Ne yapmalı?
Mahmut Baksi yetmişli yıllarda sürgünlüğe zorlanmış ve yakalandığı hastalıktan ölünceye kadar da yurt dışında, İsveç’te yaşamış bir Kürt aydınıydı.
Ölünce, vasiyeti üzerine, cenazesi İsveç’ten getirildi ve Diyarbakır’da toprağa verildi.
“Atatürk mezarından kalkmış ve şu anda, Diyarbakır Ulucami önünde, oturmuş karpuz satıyor deseler inanırım, ama devletin çözüm için adım atacağına inanmam,” diyordu Baksi.
Bu inanç aslında Kürt aydınlarının yıllardır paylaştığı bir inançtır ve hâlâ çok güçlü.
Çünkü itiraf etmek gerekir ki bu inancı sarsacak veya boşa çıkaracak bir şey olmadı bugüne kadar.
Öte yandan, insanın aklına hep umutsuzluğu düşüren bu inanca rağmen; Kürt aydınlarının ve siyasetçilerinin önemli bir bölümü, her iki halkın, eşit ve demokratik haklar kullanarak birlikte yaşayabileceklerini dün olduğu gibi bugün de savunuyorlar.
Ama bunu savunmak artık kolay değil ve gittikçe zorlaşıyor.
Kürt sorununda çözümsüzlüğün merkezi haline gelmiş ordu, bütün bir cumhuriyet dönemi boyunca denenmiş ama sonuç vermediği gibi, sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirmiş politikalarla, toplumun yüzleşmesini istemiyor.
Generaller, bu yüzleşme gerçekleşirse bu savaşın sürdürülemeyeceğini çok iyi biliyor çünkü.
Genelkurmay Başkanı Aktütün’de askerî ihmal olabileceğine ilişkin eleştirilerin bile telaffuz edilmesine bu yüzden tahammül gösteremedi.
Oysa bu savaşın tarihi içinde, toplumdan gizlenen ne Aktütünler var, saymakla bitmez.
Gerçek şu ki başta Başbakan olmak üzere kimse çözüme yakın ve çözümü düşünüyor değildir.
Erdoğan, partisinin yüzde 50’nin üstünde oy aldığı bölgeyi ziyaret ediyor, onu dinleyecek insan bulamıyor.
Ama o bildiğinde ısrarlı hâlâ.
Kürt sorununda Başbuğ’a en ufak bir itirazı yok.
Geçmişte bu meselede askere kayıtsız şartsız destek sunan partilerin ve siyasetçilerin bugün esâmisinin bile okunmadığının farkında değil.
Bu tercih nedeniyle, partisinin bir yılda nasıl hızlı bir düşüş yaşadığını görmek ve anlamak istemiyor Başbakan, ama bir yandan da kamuoyunu boş ve anlamsız beklentilerle oyalamaya çalışıyor.
Mir Dengir Fırat’ı Ahmet Türk’e gönderiyor.
Eğer bu meselenin genel başkan düzeyinde, restoranlarda konuşulacak yanı kaldıysa eyvallah, ama yine de bu mekânlarda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve İbrahim Bilici’yle oturması gereken Mir Dengir Fırat değil, Cemil Çiçek’tir bence.
AKP’nin Kürt sorunundaki resmî politikasını kim belirliyorsa ve bu konuda kimin fikirlerinin değişmesi çözüme katkı sunacaksa DTP’lilerle buluşması gereken odur.
Öyle Kürdü Kürtle buluşturarak çözemezsiniz Kürt sorununu.
Kaldı ki, Ahmet Türk ve Mir Dengir’e kalsa, Kürt sorunu çoktan çözülmüştü zaten.
AKP içindeki 70 Kürt milletvekiline susmayı tavsiye edecek, kamuoyu bu milletvekillerinin ne düşündüğünü bile bilmeyecek, sonra da Mir Dengir Fırat’ı DTP’lilere göndereceksiniz.
Sayın Fırat da Aktütün’de olup bitenlerin bile gizlenemediği bir dönemde, Ahmet Türk’le Kürt sorununu konuştuk demeyecek, diyemeyecek, Ahmet okuldan arkadaşımdır filan diyerek restoranın garaj kapısından sıvışıp gidecek.
Medyaya da birlikte yenilen istavritin lezzetini yazmak kalacak.
Farkında mıyız bilmiyorum, 1984’te başlayan birinci aşaması bitti bu savaşın, ikinci aşamasını yaşıyoruz.
Artık kabul edilebilir sınırlarda tutulamayacağı açık olan bir savaş söz konusudur.
Ve bu savaş bu muameleyi hak etmiyor.
Asker ve gerilla analarının siyasetçilerden beklediği bu değildir.
Eğer gerçekten diyalog yolları denenecekse, kamuoyuna açık müzakere süreci benimsenmelidir.
Atılacak adımların mahiyetini kamuoyu bilmek zorunda.
Gizlenecek, hakkında yorum yapılamayacak neyi kaldı bu savaşın?
Devletin ta Beka’dan başlayarak Öcalan’la her zaman görüştüğünü mü bilmiyoruz?
Öcalan’ın avukatları aracılığıyla dile getirdiği görüşleri ve çözüm için yaptığı önerileri mi?
Yoksa bu kirli savaşın Ergenekon adında bir canavarı nasıl yaratmış ve büyütmüş olduğunu mu?
Kabul edelim ki, gerçeklerle yüzleşemediğimiz ve gerçeği sorgulayamadığımız için bu trajedinin yaşanmasına engel olamadık.
Şimdi Türkiye’de iki farklı ulusal zemin iki farklı ulusal psikoloji var. Bu ulusal psikolojiler, gerilimler etnik hınç ve öfkeyi besliyor ve toplumsal ayrışma derinleşiyor.
Gerçek zeminlerde, gerçek ve samimi buluşmalar görmek istiyor toplum.
Bunun da yeri TBMM’dir.
TBMM en önemli ulusal sorununu, Kürt sorununu görüşmek üzere tek gündemle toplanmalı ve burada alınacak kararları kamuoyu yüz sene sonra değil şimdiden bilmelidir.
Bu savaşla ilgili olmayan, bu savaşı acı duyarak, içinde hissetmeyen tek yurttaşı kalmadı Türkiye’nin.
1984’ten bu yana askerliğini çatışma bölgesinde yapan 15 milyon civarında insan bu savaşın gerçekliğine ya tanık oldu, ya da bizzat çatışmalara katıldı.
Neyi kimden gizleyeceksiniz?
Bu kirli savaşın ayıbı da, günahı da ortada.
Sayın Başbakan Diyarbakır belediyesiyle uğraşmaktan vazgeçin, Türkiye Diyarbakır’dan daha büyük ve daha önemli, yönettiğiniz bu ülke bir iç savaşın, Türkler ve Kürtler arasında yaşanacak bir iç savaşın eşiğinde bulunuyor.
Bu gidişatı durdurmak sizin elinizde.
Özal’ın kadersizliği sizi korkutmasın, tarih tekerrür etmez hiçbir zaman.
Kaldı ki sizin elinizdeki imkânların hiçbiri rahmetli Özal’da yoktu.
Bu imkânları kullanmaz ve harekete geçmezseniz çok sürmez, Kürt sorununu, BM Güvenlik Konseyi’nde konuşmak zorunda kalabilirsiniz.
Bizden söylemesi.
Diğer Orhan Miroğlu Makaleleri:
- 15.10.2008 - Ahura’da bir öğle vakti
- 08.10.2008 - Aktütün’ü sorgulamak
- 01.10.2008 - Aşk, özgürlük ve yenilgiye dair
- 24.09.2008 - Ergenekon’a devam
- 17.09.2008 - Devlet inat ederse
- 10.09.2008 - İsyanlar ve generaller...
- 03.09.2008 - Kafkaslar’da yeni jeopolitikaya doğru
- 27.08.2008 - Bir savaş suçlusunun hikâyesi
- 20.08.2008 - ‘Susarsın, dudaklarında ıslıklar kanar’
- 17.08.2008 - Ergenekon’un kitle katilleri
- 13.08.2008 - Ergenekon ve Kürtler
- 06.08.2008 - Şüphenin kanıtı yoktur...
- 30.07.2008 - İddianame ‘Kürtler hariç’ mi diyor?
- 23.07.2008 - Ergenekon ve sol
- 16.07.2008 - Ergenekon’un mütefekkiri
- Tüm yazıları
YÜZLEŞME
Orhan Miroğlu


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














