Chocolat
(1988)
|
A young French woman returns to the vast silence of West Africa to contemplate her childhood days in a colonial outpost in Cameroon. Her strongest memories are of the family's houseboy, Protee - a man of great nobility, intelligence and beauty - and the intricate nature of relationships in a racist society. |
|
|||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||
|
Claire Denis, (21 Nisan 1948, Paris), Fransız yönetmen, senarist ve oyuncu. 14 yaşına kadar Afrika'da kaldı. IDHEC, Fransız Film Okulu'ndan mezun
oldu. Wim Wenders, Jim Jarmush, Jacques Rivette ve Costa-Gavras gibi önemli yönetmenlerin yanında asistanlık yaptı. İlk yönetmenlik ve senaristlik
denemesi olan Chocolat ile Altın Palmiye ve En İyi Yönetmen Cesar'ına aday gösterildi. Bu filmde Afrika'daki deneyimlerini kullanarak 1950'lerin Batı
Afrika'sında yaşayan fransız bir genç kızın duygusal çatışmalarını ve dönemin koloni hayatını anlattı. İkinci filmi olan Man No Turn, Fransa'ya ilk defa
gelen Kamerunlu bir müzik grubun hikayesiydi. Bundan sonraki filmi olan No Fear, No Die ise Fransız toplumunun dışında yaşayan biri Karayipli öteki
Afrikalı iki siyah gencin hikayesini anlatır. Önceki filmlerindeki gibi bu filmiyle de ırksal çatışmalara ve aidiyet olgusuna odaklandı. Herman Melleville'in
'Billy Budd, Sailor' adlı kitabına dayanan Beau Travail adlı filmi ile kitabı filme başarılı bi şekilde oturtmasıyla eleştirmenlerden övgü aldı. Claire Denis,
çağdaş fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biridir.
- Chocolat (1988)
- Man No Run (1989, Belgesel)
- S'en fout la mort (No Far, No Die, 1990)
- Keep It for Yourself (1991, Kısa Film)
- Contre L'oubli (Against Oblivion, 1991)
- Robe â cerceau, La (1992)
- Boom-Boom (1994)
- J'ai Pas Sommeil (I Can't Sleep, 1994)
- À propos de Nice, la suite (Nice, Very Nice, 1995)
- Nénette et Boni (1996)
- Beau travail (İyi İş, Good Work, 1999)
- Trouble Every Day (Her Gün Başka Bir Bela, 2001)
- Vendredi soir (Cuma Akşamı, Friday Night, 2002)
- Ten Minutes Older: The Cello (2002)
- Intrus, L' (Davetsiz, The Intruder, 2004)
- Vers Mathilde (Mathild'e Doğru, 2005, Belgesel)
- 1998 Cannes Film Festivali Altın Palmiye Adayı (Chocolat)
- 1989 Cesar En İyi İlk Film (Chocolat)
- 1996 Locarno Film Festivali Altın Leopar (Nénette et Boni)
- 1996 Locarno Film Festivali Kiliseler Birliği Özel Ödülü (Nénette et Boni)
- 1999 Cenevre Film Festivali Jüri Özel Ödülü (İyi İş)
- 1999 Montreal Film Festivali Büyük Ödül (İyi İş)
- 2001 Cesar Ödülleri En İyi Görüntü Ödülü (İyi İş)
- 2001 Amerikan Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği En İyi Görüntü Ödülü (İyi İş)


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu


