Muhafazakarlık çağımızda nasıl olmalı?
AKP-
Saadet Partisi ayırımı ile birlikte AKP kendi siyasal konumunu
geleneksel milli görüş çizgisinden farklılaştırabilmek için
“muhafazakar-demokratlık” biçiminde adlandırdıkları bir kimliğin inşa
sürecini başlattılar ve böylece ülkemizde ilginç bir tartışma başlamış
oldu.
Kanımca bu tartışma Türk siyasal hayatı için çok yararlı bir
tartışma; bugüne dek pek gündeme gelmeyen kavramların daha nitelikli
bir çerçevede ele alınması Türk siyasal kültürü için de çok önemli.
AKP’nin siyasi yelpaze içinde kendine “muhafazakar-demokrat”
bir kimlik benimsediğini deklare etmesi söz konusu kavramın içeriğinin,
daha doğrusu muhafazakarlık ve demokratlık kavramlarının evliliğinin
mümkün olup olmadığı yoğun bir biçimde tartışılıyor.
Abant’ta toplantı yapan AKP mebusları da bu konuyu bir kez daha
masaya yatırdılar; bendeniz de bu kavram (muhafazakar-demokrat) üzerine
görüşlerimi sizler ile paylaşmak istiyorum.
Yazının en sonunda söyleyeceğimi burada belirtip öyle
başlamakta belki de fayda var; Türkiye gibi bir ülkede
muhafazakar-demokrat kavramının uzun vadede sürdürülebilirliği kanımca
belirli nüanslar ile bu kavramın liberalizme yaklaşması ile mümkün.
Açıklamaya çalışayım: çağımızda muhazakar kimliğin
sürdürülebilirliği ancak muhafazakar içerikli siyasal/toplumsal
müdahalelerin negatif tasarruf biçiminde oluşu ile mümkün diye
düşünüyorum.
Bu aşamada kanımca negatif tasarruf ya da nefatif müdahale
kavramlarının içeriğini iyi belirtmekte sonsuz fayda var; Türkiye gibi
otoriter siyasal gelenekten gelen toplumlarda çeşitli toplumsal
kesimler üzerinde uzun yıllardır süren ciddi sayılabilecek
kısıtlamalar, hatta isterseniz yasaklar ve yaşam biçimlerine müdahale
var, bunu inkar etmek olanaksız.
Bugün için TBMM’de büyük bir çoğunluğa sahip ve kendine
muhafazakar-demokrat kimliği ön plana çıkaran bir siyasal hareketin
tabanı olarak gördüğü kesim üzerinde mevcut sınırlamalar ya da
kısıtlamaları kaldırmaya çalışması kadar doğal/demokratik bir tavır
olmasa gerek.
Demokratlık ayrıca benzer kısıtlamaları tüm toplumsal kesimler
üzerinden de kaldırılmasını gerektiriyor; zaten AB süreci de bu
doğrultuda belirli bir katkı yapıyor.
Kaldırılan sınırlamaların Anayasamızın ve belki de daha önemli
olmak üzere uluslararası sözleşmelere (başta Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri) aykırı olmaması da
önemli.
Muhafazakar siyasal tavrın bu süreçte pozitif müdahale/pozitif tasarrufta bulunmaması da çok önemli.
Bu noktayı bir örnek ile açmaya çalışayım; Üniversitelerde
öğrencilere yani kamu hizmeti tüketicilerine türban yasağı kanımca
anlamsız bir yasak (yürürlükte olduğu sürece uymak zorunlu) ve AKP’nin
bu yasağı kaldırmaya çalışması (negatif tasarruf) muhafazakar-demokrat
kimliği ile uyuşan ve anlamlı bir siyasal pozisyon alış.
Ancak; zina meselesinde AKP’nin ilk tavır alışı ise tipik bir
pozitif müdahale yani mevcut siyasal/hukuki sistem içinde olmayan bir
yasağın tekrar konulması idi, zaten konu geri tepti, AKP bence bu
süreçten büyük yara aldı.
Pozitif siyasal müdahaleler yani yasak kaldırmak yerine yeni
düzenlemeler getirmenin AKP’yi çok zorlayacağını görmek için siyaset
bilimi profesörü olmaya gerek yok ve bu alanda oluşabilecek ittifakları
da AKP’den uzaklaştıran bir süreç bu.
AKP’nin siyasal alanda sadece yasak kaldırarak alacağı o kadar
mesafe var ki ülkemizde yeni düzenlemeler getirmesine hiç ama hiç gerek
yok diye düşünüyorum.
Negatif tasarrufların da AKP’yi, ülkemizi taşıyacağı yer
liberal-demokrat bir dünya ve bu konuda da küresel trend zaten bundan
farklı değil.
20 Ekim 2004 Muhafazakarlık çağımızda nasıl olmalı



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu