Petrol içinde yüzme dönemi bitti 13 Mayıs 2008
Petrol içinde yüzme dönemi bitti
document.write(); MartIn Wolf
Artan petrol fiyatları nedeniyle spekülatörleri, petrol şirketlerini veya OPEC’i suçlamayın. Sanayileşme milyarlarca insana kadar yayıldı, yüksek
fiyatlar da pazarın buna yanıtı. Pazar değeri yükselen kaynakları daha akıllıca kullanmamız gerektiğini söylüyor ve hakkı var
Goldman
Sachs geçen hafta petrolün varil fiyatının 200 doları bulabileceği
uyarısında bulundu.
Reel fiyatlar zaten tüm zamanların en tepe noktasında.
200 dolarlık fiyatsa önceki tüm artışlardan iki kat yüksek
olacaktır. Ancak yaşanan şoka sadece kısa vadeli fiyat
sıçraması şeklinde odaklanmak hatalı.
Petrolle ilgili üç gerçek şöyle:
Sınırlı bir kaynak; küresel ulaşım sistemi üstünde yükseliyor; gelişen ekonomiler Avrupa kadar petrol kullansa küresel tüketim yüzde 150 fırlardı.
Bugünlerde yaşananlar bu çıplak hakikata dair erken bir uyarı.
Fiyatlar nedeniyle spekülatörlerle büyük ve kötü petrol şirketlerini suçlamak cazip gelebilir. Fakat hakikat farklı.
Araç filoları büyüdükçe petrol talebi artıyor. ABD’de 250 milyon,
Çin’deyse sadece 37 milyon araç var.
Çin’ndeki araç filosunun ne yönde evrildiğini görmek için hayalgücüne gerek yok. Diğer gelişen ülkeler de Çin örneğini izleyecektir.
Bunun yanında petrol ihraç eden ülkeler örgütü OPEC’in üyelerinin yedek
kapasitesi düşük ve OPEC dışındaki üretim de beklentileri sürekli boşa
çıkartıyor.
Yeni Suudi Arabistan’lar yok
Arzı, talebi karşılamak için gereken günlük yaklaşık 1,4 milyon varilin
yıllık toplamı kadar genişletmek giderek zor görünüyor.
Bu, her yedi yılda
fazladan bir Suudi Arabistan gerektirir. Uluslararası Enerji Kurumu’na göre sekiz yıl içinde ihtiyaç duyulan ek kapasitenin neredeyse üçte ikisi
mevcut petrol sahalarında düşen üretimi telafi etmek için gerekiyor. Bu da meseleyi göründüğünden zorlu kılmakta.
IMF’nin en son Dünyanın
Ekonomik Görünümü raporunda belirtildiği gibi, günümüzün etkin teknolojileri
sayesinde üretimde zirveye yakında erişilecek olması, bunu keskin düşüşlerin izleyeceği manasına da geliyor.
Bu, fiyatlardaki son artışlarda spekülasyonun rol oynamadığını iddia etmek
değil.
Ancak ana nedenlerden birinin spekülasyon olduğuna inanmak güç.
Dolar cinsinden fiyatın hızla arttığı doğru ama bu kısmen doların
göreli değerindeki düşüşün bir sonucu.
Spekülasyon fiyatları olması gerekenin üstüne çıkarıyorsa,
petrol arzı kullanılan petrol oranını geçerken birilerinin de hızla
stok yapması beklenir. Buna karşı stoklarda böylesi bir artışa dair
kanıt yok.
Dara giren üretim kapasitesini artırmak için gerekli yatırımda geç kalındığı da doğru değil. IMF raporuna göre, petrol şirketlerinin nominal yatırımları 2000-2006 arasında iki kattan fazla arttı. Ancak donanım ve kalifiye işçi hizmetlerindeki darlık nedeniyle reel yatırımlar pek az arttı.
Bu vaziyette, spekülasyonun istikrarı bozmaktan ziyade istikrar sağlayıcı olması daha mümkün. Yani, spekülasyon talebi düşürmek için fiyatları doğru yönde sürüklüyor. Yüksek fiyatlar bunda kesinlikle başarılı olacak. Tek bir basit nedenden dolayı talep arzla örtüşmeli; varolmayan petrolü kullanamayız.
1970’lerdeki fiyat artışlarını talep ve üretimdeki düşüşler takip etti.
Bu, kısmen durgunluktan, kısmen de artan verimlilikten kaynaklanıyordu. Bu güçler yine iş başında olmalı. ABD ekonomisindeki yavaşlama aslında manidar. Batı Avrupa ve Japonya’da bile yavaşlamalar yaşanacak.
Ancak gelişmekte olan ülkeler hâlâ hızla büyüyecekler. Dünya ekonomisi ve petrol talebinin süratle büyümeyi sürdürmesi muhtemel. İnsanlar daha verimli araçlara geçiş yaparken, petrol kullanımında artan verimlilik, hızla gelişen ülkelerde motorlu ulaşım için artan taleple boşa çıkartılacak.
Önceki iki fiyat sıçramasındaki gibi katlanan petrol talebinin düşmesi ve
devasa yeni petrol sahalarının yakın gelecekte işletmeye açılması
mümkün değil.
Bu, fiyatların belirsiz bir geleceğe kadar yüksek seviyelerinde kalacağı manasına gelmiyor.
Ancak, ‘zirvede petrol’ teorisyenleri haksız çıksa bile görece fiyatların yüksek olduğu belli bir dönemi beklememiz gerektiği anlamına geliyor.
O halde bu basit gerçeklere verilmesi gereken yanıt ne? Bazı ‘yapılması’
ve ‘yapılmaması’ gerekenler şöyle:
Spekülatörleri, petrol şirketlerini, hatta OPEC’i suçlamayın. Onlar
sadece haberci. Taşıdıkları mesajsa arz ve talepte köklü bir
değişiklikle ilgili. Spekülatörler yanıt olarak fiyatları yukarı
çekiyorlarsa, dengeye yardım ediyorlar. OPEC de üretimi kısıyorsa,
gelecek için değerli bir kaynağı sakladığından bunu yapıyor.
Artan talepleri nedeniyle gelişen ülkeleri suçlamayın. Zengin ülke
vatandaşları gelişen ülkelerin ayağa kalkmasının getirdiği yüksek
fiyatlara uyum sağlamalı. Tek alternatif onların umutlarını yıkmaya
çalışmaktır ki, bu bir hata ve suç olur.
Üçüncüsü, bu seviyedeki fiyatların önemli bir makroekonomik rol
oynadığını görün. Varil fiyatı 100 dolarken dünya petrol üretiminin
yıllık değeri 3 trilyon dolara yaklaşıyor. Bu, dünyadaki gayrisafi
hasılanın yüzde 5’i. Daha fazla bir oran sadece 1979 ve 1982’de
kaydedildi.
Dördüncüsü, bu sınırlı kaynağın daha verimli kullanımı cesaretlendirmede ve iklim değişikliğini düzeltmede önemli rol oynayacak yüksek fiyatlara göre ayarlama yapmalı. Şok petrol, fosil yakıtlar veya karbon salınımına vergiler koyarak fiyatlandırmada altın fırsatlar sunuyor.
Beşincisi, üreticilerin petrollerini en yüksek fiyatı verene satmasıaı yönelik
temel ilkeye dayanarak petrol ticareti paktı için küresel anlaşma sağlamalı.
Küresel petrol pazarının bütünlüğüne halel verilmemeli; ayrıcalık elde etmek için kimse askeri unsurları kullanmamalı.
Alternatif teknoloji şart
Son olarak, alternatif teknolojilere dair araştırmalara yatırım
yapmakta ciddi olunmalı.
Enerjide kendi kendine yeterlilik inandırıcı değil ama petrol sonrası
gelecek için yatırım yapmak böyle değil.
Artık kaynakların bol olduğu bir çağda yaşamıyoruz. Arz ve talepteki önemli
değişikliklerin durumu tersine çevirmesi olası; bu mutlu sonu umut edebiliriz.
Fakat umut izlenecek bir politika değildir.
Zamanımızın en büyük hadisesi sanayileşmenin milyarlarca insana kadar
yayılması.
Yüksek kaynak fiyatlarıysa, pazarın bu dönüşüme yanıtı. Pazar daha artık değerli hale gelen kaynakları daha akıllıca kullanmamız gerektiğini
söylüyor ve hakkı var.
(13 Mayıs 2008)



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












