Özür diliyorum, çünkü...
Her birinin yaşı o zulüm yıllarını hatırlamaya müsait dev ağaçlarla dolu bir ormanın içinden geçilerek gidilir kampa.
Başları göğe eren, gri gövdeleri dimdik, uzun dalları her mevsimi ayrı renkte yaşayan ağaçlardır bunlar.
Kampa adını veren de onlardır.
Buchenwald “kayın ormanı” demektir.
Galiba ilk kez, o kampta yaşamıştım bu duyguyu.
Yirmi üç yaşındaydım.
Berlin Duvarı yıkılalı kısa bir süre olmuştu; bir grup gazeteciyle birlikte Doğu Almanya’yı dolaşıyordum.
Weimar’dan
Buchenwald’a gittik; Nazilerin 1937’den 1945’e çeyrek milyon insanı
kapattığı, 56 bin insanı öldürdüğü kampı dolaştık.
Mihmandarımız, Doğu’ya hayatında ilk kez bizimle geçen bir Batı Alman’dı; yirmi üç yaşındaydı; adı Klaus...
Gruptan uzaklaşıp tek başıma gezdim kampı; ağlıyordum.
Sonra Klaus geldi buldu beni; ağlıyordu.
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Nazi yok,” dedi, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
“Ailemde bilebildiğim kadarıyla hiç Alman yok,” dedim, “ama suçlu hissediyorum kendimi.”
Buchenwald sadece öfke ve acı vermedi bana, utandırdı da.
Mazlumun
acısı kadar zalimin suçunu da içimde taşıdığımı, galiba ilk kez o
kampta hissettim; insanın insana zulmünden ötürü bağışlanmak istedim.
Sessiz bir özür içimde büyürken okudum o sözü; “jedem das seine.”
Almanların sık kullandığı bir deyişti, biliyordum.
1950
ve 60’ların büyük bölümünü Almanya’da geçiren annem de sıkça söyler,
bazen daha iyi anlayayım diye, “her koyun kendi bacağından asılır” diye
eklerdi.
Buchenwald’ın kapısında yazılıydı.
“Jedem das seine.”
Herkes hak ettiğini bulur ya da herkes kendi ettiğinden sorumludur.
Prusya Kralı Büyük Frederick’ten miras “liberal” bir şiardı bu; bir “hakkaniyet” ifadesiydi.
“Ben yapmadım” diyebilen insanı yapılanın yükünden azat eden bu sözün içinde saklı haksızlığı düşündüm kamptan çıkarken.
* * *
“1915’te
Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız
kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu
adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve
acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Cengiz Aktar ve Baskın Oran’ın öncülüğünde hazırlanan bu metnin altına imza atıyorum.
* * *
Biliyorum ki vicdanı, Osmanlı Ermenilerine yapılan zulmü reddeden birçok kişi imza atacak bu metne.
Ama birçoğu da imza atmayacak ya da “imza atarım ama...” diyecek...
Kimileri “şerh” düşecek Sabah’tan
Emre Aköz’ün yaptığı gibi; “Eylem olarak zaten yapmadığım, fikren
katılmadığım, bir nebze dahi olsa yararlanmadığım, gerçekleri az çok
öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum bir konuda neden özür
diliyorum” diye soracak.
Başkaları, Taraf’tan Ayşe
Hür’ün yaptığını yapıp “aklı” ile sorgulayacak bu metni; “Ben bu tür
olaylara, Türk milletinin bir ferdi olarak değil, bir bilim insanı, bir
tarihçi olarak yaklaşırım. Bence bu olaylar o dönemde kabaran Türk
milliyetçiliğinin hatasıdır. Şahsen kendimi bununla özdeşleştirmiyorum
ve kişisel olarak özür dileme gereği duymuyorum” diyecek.
Diğerleri,
Bilgi Üniversitesi’nden Ferhat Kentel gibi, bir yandan girişime sahip
çıkarken bir yandan da “Bu metin tamamen benim ruh halime uyuyor.
İmzalamayı düşünüyorum. Ama özür dilemekte çok emin değilim. Ben
vurguyu, ‘acıyı çok fazla hissediyorum’ cümlesine yapmak istiyorum. O
acıyı paylaşmak istiyorum” diye açıklayacak çekincesini.
Aköz,
Hür ve Kentel gibi daha nice ahlaklı, duyarlı, sorumlu insan “özür
dilemek” konusunda itiraz ya da tereddüt sahibi olacaklar; biliyorum.
Hepsine saygım var.
Ama içimde ne zamandır büyüyen sessiz bir özür de var.
* * *
Ben 1915’te yaşananlar için Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum.
Çünkü
fiilen yapmasam da, fikren katılmasam da ve bu meseleye illa ki “Türk
milletinin bir ferdi” olarak bakmasam da, mazlumun acısı kadar zalimin
suçunu da içimde hissediyorum.
Çünkü Ermeni soykırımından “bir nebze dahi yararlanmadığımdan” emin olamıyorum.
Çünkü
Ermenilerin terk etmek zorunda bırakıldığı maldan, mülkten, topraktan
üzerime hak geçmediğini zannetmek yetmiyor bana; “ya geçtiyse” ile
“geçmemiş olması mümkün mü” arasında bocalıyorum.
Çünkü
ailemde, bilebildiğim kadarıyla, hiç İttihatçı paşa olmaması
rahatlatmıyor beni; “büyükbabam Selanik’te İttihatçılarla çalışmadı mı;
en iyi arkadaşlarım arasında İttihatçı paşaların torunları yok mu; hem
olsa ne fark eder olmasa ne fark eder; İttihatçı zihniyetteki bu
devleti şu veya bu şekilde ayakta tutan toplumun bir ferdi değil miyim
ben” diye soruyorum kendime.
Çünkü “gerçekleri az çok
öğrendiğim günden beri rahatsızlık duyduğum” bu meselenin üzerine
gitmek konusunda her zaman yeterince duyarlı, kararlı ve cesur
olduğumdan emin değilim.
Çünkü tarihe, sadece mesleğimin ve sınırlı aklımın, bilgimin, birikimimin içinden bakamıyorum.
Çünkü Ermenilere yapılan zulüm her şeyden önce boğazımda bir düğüm benim.
Çünkü “jedem das seine” fikri bu düğümden kurtarmıyor beni.
Çünkü
zalimle özdeşleşmemem, mazlumun acısını paylaşmam yetmiyor bana; zulmü
her iki çehresiyle içimde taşıdığım için bağışlanmak istiyorum.
Diğer Yasemin Çongar Makaleleri:
- 12.12.2008 - Özür diliyorum, çünkü...
- 10.12.2008 - Amerika’nın yeni “Araba Çarı” Detroit’i kurtarabilir mi?
- 05.12.2008 - Emre Taner bu meseleyi çözebilecek mi?
- 03.12.2008 - Beyaz Ev’in yeni generalinin bir gözü Türkiye’de olacak
- 28.11.2008 - Savcılar Eymür’ün ve Güney’in ifadesine başvurmalı
- 26.11.2008 - Ergenekon’da ‘askerî derinlik’ ve yurtdışı bağlantılar
- 21.11.2008 - Türkiye Korku Cumhuriyeti
- 19.11.2008 - CHP ve MHP, devlet ve toplum
- 14.11.2008 - Kadınlar, erkekler ve teessüfümüzün karanlık nesnesi
- 12.11.2008 - Erdoğan, Gönül ve şerlerin en kötüsü
- 07.11.2008 - ABD’de zihniyet devriminin eski ve yeni çehreleri
- 06.11.2008 - Amerikan İç Savaşı nihayet bitiyor
- 05.11.2008 - Obama’ya (tam dört yıl önce) takıldım *
- 31.10.2008 - Ergenekon’un derinine inmek, geçmişine uzanmak
- 29.10.2008 - Kanayan cumhuriyetin “gurur” bilançosu
- Tüm yazıları


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














