15 Kasım 2008
cengizcandar@referansgazetesi.com
Tayyip Erdoğan’ın “Obama arayışları”…
Washington’dan
geçen hafta ayrılmadan önce, son kişi olarak, ABD’nin eski Ankara
Büyükelçisi Mark Parris ile Brookings Institution’da buluşmuştum.
Mark Parris, bir süredir Baltimore’da oturuyor, haftada bir gün Washington’a Brookings’e geliyor, Türkiye ile ilgili çalışmalar yürütüyor. O gün trenden henüz inip, Brookings’e gelmişti ve ben ona Tayyip Erdoğan’ın bir hafta Brookings’te konuşma yapacağını söylemiştim. O anda, on gün sonra Tayyip Erdoğan’ın yanında oturacağından haberi yoktu.
Tayyip Erdoğan’ın G-20 toplantısı nedeniyle Amerika’ya geldiği vakit, Brookings’te konuşmak istediği talebi Washington’daki Büyükelçilik kaynaklarınca kuruma iletilmişti. Brookings’in Türkiye Bölümü’nün başında Dr.Ömer Taşpınar var. Ömer Taşpınar, talebi öğrenir öğrenmez hareket geçti. Türkiye’nin Başbakanı’nın konuşma talebinin yerine getirilmemesi düşünülebilir bir şey olmadığı için, orada konuşma yapacağı ben ordayken kesin görülüyordu. Sadece “organizasyon”un ayrıntısı bilinmiyordu.
Ayrıntısını birkaç gün sonra, bir Brookings duyurusuyla öğrendik. Başbakan Erdoğan’ın konuşmasının “moderatör”lüğünü Ömer Taşpınar yapacak, Mark Parris ile Dan Benjamin “tartışmacı” sıfatıyla katılacaklardı.
Dan Benjamin, benim, bir başka Washington düşünce kuruluşu olan U.S.Institute of Peace’de “senior fellow” sıfatıyla bulunduğum 1999-2000 döneminde oda arkadaşımdı. Bill Clinton’un Ulusal Güvenlik Konseyi’nde “sınır aşan terörizm” bölümünün başından ayrılıp, USIP’a gelmişti. Türkiye ile özel bir ilgisi olmadı. Erdoğan’ın Brookings konuşmasında niçin, hangi düşünceyle iki “tartışmacı”dan biri olarak, “Türkiye dosyası”nın hemen her yönünden haberli Mark Parris’in yanına ilâve edildi, bilmiyorum doğrusu.
*** *** ***
Onu bilmiyorum ama Tayyip Erdoğan’ın Brookings konuşması çevresinde bir-iki ilginç hususu biliyorum. Bunlardan birincisi, Tayyip Erdoğan’ın kendisine Washington’dan verilen “sinyal” üzerine –büyükelçilikten değil- Brookings’de konuşmak istemesi. Brookings’de bugüne dek herhangi bir Türk Başbakanı’nın konuştuğunu hatırlamıyorum.
İsrail ile ilişkilerin geliştiği 1990’larda Washington’a gelen Türk başbakanları ve de cumhurbaşkanı, İsrail lobisinin düşünce kuruluşu olarak bilinen Washington Institute’da konuşmadan edemezlerdi. Yani, Mekke’ye gidip Kâbe’yi görmeden dönülmez gibi bir hava içindeydiler.
Tayyip Erdoğan, CSIS’te ve CFR (Council on Foreign Relations) gibi önemli düşünce kuruluşlarında bulundu. Brookings’e bugüne dek pek itibar edilmemesinin nedeni, Cumhuriyetçilerin 8 yıllık Bush yönetimi boyunca, oranın “Demokratların kalesi”, özellikle “Clinton’cuların sığınağı” olarak bilinmesinden ötürü olsa gerek.
Gerçi Brookings; başkanı Strobe Talbott’un tanımıyla “bipartisan” yani”her iki partiye de açık”, bir başka anlamda “tarafsız” bir düşünce kuruluşu olarak sunulsa da, gerek başta Strobe Talbott’un kendisi olmak üzere Clinton’un 8 yıllık yönetim döneminde önemli görevler üstlenmiş olanlar gerekse önümüzdeki Barack Obama yönetiminde önemli görevler üstlenmesine mutlak gözüyle bakılanların doldurduğu önemli bir düşünce kuruluşudur. Obama yönetim kadrolarını barındırıyor olmasından ötürü, Tayyip Erdoğan’ın Brookings tercihi doğru bir tercihtir. Örneğin, Obama yönetiminde, “Türkiye dosyası”nın eline verileceği isimlerin başında gelen Philip Gordon da bir Brookings mensubudur.
Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’ın Brookings’de konuşmak istemesini, bir anlamda Obama yönetimi önünde şimdiden “görücüye çıkma” niyeti olarak anlayabiliriz.
Bu bir “eleştiri” değil, Başbakan’ın gelecek yönelik doğru bir “yatırım”ı olarak da algılanabilir.
Bu arada, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu Amerika ziyaretinde Brookings konuşmasının ötesinde Obama ile köprü kurmak istediğinden de haberliyiz. Tayyip Erdoğan, diplomatik olmayan yani gayrı resmî kanallar üzerinden Barack Obama ile görüşmek isteğini iletti.
Şu noktada daha “Geçiş Dönemi ekibi” yeni Amerikan yönetiminin yapısını tam belirlemeden, bir Obama-Erdoğan görüşmesiyle Türk-Amerikan ilişkilerinde, yeni Başkan’la birlikte yeni bir sayfa açılması söz konusu olmayacaktı. Bu, daha ziyade, Tayyip Erdoğan’ın iç politikada, Türkiye’nin içine dönük “show”u olarak kullanabileceği bir fırsatı kendisine sunacaktı.
Amerikan tarafı da bunun farkında. Dahası, Obama’nın, G-20 nedeniyle ABD’ye gelmiş hiçbir liderle “ikili” ya da “baş başa görüşme yapmama” ilkesini Tayyip Erdoğan için ihlâl etmesi beklenemezdi. Bu bakımdan, Başbakan’ın “Obama ile baş başa” talebinden olumlu bir netice çıkmayacağını söyleyebiliriz.
Kamuya intikal etmemiz bu “özel bilgi”nin Başbakanlık tarafından yalanlanmasına da şaşırmayız. Bu vesile ile, “bilginin doğruluğu”ndan kuşku duymamanızı dileriz.
*** *** ***
Bu arada, dikkatten kaçmaması gereken husus, kısa süre önce “Obama gibi başlayıp Bush’laştığı” ileri sürülen Başbakan Erdoğan’ın zaman yitirmeden Obama ile ilişki kurmaya niyetlenmesi, yani yeni Amerikan yönetimi ile Türkiye’nin işbirliği ve eşgüdümünü sağlamayı tasarlamasıdır.
Başbakan, Brookings’te dün yaptığı konuşmadan önce ne kadar haberdardı bilmiyorum ama Brookings’de kürsüde yanında sıralananların ve karşısında dinleyenlerin çok önemli bölümü, kendisinin 22 Temmuz 2007’den itibaren “oyununu kötü oynadığı” kanısındalar ve özellikle “Kürt sorununa yaklaşımının hayal kırıklığı konusu” olduğunu düşünüyorlar. Bunu gayet iyi ve doğrudan biliyorum.
Söz konusu kişilerin önemli bir bölümü, Obama yönetiminin Türkiye’ye ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan hükümetine yeni yaklaşımı konusunda da etkili olacak. Başbakan’ın dün Brookings’te yaptığı konuşmanın, o insanların görüşlerini değiştirmekte “ikna edici” olabildiğinden kuşkuluyum.
Bu bakımdan, Türkiye-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemdeki “selâmeti” açısından, Washington’daki Tayyip Erdoğan performansından ziyade, içeride, Türkiye’nin içinde Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyacağı “demokratik performans” Obama yönetimi nezdinde daha etkili olacaktır.
Bunu da yakından biliyorum…


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














