Tarihin başına dönüyoruz.
Hatırlarsanız, sanayileşmenin ilk yıllarında, ağır çalışma şartlarında, isçiler, öfkelerini makineleri parçalayarak alıyorlardı.
Ayaklarına giydikleri sabo'larını ( bir çeşit takunya) bir alet gibi kullanarak makinelerin canına okuyorlardı.
O sabolardan bugünkü sabotaj sözcüğü
üretildi.
| Muhteşem Özdamar | |
![]() |
İsçilerin Sabo'ları
İsveç’te
1 Mayıs gösteri ve yürüyüşleri saat 12’den önce başlamıyor.
Neden böyledir doğrusu bilmiyorum, belki ehli keyf olduklarından.
Ama İsveç’te sınıf mücadelesinin 8 saatlik is günü saatleri arasında yürütüldüğünden emin olabilirsiniz!
Onun dışında kalan saatler özel
yasam alanına girer!
Neyse, durum böyle olunca, sabah maaile
Türkiye TV kanallarının başına geçtik. Oradan oraya zıplayarak
yaşananları izliyoruz. 8 yaşındaki oğlum gözleri fal taşı misali
açılmış meseleyi anlamaya çalışıyor. Oğlan belli en çok renkli su
püskürten panzerlerden etkilenmiş, bu sabah okula gittiğinde
öğretmenini görür görmez onları anlatmaya başladı. Panzerler su
bombalarını acımasızca insanların üzerine salarken, aklıma 1974
yılındaki Kerim Yaman’ın cenazesi aklıma geldi. 12 Mart
darbesinden çıkış günleriydi, devrimci kabarışın ilk sinyalleri
veriliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam o cenazede kullanılmıştı su
panzerleri ilk kez. Yoksa Site yurdunda öldürülen arkadaşımızın cenazesinde miydi? Geçmiş zaman, pek emin değilim.
Bir
ara kortejde kopukluklar yaşanmış, insanlar oraya buraya dağılmışlardı.
Panzerler, rast geldikleri her kalabalığı su toplarıyla bombalıyorlar,
arada bir renkli sular fışkırtıyorlardı. Panzerli su ve boya
saldırısına ilk uğrayan bizler olduğundan çok şaşkındık, panzerleri
nasıl durduracağımızı bilemiyorduk.
Bombaları yiyip, üzerimiz
renklenince, bunların boya olduğunu anlamıştık. Su bombaları, hele
biraz yakin mesafeden yendiğinde insani bayağı sersemletiyordu. Devlet,
Batinin gösteri dağıtma yöntem ve tekniklerini ithal edip uygulamada
hiç geç kalmıyordu.
1 Mayıs 2008’in ardından kim ne demiş
babında gazetelere göz gezdirirken aradığımı patronların patronunun
Hürriyet gazetesinde buldum. Ahmet Hakan, aniden peydah olan bir emekçi
sevgisiyle Taksim’e çıkmış, Gezi Pastanesinde, emekçi halkımızla buluşma öncesinde, poğaça börek yemiş.
Yılmaz Özdil ise genelde emek, özelde DISK hayranlığını söyle anlatıyor ” Hepimiz Ermeniyiz ” de birader! Biji de! Sen kalktın emek memek dedin… Yok öyle! Verirler sopayı su püskürtürler. Gözüne biber gazi sıkarlar. ”
Ayni gazetenin kendini ” içinde birden fazla insani bir arada yaşatan bir matruşka
” olarak tanımlayan genel yayın yönetmeni ise bugüne kadar hep
polisten, yani devletten yana tutum aldıklarını ama bu kez polisi – bu noktada devlete yine laf yok- savunmayacaklarını itiraf ediyor.
1
Mayıs Türkiye’de hem Osmanlı döneminde hem de işgal yıllarında
kutlanıyor. En son 1923 yılı kutlamaları yasal yoldan gerçekleşiyor.
Ama o yıl isçiler bölünüyor. Ankara destekli Umum Amele Birliği ”İstiklal marşını” söyleyerek kutlama yaparken, Türkiye İsçi ve Sosyalist partisi ”Enternasyonali” söyleyerek kutluyor. Tabii birinci kutlamaya bir şey yapılmazken, ikincide 20 kişi tutuklanıyor.
O tarihten 1976 yılına kadar bir daha 1 Mayıs’ları yasal olarak kutlamak mümkün olmuyor. ” Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” ihtiyacı devlet katlarında kesif bir 1 Mayıs korkusunun yerleşmesine ve yıllar boyu sürmesine neden oluyor.
Burjuvazi ise artik 1 Mayıs korkusu yaşamıyor. Burjuvazi 1 Mayıs’lara artik ” İstiklal Marşı” söyleyenlerin, ”10. yıl Marşı” çalanların hâkim olduğunu biliyor. Patronların patronunun gazetesinin emek sevgisi yoktan değil, korkusuzluktan kaynaklanıyor.
Enternasyonal bağları zayıflayan, ”ötekilerle”
dayanışma göstermekten ve parti kapatmalarına karşı duyarlık
göstermekten her fırsatta imtina eden, kendi bayramlarının en vahşi
yöntemlerle provoke edilmesinin sorumlularıyla hesaplaşmaktan kaçınan
bir sınıfın temsilcilerinden korkmamak gerektiğini biliyor.
Hürriyetin patronu ve yazarları için, 1908 yılında Van’da dağıtılan bir Taşnak bildirisinde dendiği gibi ” yoksulları
soyanların hepsi, özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar ister Ermeni
olsunlar ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut veya Rum, bizim hasmımız ve
düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır” diye haykırıp yüreklere korku salan bir sınıfın olmadığı aşikârdır.
Simdi
soru sudur ve bu soru sorulmadıkça 1 Mayıs 2008’i anlamak mümkün
değildir. 2008 1 Mayıs’ına kadar, 1 Mayıs’ı hükümetin gösterdiği
yerlerde kutlayıp, Taksim alanına çelenk bırakmakla yetinen, radikal
grupları kucaklamak yerine onları kaderleriyle baş başa bırakan
sendikaların bu yıl bunca inatlaşmasının sebebi nedir?
Yanıtlanması gereken en hassas soru budur.
Hükümet yanlış yapmıştır. Vahşetin sorumlularından elbette hesap sorulmalıdır.
Ama öte yandan devleti ” Fetullahçılar ele geçirmiştir, ılımlı İslam çökmüştür, AKP’nin demokratik olmadığı anlaşılmıştır
” türünden her derde deva ama hiçbir şeyi açıklamayan argümanlarla
yaklaşmak sorunu anlamamıza yardımcı olmuyor. Devletin ceberutluğu, ta
Osmanlıya kadar uzanıyor. 1977 1 Mayıs’ında ortalıkta ne bu kadar
etkili ”ılımlı İslamcılık ” vardı ne ” Fetullahçılık”!
Bir
darbe sürecinde yaşıyoruz. Kürdistan’da bombalamalar ve operasyonlar
biteviye sürüyor. Türkiye’nin en çok oy alan iki partisi kapatılma
tehdidi altında, cumhuriyet tarihinin en geniş temsiline sahip
parlamentosu kılıç tehdidi altında çalışıyor.
Hükümet, belki de bu
şekilde kapatılmaktan kurtulurum yanlış hesabıyla, devlet güçlerine bir
kez daha teslim oldu. Ama bu isten esas kazançlı çıkan, sendikal alanı
kullanarak arkadan dolaşıp iki puan almayı başaran darbe sürecinin bas
aktörleri olmuştur.
Sendikalar umarım durumu fark edip, 1
Mayıs’ın toplumsal meşruiyet alanının bir kez daha daraltılmasındaki
paylarını görerek, gelecek 1 Mayıs’lar için şimdiden çalışmaya
girişmeyi unutmazlar.
Türkiye’nin demokrasi yolu.
Cumhuriyetin başlangıç yıllarında dışarıda bırakılan ve bu süreç içinde her türlü zulmü yasayan 3 ana akimin birlik ve beraberliğine ihtiyaç gösteriyor.
Dindarlar, sosyalistler ve Kürtler, Ermeniler ve diğer ötekiler olarak tanımlayabileceğim bu sacayağı son yıllarda çatlama eğilimi gösteriyor.
1 Mayıs’ın getirebileceği en büyük zarar bu olmuştur.
Tarihin
başına dönüyoruz.
Hatırlarsanız, sanayileşmenin ilk yıllarında, ağır çalışma şartlarında, isçiler, öfkelerini makineleri parçalayarak alıyorlardı.
Ayaklarına giydikleri sabo'larını ( bir çeşit takunya) bir alet gibi kullanarak makinelerin canına okuyorlardı. O sabolardan bugünkü sabotaj sözcüğü
üretildi.
İnanmak
istiyorum ki, sınıf bilinçli isçiler, sabolarını demokrasiyi parçalamak
için değil, darbe süreçlerini parçalamak için kullanacaklar, ” Hepimiz Ermeniyiz” ve ”Biji” diyen öteki lanetlileri kendi başına koymayacaklardır.
Muhteşem Özdamar/ İsveç


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu
