| Paris baharını anımsarken |
22.04.2008 01:51:00 |
| Paris'te 1968 yılının baharı, diğerlerinden apayrı bir mevsimdi. Mayıs 1968 bir isyan mevsimi olarak geçti tarih kitaplarına. |
BBC Türkçe Fransız öğrenciler dünyayı değiştirmeye niyetlenmiş, işe Latin Mahallesi'nden başlama kararı almıştı. Bu hareket, gençliğin tüm güçlü ve zayıf taraflarını yansıtıyordu: Enerji, tutku, idealizm ve çokça da toyluk. İş sadece Marx'tan, Mao'dan ve havadaki devrim kokusundan sözetmekte kalmamıştı. Havada aynı zamanda gözyaşartıcı gaz ve kan kokusu, bulvarlarda ise barikatlar vardı. BBC muhabiri John Pickford, o dönemi yaşayan bir isim. İşte anımsadıkları...
Kızı, Paris'in öğrenci mahallesinin göbeğinde, bir kafenin girişinde görmüştüm. 20'lerinde, saman sarısı saçlı, capcanlı bir kadındı... Haftalardır öğrencilerle yetkililer arasında süren gerilimin, Sorbonne Üniversitesi çevresindeki sokaklarda sonunda şiddete dönüştüğü gündü. Çevrede gerçeküstü bir meydan muharebesi sürerken, altı saat boyunca sığındığım yer bu kafeydi... Bir yandan trafiğin aktığı St. Michel Bulvarı'nda öğrenciler parke taşlarını polise fırlatıyor, kaçan bir öğrencinin arkasında polisin attığı gözyaşartıcı gaz bombası patlıyor, diğer bir bomba ise durakta bekleyen içi yolcu dolu otobüsün yanında patlıyor. Sağda solda tam teçhizatlı polis memurları öğrencilere saldırıyor. İşte sarı saçlı kızın başına da o anda copla vurulduğunu görüyorum.
Zihnimin kamerası Bazen şimdi Paris sokaklarında yürürken kafamın içinde bir kamera çalışmaya başlıyor ve 40 yıl önceki sesler ve görüntüler zihnimde canlanıveriyor. Sorular soruyorum kendime: Acaba Mayıs 1968'deki o enerji, öfke ve isyan patlaması yeniden canlanabilir mi? Günümüzün öğrencileri acaba hangi konularla meşgul? Sorbonne'un kapısında şimdi güvenlik görevlileri var. Ancak iki dakikalık bir pazarlığın ardından beni içeri almayı kabul ediyorlar. Acaba burada 40 yıl önce öğrenci olduğumu söylemem mi, benim bir tehdit teşkil etmediğime ikna etmişti onları, bilinmez... Güneşli bir günde, parke kaplı avluda taştan bir bankta oturup orta yerdeki kulelerin harika kubbelerine bakıyorum. 1968 yılında gözüpek gençler bu kulenin en tepesine kadar tırmanmış ve orada anarşistlere özgü siyah bayrağı açmıştı... Bu bayrak binanın üstünde haftalarca, hatta öğrenci işgali bittikten sonra bile dalgalanmıştı. Yanıma bir kız öğrenci gelip oturuyor. Özenle sarılmış bir sigarayı tüttürmeye başlıyor. Soruyorum: - Acaba 1968 hakkında ne düşünüyor? Şaşırıyor. -Rien (Hiçbirşey.) Biraz daha risk alıp devam ediyorum: - Öğrenciler 1968'de hiç mutlu değillerdi, öyle değil mi? - Öğrenciler asla mutlu olmaz. Oysa şu anda 60'lı yaşlarında olan Claire Prest'e göre 1968'de Paris caddeleri romantik bir duygu yoğunluğuna sahipti. Daha sonra kocası olacak bir adamla aşk ilişkisi, o günlerde yeni başlıyordu. 'A la manif' yani 'Gösteride görüşürüz' cümlesi, birbirlerine kur yapma yollarından biriydi. Aynen beraberce katıldıkları Sorbonne işgali sürecinde anfilerdeki tartışmalarda yer almak gibi.
Unutulmayan sloganlar Geriye dönüp o yaratıcılık ve heyecan yüklü zamanlara baktığında yürüyüşlerde atılan 'Il est interdit d'interdite' (Yasaklamak yasaktır) sloganlarını hatırlıyor. Claire'in kızı Genevieve ile konuştuğumda ona soruyorum. 68'lilerin çocuğu olmak acaba nasıl birşey? Biraz duraksıyor ve sonra kaşlarını kaldırarak, 'Ebeveyn olarak o kadar devrimci olmadıkları kesin!' diyor. O anda kafamın içindeki kamera yeniden çalışmaya başlıyor... Tasarımları 60'lı yıllardan çok 1920'leri çağrıştıran o eski metro trenlerini, onların içindeki çıtalı ahşap oturma yerlerini ve 'Defense de Cracher' (Yerlere tükürmeyiniz) yazan levhaları; kafelerde yer alan otomatik şarkı çalma makinelerini, bu makinelerde durmaksızın çalan ve zamanın 'succes de scandale'i (skandalla gelen başarı) olduğu söylenen 'Je t'aime moi non plus' şarkısını, pipo içen ve zamanın komünist gazetesi 'L'Humanite'yi okuyan adamları görüyorum. Ancak şimdilerde gördüklerim daha gerçekçi şeyler. Tam teçhizatlı toplum polisleri, yan sokakta arka arkaya dizilen polis minibüsleri. Evet, o öğleden sonra 16-18 yaş arası lise öğrencilerinin bir gösterisi olacak. Kızgınlar, çünkü Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy öğretmen kadrosunu 12 bin kişi azaltıyor ve onların iddiasına göre de bu, daha kalabalık sınıflar anlamına geliyor. Sonuçta 2008 yılında, Jardin de Luxembourg parkındaki çınar ağaçları yeni yeni yeşillenirken, St Michel Bulvarı'nda binlerce lise öğrencisinin yürüyüşünü izliyor ve bir yandan da 40 yıl önceki Paris baharına geri dönüyorum. Yeni kuşağın dertleri Bir pankartta 'Yeni bir 1968 mi gerekiyor?' diye yazılmış. Tibet ile ilgili başka bir yazı görüyorum. Ancak sonuç olarak bu gösterinin odak noktası çok yerel, hedefleri sınırlı. Öğrencilerin 1968 yılında da dar kapsamlı şikayetleri vardı. Özellikle üniversitelerin katı hiyerarşik yapılanmasına yönelikti bunlar. Ancak, dünyayı değilse de en azından Fransa'yı değiştirebileceklerine inanmıştı 68'liler. Bir öğretmen aradaki farkın altını çiziyor benim için: - Bu kuşak, toplumu değiştirmek falan istemiyor. Kira ödemeye yetecek kadar para kazanabilecekleri, iyi bir iş bulabilmek istiyorlar. Eğitimlerinin kalitesinden kaygı duymalarının nedeni de bu. Bununla beraber, Fransız öğrenciler yeterince örgütlendikleri ve caddelere çıktıkları zaman hiçbir hükümetin kendilerine karşı kayıtsız kalamadığını da kanıtlamıştı. Geçen hafta merkez sağ eğilimli Le Figaro gazetesi, şaşırtıcı olmayan bir şekilde artık hafızalarda yer etmiş bir sözle özetliyordu bu algılamayı: - Gençler diş macunu gibidir. Tüpün dışına çıkmaları, tekrar içine sokulmalarından daha kolaydır. |



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu


