‘Kadın meselesinde kıyafet ikinci derecededir...’
| 13/05/2008 |
Geçen gün, Atatürk ile Atatürkçüler ilişkisine değinmiştim; ‘Adalet Mülkün Temelidir’ lafının popüler kültür düzeyinde ona atfedilmesi, kimsenin çıkıp
bunu düzeltmek istememesi üstüne bir yazıydı.
Düzeltmek sanki bir ‘saygısızlık’ olacak, konu Atatürk’se.
Böyle bir anlayış.
Bir zamanlar, Söke yakınlarında bir askeri birlik vardı ve o
karargâhta, yıllar yılı, gene ‘K. Atatürk’ imzalı bir ‘slogan’ durdu.
Şimdi kaldırmışlar diye duydum.
Ezberimde tam kalmadı ama mealen şöyle bir şeydi: “Herkes canını, kanını, vatanına ve milletine borçludur;
binaenaleyh zamanı gelince kanını vatanına geri vermesi gerekebilir.” Böyle bir şey söyledi mi, söylemedi mi, bilmiyorum.
Ama söylediyse de, zevksiz bir söz bu.
Bütün ‘kan edebiyatları’ gibi, tamamen zevksiz.
Ama yıllar yılı orada durdu, öylece: Çünkü belli ki Atatürkçüleri rahatsız etmiyordu.
Birçok kere söyledim, özellikle bu dönemde ‘Atatürkçü’ sıfatını
kuşananlar, ondan çok İttihat ve Terakki tarzında bir milliyetçilik
çizgisi güdüyorlar.
Acaba Atatürk, bugün birilerinin Enver veya Talat Paşa’lara gösterdiği muhabbeti onaylar mıydı? ‘Sakarya’da bir yenilsin de ben yeniden şansımı
deneyeyim’ diye sınırda bekleyen Enver’i hiç sevmediği bir sır değil. Enver-Talat çizgisinden Doktor Nâzım’ın veya Canbulad’ın İzmir mahkemesi
tarafından asılmasına da ses çıkarmadı. Ama bunlar, bugünün Atatürkçülerinin tavrını değiştirmiyor, çünkü şimdi onlara milliyetçiliğin bu türlüsü
lazım. Böyle olunca, benimsedikleri Atatürk’ün söylediklerini benimsememek -ve söylemediklerini benimsemek- de onların elinde olan bir şey.
Değindiğim yazıda, elimde Gazi’nin Vecizeleri diye 1930 basımlı bir kitap olduğunu söylemiştim.
Bakın, oradan bir ‘vecize’:
“Kadınlık mes’elesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası,
asıl muzaffer olunması lazım gelen saha nur ile, irfan ile, fazileti hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektir.” 1923.
Mesaj yeterince açık sanırım. “Kadınların kılığına kıyafetine takmayın.
Okuyup öğreniyorlar mı, kendilerini bilgiyle donatıyorlar mı, ona bakın” diyor.
Hani sanki bugünlerde olan şeyleri görmüş de bu sözü söylemiş olsa, güncel duruma bu kadar uygun bir şey söyleyebilirdi.
‘Yükseköğretim düzeyi’ diyoruz. Gözlerini kırpmadan hâlâ ‘Fransa’ falan
diye yalan söylüyorlar: Dünyanın hiçbir yerinde ‘yükseköğretim
düzeyi’nde
böyle bir yasak yok. Kafanın dışına değil, içine bakın, diyoruz- Atatürk de aynı şeyi söylemiş. Böyle giyinen birçok genç kadın, muhafazakâr
ailelerinden üniversitede okuma izni koparabildi. Şimdi bunları yeniden evlerine geri gönderiyorsunuz, dedik.
Bilgi almaya gelmiş birine, “Senin kılığın böyle bir şey istemene müsait değil! Haydi, geldiğin yere!” denmez dedik.
Bu alıntıyı yeni gördüm, kendimin böyle iyi bir Kemalist olduğumu
bilmezdim. Meğer şu yukarıda ‘dedik, dedik’ diye sıraladığım sözleri
söylerken Atatürkçülük yapıyormuşum.
Alıntıyı yeni gördüm ama Atatürk’ün kendisinin, bugünlerde sağda solda
‘Atatürkçülük’ adına ahkâm kesip eylem yapanlarla kıyaslanamayacağını
hep bilirdim. Onun adına girişilen bu akıldışı ‘şekilcilik’ ve ‘dış görünüş’ gayretkeşliklerinin anlamsız olduğunu daha 1923’te söylemiş.
Tabii bu arada, “Kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletkâr bir vazifeleri de ‘iyi valide’ olmaktır” demeyi de ihmal etmemiş (bu da
1923’ten). Kadın özgürlüğünün tayyör giymekle sağlandığına ve meselenin kapandığına inananlar arasında da, böyle bir ‘vecize’nin geçerliliğini,
nihai anlamını tartışmaya hazır olanlar var mı acaba? Sonuçta sorun kimin ne dediğine değil, genel insan aklının neyi gösterdiğine bağlı.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu