Konu sinemaysa başlangıçta senaryo vardır!
A. HALUK ÜNAL* Günümüzün hikâye anlatıcılarının önde gelenlerinden biri de senaryo yazarlarıdır.
Bu gün sinemanın yaşamımızdaki yerine, yaygınlığına, toplumların kültürel yaşamındaki etkisine baktığımızda senaryonun ve senaryo
yazarının önemini, etkisini kolayca anlayabiliriz.
HerTaraf editörü Songül Miftakhov düzenli yazmam için aradığında
hem gurur duydum, hem de ürktüm; ta ki, makro meseleler üzerine
yazmamın şart olmadığını duyana kadar... Bilirkişilik iddiasında
olmasam da benim için varoluşsal kabul edebileceğim sinema sanatına
yıllardır verdiğim emeğin, kayda değer bazı fikirleri ve önerileri
beslemiş olabileceğini umuyorum. Ayrıca Taraf mutfağına, çok uzun
zamandır yoksunluğunu yaşadığımız, okunabilir, gerçek bir gazete
ihtiyacımızı karşılamanın yanı sıra, bütün referans noktalarını
kaybetmiş politika geleneğimiz ve yeni öğrenmeye başladığımız demokrasi
pratiğimiz için de yeni bir dil ve referans noktaları oluşturmaya
başladıkları, özellikle de “insan sesi” çıkartmayı başardıkları için
teşekkür ederim.
Bence hikâyeler, insanlığın kalbi, bize
bırakılmış çok çeşitli ve zengin kültürel mirasın mücevher
sandıklarıdır. Bu hazine, insanlığın ortak malı ve temel zenginliğidir.
Çünkü, bütün toplumlar kimliğini bu kaynaklarla kurar, biçimlendirir ve
yeniden biçimlendirir. Hikâyeciler de yeni nesiller için bu hikâyeleri
yeniden ve yeniden yorumlar.
Günümüzün hikâye anlatıcılarının
önde gelenlerinden biri de senaryo yazarlarıdır. Bu gün sinemanın
yaşamımızdaki yerine, yaygınlığına, toplumların kültürel yaşamındaki
etkisine baktığımızda senaryonun ve senaryo yazarının önemini, etkisini
kolayca anlayabiliriz.
Burada doğal olarak zihinlerde
belirecek olan, sinemada hikâyenin/senaryonun payının ve işlevinin ne
olduğu sorusudur sanıyorum.
Bizim bu soruya yanıtımız açık ve
net: hikâye/senaryo, her sinema eserinin mimari planı; yaratıcı ve
yatırımcılarının arasında akdedilmiş ilk ve en temel kontratıdır.
Burada
senaryoyu yazan kişinin, filmin yaratılması sürecinde başka hangi asli
roller üstlendiğinin önemi yoktur. Çünkü senaryo yoksa, ortada
“realize” edecek, yorumlayacak, alınıp satılacak bir eser de yoktur.
Günümüzde
filmlerin iki yüz bin dolarla iki yüz milyon dolar arasındaki bütçeleri
düşünüldüğünde ve bu paranın bir araya gelmesinde tek referans
noktasının yüz sayfalık dramatik bir metin olduğu hatırlandığında,
senaryonun taşıdığı estetik değerin yanı sıra, yaratabildiği katma
değer de kolayca görülür.
Bugün Avrupa’da bu gerçeği çok iyi
bilen, bu gerçeğin herkes tarafından görülmesi için çaba sarfeden,
Türkiyelilerin de arasında olduğu en az dokuz bin senaryo yazarı var.
22
Avrupa ülkesinde kendilerini 30 farklı meslek örgütünde savunan bu
yazarlar, 2001 yılında Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonu (FSE)
çatısı altında birleştiler. Bizim federasyonun farkına varıp, üye
olmamızın tarihi ise 2007.
Merkezi Belçika’nın başkenti
Brüksel’de olan federasyon yönetimi,biz üye olduktan sonra üç önemli
uluslar arası toplantı düzenledi. Bunlardan ilki 2007 yılında
Selanik’de yapılan ve üç gün süren konferanstı. Burada Türkiyeli
yazarları Neşe Şen ve Ümit Ünal temsil ettiler. İkincisi geçtiğimiz yıl
Berlin’de yapılan 8. Kongreydi. Berlin’de meslek örgütümüzü Sedef Ecer
temsil etti.
Geçtiğimiz ayın 28’inde de Brüksel’de 9. Genel
Kurulumuz yapıldı. Bu yıl da Türkiyeli yazarları ben ve Avrupa
temsilcimiz Sedef Ecer birlikte temsil ettik.
Federasyon’un
serüvenini bir anlamda AB sürecine benzetmek mümkün. AB ye parelel
olarak burada da hızlı bir genişleme süreci yaşanıyor. Son üç yılda
bizimle eş zamanlı olarak doğu Avrupa ülkeleri katıldı. Bu yıl son
olarak kongrede Polonya’nın katılımı onaylandı.
Üye
oluşumuzdan bu yana geçen üç yıllık süre, Avrupa’da senaryo
yazarlarının durumu, sorunları, hakları ve kazanımlar için yaptıkları
çalışmaların yanı sıra, Avrupa film endüstrisi (sinema/Tv) hakkında çok
daha geniş izlenim ve bilgilere ulaşmamızı sağladı.
Tüm bu
gözlemlerden en temel çıkarımımızı önce söylemekte yarar görüyorum,
Türkiye film endüstrisi uluslararası bir bakışla yönetilmeye
başlandığında son derece şanslı ve ülkemize getirisi çok yüksek
olabilecek bir konumda. Yeter ki, endüstrinin çizgi üstü karar
vericileri, yani biz senaryo yazarları, yönetmenler, müzikçiler ve
yapımcılar gelişen teknolojik ve iktisadi süreçleri anlayalım ve
gerekli uyumu gösterebilelim.
Ancak böylelikle dar alanda
herkesin birbirinin ayağına bastığı bir sistemden herkesin insanca
çalıştığı, kazandığı bir sisteme geçebiliriz.
Elbette bütün bu
konulara bu yazının sınırları içinde değinmek mümkün değil, ancak bir
nokta var ki, değinmeden geçmek doğru olmaz sanıyorum.
Avrupa’da
istisnalar hariç bütün film endüstrisi ekmeğini bir süredir
televizyonlardan çıkartıyor. Yalnızca sinema filmi yazarak (ya da
çekerek) yaşayabilen sanatçı yok.
Dahası tıpkı bizdeki gibi
orada da sinemanın bütün sermayesi, yani insan kaynakları, teknoloji ve
para sermaye sinema filmlerini, TV film ve dizilerini birlikte
üretiyor. Çoğunlukla da televiz-yondan kazandığını sinemaya yatırmaya
çabalıyor.
Elbette Avrupa’nın bize göre çok temel bir farkını
hatırlatmak gerekir. Avrupa 1929 Bern sözleşmesinin ruhunu AB
direktiflerine de egemen kılmayı başarmış. Ve kültür ürünlerinin üretim
ve pazarlanmasının otomobil veya mobilya üretimi ve pazarlamasından
temelde kategorik olarak farklı olduğunu kabul edip, yasalarını,
uygulamalarını buna göre düzenlemiş.
İkinci çok önemli nokta
ise çılgın bir hızla gelişen IP TV ve 3G teknolojisi. Ülkemizin etkin
bir biçimde 2010’da tanışacağı bu teknolojiler, Dünya’da sinemanın ve
televizyon yayıncılığının tüm geleneksel üretim, dağıtım biçim ve
mecralarını bitiriyor.
Ama hikâye anlatıcılığını, drama üretimi bitirmiyor, tersine artırıyorve olağanüstü bir biçimde zenginleştiriyor.
Çok
açık ki, Avrupa sinemasını ve gelişen süreçleri anlama çabasının yanı
sıra; ülkemizdeki durumla diğer ülkeleri kıyaslamak ve kendimizi
konumlandırmaya çalışmak zihnimizi en çok meşgul eden noktalardan
biriydi.
Sonuç olarak gördük ki, yılda elli altmış film, yüz
elli dizi üretimi, yıllık otuz sekiz milyon bilet ve sinema filmlerinde
%50 pazar payıyla, en az üye ülkelerin yarıdan fazlasından daha güçlü
bir endüstriye sahibiz.
Öte yandan meslek hakları açısından
endüstriyel gelişmemizle kıyaslanmayacak kadar kötü bir durumda
olduğumuzu anladık. Bütün delegeler de ülkemizdeki rakamsal büyüklük
yanında sıfır hakla yaşıyor, 1848 Manchester kapitalizmi koşullarında
çalışıyor olmamıza çok şaşırdı.
En genci elli yıllık olan bu
örgütler karşısında dört yıl önce kurulmuş iki yüz yirmi üyeli bir
meslek örgütü olarak, sunduğumuz raporlara yaptıkları yorum ve
verdikleri tepkilerle, örgütsel farkındalık ve performans açısından en
az yarısından daha iyi durumda olduğumuzu da gördük.
En
önemlisi de bir kez daha emin olduk ki, hükümetin 2009’dan başlayarak
Türkiye film endüstrisini eylem planına alması ve stratejik
endüstrilerden biri yapma hedefiyle desteklemesi koşulunda, turizmde
yaratılan mucizenin sinemamızda da gerçekleşmemesi için bir neden yok.
Dahası
hükümeti filan beklemeden üyelerimizin inanması ve gereken çabayı
göstermesi kaydıyla bir çoklarının Avrupa endüstrisi için yazmaya
başlamasının da önünde aşılmayacak engeller yok.
Ve nihayet en
önemlisi hepimizin görmesi gereken bir gerçek; Avrupa’da da hiçbir
kesime hakları, bürokrasi ve devlet tarafından altın tepside sunulmamış
ve her hak zekâyla, katılımla, çabayla kazanılmış...
* Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonu Türkiye Delegesi halukunal@senaryo.org.tr


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














