4 Mayıs 2008
Hadi ULUENGİN
huluengin@hurriyet.com.tr
Yeni atlas
Birden
ne olduysa oldu ve ben ilkokul ikiden o ilkokulu bitirene kadar geçen
kısacık zamanda, haritalar pıtrak gibi değişiverdi. Öyle ki, Das Grosse
Atlas veya das "küçükse" atlas, ofset makinesinin bir merdanesinin
ucundan girip diğer merdanesinden çıkana dek, anında eskiyiverdi.
Ne kadar şükretsem azdır, kitap bab'ında çok şanslı bir çocuk olarak
büyüdüm. Çünkü, ufku zaten dünyaya sonsuz açık olan babam bir de
coğrafya meraklısıydı. Dolayısıyla da, kütüphanesi aynı zamanda küçük
çaplı bir atlas koleksiyonu içerirdi.
Mehmet
Eşref'in "Tarih-i Umumi ve Atlas-ı Osmani"sine ek olarak, kendi
babasından ve büyükbabasından miras kalmış ve onların mesleği icábı da
daha ziyade deniz haritalarında yoğunlaşan ciltleri vardı.
Artı,
Faik Sabri'nin yeni harflerle neşredilmiş ilk "Büyük Atlas"ı da
mevcuttu ki, Hatay henüz Türkiye'ye dahil edilmemiş olduğu için orada
"sancak" diye zikredilirdi.
Sonra, kütüphanenin aynı raflarında
İngiliz ve Alman baskısı atlaslar da dururdu. Bu ikincilerin arasında
da, ayrıntı bab'ında referans addedilen ve boyutları kitaplığa sığmayan
o koca "Das Grosse Atlas"ın Nazi döneminde yayınlanmış bir nüshásı
vardı.
Ve söz konusu atlasta, kendi gitmiş, adı kalmış
Çekoslovakya; daha doğrusu artık Bohemya ve Moravya "Reich
protektorası", yani yarı sömürgesi olarak adlandırılırdı.
DEĞİŞEN HARİTALAR
Demek
ki, ödlek ve kalleş müttefikler Prag başkentli ülkeyi Hitler'e "sus
payı" olarak 1938 Münih'inde hediye ettiğine göre, "Das Grosse Atlas"ın
bizdeki baskısı ya 2. Dünya Savaşı'ndan tam önce ya da tam başlangıç
sırasında piyasa çıkmış olmalı.
Başka bir deyişle, babam o
haritayı, Berlin'in gönderdiği propaganda altınları sayesinde haniyse
bedava satış yapan Tünel'deki "Alman Kitabevi"nden, Avusturyalı çavuş
bozuntusu henüz "bin yıllık ebedi Reich" seferine çıkmadan önce almış.
Öyle,
çünkü kronolojik olarak geriye dönersek, söz konusu atlasın yalnız
müteveffa Çekoslovakya'yı değil, 1943 Stalingrad'ına, hatta 1944
Normandiya'sına dek, İngiltere, İsveç ve İsviçre dışındaki tüm
Avrupa'yı yine "protektora" olarak gösteriyor olması gerekirdi.
Kaç
yıl boyunca, ta Moskova varoşu önünden Atlas Okyanusu sahiline, bütün
bir Yaşlı Kıta'da gamalı haç bayrağı dalgalanmamış mıydı?
Bu
durumda da, eğer aynı döneme denk gelmiş olsaydı, omzuna o gamalı
haçtan dövme yaptırtmış olan "ulusalcı" hanım yazar, şimdiki gibi
alttan almak zorunda kalmazdı.
"Aslında bu 'Türklük simgesi'(!)" diye en kepaze yalancılıktan medet ummazdı.
Göğsünü
gere gere, "Koçum, ne öyle yan bakıyorsun? Var mı diyeceğin, Führer
Amcam'ın izinden gidiyorum" diye açık açık meydan okumak cesaretini
gösterdi.
Ama Allah'tan, "Das Grosse Atlas" değişti de, "Akşam"
gazetesinin "medar-ı iftiharı" hanım küstahlığı, gamalı haç dövmesiyle
iftihar etmek raddesine vardıramıyor.
Zaten aslına bakarsanız, sırf Almanca harita değil, bütün haritalar değişti.
Çünkü,
"artık yenisinden öğren" diye, ilkokul ikiye başladığım yıl babam bana
bir de, aynı Faik Sabri Duran'ın bu defa son baskı "Büyük Atlas"ını da
hediye etmişti.
Aslına bakarsanız da, gamalı haçın yerini orak
çekicin alması; Polonya'nın batıya kayması; Almanya'nın küçülmesi ve
tabii Çekoslovakya'nın tekrar bağımsız olması hariç, bu yeni atlas ne
Avrupa'da, ne de diğer yerlerde fazla bir değişiklik yansıtıyordu.
Tamam,
eskiden "Britanya Hint İmparatorluğu" diye gösterilen sahada şimdi iki
ayrı devlet ve Felemenk Hintleri denilen yerde de Endonezya vardı ama
ya gerisi!
Bilhassa Kara Kıta, yine "Garbi Fransız Sahrası",
yine "Şarki İngiliz Afrikası", yine "Merkezi Belçika Kongosu" diye hep
bildik isimlerle sıfatlandırılıyordu.
Fakat sonra, birden ne
olduysa oldu ve ben ilkokul ikiden o ilkokulu bitirene kadar geçen
kısacık zamanda, haritalar pıtrak gibi değişiverdi.
Sömürgecilik
dönemi çok kısa bir sürede nihayete erdi ve tekrar o Afrika başta,
Asya'sı, Okyanusya'sı, Orta Amerika'sı derken, dünyada yepyeni
devletler peydahlanıverdi.
Öyle ki, "Das Grosse Atlas" veya das
"küçükse" (!) atlas, yerli ya da yabancı hangisi olursa olsun,
haritalar ofset makinesinin bir merdanesinin ucundan girip diğer
merdanesinden çıkana dek, anında eskiyiverdiler. Demode ve kadük olmuş
oldular.
HARİTASIZ YAŞAM
Zaten de babam
bana bir daha yeni atlas almadı. Sonra, uzun, çok uzun bir müddet
"atlas statükosu" oluştu. Kaba taslak diyelim ki, 1960'tan 1990'a kadar
haritalar hemen hiç değişmedi.
Zaten de ben hep, o 1960'ların ortasında lise için alınmış Duran atlasını kullandım.
Ancak, 1989 Kasım'ında lánet "Duvar" bir yıkıldı, pir yıkıldı.
Bir
kere Avrupa haritası öyle bir değişti ki Yaşlı Kıta, Ortaçağ'dan beri
hiç olmadığı ölçüde çok sayıda devlet ve bayrakla donandı.
Kısır kadınların aniden dokuz doğurması gibi, amip usûlü çoğalıverdi.
Eh,
"Duvar"a paralel olarak "Kötülükler İmparatorluğu" da çöktü ya, tabii
bu defa da Asya ve Avrasya'nın sancıları tutuverdi. Onlar da yeni
sınırlar ve yeni ülkeler yumurtladı.
Dolayısıyla da, benim lise
atlası inanılmayacak kadar kısa bir süre içinde, tıpkı babamın "Tarih-i
Umumi ve Atlas-ı Osmani"si veya "Das Grosse Atlas"ı gibi, ancak müzelik
bir "antika" (!) değer kazanmış oldu.
Peki, şimdi hangisini mi kullanıyorum? Hiçbirini!
Darphane matbaasında para basmıyorum ya, her yeni atlas baskısına da yetişemem.
Sadece,
internetteki harita sitelerine bir tıklıyorum ve keká, sabah taşmış
hudut boyu nehrinin öğleden sonraki yatağı dahil, durmaksınız değişen
bir dünyayı anında izliyorum.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu