Yasemin Çongar
Darbeyi durdurmanın tek yolu Ergenekon’u çökertmek
İstanbul griydi dün.
Ama öyle koyu, karanlık bir gri değil.
Gök alçalmamıştı.
Beyaz bir ışık, şehri mağrur bir yükseklikten örten mesafeli
bulutlardan süzülüyor, etrafa pırıltısız, duru bir aydınlık veriyordu.
Boğaz’ı geçerken, gümüşî sulara bakıp “Sen yazını İstanbul’un griliğiyle başlat” dedi Fulya Atalay.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden gazeteye dönüyorduk.
Cengiz Çandar, Eser Karakaş ve Seyfettin Gürsel’le buluşup Ak Parti’yi
kapatma girişiminin Türkiye’de nasıl bir iktidar mücadelesine tekabül
ettiğini ve kavganın önümüzdeki dönemde nasıl gelişebileceğini
konuşmuştuk.
Taraf’ta yarın okuyacağınız bu sohbetin havası, İstanbul’un dünkü hali gibiydi biraz.
Gri günler yaşıyoruz.
Ve biliyoruz ki, Türkiye’yi kendi kafalarının içi gibi kapalı, basık, karanlık günlere taşımak isteyenler taarruzda.
Bu taarruzu “hukukun üstünlüğüne saygı” diye sineye çekmemizi öğütleyen ortaklarıyla birlikte darbe yapmaya çalışıyorlar.
Bu hukuksuz yargı darbesi önlenebilir mi?
Çandar, Karakaş ve Gürsel bir noktada hemfikirdiler:
“Ak Parti’yi kapatma girişimi hukuki değil, siyasi bir girişim. Kapatmaya karşı mücadele de esasen siyasi olmalı.”
Bu mücadele büyük bir demokrasi hamlesini gerektiriyor.
Hemen şimdi.
“Avrupa Birliği sürecini hızlandıracak reformlar, 301’in kalkması, Kürt
meselesinde siyasi çözüm adımları ve sivil anayasa için daha fazla
oyalanmamak...”
Çandar, Karakaş ve Gürsel’e göre demokrasi hamlesi bunları içermeli.
Ama böyle bir hamle bile yargı darbesini durdurmayabilir artık.
İçinde hem karayı hem maviyi gizleyen bu gri günlerin hangisini doğuracağını çok daha temel bir hesaplaşma belirleyecek çünkü.
Adı Ergenekon olan bir hesaplaşma.
***
Bulutlardan süzülen ışığı kuvvetlendiren, mavilik umudunu besleyen gelişmeler de oluyor.
İhmalleriyle Hrant Dink cinayetini kolaylaştırdıkları gerekçesiyle
yargılanan iki jandarma istihbaratçısının dünkü itirafı böyle bir
gelişme.
İki istihbaratçı, Dink’in öldürüleceği bilgisini suikasttan önce
dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz’e aktardıklarını ve
gerçeği söylememeleri için üstlerinden baskı gördüklerini açıkladı.
Davanın seyrini değiştirebilecek bir itiraf bu.
İki istihbaratçının ifadesi, Hrant Dink’i devletin içine yuvalanmış bir cinayet şebekesinin öldürttüğünü düşündürüyor.
Suikastın çete marifeti olduğu kuşkusunu besleyen diğer ipuçlarıyla birleştiğinde, açıkça Ergenekon’u işaret ediyor.
***
Değil Ergenekon’u işaret etmeyi, devletin derinlerindeki suç örgütüne doğrudan neşter vuran gelişmeler de oluyor son günlerde.
Taraf’ın dünkü manşetine dönüp tekrar bakın.
Başka hiçbir gazetenin yazamadığını yazdık o manşette.
Danıştay davasının sanığı Alpaslan Arslan’ın Ergenekon çetesiyle bağlantılı olabileceği kuşkusuyla sorgulandığını duyurduk.
Daha önce de yazmıştık.
Danıştay cinayeti ile Ergenekon dosyalarının birleştirilmesini
gerektiren onca delile rağmen bunun yapılmamasını ve Arslan’ın “dindar
bir meczup” olduğu imasıyla apar topar mahkûm edilmesini sorgulamıştık.
Daha sonra Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya Ak Parti
aleyhindeki iddianamesinde sonucu kesinleşmemiş Danıştay davasına yer
verip Arslan-Ergenekon bağlantısını örtbas etmeye çalışınca, hakkında
görevi kötüye kullandığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk.
Bugün de Ergenekon’u soruşturan Savcı Zekeriya Öz’ün, sadece Alpaslan
Arslan’ı değil, dava sanıklarından Süleyman Esen ve Osman Yıldırım’ı da
uzun uzadıya sorguladığını yazıyor Taraf.
Adnan Keskin’in haberini okursanız, göreceksiniz.
Danıştay cinayeti davasının arkasındaki devlet elinin gizlenmesi için yapılmadık kalmadı.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi verdiği mahkûmiyet kararıyla cinayeti aydınlatmadı, karanlıkta bıraktı.
Tıpkı Hrant Dink cinayeti davasında olmasından korktuğumuz gibi.
***
Bir yandan korkuyoruz, evet.
Grinin karaya dönüşebildiğini biliyoruz.
Ak Parti’yi kapatma girişiminin Ergenekon operasyonuyla bağlantısını kurmamızın birilerini çok kızdırdığını da biliyoruz.
Ergenekon operasyonu ilerlerse, bugün kapatma davasını hararetle
savunan birilerinin çete bağlantısının ortaya çıkması bizi hiç
şaşırtmayacak.
Ve operasyonun ilerlemesini önlemek isteyenlerin yeni suçlar işlemeyeceğinin bir garantisi yok.
Ama biliyoruz ki, bir yüksek yargı makamı hukuk adına hukuku çiğneyerek
demokratik siyasetin rotasını değiştirmeye kalkarsa, demokratik
siyasetin ayakta kalmak için kavga etmekten başka çaresi kalmaz.
Bu kavganın bugünün Türkiyesi’ndeki adı Ergenekon.
Demokrasimizin geleceği çetenin çökertilmesine bağlı.
Berrak mavi umudumuz orada.
21.03.2008
Topluma toslarlar, dünyadan dönerler ama...
İdeolojik körleşme, bilgisizlik, çapsızlık, hukuk engellilik...
Bunların hepsinden mustarip bir iddianame var karşımızda.
Ama “Bu kadar irrasyonel olabilirler mi” dedirten iddianamenin arkası muhtemelen boş değil.
Orada, yine iddianamedeki bin bir zaafla malûl bir mekanizma duruyor.
Türkiye’deki değişimi hazmedemeyen, dünyanın çektiği ve toplumun
gittiği yönü ne pahasına olursa olsun değiştirmek isteyen bir mekanizma
bu. Derin devletin dehlizlerinin açığa çıkarılmasından rahatsız.
Ergenekon operasyonunu durdurmak istiyor. Kürt meselesinin siyasi çözüm
mecrasına sokulmasını önlemeye çalışıyor.
Ve görünen o ki, orduda, üniversitede, siyasette, medyada uzantıları var bu mekanizmanın.
Bu uzantılar, 27 Nisan muhtırasının ve Cumhuriyet mitinglerinin ters
etki yaptığını gördüler. Bütün engelleme çabalarına rağmen, 22 Temmuz
sandığında ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde toplumun iradesinin tecelli
etmesine kızdılar.
Ve şimdi, bazı aklıevvellerin 22 Temmuz öncesinde de gündeme getirdiği
yolu deniyorlar; siyasetin akışını toplumun ve dünyanın gidişatının
tersine çevirmek için Ak Parti’yi kapatmak istiyorlar.
Yargıyı kullanarak darbe yapmaya kalkışıyorlar.
***
Topluma toslamaya, dünyadan dönmeye mahkûm bir girişim bu.
Böyle olacağı daha ilk anda görüldü.
Taraf’ın Yargıtay Başsavcısı hakkında sürmanşetten yaptığı suç
duyurusu, toplumun sağduyusu bu davayı peşinen reddettiği için bunca
ses getirdi.
İş dünyası ve artık yaptığı yayınlar kimseyi şaşırtmayan birkaç bildik
istisna dışındaki medya da, Ak Parti’nin kapatılmasına karşı çıkarken
hem toplumun hem dünyanın nabzından etkilendi.
Batı’nın tepkisi net.
Britanya, “Bu dava Avrupa’ya aykırı” diyor. Almanya, yapılanı “halkın
iradesine karşı” sayıyor. ABD ve AB Dönem Başkanlığı adına yapılan
açıklamalar, 22 Temmuz’da alınan sonucu işaret ediyor.
Üstelik bunlar ilk refleksler.
Göreceksiniz, gün geçtikçe, iddianame Türkiye’de ve dünyada okunup da
tezlerinin zayıflığı, gülünçlüğü, kabalığı daha iyi anlaşılınca,
Yargıtay Başsavcısı ve arkasındaki mekanizma daha da çıplak hissedecek
kendisini. Büsbütün yalnız kalacaklar.
***
Taraf olarak önceki günkü sürmanşetimizde iddianamenin içerdiği büyük hukuki zaafa dikkat çekmiştik.
Yargıtay Başsavcısı hakkında, daha sonra kendi önüne de gelecek olan ve
henüz gerekçeli kararı yazılmamış Danıştay Davası’nı ‘delil’ konusu
yapmakla görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle suç duyurusunda
bulunmuştuk.
Ardından, iddianamenin Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve eski
Meclis Başkanı Arınç’ı siyasetten yasaklamak için delil olarak
gösterdiği demeçleri baştan sona okuyunca ifade özgürlüğünü ne kadar
daraltsanız yine de suç sayılamayacak sözler çıktı karşımıza.
Bu ifadelere biz de aynen katılıyorduk. Onun için de “Suçsa biz de işliyoruz” manşetini attık dün.
Biliyoruz ki, Taraf’ın üstüne gittiği bu zaaflar zamanla çok daha geniş bir kesimin dikkatini ve tepkisini çekecek.
Biliyoruz ki, 28 Şubat’ın hiç bitmemesini isteyenlerin operasyonu bu; ama bu kez elleri 28 Şubat’takinden çok daha zayıf.
2008 Türkiye’si 1998’de Refah Partisi’nin kapatıldığı Türkiye değil.
Üstelik dünya da, dünyanın Türkiye’ye bakışı da on yıl öncekinden çok farklı.
Ve tabii, Ak Parti Refah Partisi değil.
Düşünsenize, on yıl önce kapatmaya çalıştıkları parti, Türkiye’yi
‘İslam dünyasına eklemleme niyetlisi’ olmakla itham edebildikleri; AB,
ABD ve küreselleşme karşıtı sayılan bir partiydi.
Bir de bugünkü iddianameye bakın: “Küreselleşmenin merkez güçlerinin” ideolojisini paylaşmakla suçlanıyor Ak Parti.
ABD eski dışişleri bakanı Colin Powell, yolunu bulsa kendisini de
siyasetten yasaklamaya yeltenecek darlıkta bir zihniyetin salvolarından
payını alıyor.
Başsavcı, “Bana cahil derler, zekâmla alay ederler” diye hiç korkmamış
olmalı ya da her yanlışın popüler jargona yerleştiği andan itibaren
doğruya dönüştüğünü sanmalı ki, Başbakan Erdoğan’ı “Büyük Ortadoğu
Projesi’nin (BOP) eş başkanı” olmakla itham ediyor.
Dünya, bu bölümleri okur da gülmez mi?
“BOP” adıyla kastedilen Genişletilmiş Ortadoğu Girişimi’nin diğer eş
başkanları İtalya ve Yemen’in yetkilileri bu ‘suçlama’ karşısında
kahkahaya boğulmaz mı?
***
Dedim ya, iddianame dünyada ve Türkiye’de sabırla, şaşkınlıkla ve ister
istemez bol bol gülerek okunsun hele, iddianameyi yazanlar, yazdıranlar
cascavlak kalacaklar.
Bunu biliyoruz. Bildiğimiz için de içimizdeki ses ister istemez soruyor:
Acaba kendilerini bu zor durumdan kurtarmak için başka bir plan yapacaklar mı?
Acaba mekanizmanın yayın organlarından biri olduğu izlenimi veren Cumhuriyet’in ima ettiği şeyden korkmalı mıyız?
Daha önce, tehditkâr bir üslupla Yargıtay Başsavcısı’nı Ak Parti’ye
karşı göreve çağıran bu ‘gazete’, iddianameyi alkışlayan dünkü
başyazısında, amaca “yalnız hukukla ve davalarla” ulaşmanın mümkün
olmadığını söylerken ne kastediyordu?
Ak Parti’yi kapatma girişiminin topluma toslayıp dünyadan döneceğini
görenlerin başka yöntemler de deneyebileceği sonucunu mu çıkarmalıyız
bundan?
Ergenekon’u korumak isteyenler, toplumun ve dünyanın gayrımeşru ilan
ettiği girişimlerini farklı bir zemine oturtmak için, suç işleyip
işleterek o zemini hazırlamaya kalkışabilirler mi?
Yeni bir “faili meşhur” mu bekliyor bizi?
18.03.2008



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












