Polis
Dünyanın her yanında polislik sorunlu bir meslektir.
Toplum, polisler hakkında hep biraz kararsızdır.
Büyük bir güç vardır polisin elinde.
Bu kadar büyük bir güç, ciddiyetle denetlenmediğinde rahatlıkla “istismar” edilebilir.
Amerikan filmlerinde “yozlaşmış” polis tipi her zaman karşımıza çıkar.
Her yerde de böyle polislere rastlanır.
Bu yüzden, toplum polislere hep biraz kuşkuyla ve mesafeli bakar.
Ama bir yanıyla da bu insanlar, suçla mücadele ederken hayatlarını ortaya koyarlar.
İyi çalıştıklarında asayişi sağlarlar.
Şehirler onların sayesinde güvenlikli olur.
Bu da onların saygı görmesini sağlar.
Son on günde, içinde polisin yer aldığı üç büyük olayla karşılaştık.
Bir tanesi, Hakkari’de bir Özel Harekat polisinin küçücük bir çocuğun kafasını dipçikle parçalamaya kalkmasıydı.
Vahşice, düşmanca, insafsızca bir saldırganlıktı.
Bir nefretin kanlı ifadesiydi.
Asayişi sağlamaya değil, kendi intikam duygusunu tatmin etmek için asayişi yok etmeye çalışan biri vardı karşımızda.
Böylesine nefret dolu birinin polislik yaptığı yerde ne asayiş ne de güvenlik sağlanabilirdi.
Üstelik de bir arkadaşı gelip onu, çocuğun kafasını dipçiklediği için kutlamıştı.
Bu, “düşmanlığın ve nefretin” o bölgedeki polislerde yaygın olduğunu düşündürüyordu.
İkincisi, kafası kesilerek öldürülen “Münevver” olayıydı.
Polis, zanlıyı bir türlü yakalayamamıştı.
Kızın babası çaresiz kalmıştı.
Ve, İstanbul Emniyet Müdürü inanılmaz bir demeç vermişti.
“Kızlarına sahip olsunlar.”
Ne anlama geliyordu bu?
“Flört eden kızlar öldürülebilir” demek miydi?
“Flört ettiği için öldürülen kızların katilinin bulunmaması normal” demek miydi?
Ne demekti?
Kimse, emniyet müdürünün ne demek istediğini anlamadı.
Herkeste, bu şehrin asayişiyle ilgili ciddi kuşkular uyandı.
Üçüncü olay da, önceki gün Bostancı’da yaşandı.
Silahlı bir örgütün militanı tek başına polislerle altı saat çatıştı.
Bir polis, bir de çatışmaları seyreden genç bir çocuk çatışmada vurularak öldü.
Çatışmanın sonunda militan da öldürüldü.
Olay her açıdan sorunluydu.
Polisin
kendini korumakta da, çevredekileri güvenlik önlemlerini alarak
çatışmadan uzak tutmakta da yetersiz kaldığı görülüyordu.
İyi bir eğitimden geçmediklerini düşündürüyordu.
Bir ülkede polis, on günde üç defa “olumsuz” biçimde manşetlere çıkıyorsa orada bir “polis sorunu” var demektir.
“Zihinsel donanımı”, “eğitim yetersizliği” ve “olayı bastırma kabiliyeti” sorgulanır.
Özellikle Güneydoğu’da “milliyetçi” kadroların polis örgütüne doldurulduğunu düşünmek herhalde çok yanlış olmaz.
“Milliyetçi”
ideolojiye sahip bir polisi siz Kürt göstericilerin bulunduğu bir olaya
gönderirseniz, olayı yatıştırmaz, polis marifetiyle yeni olaylara neden
olursunuz.
Öldürülen bir kızın katil zanlısını bulamadığınız
zaman, ölen kızı ve ailesini “kızlarına sahip çıksalardı” diye
eleştirseniz katilleri yüreklendirirsiniz.
Polisinizi iyi eğitemezseniz, çıkan çatışmalarda hem polisinizi, hem de suçsuz insanları kaybedersiniz.
Bizim ülkemizde polisin iyi bir “şöhreti” yoktur.
Yıllarca işkence ve rüşvet, bu müessesenin nerdeyse ayrılmaz bir parçası olarak görülmüştür.
Delilleri bulmakta yetersiz kaldıkları için “itiraf” elde etmeye çalışmışlar, bunun için de işkenceye abanmışlardır.
Uzun
yıllar, “suçluyu yakalamaktan” çok özellikle “sol muhalefeti” ezmeye
yönlendirildiklerinden “işkence” ayrıca “standart uygulama” haline
gelmiştir.
Şimdi, Avrupa Birliği üyeliğinin de baskısıyla
poliste “işkence “azaltılmaya çalışılıyor ama Engin Çeber, “işkencenin
ortadan kaldırıldığının” söylendiği zamanda bile işkenceyle
öldürülüyorsa sorunun hallinin daha ciddi ele alınması gerektiği
anlaşılır.
Güvenilir bir polis teşkilatına sahip olabilmek
için öncelikle polisleri “Kürtlere ya da solculara” karşı “taraf”
olmaktan çıkarmak, onları “tarafsız” görevliler haline getirmek
gerekiyor.
Polisleri iyi eğitmek gerekiyor.
Nasıl güvenlik önlemleri alacaklarını, bir çatışmayı nasıl bastıracaklarını ciddi bir biçimde öğretmek gerekiyor.
Ve, onlara iyi maaş vermek gerekiyor.
Polisliği,
“maaşıyla” ve “prestijiyle” saygın bir meslek haline getirmek ve polis
olan birinin mesleğini kaybetmekten korkmasını sağlamak zorundasınız.
Gerektiğinde
ölüme gönderdiğiniz adamın eline iki kuruş para sıkıştırırsanız, onu
gecekondularda oturtursanız, “asayişi” sağlama işini öfkeli ve çaresiz
bir grubun eline vermiş olursunuz.
Bugün de olan o.
Yanlış örgütlenmiş bir devlet bizimkisi, vatandaşı değil “devleti korumak” için düzenlenmiş bir örgüt her seferinde hata yapar.
Zaten de yapıyor.
Bu polis, tam da “kötü örgütlenmiş” bir devletin polisi çünkü.
Diğer Ahmet Altan Makaleleri:
- 29.04.2009 - Polis
- 28.04.2009 - Karmaşa
- 26.04.2009 - Şirin
- 25.04.2009 - “PKK terör örgütü” demek kolay...
- 24.04.2009 - Kendi halkından nefret etmek
- 23.04.2009 - Muhalefet
- 22.04.2009 - Kürtler, PKK ve silah...
- 21.04.2009 - Direk ve kıymık
- 19.04.2009 - Kürtler, Fenerbahçe, Sedat, Tijen
- 18.04.2009 - Vicdanlar karıştı...
- 17.04.2009 - Yoksulluk ve sol
- 16.04.2009 - 12 Eylül niye kötüydü peki?
- 15.04.2009 - Asıl sorun
- 15.04.2009 - Asıl sorun
- 14.04.2009 - Hocalar
- Tüm yazıları
Celalettin Cerrah’ın vermediği hesap
Öksüz bir kelime değildir demokrasi.
Bir başına yaşamaz, yaşayamaz.
Demokrasinin varlığından söz edebilmek için, şeffaflıktan ve hesap vermekten de söz edebilmeniz gerekir.
Demokrasi,
şeffaflıktan ve mükemmel bir karşılık olmasa da Türkçedeki en iyi
anlatımı “hesap verebilirlik” ve/veya “hesap sorabilirlik” olan
“accountability” kavramından ayrı düşünülemez.
Zira bugün bir
rejimin demokratik olup olmadığının temel ölçütü, halkın karar verici
ve uygulayıcı konumundaki kişileri denetleyebilmesidir.
Denetimin nihai yeri sandıktır.
Ama bu, toplumsal denetimin sadece seçimden seçime gerçekleştiği ve aradaki yıllarda askıya alındığı anlamına gelmez.
Demokrasinin
olmazsa olmaz bileşeni, toplumun hayatını etkileyen karar ve
uygulamaların hesabının her an verilebilmesi, her an sorulabilmesidir;
bunun güvencesi de şeffaflıktır.
Demokrasilerde medya bunun için vardır; bu şeffaflığı sağlamak, korumak, artırmak için çalışır.
Demokrasilerde,
kararlardan ve uygulamalardan sorumlu olanlar, medya aracılığıyla
toplumun önüne çıkarlar; neyi, niçin yaptıklarını anlatır, soruları ve
eleştirileri cevaplandırırlar.
Peki, bizde neden böyle olmuyor?
İstanbul’un
meskûn bir mahallesinde bir polisin şehit düştüğü, bir zanlının altı
saat süren ve çevrede büyük paniğe yol açan bir çatışma sonucunda
öldürüldüğü, çatışmayı izleyen bir gencin vücuduna isabet eden kurşunla
hayatını kaybettiği, bir medya mensubunun ve yedi polis memurunun
yaralandığı bir operasyon nasıl oluyor da “oldu bitti” diye
geçiştirilmek isteniyor?
İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah niye olay günü medyanın önüne çıkıp soruları cevaplamıyor?
Aynı
Cerrah, bir genç kızın 57 gündür firari olan katil zanlısının bulunması
için neler yapıldığı konusunda kamuoyuna düzenli bilgi vermek yerine,
kızın acılı ailesine akıl öğretme hakkını nereden buluyor?
Neden çıkıp, söylediklerinin, yaptıklarının ve kendi sorumluluğundaki uygulamaların hesabını vermiyor?
***
Dün yukarıdaki satırları yazdıktan sonra, Cerrah’ın basın toplantısı yapacağı haberi geldi.
İstanbul
Emniyet Müdürü’nün, birçok çevre tarafından istifasının istenmesine yol
açan konularda nihayet hesap vereceğini, en azından bunu deneyeceğini
umarak bekledim.
Nafile.
Tek başına medyanın karşısına
geçmek yerine, İstanbul Valisi Muammer Güler’in basın toplantısına
katılan Cerrah’a, adını gölgeleyen güncel konuların bir bölümü hiç
sorulmadı.
Bostancı’da yaşanan Emniyet rezaletine ilişkin
sorulara ise, gerek Güler’in gerek Cerrah’ın 24 saat gecikmeyle verdiği
cevaplar, toplumun infialini yatıştırmayan mazeretlerden ibaret kaldı.
***
Oysa
Cerrah’ın, gazete sayfalarına yansıyan eleştiriler konusunda mutlaka
konuşması, Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili şu soruları
cevaplaması gerekiyordu:
Katil zanlısını bulmak için gereken her şey yapılmış mıdır?
Zanlı Türkiye sınırları içinde midir, dışında mıdır?
Dışındaysa, yakalanmasının, iadesinin talep edilmesi gündemde midir?
Ve
Cerrah hangi akıl, hangi vicdan ve hangi hakla, hunharca öldürülen genç
kızın ailesi için “Takip etselermiş kızlarını. Sizin kızınız olsa,
kaçta eve gelmesini istersiniz? Gece erkek arkadaşının evinde kalmasına
izin verir misiniz” cümlelerini sarf edebilmiştir?
Cerrah,
gazeteci Ayşe Arman’a söylediği bu sözlerin hesabını, başta
Karabulut’un ailesine ve bu ülkedeki milyonlarca anne babaya vermeyi
denemeyecek mi?
Akılsız, vicdansız, haksız sözlerinin bir bedeli yok mu, olmayacak mı?
Cerrah, istifa etmeyi neden düşünmediğini açıklamayacak mı?
***
Bu sorular dün sorulmadı.
Toplumca
sorgulanan sözlerinin hesabını verme yükümlülüğü hissedecek kadar
demokrat olmayan Cerrah da, Münevver Karabulut konusunda ağzını açmadı.
Ama tek eksiği bu değildi.
Bostancı operasyonuyla
ilgili karanlık noktaları zaman geçirmeksizin gidermeyi olay günü
denemeyen Cerrah, operasyonun bitmesinden 24 saat sonra Vali Güler ile
birlikte muhatap olduğu medyayı da tam anlamıyla “aptal” yerine koydu.
Emniyet’in
planlı bir ev baskını sonucunda, bir polis amiri, bir vatandaş, bir
zanlı ölmüş... Şehrin ortasında saatler süren dehşet ve panik
yaşanmış... Yaralananlar var...
Güler ile Cerrah’ın yorumu:
“Operasyon başarılı olmuştur.”
Böyle
dediler ve “başarı”ları için tebrik bekler edasıyla birçok soruyu
havada bıraktılar; birçoğunu da, “Evde o kadar mühimmat olacağını
tahmin etmedik” türü itirafların yansıttığı zaafı doğal saymamız
gerekirmişçesine, “ne var bunda” pişkinliği içinde cevapladılar.
Güler ve Cerrah’ı dinledikten sonra, şu sorular hâlâ cevapsız:
Devrimci
Karargâh örgütünün hücre evinde silah ve mühimmat bulunabileceği,
adrestekilerin polise teslim olmayabileceği neden hesaplanmamış ve
gerekli önlem alınmamıştır?
Neden Emniyet Amiri Semih Balaban’ın şehit düşmesi engellenememiştir?
Neden baskın yerine, kuşatıp bekleme yöntemi denenmemiştir?
Neden zanlının evden çevreye ateş ederek, bomba atarak hedef bulabilmesine imkân verilmiştir?
Binadan açılan ateşin menzilinde medya mensuplarının ve yoldan geçenlerin bulunmasına neden göz yumulmuştur?
Mazlum
Şeker adlı gencin kör kurşunla vurulup ölmesinde, onun orada durmasını
önlemekle yükümlü görevlilerin de sorumluluğu yok mudur?
Ve tabii, işin arka cephesini ilgilendiren sorular da önemli...
Öldürülen Orhan Yılmazkaya, Devrimci Karargâh adına daha önce eyleme karışmış mıdır?
Devrimci Karargâh’a atfedilen Selimiye Kışlası ve AKP İstanbul İl Başkanlığı saldırıları konusundaki soruşturma ne aşamadadır?
Basılan hücre evinde bulunan silah ve mühimmatın dökümü ve menşei nedir?
***
Celalettin Cerrah 4 Mart 2003’ten beri İstanbul İl Emniyet Müdürü.
İstanbul
polisinin 1 Mayıs 2008’de uyguladığı şiddet de, Beyoğlu’nun bugün adı
“polis dayağı” ile anılan bir ilçe haline gelmesi de son tahlilde
Cerrah’ın sorumluluğu.
Ama Cerrah bugüne dek, sorumlu olduğu ihlaller konusunda, tatmin edici açıklamalar yapmaktan hep kaçındı.
Münevver
Karabulut’la ilgili izansız sözleri ve Bostancı’daki kanlı sabah
konusunda da aynısını yapmasına, bu olaylardaki sorumluluğunu da
geçiştirmesine göz yumulmamalı.
Ya halka, yaptıklarının hesabını ya da valiliğe istifasını vermeli.
Diğer Yasemin Çongar Makaleleri:
- 24.04.2009 - Obama’nın yeşil bileziği ve soykırım
- 22.04.2009 - Hürriyet’in haberi saklama hürriyeti var ama...
- 17.04.2009 - Bu sırada, bir dünya şehrinde...
- 15.04.2009 - Başbuğ’a “siyasi” ve “akademik” bir cevap
- 10.04.2009 - İki esrarengiz suikast, bir derin şüphe
- 08.04.2009 - Obama Türkiye’ye küresel rol önerdi
- 03.04.2009 - G-20 ve sistemin zehrini akıtmak
- 01.04.2009 - Cemil Çiçek kafası ve Diyarbakır’dan bir mektup
- 27.03.2009 - Ergenekon Davası’nın Çankaya’daki adı: Şeffaflaşma
- 25.03.2009 - Bu bahar gerçekten bahar gelebilir
- 20.03.2009 - Af barışın anahtarıdır
- 18.03.2009 - Balbay’ın günlüklerini okumanın hüznü...
- 13.03.2009 - Güçlükonak Katliamı savcısını arıyor...
- 11.03.2009 - Türkiye’nin kimliğinden yüksünenlere...
- 08.03.2009 - Barack Obama geliyor, çünkü...
- Tüm yazıları


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














