadığının göstergeleri. Ayrıca döneme
anti-komünizmin damgasını vurması, yoksulluk ve sosyal politikanın
gündeme getirilmesini zorlaştırmakta, sorunların tartışılmasına bile
imkan vermemektedir (s.159-177). 1960 Askeri darbesinin ardından ithal
ikameci sanayileşme stratejisi, planlı kalkınma anlayışı ve 1961
Anayasası’nda yer alan sosyal haklar dönemin sosyal politika
uygulamalarını da şekillendirmiştir. Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanlığı
döneminde işçilere tanınan grev ve diğer sendikal haklar, 1964’te
Sosyal Sigortalar Kurumu’nun, 1967’de DİSK’in kuruluşu çalışanlar
açısından olumlu uygulamalardır. Bu olumlu adımlara karşılık, bu
dönemde de sosyal politika uygulamaları toplumun tüm kesimlerini
kapsayamadı.
‘Fakir Fukara Fonu’
Dördüncü bölümde, ANAP ve DYP döneminde kabul edilen Yeşil Kart
Uygulaması ele alınıyor. 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye’nin ithal
ikameci sanayileşme modelini terk ettiği ve ihracata ağırlık vererek
küresel ekonomi ile hızla bütünleşmeye yöneldiği yeni dönemde,
uygulanan siyaset ve iktisat politikaları, o güne kadar yoksulluğu
kontrol etmeye yarayan mekanizmaların da sona ermesine yol açtı. Bu
toplumsal koşullarda, 1986’da, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Fonu (SYDTF) kuruldu. Yasalaştığı sırada kamuoyunda çok da ciddiye
alınmayan ve biraz da küçümsemeyle ‘Fakir Fukara Fonu’ olarak
adlandırılan SYDTF, 1999 Marmara Depremi sonrasında ihtiyaç duyan
kesimlere kaynak aktarılmasında önemli bir işlev kazanacaktı. 2001
finansal krizi sonrasında Dünya Bankasından gelen kaynaklarla
Türkiye’de ilk kez uygulanmaya başlanılan Şartlı Nakit Transferi
Projesi de bu kurum aracılığıyla uygulanacaktır (s.200-212). ANAP’tan
sonra iktidarı devralan DYP-SHP iktidarı döneminde kabul edilen
yasayla, sağlık güvencesi olmayan yoksulların sağlık hizmetinden
yararlanmasını sağlayan Yeşil Kart uygulaması yürürlüğe girdi. Kitapta,
ülkenin sosyal politika tarihinde geçmişten bugüne hakim olan iki
yaklaşımın bu iki sosyal güvenlik uygulamasında belirginleştiğine
dikkat çekiliyor. SYDTF hayırseverliğe dayanan boyutu ağır basan bir
kurumsal düzenleme iken, Yeşil Kart uygulamasının ‘hak temelli’ sosyal
politika anlayışına örnek olduğu ve bu iki birbiri ile çatışan sosyal
politika yaklaşımlarının AKP iktidarı döneminde sık sık karşımıza
çıkacağı belirtiliyor (s. 218).
2002 sonrasının toplumsal, ekonomik koşulları çerçevesinde AKP
iktidarının sosyal politikaya yaklaşımı, sosyal güvenlik reformu
nedeniyle kamuoyunda yürütülen tartışmalara da yer verilerek
aktarılmış. Türkiye’de 1980 sonrası uygulanan iktisat politikaları,
Güneydoğu Anadolu bölgesinde süren çatışma ile büyük kentlere
gerçekleşen göç ve 2001 finansal krizinin geniş kitleler üzerindeki
etkisi, AKP iktidarını ilk günlerinden başlayarak ciddi bir yoksulluk
sorunu ile yüzleşme durumunda bıraktı. Bu somut durum, AB entegrasyonu
çerçevesinde yürütülen çalışmalar ve IMF’ye verilen taahhütler iktidarı
yoksulluk, yoksullukla mücadele ve sosyal güvenlik reformu konularında
bir tavır almaya itti. Bu ortamda uygulanan politikaların ikili
niteliği kitapta örnekleriyle belirtilmiş. AKP iktidarı, bir yanda
muhafazakar ve İslamcı dünya görüşü doğrultusunda yoksullukla
mücadelede devletin sorumluluğunu en alt düzeyde tanımlar, aile kurumu
ve hayırseverliğe vurgu yaparken; öte yandan dönemin somut koşulları,
1990’larla birlikte ön plana çıkan ‘yönetişim’ anlayışı, hükümeti,
yoksullukla mücadelede kamu kaynaklarını kullanmak, devletin
sorumluluğunu hatırlamak zorunda bırakmaktadır. Bu dönemde yurttaşlık
hakkını temel alan uygulamalarla (Sosyal Riski Azaltma Projesi
kapsamında uygulanan Şartlı Nakit Transferi, ilk öğretim kitaplarının
ücretsiz dağıtımı gibi), yoksullukla mücadeleyi Sivil Toplum
Kuruluşlarına (STK) havale eden yaklaşımların birarada gündeme
geldiğini görmekteyiz (İsrafı Önleme Derneğinin çalışmaları, Mikrokredi
uygulamaları). Son dönemlerde özellikle AB ile bütünleşme
çalışmalarının zayıflaması, AKP hükümetinin vatandaşlık hakkı temelli
sosyal politika uygulamalarından uzaklaşmasına, yoksullukla mücadelede
iyiliksever birey ve STK’ların yürüttüğü çalışmalara ağırlık
verilmesine yol açıyor (s. 233-254).
Tek parti dönemietkileri
Kitabın sonuç bölümünde, Türkiye’de hemen her dönemde, yoksullukla
mücadele konusunda, yoksulluk sorununun kapitalist sistemle yapısal
bağlantısını göz ardı ederek hayırseverliği vurgulayan sosyal politika
anlayışının güçlü olduğu belirtiliyor. Bu durumun nedenleri arasında
çalışma hayatının yapısal özellikleri, devlet-toplum ilişkisinin
niteliği ve hayırseverlik anlayışının tek parti dönemine uzanan köklü
bir geçmişe sahip olması var. Oysa yoksulluk siyasi bir sorundur ve
yoksullukla mücadele siyasi bir müdahale gerektirmektedir. Müdahalede
hak boyutunun ağırlık taşıması, birey hastalandığı, yaşlandığı veya iş
bulamadığı durumlarda sadece yurttaş olmaktan doğan hakları nedeniyle
kamu kaynaklarından yararlanması gerektiği anlayışına götürür bizleri.
Sosyal politikayı yurttaşlık hakları çerçevesinde tanımlayan bu
anlayış, yalnızca kapsamlı bir yoksullukla mücadele paketi sunmakla
kalmıyor, onun ötesinde ticarileşme ve metalaşma eğilimlerini
sınırlandırarak, kapitalizmi dönüştürme potansiyelini de bünyesinde
kapsıyor. Tüm bölümlerde yer alan bu görüş sonuç bölümünde altı
çizilerek vurgulanmış. Bu çalışma, okurları yoksulluk ve Türkiye’de
1930’lardan günümüze sosyal politika uygulamaları konusunda
bilgilendirmenin yanında, temel sosyal politika konuları üzerinden
kapitalist sistem ve gelecekte alacağı görünümler üzerine düşünmeye de
sevk ediyor.
DİDEM GÜRSES: Yıldız Teknik Üniversitesi
KAPİTALİZM, YOKSULLUK VE TÜRKİYE’DE SOSYAL POLİTİKA
Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 2008, 275 sayfa, 17.5 YTL.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu