Kanaltürk’ün satılması
| 14/05/2008 |
Ulusalcı çizgide yayın yapan Kanaltürk’ün tam karşı çizgide bulunan bir gruba satılması şaşkınlık yarattı.
Aslında ben fazla şaşırmadım. Nedenini aşağıda açıklayacağım. Ama önce sonuç:
Şiddetli muhalif Kanaltürk’ün iktidar yanlısı sermaye tarafından satın
alınması Ergenekon tutuklamalarıyla sarsılmış olan ulusalcı kesim
açısından ciddi bir kayıptır.
Kanaltürk, Leninist ilkelerin elektronik medya döneminde de işleyebildiğini göstermesi açısından ilginç bir örnekti.
Leninist derken ideolojik içeriğini kastetmiyorum, kullanım biçimini kastediyorum.
Rus devriminin önderi Vladimir İlyiç Lenin, çarlığa karşı devrimi
örgütlemeye başladığında çıkardığı Iskra (Kıvılcım) gazetesinin
‘Kolektif bir
propagandist, ajitatör (kışkırtıcı) ve örgütleyici’ olduğunu ilan etmişti.
Iskra, kurulan örgütün iletişim çekirdiği olarak işlev görüyor, alınan kararların
duyuru ve haberlerini veriyor, liderlerin görüşlerinin propagandasını yapıyordu.
Kanaltürk de, özellikle Cumhuriyet mitingleri bağlamında ve daha
sonraki Bizkaçkişiyiz (BKK) örgütlenmesinde benzer işlevleri oldukça
etkili bir
biçimde yaptı. İnsanları bir araya getirdi, mali olanaklar sağladı, siyasal bir örgütlenmenin çatısını oluşturdu.
Ve derken, günün birinde, karşı cepheden birilerine satıldı!
Karşı cepheden derken çok geniş bir yelpazeden söz ediyorum. Örneğin,
Kanaltürk’ün Kazdağları’nda altın aranmasına karşı çıkan tutumu geliyor
aklıma. Alıcı Koza-İpek ise ülkemizin en önde gelen altın madencisi.
Yeni Kanaltürk herhalde yakında Kazdağları’nda altın çıkartmanın
ülkemize sağlayacağı büyük yararları(!) savunan programlar yapmaya
başlayacaktır.
BKK’nın, böyle bir kolektif propagandist, örgütleyici ve ajitatör olmaksızın devam edip edemeyeceğini zaman gösterecek.
Bu satışa niçin şaşırmadığımı soranlara, ‘Büyük resme cuk oturuyor da, ondan’ yanıtını veririm.
Nedir o büyük resim? Hem ‘Ötekiler’ kitabında hem de bu sütunlarda birkaç kez yazdım:
Siz siyasal yansımalarına fazla takılıp kalmayın, şu sırada
Türkiye’deki asıl mücadele ideolojik hegemonya mücadelesidir. İslamcı
kesim özellikle 28
Şubat’tan sonra ülkenin ideoloji üreten kurumlarına egemen olmadıkça tam anlamıyla söz geçiremeyeceğine ikna olmuştur.
Bu yüzden, son 10-15 yıldır, bu kurumlardaki (okullar, üniversiteler, camiler ve özellikle medya) kontrol oranını adım adım genişletme çabasındadır.
Medyadaki ideolojik mücadele iki düzeyde gerçekleşiyor:
Birincisi, günlük gerilla savaşı, yani laik merkez medyası tarafından
verilen ‘irtica’ haberlerinin yeni çerçevelere konması, mümkünse tam
tersine
çevrilmesi; İslamcı kişi ve kurumlara yönelik her eleştirinin kesinkes püskürtülmesi. Ve buna ek olarak, geleneksel haber organlarının ‘medya’ adı
altında sürekli bir eleştiri bombardımanına
tutularak etkisizleştirilmesiİkincisi, daha geniş cepheli saldırı:
Basın yayın organlarının dinsel cemaat ve iktidara yakın sermaye grupları tarafından satın alınması.
Bunun için siyasal iktidarın sağladığı
olanaklardan yararlanılması.
Çalık grubunun kamu bankası kredileri ve Katar parası ile Sabah’ı satın
almasından sonra İpek-Koza grubunun Kanaltürk’ü alması bu genel
yönelimin son halkasıdır.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












