www.blogmedya.deriz.biz
http://ssorulmayansorular.bloggum.com
sıksorulmayansorular sorar ya siz
ayrılmayın
böyle
ayrılık
olmaz
Laikçiler ırkçılığa kayıyorlar
Türkiye’de
son günlerde gerçekten çok ama çok can sıkıcı gelişmeler yaşanıyor;
Türkiye büyük bir hızla ırkçılığa dayalı bir anlayışın pençesine hem de
kendini ilerici, modern, Atatürkçü, çağdaş diye tanımlayan bir kesimin
itelemesi ile gidiyor.
AKP’nin iktidara geldiğinden bugüne basında üzerinde durulan
“tehlike” hem de “açık ve mevcut tehlike” hep şeriat tehlikesi olageldi
ve bu konunun üzerinde belirli kesimler bazen de haklı gerekçeler ile
durdular; ancak, bugün bende uyanan temel endişe artık şeriat devletine
kayış endişesinden ziyade hukuksal olarak tanımlanması gereken bir
yurttaşlık anlayışından hızla ırk ve din temelli bir yurttaşlık
anlayışına doğru kayış.
Üstelik bu kayış yani bir tür ırkçılığa kayış öyle vehim
düzeyinde değil somut olgular ve üstelik devletimizin geleneksel
güçlerinin pozisyonları düzeyinde ortaya çıkıyor yani şayet bir
tehlikeden mutlaka söz edilecek ise bu ırkçılık tehlikesi “açık ve
mevcut” bir tehlike.
İşin en ilginç tarafı da (belki de işin en az ilginç tarafı)
devletimizin bir tür ırkçı bir yapılanmaya doğru kayışına çanak
tutanların başında geleneksel laikçi kesimler ön planda.
Laikçi tabirini çok sevmediğimi itiraf ediyorum ama bu kavram
bir ölçüde klasik laiklik ilkesine saygılı kesimler ile laikliği bir
baskı aracı, bir antidemokratik demokles kılıcı olarak kullanmak
isteyenleri ayrıştırmak için şimdiye dek bulunabilen en makul tabir.
* * *
TBMM’de görüşülen vakıflar yasası ile ilgili insanın, makul bir
insanın, hukuka ve laiklik ilkesine saygılı bir insanın tüylerini diken
diken eden gelişmeler yaşanıyor.
CHP sözcüleri vakıflar yasası ile ilgili gelişmeler karşısında
insanın tüylerini gerçekten diken diken eden bir “mütekabiliyet/
karşılıklılık ilkesine gönderme yapıyorlar ve şayet Batı Trakya
müslümanlarına yönelik bir hak ihlali var ise benzer bir hak ihlalini
de ülkemizde yaşayan ve vatandaşımız olan gayrimüslim vatandaşlarımız
için talep ediyorlar.
Lozan Antlaşmasının temel metni aslında çok da uzun olmayan,
anlaşılması da, hukukçu olmayanlar için bile, çok zor olmayan bir
metin; Benim elimde rahmetli Prof. Dr. Seha Meray’ın hazırladığı ve
Yapı Kredi Yayını olan bir kitapçık var.
Basında, Parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediğim ölçüde
bendenizde uyanan temel intiba Lozan Antlaşmasına yönelik fikrini ileri
sürenlerin yaklaşık tümünün bu kısa metni bir kez daha okumadıklarına
yönelik.
Lozan Antlaşması temel metnininin 37-45. maddeler arası yani
ikinci bölümün üçüncü kesiminin üst başlığı “Azınlıkların Korunması”
adını taşıyor ve topu topu üç sahifeden oluşuyor.
Bu metinden kalkarak mütekabiliyet yani karşılıklılık ilkesi
talebi gerçekten çok hüzünlü bir anlayış ve gönül eksikliğinin bir
göstergesi; Antlaşmanın 44. maddesinin son paragrafı devletler arasında
bir görüş ayrılığı çıktığı zaman, bu ayrılığın Milletlerarası Daimi
Adalet Divanına, karşı taraf da ister ise götürülebileceğini ifade
ediyor.
Şayet ortada Batı Trakya müslümanlarına yönelik bir hak ihlali
olduğu kanısında isek uluslarararsı yargıya gitmekten başka bir çözümün
olmadığı ortada.
Oysa, bizim laikçi ve sözde çağdaş kesim bu durum karşısında
mütekabiliyet ilkesinin çalıştırılmasını talep ediyor yani bizim kendi
yurttaşımız olan gayrimüslimlere yönelik hak ihlaline bizim de
gitmemizi öneriyor; bu korkunç talep ve anlayış karşısında ne
yapılabilir, ne denebilir, doğrusu benim aklım burada yetersiz kalıyor.
AB sürecinde yurttaşımız olan Kürtlere bir dizi temel hakları,
örneğin Kürtçe TV hakkı nihayet tanınabildi; günün birinde Kuzey
Irak’ta bir Kürt devleti kurulur ve bu muhayyel Kürt devleti bu bölgede
yaşayan Türkmenlere Türkçe TV hakkı tanımaz ise bizim kendi
yurttaşlarımızın yani bizim coğrafyamızda yaşayan Kürtlerin de
anadillerinde TV izleme hakkını ellerinden almamız aynen sayın Haluk
Koç’un TBMM’de talep ettiği mütekabiliyet ilkesine benzer ve çok komik
hatta trajikomik olur.
Tüm bu yaşanan acıklı gelişmelerin kökeninde aslında Türkiye’de
başta laikçi kesimde olmak üzere, anayasal vatandaşlık kavramının asla
oturmamış olması, Anayasal vatandaşlık kavramı belki daha da sofistike
bir kavram ama işin acı tarafı laikçi kesimin aslında hala Atatürk
milliyetçiliği kavramını bile yani devlete vatandaşlık bağı ile bağlı
olan herkesin Türk olduğu ilkesini bile içine sindiremediği, her
fırsatta ırkçı görüşlerini kustuğu gözlemleniyor.
Köken olarak Türk ve müslüman olmayan yurttaşlarımızın
“yabancı” olarak görülmesi ve mütekabiliyet ilkesine konu edilmelerini
talep etmek aslında bu yurttaşlarımızın rehine olarak algılandıklarını
da gösteriyor.
Daha ülke olarak yememiz gereken kırk fırın ekmek var anlaşılan ve ben de en çok buna üzülüyorum.