TÜSİAD'DAN ERMENİ YASA TASARISI RAPORU
İSTANBUL -
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), ABD'de gündeme gelen Ermeni yasa tasarısıyla raporu kamuoyuna sundu.
TÜSİAD'ın raporunda, şu ifadelere yer verildi:
* ''1915
yılındaki trajik olayları 'soykırım' olarak tanımlamak adına hiçbir
zaman hukuki bir görüş oluşmamıştır. Soykırım yapıldığını iddia
edenler, bu konuyu, herhangi bir uluslararası mahkemeye götürmemiştir.''
* ''Türk
hükümeti kendi arşivlerini araştırmacıların kullanımına açmakta, ancak
Ermeni Taşnak arşivleri gibi birçok ilgili kaynağa ulaşılamamaktadır.''
* ''TÜSİAD,
konunun bir karşılıklı suçlama oyununa dönüşmeden nesnel, çok boyutlu
ve sakin bir şekilde tartışılmasını sağlayacak bir zemin yaratmak
arzusundadır.''
Haberin ayrıntısı >>>
-TÜSİAD'DAN ERMENİ YASA TASARISI RAPORU
-RAPORDAN:
-''1915 YILINDAKİ TRAJİK OLAYLARI 'SOYKIRIM' OLARAK TANIMLAMAK
ADINA HİÇBİR ZAMAN HUKUKİ BİR GÖRÜŞ OLUŞMAMIŞTIR. SOYKIRIM
YAPILDIĞINI İDDİA EDENLER, BU KONUYU, HERHANGİ BİR ULUSLARARASI
MAHKEMEYE GÖTÜRMEMİŞTİR''
İSTANBUL (A.A) - 16.05.2008 - Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği
(TÜSİAD), ABD'de gündeme gelen Ermeni yasa tasarısıyla raporu kamuoyuna
sundu.
TÜSİAD'dan yapılan yazılı açıklamada, Araştırmacı ve Hukukçu David
Saltzman'ın, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde kabul
edilen, ancak Genel Kurul gündemine alınmayan, 1. Dünya Savaşı
sırasında meydana gelen trajik olayları konu alan Ermeni yasa tasarısı
hakkında bir rapor hazırladığı ifade edildi.
Açıklamada, TÜSİAD tarafından yayınlanan "ABD Temsilciler Meclisi Yasa
Tasarısı No.106: Yasal ve Olgusal Eksiklikler" (H.RES.106: Legal and
Factual Deficiencies) başlıklı çalışmanın, dün, Washington DC'de,
Türkiye-ABD ilişkilerini ele alan "21. Yüzyılda ABD-Türkiye
İlişkilerinin Temelleri" (The Foundations of US-Turkey Relations in the
21st Century) konferansı sırasında kamuoyuna sunulduğu bildirildi.
TÜSİAD Yönetim Kurulu imzasıyla raporun ön sözünde kaleme alınan
yazıda, TÜSİAD'ın, Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni yurttaşlarının
Birinci Dünya Savaşında yaşadıkları olayların tartışılması için bir
platform oluşturulması girişiminde bulunmayı arzuladığı ifade edildi.
Bu konu hakkındaki anlaşmazlık ve tartışmanın aşırı siyasal
niteliğinin, Türkiye'nin en yakın müttefikleriyle olan ilişkilerini
etkilediği ve Türk kamuoyundaki batı karşıtı tepkilerin etki alanını
genişlettiği vurgulandı.
Raporda, Ermeni diasporası örgütlerinin çoğunun, akademisyenler ve
siyasi olarak etkin bazı çevrelerin, dönemin trajik olaylarını
"soykırım" olarak adlandırmakta ısrar ettikleri, bu çevrelerin,
tarihsel verileri ciddi bir zeminde tartışmak için, Türkiye'nin
soykırımı kabullenmesi şartını arama yönündeki ısrarlarının konunun
tartışılmasına imkan tanımadığı kaydedildi.
-"DÜNYA KAMUOYU BU TEK TARAFLI GÖRÜŞE ŞARTLANMIŞ DURUMDADIR"-
Bir milletin tümüne yöneltilebilecek en ciddi suçlamayı içeren bu
tartışmanın, bu kadar dar bir perspektifte yürütülmesinin, konunun
siyasallaşmasının önünü açtığına işaret edilen raporda, şunlar
belirtildi:
"Dünya kamuoyu da bu tek taraflı görüşe şartlanmış durumdadır. Siyasi
fırsatçılık, demokratik ülke parlamenterlerini, -insanlığa karşı
işlenmiş bu suç kategorisi konusunda tarihsel verileri karşı görüşleri
içerecek şekilde ortaya koyma iradesi göstermek yerine- Türk milletini,
farklı bir yerde konumlandırmaya yöneltmektedir. Olguların objektif bir
şekilde dikkate alınmaması, karşı olgulara dayanan unsurların
tanınmasının reddi ve olayların tarihsel bağlamının ihmal edilmesi
mevcut kanaatin süreklilik kazanmasını kolaylaştırmaktadır.
Olayların militanca yorumuna karşı çıkacak kadar bilgi ya da cesaret
sahibi olanlara açık ve gizli sansür uygulanmaktadır. Bazı durumlarda
'inkarcı' diye nitelendirilen araştırmacılar, şiddete ya da fiziksel
saldırılara maruz kalmaktadır. Bu araştırmacıların kariyerleri, siyasal
kazanım elde etmeyi, gerçekleri ortaya çıkarmanın önünde tutan
fanatikler tarafından tehlikeye atılmaktadır."
-"TÜRK HÜKÜMETİ KENDİ ARŞİVLERİNİ ARAŞTIRMACILARIN KULLANIMINA AÇMAKTA"-
1915 yılındaki trajik olayları "soykırım" olarak tanımlamak adına
hiçbir zaman hukuki bir görüş oluşmadığı ifade edilen raporda, soykırım
yapıldığını iddia edenlerin, bu konuyu, herhangi bir uluslararası
mahkemeye götürmedikleri bildirildi.
Raporda, "Ermenilerin tehciri ve buna eşlik eden şiddet olaylarına
ilişkin tarihsel belgeler, Ermeni topluluklarının isyanı ve
nüfuslarının gerilemesi, Türkiye'de, şimdiye kadar rastlanmayan bir
açıklıkta kamuoyunda tartışılmaktadır. Bu memnuniyet verici gelişme,
tarihin siyasallaştırılması girişimleri nedeniyle zarar görmekte, Türk
kamuoyunun büyük bir bölümü de bu girişimleri kötü niyetli, haksız ve
ulusal kimliklerine düşmanca bir tutum olarak değerlendirmektedir. Türk
hükümeti kendi arşivlerini araştırmacıların kullanımına açmakta, ancak
Ermeni Taşnak arşivleri gibi birçok ilgili kaynağa ulaşılamamaktadır"
denildi.
Bu koşullar altında, ne tarihsel gerçekliğin özüne inilebileceği ne de
Türkiye ile Ermenistan arasında normal ilişki kurma çabalarının sonuca
ulaşacağına işaret edilen raporda, yeni gelen kuşakların, daha fazla
nefret ve düşmanlıkla yetiştirileceği ve iki komşu ülkenin,
birbirlerinin beşeri ve ekonomik kaynaklarından yararlanamayacakları
aktarıldı.
-"TARİHİ TEK TARAFLI OKUMAKTAN VE BİR MİLLETİ TEMELDEN SUÇLAMAKTAN KAÇINMALIYIZ"-
Raporda, şunlar kaydedildi:
"TÜSİAD olarak, konunun özüne
inebilmek için daha mantıklı ve siyasal olarak istismar edilmeyecek bir
yol bulunması gerektiğine inanıyoruz. Yaşanan karışık ve çalkantılı
dönemlerde, başta Osmanlı Ermenileri olmak üzere savaşın, şiddetin,
açlığın ve salgın hastalıkların kurbanları için büyük üzüntü
duymaktayız. Türkler ve Ermeniler, neredeyse bin yıldır birlikte
yaşamışlar; ortak bir tarih, kültür, sosyal alışkanlıklar
geliştirmişler ve sevgi ile bağlandıkları bir toprağı paylaşmışlardır.
Ermeni toplumu, Osmanlı Devletine başarıyla hizmet vermiş pek çok
devlet adamı yetiştirmiştir. Tehcir kararının verildiği dönemde,
Osmanlı ordusunda, Gelibolu topraklarını savunan Ermeni kökenli
askerler savaşmaktaydı. Trajedi nedeniyle yitirilen hayatları kolektif
hafızamızda yaşatmak, bir arada yaşayan pek çok topluluğun
birlikteliğinin sona erdiğini kabul etmek ve kayıplarımız için yas
tutmak durumundayız. Ancak bunu yaparken, tarihi tek taraflı okumaktan
ve bir milleti temelden suçlamaktan kaçınmalıyız."
TÜSİAD'ın, konunun bir karşılıklı suçlama oyununa dönüşmeden nesnel,
çok boyutlu ve sakin bir şekilde tartışılmasını sağlayacak bir zemin
yaratmak arzusunda olduğu ifade edilen raporda, "Bu rapor, geniş
çaptaki tartışmaya mütevazı bir katkı sunmakta ve konuya ilgimizin ilk
adımını oluşturmaktadır. Bizler tarihçi, ya da yargıç değiliz. Biz,
sadece, Ermeni sorununda gerçeğin arayışı içerisinde olup, pek çokları
tarafından tarihsel gerçek olarak kabul edilen bir yakıştırmaya karşı
durulması gerektiği inancındayız" denildi.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu