Istıraba, zahmete ve üretime karşı
Sanatı ekonomi politiğin kavramlarıyla açıklamaya çalışan Marksist estetik proletaryanın kolektif bilincini yüceltirken öznel bilinci, tekilliği değersizleştirir. Bir romanın, şiirin ya da oyunun işçi sınıfı için yazılmış olması o esere devrimci nitelik kazandırmaya yetmez
document.write(); HALİL TURHANLI
Marshall
Bermann, çok haklı olarak Marcuse’in Eros ve Uygarlık’da adını hiç
anmaksızın Marx’ı eleştirdiğini belirtir. Marcuse, Marx’ın hem adını
anmaz, hem de onu kahramanı Prometheus üzerinden eleştirir. Bununla da
yetinmez. Marx’ın kahramanının karşısına Orpheus, Narkissos, ve
Dionysios’u karşı-kahramanlar olarak çıkarır. (H.Marcuse, Eros ve
Uygarlık: Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme, çev.A.Yardımlı, İdea
Yayınları, 3.basım, 1998. Orfeus ve Narsissus İmgeleri başlığını
taşıyan sekizinci bölüm, s. 121-129 Marcuse, Orpheus’un insan ve doğa
arasındaki çatışmayı da ortadan kaldıracağını, insan ve doğa arasındaki
uyumu da yeniden sağlayacağını belirtir. İnsanların dünyası ile doğa
birlikte kurtulacaklardır.
Prometheus emeği, zahmete katlanarak üretmeyi, acı çekerek ilerlemeyi,
duyusallığa ve bedene karşıt oluşu temsil eder. Onun dünyasında haz ve
dişil ilke bastırılmıştır. (örneğin, Pandora lanetlenmiştir). Oysa,
Marcuse’nin karşı-kahramanlarından Orpheus çalışmaz, şarkı söyler ve
şarkısıyla bir çağrıda bulunur. Bambaşka bir deneyime, “mucizevi ve
inanılmaz bir varoluşa” çağırır. Gerçeklik ilkesini çiğneme ve onun
dayattığı çalışmayı reddetme çağrısıdır bu. Bu çağrıya kulak verenler
zorunluluk alanından çıkarak özgürlük alanına sıçramış olurlar. Haz
ilkesinin egemen olduğu bu alanda asli etkinlik oyundur.
Batı’daki konsensüs
Marcuse, Marx’ı eleştirirken, çalışma ve hazzın çatıştıklarını dile
getiren ütopyacı sosyalist Charles Fourier’ye hayli yaklaşmaktadır;
toplumun oyun ruhuyla yeniden örgütlenmesini öngören Fourier’e katılır.
Marcuse de çalışmanın yerini oyunun aldığı bir toplumdan yanadır.
Çalışmanın ortadan kalkacağı, insanların gerçeklik ilkesine boyun
eğmeyecekleri bir toplum.
Batı düşüncesinde modern uygarlığın ‘ilkel’ dürtülerin ve bunlara bağlı
hazların bastırılmasıyla yükselebildiği konusunda bir konsensüs vardır.
Freud da bu konuda Hıristiyan ahlak anlayışının çok ötesine geçememiş
ve böylesi bir vazgeçmeyi onaylamıştır. Bu açıdan bakıldığında
Prometheus’un hazzı bastıran, hazdan feragati dayatan bir kültürün
içinde kahraman kabul edilmesinin, beri yandan Orpheus’un hiçbir zaman
bir kahraman olarak görülmemiş olmasının nedeni kolayca anlaşılır. Zira
Orpheus bastırılmış olanı uyandırır, canlandırır.
Orpheus’un çağrısına kulak verenler oyun, haz ve özgürlük alanına
geçerler. Burası aynı zamanda estetik yaratının alanıdır. Mevcut düzene
katılmayı, gerçeklik ilkesine boyun eğmeyi reddeden sanatçı burada
yabancılaşmış varoluşun ve verili gerçekliğin bilinçli aşılmasına
katkıda bulunacak olan etkinlikte bulunur. Gündelik gerçekliği
dağıtacak, gündelik dili parçalayacak, olan şiirsel dil Dionysosçu bir
bilinç ve enerjiyle, bir tür sarhoşluk haliyle burada oluşturulur.
‘Estetik Boyut’
Marcuse’nin “üretici güçler fetişizmi” eleştirisi ‘Eros ve Uygarlık’
ile sınırlı değildir; eleştirilerini ‘Estetik Boyut’ başlıklı
denemesinde de sürdürür. Sanatın üretim ilişkileri temelinde ele
alınmasına karşı çıkar. Marcuse’ye göre alt-üst yapılar kavramlarının
ve bunlar arasındaki ilişkinin kaba maddeci bir bakışla basit bir
şemaya indirgenmesi, sanatın da bu şema esas alınarak politik
ekonominin kavramlarıyla açıklanması yorumlanması bireyin, sanatçının
öznelliğinin, onun bilinçaltının, imgeleminin, kişisel deneyimlerinin
önemsiz ve değersiz sayılmasına neden olmuştur. Birey ve kişisel
deneyim ‘burjuva değerler’ olarak nitelenerek önemsenmemiştir.
Oysa, Marcuse’in çok isabetle vurguladığı üzere, burjuva toplumunda
öznellik ve içsellik bu toplumdan belirli bir kopuşu, geri çekilmeyi ve
farklı bir varoluş biçimini ifade eder. Varolan toplumdan, bu toplumda
işleyen üretim ilişkilerinden kopan sanatçı düşlerin alanına kapanır.
Kısacası, sanatı ekonomi politiğin kavramlarıyla açıklamaya çalışan
Marksist estetik proletaryanın kolektif bilincini yüceltirken öznel
bilinci, tekilliği değersizleştirir. Bir romanın, şiirin ya da oyunun
işçi sınıfı için yazılmış olması o esere devrimci nitelik kazandırmaya
yetmez. Sanatın “politik gizilgücü sanatın kendi içindedir”. Sanat
toplumsal değişimi önceden yansıtır, kurtuluş imgesini
gösterir.Böylelikle, olgusal olanı parçalar. Verili olanın mantığını
tanımaz. Düzen kurumlarını biçimlendiren, onlara meşruiyet veren akıl
düzenini çiğner. Sanatın alanı tam da Orpheus’un, ve Marcuse’in sözünü
ettiği diğer karşı-kahramanların bizleri çağırdıkları yerdir. Onlar
bizleri çok farklı bir varoluş boyutuna davet ederler.
Düzenle bütünleşme
Marcuse için işçi sınıfının düzenle bütünleşmesi, özgürleştirici
siyasetlerin öznesi olmaktan çıkmış olması karşısında sanat devrimci
umudun, özgürleşmiş bir dünya hayalinin canlılığını koruyabildiği asli
alandır. Yerleşik toplumsal ilişkilerin gerçekliği bu alanda kırılı.
Henüz olmayan, ama pekâlâ mümkün olan bir dünyanın imgesi ilk kez
burada belirir. Daha doğrusu, kendini şaşkın ya da sarhoş sanatçıya,
şaire gösterir. Şaşkındır, çünkü gündelik hayatın içinde büyülü olanı,
olağandışını fark etmiş, mucizevi olana (ama, aynı zamanda hiç de
imkânsız olmayana) uyanmıştır. Sanat, gerçekte onun bu şaşırma
deneyimine vermiş olduğu tepkisidir.
Orphues’un çağrıyla baştan çıkarak yaşadığı bu deneyim ona yeni bir
bilinç kazandırmıştır. Belki henüz tam anlamıyla özgürleşmemiştir, ama
özgürlülüğün eşiğine erişmiştir. Oradan baktığında kapının ardındaki
yeni dünyayı görebilmektedir. Walter Benjamin’in deyişiyle,
“sarhoşluğun tuhaf diyalektiği”ni ve “dindışı aydınlanma”yı
deneyimlemiştir. Var olanın yerine ikame edilecek yeni bir hayat, yeni
bir dünya böylesi bir uyanmayla tahayyül edilir.
Burada iki yakınlığa, hatta örtüşmeye dikkat çekmek istiyorum.
Bunlardan ilki Marcuse’in “üretici güçler fetişizmi” ve bu güçlerin
kültürel temsilcisi Prometheus’a yönelttiği eleştiri ile
Hannah Arendt’in Marx’ın emeği yüceltirken diğer insani etkinlikleri
ihmal ettiğine dair argümanları arasındaki yakınlık. Aslında, Arendt’in
‘İnsanlık Durumu’nda Marx’ın emek vurgusuna
karşı geliştirdiği eleştiri onu yalnızca Marcuse’ye değil, bir bütün
olarak Frankfurt Okulu’na yakınlaştırır. Marcuse’in yanı sıra Adorno ve
Horkheimer de Marx’ın çalışmayı ve üretmeyi insanın kendini
gerçekleştirme tarzı olarak fazlasıyla dile getirdiğini belirtmişlerdi.
(H.Arendt, İnsanlık Durumu, çev. B.S.Şener, İletişim Yayınları 1994,
özellikle IV. bölüm.
Arendt’ in emek anlayışının tartışması için bkz. Zeynep Gambetti, ‘Marx
ve Arendt: Emek, İş, Eylem Üzerinden Üç Siyaset Biçimi, Birikim 217,
2007)
Marcuse’in Prometheus eleştirisi ile Benjamin’in ilerlemeye derin kuşku
besleyen tarih tezlerinin de birbirlerini tamamlayıcısı olduklarını
söyleyeceğim. Ortodoks Marksizmin tarihsel gelişme düşüncesine, sosyal
demokrat kuramın engellenemez bir hareket olarak ilerleme anlayışına
karşı çıkan Benjamin’in tarih tezleri de anti-Prometheuscu bir damara
sahiptir. Benjamin ilerlemenin felaketlere, yıkımlara götürebileceğini,
özellikle de teknolojik gelişmenin doğa sömürüsünü artıracağını, savaş
tekniklerini mükemmelleştirme yönünde kullanılacağını öngörmüştü. Bu
nedenle ilerlemeyi durdurmaktan, tarihin akışını parçalamak ve
kesintiye uğratmaktan yanaydı. Ezilenler, tarihsel akışa müdahale
etmeli, geçmişi kurtarmalıydılar. Çünkü onlar açısından özgür bir dünya
tarihsel gelişmenin akışı içinde ortaya çıkamazdı. Kulaklarımızda
Orpheus’un çağrısı, gözlerimiz Tarihin Meleği’nin bakışlarının
odaklandığı yerde.
Halil Turhanlı: Yazar, Açık Radyo programcısı


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














