ZERİ İNANÇ (Arşivi)
Türkiye’de Kürtçe
document.write();
Eğitim dili olmayan bir dilin tam ve doğru kullanılması mümkün olmadığı ve dillerini özgürce kullanamadıkları için, Kürtlerin çoğunluğu kendi dilinde okuyup yazamıyor
Anneannem kendisiyle Türkçe
konuşulduğunda Kürtçe cevap verir. Türkçe, zamanla anlamaya başladığı
bir dil. Anlar ama cevap veremez. Türkçe’yi sonradan, duyarak öğrenmiş
ve günlük ilişkilerinde kullanmayan Kürtler, uzun süre Türkçe konuşmak
durumunda kaldıklarında “zimanê min qerimî” (dilim katılaştı/uyuştu)
derler.
Türkçe’yi okula başlayınca öğrenen Kürtler, Kürtçe bildiklerini
söylerler; okul öncesi dönemde dinledikleri masallar, ninniler,
ağıtlar, tekerlemeler Kürtçe’dir ama eğitim süreciyle birlikte Kürtçe
ile ilişkileri zayıflamıştır ve çocuklarıyla Türkçe iletişim kurarlar.
Bu ailelerin çocukları Kürtçe’yi anlar ama konuşamazlar; onlar için
Kürtçe “ebeveyn dili”dir.
Eğitimle gelen dil değişikliği, çocuk için zor bir süreçtir; dil ve
düşünce sistematiğinde köklü bir değişim gerektirir. İlkokula
başladığımda, herhangi bir konuda Türkçe konuşmaya çalıştığımda,
beynime akın eden, dilimin ucuna kadar gelen Kürtçe kelimeleri yutup
panikle, yoğun bir yetersizlik duygusuyla, Türkçe karşılıklarını
bulmaya çalıştığımı, bütün çabalarıma rağmen zaman zaman ağzımdan
Kürtçe kelimeler çıktığını hatırlıyorum.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları şehirlerde ve Türkiye
metropollerinde, zorunlu göçle oluşan varoşlarda yoksulluk ve
itilmişlik duygusu içinde büyüyen çocuklar Türkçe ve Kürtçe
kelimelerden oluşan bir dil konuşuyorlar. Sekiz yıllık ilköğretimi
tamamlayabilme olasılıkları çok zayıf olan bu çocukların dili ne
Türkçe’dir ne de Kürtçe. Ne Türkçe bildiklerini söylemek mümkündür ne
de Kürtçe...
Kürtçe konuşamayan çocukların Türkçe konuşamayan ebeveynleri
olabiliyor. Bu durumda iki taraf da anlayıp konuşamadığı dile kendi
bildiği dille cevap veriyor. Anne-baba ve çocukların farklı dil
konuşmaları, karşılıklı olarak bir kültürel ayrışmayı ve yabancılaşmayı
beraberinde getiriyor. Türkiye’de, anadili Türkçe bir kadının/erkeğin,
anadili Kürtçe bir erkekle/kadınla evliliğinden doğan çocuklar sadece
Türkçe öğreniyorlar. Avrupa ülkelerinde ya da başka ülkelerde yaşayan,
yaşadığı ülkeden bir kadınla/erkekle evli Kürtlerin çocukları, hem
Kürtçe hem de annenin/babanın dilini öğreniyorlar. Türkiye’de, Kürtçe
konuşan bir anne ya da babanın yanı sıra çocuğun Kürtçe bilen
büyükanne, büyükbaba, hala, teyze, amca, dayı ile büyüme olanağı bir
Avrupa ülkesine göre daha fazla olsa da ninesinin, dedesinin dilini
bilmeyen, onlarla iletişim kuramayan çocuklar yetişiyor.
İki yıl önce, Diyarbakır’da, bir annenin Almanya’da yaşayan oğlu ve beş
yaşındaki torunuyla telefon görüşmesine tanık oldum. Babaanne, biraz
şaşkın biraz hoşnut, Kürtçe iletişim kurduğu tek torunuyla konuşuyordu.
Görüşme bitince açıklama yapma gereği duydu: “Buradaki torunlarım
Kürtçe bilmiyor, o da Türkçe bilmiyor.” Almanya’da büyüyen annesi
Alman, beş yaşındaki çocuk, Diyarbakır’daki kuzenleriyle iletişim
kuramıyordu. Öte yandan, son yıllarda entelektüel kesimde, sadece
günlük iletişimde değil tarih, edebiyat, siyaset, sosyoloji vb. pek çok
alanda ısrarla Kürtçe konuşma çabası dikkat çekiyor.
Kürtçe konuşan kızlar
Kürtlerin Kürtçe ile ilişkisi farklılıklar gösteriyor. Eğitim dili
olmayan bir dilin tam ve doğru kullanılması mümkün olmadığı için,
dillerini özgürce kullanamadıkları için Kürtlerin önemli bir kesimi
kendi dilinde okuyup yazamıyor. Türkiye’de, Cumhuriyet döneminde,
Kürtçe hiçbir zaman eğitim dili olmadı. Kürtlerin, Kürtçe diye bir
dilin varlığı inkâr edildi. Bugün, Kürt sorunundan, Kürtlere tanınması
gereken haklardan, Kürtçe’den, Kürtçe televizyon yayınlarından, Kürtçe
kurslardan, Kürtçe eğitimden söz ediliyor olsa da Kürtlerin çeşitli
düzeylerde ortaya koydukları dil talepleri, tepkilerle, yasal
engellemelerle karşılaşmaya devam ediyor. Kürtler, siyasi parti
toplantılarında Kürtçe konuşma yaptıkları için, Kürtçe harflerin
kullanıldığı afiş, pankart, davetiye vs. bastırdıkları için,
mahkemelerde Kürtçe savunma yaptıkları için, Kürtçe basım-yayım
faaliyetlerinde bulundukları için, yerel yönetimlerde Kürtçe kullanımı
konusunda girişimlerde bulundukları için haklarında davalar açılıyor,
yargılanıyorlar.
Son yıllarda, çeşitli eğitim kampanyalarıyla Kürtlerin yoğun olarak
yaşadıkları bölgelerdeki kız çocukları, küçük yaşlarda ailelerinden
alınıp yatılı ilköğretim bölge okullarına yerleştiriliyor. Türkçe
bilmeyen kız çocuklarına sunulan bu olanağın ne kadar önemli olduğu sık
sık vurgulanıyor. Bu çocukların hangi dili konuştuğundan hiç söz
edilmese de aslında Kürtçe konuştukları herkesçe biliniyor ve bu tür
bir eğitim, sivil toplum örgütleri, medya, üniversiteler ve kamuoyu
tarafından açıkça benimseniyor, destekleniyor.
Uluslararası hukukun bir insan hakkı olarak gördüğü eğitim hakkının
amacı, insan kişiliğinin tam gelişimini ve insan hakları ve temel
özgürlüklerin güçlendirilmesini sağlamasıdır. Dilinden uzaklaştıran,
kültürüne yabancılaştıran, sormayan, sorgulamayan insanlar yetiştiren
bir eğitim, “farklı” olana karşı toplumsal önyargıların gelişmesine,
ayrımcı davranan veya ayrımcı uygulamalara karşı çıkmayan, hatta destek
olan antidemokratik bir toplumsal yapıya zemin hazırlıyor. Yasal,
hukuksal engellerin ötesinde, genel kabul gören bu tür bir toplumsal
algıdan söz etmek mümkündür. “Kürtlerin kendi dillerini öğrenmeye,
kendi dillerinde öğrenim görmeye hakkı var; Türkçe öğrensinler ama
Kürtçe ile ilişkilerini koparmayalım” düşüncesinde olan ve bunu ifade
eden çok azdır.
AB adaylık sürecinde gerçekleştirilen reformlar, dil haklarına ilişkin
uluslararası standartları ve AB’nin bu çerçevede Türkiye’den
beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Uluslararası hukukun eşitlik ve
ayrım gözetmeme ilkelerinin, toplumun bütünü için sağlanabilmesinin
vazgeçilmez koşulu ifade özgürlüğüdür. Bu da ancak, toplumun bütün
kesimlerinin, kimliklerinin ayırt edici özelliklerini, dinlerini,
dillerini, kültürel değerlerini özgürce yaşayabilmeleri, düşüncelerini
özgürce ifade edebilmeleri ve bundan dolayı herhangi bir baskıyla
karşılaşmamalarıyla mümkündür.
ezberbozan şirin



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar















download 200 MB oldu





