Pazar günü Tophane rıhtımına o bembeyaz dev transatlantiklerden 3 tanesi birden yanaşmıştı.
O yan yana dizilmiş bembeyaz dev transatlantikleri görenlerden; bilmiyorum, acaba kimlerin aklından şöyle bir soru geçiyordu:
- Mangalda kül bırakmayan övünmelere karşın, neden bunlardan bir tanesi bile yok bizde?
* * *
Transatlantiklerden, baştaki en görkemlisi “Norwegian Jade”, 4 milyon nüfuslu Norveç’indi.
12 asansörü, 12 lokantası, 10 amerikanbarı, kapalı yüzme havuzları ve 1140 personeliyle; 2240 yolcu kapasitesine sahipti.
* * *
Nedense şimdiye dek bizim medya; İstanbul’a gelmiş, o “yüzen saray”
benzeri transatlantiklere pek bir ilgi göstermemiş; ne TV’lerde
süvarileriyle bir röportaj yapmış, ne de dünya denizlerinin nerelerinde
kaç yolcuyla dolaştığını kurcalamıştı.
* * *
Kim bilir belki de bilinçaltı bir frenlemeyle; “Küçük Asya” yarımadası
üstünde oturan 73 milyonluk Türkiye’nin, içine itildiği “kendini
beğenmişlik” hipnozlarını çimdiklemek istememişti.
* * *
4 milyon nüfuslu Norveç’in, adam başına düşen “milli gelir” birimi, 125 bin dolardı; bizimki de yeni yeni 5 bin...
Ya o İbsen’ler, Grieg’ler, Güney Kutbu’nu keşfeden Amundsen’ler?
* * *
Yok hayır, Batı hayranlığı yapmayalım efendim; onların kültürü öyle, bizim kültürümüz de böyle...
Ne mutlu Türküm diyene!
Yetmez mi?
* * *
Norveç’te de limon yetişmiyor. Türkiye ise limon üretiminde, dünyada 10’uncu sırada.
Hangi Norveçli çözümleyebilir şöyle bir bulmacayı:
- Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk.
* * *
Bizim içtiğimiz türden limonlu çay da yoktur Norveç’te; limon kolonyası
da; limon likörü de; limonlu dondurma da; limonlu kek de; limonlu
şehriye çorbası da.
“Yüzü limon gibi sarardı” deyimi var mıdır, Norveç’te, bilemiyorum; “limon gibi sıktı suyunu çıkardı” deyimi de keza...
* * *
Keşke “limon”, yıllık enflasyondan en çok etkilenerek, piyasa fiyatı
yüzde 130’luk bir artış göstermesine karşın; yine de, bizim toplumsal
bir simgemiz olsaydı ve Tophane rıhtımına bir “limon heykeli”
dikilseydi.
* * *
Taksim’deki, İtalyan heykelci Canonica’nın “Cumhuriyet Anıtı”na çelenk
koyması yasaklanan ve “ayak takımı” olarak değerlendirilen emekçi
sendikaları; gider, çelenklerini şöyle bir bandrolle, Tophane’deki
“Limon Anıtı”na koyarlardı:
“Seni alıp demokrasilerinin üstüne sıksınlar”
* * *
Dünkü Posta gazetesinin ilk sayfasında da; TBMM’nin koridorlarıyla lokantasına asılacak nitelikte fotoğraflar vardı.
Fotoğrafların üstündeki manşet de şöyleydi:
“EKMEK KAVGASI"
Adana’da belediyenin büfelerinden ucuz ekmek almak için 12 yaşındaki
Ayşe dün okula gitmedi ve sabahtan sıraya girdi. Kuyrukta uzun süre
bekledi. Kalabalığın arasında ezilme pahasına 4 ekmek alıp 80 Y. Krş.
verdi. Ayşe’nin fakir ailesi için aldığı ekmekler kuyruktan çıkarken
elinden kayıp çamura düştü. Ayşe’nin ne yeniden sıraya girecek gücü
vardı, ne de 4 ekmeği yeniden alacak parası”
* * *
Fotoğrafların alt yazıları da şöyleydi:
“1- Ekmek bitecek telaşı - İlköğretim 5’inci sınıf öğrencisi 12
yaşındaki Ayşe Duyan okulda olması gereken saatte ucuz ekmek
kuyruğundaydı. Sırası gelince 4 ekmeğe küçücük elleriyle sarıldı.”
* * *
“2- Az kalsın eziliyordu - Ayşe sıradan çıkmaya çalışırken ezilme
tehlikesi geçirdi. O sırada saatlerce bekleyip aldığı 4 ekmek elinden
çamura düştü. Ayşe ağlamaya başladı. Çünkü ekmekleri gitmişti. Yenisini
alacak parası da yoktu.”
* * *
“3- Haline acıdılar - Ayşe’nin gözyaşları büfedeki görevliler dahil
herkesi etkiledi. Büfe görevlileri evde ailenin bu ekmekleri
beklediğini ve tek gıdalarının bunlar olduğunu öğrenince Ayşe’ye para
almadan 4 yeni ekmek verdi.”
* * *
Norveçlilerin bilmediği ve bizde halk dilinde “kocakarı ilacı” denilen
türden; bir de, kaynatılmış “nane-limon suyu” vardır; mide ağrılarına
iyi gelen...
* * *
Demokrasimizdeki, -bir türlü “gelişmiş” olamadığı için- mide ağrıları,
sık sık Ankara’daki politika esnafıyla, Hazine’den geçinmeli mesleksiz
“mevki sahipleri”ni de kıvrandırıyor.
Bayrak direklerini uzatıp durmak da, pek bir işe yaramıyor gibi.
* * *
Acaba demokrasimize, nane-limon kaynatıp da içirsek mi?
Başka çare kalmamış gibi görünüyor da...

EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar









GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.



multimedya
internet
aşamasındaki
bugünkü
internette
limit ve aşırı
fiyatlar da bir
sansürdür
