alibayramoglu@tnn.net
İlker Başbuğ, Barroso, Tayip Erdoğan ve demokrasi…
İlk niyetler ve ilk ittifaklar belirginleşmeye başladı. AK Parti sıkıntının “demokratik tavır”la aşılacağını vurgularken, “demokratik siyaset” sözcüğünü hareket planlarının manivelası ilan etti.
Tayyip Erdoğan açısından “demokratik siyaset”le AB merkezli “reform siyaseti” arasında önemli bir paralellik olduğu ortada. Nitekim, bir konuşmasında şöyle diyordu Başbakan: “Hükümetimiz AB konusundaki kararlılığını gösterecektir. 301. maddede gerekli değişiklikleri yapma yönünde bir adım atmış bulunuyoruz. Bunu Türk demokrasisini daha ileri götürecek başka seri adımlar da izleyecektir…”
Hükümetin demokratik siyaset konusunda daha şimdiden en yakın destekçisinin de AB olduğu da açık.
AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun birkaç gün önce verdiği çarpıcı demeci hatırlayalım:
“Demokratik yollarla seçilmiş, parlamentoda çoğunluğu bulunan AK Parti'ye kapatma davası açılmasına şaşırdık ve endişelendik. Laiklik bir dinmiş gibi empoze edilemez. Davada hukukun üstünlüğü ve demokrasi çerçevesinde karar verilmesini umuyoruz”…
Demokratik siyaset sözcüğünü duymak, bu konudaki iradeyi ve buna yönelik desteği görmek memnuniyet verici...
Bununla birlikte “demokratik siyaset” meselesi biraz açılmaya, deşilmeye muhtaç…
Hemen şunu söyleyelim: AB hattındaki reformcu politikaların ya da müzakerelerin derinleşmesini sağlayacak, Güney Kıbrıs'a liman ve alan açmak gibi meselelerin Türkiye'yi bu otoriter cenderenin içinden çıkarabileceğinden pek emin değiliz…
Demokrat seferberlik, bizce, AB desteğini de, AB çerçevesini aşar…
Zira gereken, “Türkiye'nin şu anda yaşadığı sıcak sorunlara, tıkanıklıklara bulunacak siyasi çözümler, bu çözümler etrafında üretilecek olabildiğince geniş toplumsal koalisyonlardır”. Gereken “iç dinamikler”i AB haritası ve mantığını da aşan bir şekilde “demokratik bir cephe” etrafında harekete geçirebilmektir.
Unutmamak gerekir ki Barroso'nun söylediklerinin arasında “son gelişmeler Türkiye'nin AB üyeliğinin zor bir konu olduğunu gösterdi” cümlesi de var.
Bu cümle anlamlıdır.
Bir yandan geldiğimiz noktayı göstermekte, AB-Türkiye ilişkilerinin, siyasi yapıların demokratik eksikliklerinden değil, tersine siyaset dışı kurumların anti-demokratik girişimlerle siyasi yapıları cendereye almasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan Türkiye'de kimi güçlerin istedikleri sonuçları almaya başladıklarına işaret etmektedir.
Kimi güçlerin istediği sonuçlar; nedir bunlar?
Daha dün yeni bir andıç ortaya çıktı, AB'nin kamuoyunu yönlendirmesine karşı tedbirleri Genelkurmay 2. Başkanı'na sunan bir andıç…
Kimi güçlerin almaya başladıkları sonuç işte budur, bu “andıç”taki zımni öngörülerdir…
Ağustos ayında Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ordunun başına geçecek…
Başbuğ Karar Kuvvetleri Komutanı olduğu yıl 25 Eylül 2006'da Kara Harp Okulu'nda yaptığı, bugünün anlam ve önemine uygun konuşmayı hatırlar mısınız?
Konuşmada iki hususun altını çizmişti Başbuğ.
Bunlardan ilki “Türkiye'de karşı devrim hareketlerinin 1950'de başladığını ifade etmesi”ydi.
İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal, Çetin Yetkin gibi isimlerin temel tezi olan, devrim, Kemalizm, rejim ile çok partili hayatı karşı karşıya getiren, otoriter anlayışın en kaba biçimini ifade eden bu tavrın Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından “dolaylı bir yolla” olsa da dile getirilmesi son derece dikkat çekiciydi...
İkinci önemli nokta Başbuğ'un; askerin ve devletin temel politik hedefini, karşı devrimle topyekûn mücadele olarak tanımlamasıydı.
Sorun budur…
O zaman karnımızdan konuşmaya devam etmeyelim.
Otoriter cendereyi kırmak için AK Parti'nin kendisini aşması yetmez, hepimiz kendimizi aşmalıyız, bu toplum kendisini aşmalı, özellikle laik kesim, modernist solcular kendilerini aşmalıdır…
Aydın Doğan, Eczacıbaşı, TÜSİAD da kendilerini aşmalıdır…
Bu toplumu camici, muhafazakar, gerici, reşit olmayan topluluksu yapı gibi kavramlarla tanımlamak ye-rine, onu anlamayı ve güvenmeyi öğrenmek zorundayız…
Bu ülkede özgürlüğün yolu buradan geçiyor…
Aksi halde faturayı hep birlikte öderiz…
Askerin tekeli, bilginin tahakkümü…
Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri "siyasi alanın yeniden daralması, siyaset mekanizmasının zaten eksik olan gücünün biraz daha kırılması"dır.
Bu tehlikedir çünkü:
Siyasi alanın daralması, yetkilerin devlete aktarılmasına, temsili meşruiyetin zedelenmesine ve toplumsal taleplerin devre dışı bırakılmasına zemin hazırlar. "Siyaset-toplum arasındaki kopukluğa yol açar". Bu kopukluk ise toplumu demokratik kurallar içinde yönlendirmeyi imkânsız kılar. Böyle oldukça "yönetimden devlete uzanan, otoriterleşmeyi tahrik eden, tahrik ettikçe sorunları azdıran bir kaosa işaret eder".
Tehlikelidir çünkü: Siyasi alanın daralması aynı zamanda "siyasetin doğal işlevlerinden de arındırılması" demektir.
Çünkü siyaset tartışabilmek; kararları müzakere ederek almak demektir. Siyaset temsil demektir; bir ya da birden çok kesimin ortak isteğini hem siyasal hem toplumsal alana taşımak demektir. Bir toplumdaki farklı beklenti, öneri ve taleplerin belirli kurallar, yasalar, ilkeler çerçevesinde karşı karşıya gelmesi, birbirlerini etkileyerek kararlara zemin oluşturması demektir.
Nasıl daralıyor siyasi alan?
Türk siyasal sistemine egemen olan, toplumsal, siyasi, kültürel her sorunu asayiş meselesi olarak gören "milli güvenlik ideolojisi" bu daralmada tayin edici rol oynar.
Bu anlayış etrafında örgütlenmiş devlet kurumları ve üretilmiş mevzuat, siyasi asayiş mantığı dışındaki her tür politika ve tartışmayı imha edilesi hedefler olarak görür.
Örneğin AB politikalarına, AB süreci etrafında genişleyen sivil alana, devletin yeniden yapılanmasına ve temel ve hak özgürlükler sahasının genişlemesine bir tehdit olarak bakar.
Ve harekete geçer…
367 kararı ortada, kapatma davası ortada, son andıç ortada…
İşin özü siyasal sistem üzerindeki askerî vesayet halidir.
Türkiye'nin bugün yaşadığı her kriz bu sorun etrafında ortaya çıkıyor...
Bu doğaldır zira askerî vesayet sistemi sadece askere değil devlete, devletin toplum ve siyaset karşısındaki hükümranlığına da işaret eder.
Bu noktada gözden kaçmaması gereken önemli nokta şudur:
Vesayetçi otoriter anlayışların hemen her dönemde, hemen her diyarda denetim altında tutmakta en arzulu olduğu husus "bilgi"dir. Bilgi üzerindeki denetim, toplumun gönüllü itaatini besleyecek kanallar demektir. Zira bilgi üzerinde tahakküm toplum üzerinde tahakkümdür...
Bilgi tekeli üç şey ifade eder: Devlet ve siyaset nezdinde asayiş bilgisinin diğer tüm toplumsal bilgi karşısında galebe çalmasını... Bu asayiş bilgisinin üretimi, kullanımı ve dağıtımıyla devlet bürokrasinin tekelinde olmasını... Toplumsal, kültürel merkezkaç her tür bilginin önünün kesilmesini ve kovuşturmaya uğramasını...
TSK'nın AB ve değişim hakkında görüşlerini baskın veren son andıç bir yönüyle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin devletin elinde tuttuğu bilgi tekelinin, toplum kontrolünün kırılmasına yönelik tepkisini yansıtmaktadır.
Andıç'ta sıralanan, basından üniversitelere, sivil örgütlerden derneklere uzanan, sayısı 300'e ulaşan "kuruluş", aslında toplumsal ve sivil alanda bilgi üreten, bilgi depolayan, bu bilgiyi kamuoyu ve siyasetçiye sunan yapılardır.
Nitekim andıç, bu yapıları "kamuoyu oluşturma ve karar süreçlerini etkileme" olarak tanımlamış. Haklı 'andıç'ı yazan, bu tanım bilgi üzerinden siyaset yapmayı tarif etmektedir.
Andıç, kapatma davası ve benzeri girişimler tahakkümü koruma ve geri alma çabalarıdır…
Ama nafile…
Artık cin şişeden çıkmıştır…
Darbe hamlesi bir Andıç'ın işi mi?
Dün Taraf Gazetesi önemli bir belge yayınlandı… Belgenin başlığı "Andıç"… Tarihi 2006 Mart…
Hazırlayan: Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Daire Başkanlığı…
Gönderilen: Genelkurmay 2. Başkanlığı ve Genelkurmay Harekat Başkanlığı.
İçerik: “Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu'nun ifadesiyle, "Türkiye'de sivil toplum örgütlerinin tek tek sıralanıp Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den Rahmi Koç'a, Sabancı ailesinden Eczacıbaşılar'a. Can Paker'den Okay Ekşi'ye, TÜSİAD'dan TESEV'e kamuoyunca bilinen isim ve derneğin fişlenmesi"…
Aslında daha fazlası…
Belge sadece bir "fişleme"ye değil, Andıç kelimesinin işaret ettiği gibi bir tür "eylem planı"na gönderme yapıyor.
Baransu'yu izleyip, raporda altını çizdiği şu cümleye dikkat edelim:
"Bu andıç, AB'nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi vermek ve bu kapsamda alınabilecek karşı tedbirler hakkında onay almak maksadıyla hazırlanmıştır…"
Baransu'yu ve gazetesini kutlamak gerek…
Zira bu belge "2003-2004 sürecinin devamı olan bir siyasi hamlenin kanıtı" olarak karşımızdadır…
Bu belge Genelkurmay'ı doğrudan temsil eden 2. Başkanlık düzeyinde "ordunun ülkedeki değişim ve AB sürecine bakışını tüm çıplaklığıyla ortaya koymakta"dır…
Bu belge Silahlı Kuvvetler karargâhının, sadece siyaseti ve siyasetçiyi değil, toplumu, toplumsal güçleri "gölge" gibi gören "vesayetçi ve velayetçi tavrını" göstermektedir. Gerektiğinde CHP'yi, merkez medyayı, büyük ekonomik grupları bile karşısına alan "özerk yönetici ruh halini ve bunun derinliğini" kanıtlamaktadır.
Keşke ilkeleri tartışabilsek…
Keşke bir hukuk devletinde böyle bir belge hazırlamak askerin ne haddine, ne zaman açılacak soruşturma, ne zaman görevden alınacak sorumlular diyebilsek…
Daha doğrusu bunların karşılığının olduğu bir ülkede yaşıyor olsak…
Ne yazık ki yaşadığımız, tersine, bu tür belgeleri yayınlama ve eleştirmenin "yaptırımı"nın olduğu bir ülke…
Ama yine de bu kadar basit ve ucuz değil ya da olmamalı, bu işler…
Dikkat edin: Bu belge tarihten, dünden değil, bugünden söz ediyor, 2006 Mart ayından söz ediyor…
2006 Mart ayından sonra, özellikle Ocak 2007'den itibaren bu ülkede yaşananlar malum…
Altını çizelim: Bu belge bir tespit ve bilgi notuna değil, asker gözüyle tedbir alınması gereken durum, kişi ve kurumlara ve bunlara eylem planına işaret ediyor.
Peki neydi bu tedbirler?
Hangileri 2007'de başlayan gelişmelerle ilgilidir?
Ya da Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durumla bir ilgisi var mıdır, bu tedbirlerin?
Bu tür metinler kimi tespitleri doğrulamaktadır.
Nitekim 2003 başından itibaren "geleneksel velayetçi anlayış"ın şu üç temel sorunla karşılaştığını biliyoruz:
1. Arzu etmediği bir siyasi partinin iktidardaki meşru ve baskın varlığı…
2. AB hattında izlenen, geleneksel siyasi yapıları, askeri vesayet dokusunu, Kıbrıs politikası gibi kemikleşmiş resmi tutumları örseleyen demokratikleşme hamleleri ve buna bağlı olarak siyasi alanının genişleme süreci…
3. Bu değişim sürecini AK Parti'ni taşıması… Bu taşımanın (muhafazakar kesimlerin AB projesine yaklaşması ve AB projesinin daha büyük bir toplumsal kesim tarafından sahiplenilmesi üzerinden) hem taşınanın hem taşıyıcının meşruiyetini derinleştirmesi…
Türkiye'nin 2003'ten bu yana yaşadığı gelişmeler, bu nedenle, karşımıza sadece bir değişim öyküsü olarak değil, aynı zamanda vesayetçi devlet dokusunun bu değişime direnme öyküsü olarak çıkmıştır. Başka bir deyişle 2003 yılından itibaren Türkiye hem bir değişim süreci, hem buna karşı örgütlenmiş bir direnç süreci yaşamaktadır…
Andıç ortada…
Bugün yaşadığımız gelişmelerin, "yargısal darbe" girişiminin bu "direnç yapısı"ndan geldiğine ya da bu merkezle yakın ilişki içinde bulunduğuna artık hiç bir şüphe yoktur…
Bu cendereden tek ama tek çıkış yolu vardır:
Demokrasi, daha çok demokrasi, demokratik seferberliktir…
Bu ülkede, siyasi alanın genişlemesi, toplumun çevresinden siyasal-toplumsal hareketlerin etkinliği, bu çerçevede yaşanan demokratik değişiklikler, bugün olduğu gibi hemen her zaman olağanüstü koşulları doğurmuştur.
Ancak olağanüstü koşullar deyince şöyle bir soluklanmak icap eder.
Zira kabul etmek gerekir ki, Türkiye gibi yarı demokratik ya da otoriter nitelikli rejimlerde “ayak”la “baş” yer değiştirmiştir.
Bu tür rejimlerde “olağanüstü durum kural”, buna karşılık “olağan durum ise istisna olarak” karşımıza çıkar.
Dün ve bugün yaşadığımız toplumsal ve siyasi sıkıntıların birçoğu, aslında bu “garip denklem”in bir sonucudur.
Şöyle de denebilir: Türk demokrasisindeki kurumsallaşma eksikliği, kurumsallaşma ile katılma cihazları arasındaki kopukluk önemli ölçüde bu tür olağanüstü durumların ülke üzerine kurduğu tahakkümden kaynaklanmıştır…
Olağanüstü durum denince ilk akla gelen elbet “askeri nitelikli, devlet merkezli, tehdit ve tehlike mantığı üzerine oturan bir vesayet düzeni ile bunun çeşitli otoriter cihazları”dır… İkinci akla gelen ise krizdir: Siyasi bir hâl olarak devlet ve yönetim krizi…
Bizde değişmeyen düzen ve hâl aslında budur…
Daha bir süre önce, 2007 baharında bu yapının ürettiği bu tür bir krizin “şahikası”nı yaşadık…
Asker, gece yarısı yaptığı bir açıklamayla anayasal ve siyasal sistemi bloke etti. Başka bir ifadeyle, devlet-siyaset ayrımına dayanan bir yönetim anlayışının, bunun temel aracı olan iki başlı yürütme modelinin çökmesini cebren, tehditle engelleyerek bir anlamda kendi siyasi rolünü ve askerî vesayet düzenini korudu.
Bedel ağır krizdi…
Koşullar uygun, siyasetçi aktör akıllıydı, patlayan bu krizi, toplumun, seçimlerin velhasıl demokratik araçların müdahalesiyle atlattık.
Bugün karşımızda bir yeni blokaj hali var…
Yeni vesayet hamlesi, yeni bir devlet ve yönetim krizi var…
Sık söylüyoruz, bu kriz ne anlık, ne konjonktürel, ne doğrudan doğruya siyasi aktörlerin nitelikleriyle ilgilidir…
Ciddi bir şekilde yapısaldır…
“Türk cumhuriyet projesi”nin yaşadığı sıkıntıya açık bir gönderme yapmakta, ne denli derin ve yapısal olduğunu ortaya koymaktadır.
Nasıl?
Biraz geriye gidelim…
Çağdaş Türkiye, Balkan savaşlarından sonra korkutulup kaçırılan Rumlarla, kâh Ermeni tehciriyle, kâh kaybedilen topraklardan akın akın gelen Müslüman tebaayla, daha doğrusu İslam etrafında yaşanan türdeşleşmeyle oluşmuştur. Osmanlı, Cumhuriyet'e gayrimüslim unsurların önemli ölçüde tasfiye edildiği bir yapı bırakmıştı. Cumhuriyet ise bu mirası yönetmek ve şekillendirmek için iki önemli projeye sahip olacaktır.
Birinci proje 1800'lerin ortalarından itibaren Kafkasya'dan, Kırım'dan, Balkanlar'dan Anadolu'ya akın akın gelen çoğu etnik olarak Türk olmayan Müslümanları Türkleştirmekti... İkinci proje ise ulusal birliğin asli yapıştırıcısı İslam'ı, agresif laiklik anlayışıyla dönüştürmekti.
Bunlar için “asker kontrolünde otoriter bir cumhuriyetçi yönetim”i sarsılmaz kılmak gerekirdi.
Yapıldı…
Kürtlerin Türkleşmeyi reddetmelerinin ve bir kesim dindarın Kemalistleşerek ehlileşmeye direnmesinin dışında bunlarda kısmen başarılı olundu.
Başarılı olunmayan kısımlar ise bugün bu projeyi ve ülkeyi baştan aşağı sarsmaktadır. İslami kesimin İslam'ı devletin işaret ettiği yönde algılamayı kabul etmemesi, devlet gözlüğüyle ehlileşmemesi ikinci projenin ciddi başarısızlığıdır.
Tehlikeli ve ehlileşmemiş olarak kabul edilen bu toplumsal kesim, gücünü korudukça ve iktidarı meşru yollarla elde tuttukça, asker ve devlet bugün bu iktidarı, her alanda ona ortak olarak, her alanda baskılayarak ve iktidarsızlaştırarak denetlemek yolunu seçmektedir...
Krizin bir nedeni, belki ana nedeni budur...


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














