Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Nevruz Bayramı nedeniyle mesaj yayınladı.
İşte kutlama mesajı
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Nevruz’u, Balkanlardan Orta Asya’ya bütün komşu ülkelerin barış, refah ve demokrasi yolunda ilerlemesinin en önemli sembollerinden biri olarak gördüğünü belirterek,
“Nevruz kültürünün bütün dünyada toplumların birbirine yaklaşmasının, hoşgörünün, sevginin ve barışın vesilesi olmasını temenni ediyorum"
dedi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Nevruz
Bayramı nedeniyle yayınladığı mesajda, Nevruz’un, baharın müjdecisi,
birlik, beraberlik ve kardeşliğin sembolü dünyanın en eski ve en zengin barış ve dostluk bayramı olduğunu kaydetti.
Gül,
“Nevruz. Yani yeni gün. Hayatın akışı içerisinde bireyin ve toplumun ruhunda oluşan tortuları, kırgınlıkları, hüzünleri arındırma günü.
Her anlamda yeni gün"
dedi.
Binlerce yıldır baharın vesile edilerek kutlandığı
Nevruz’un her kültürle bağdaşabilen bir özelliğe sahip olduğuna dikkat
çeken Cumhurbaşkanı Gül, Nevruz’un değişmeyen özünün ise birlik içinde
hayatın her şeyini paylaşabilme iradesi olduğunu belirtti.
Cumhurbaşkanı
Gül, Nevruz’un, zaman olarak Kuzey yarım kürede kışın bitişine,
toprağın uyanışına denk geldiğini hatırlatarak, mesajına şöyle devam
etti:
“Nevruz bu yönüyle de yeniden doğuşu sembolize eder.
Nevruzun coşkusu da, bu yeni günde, yeniden doğmak hissiyatından gelir.
Binlerce yıldır Asya’nın steplerinden Balkanlara, Ortadoğudan Anadolu’ya kadar bir büyük coğrafyada yaşayanların; baharı, tabiatı, bereketi,
temennileri, duaları birlikte büyütüp paylaşmalarının ve
zenginleştirmelerinin adıdır Nevruz.
Bu coğrafyada yaşayan
herkesin el ele kutladığı Nevruz, Türk dünyası bakımından bugün daha da
anlamlıdır.
Çünkü Türk dünyası, Türkiye
Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği atılımın ardından, uzun bir dönem süren soğuk kışın ardından baharla uyanan toprak gibi, bağımsızlıklarını kazanan
ve gün geçtikçe kendi ayakları üzerinde durabilen yeni devletlerle bir bahar havası yaşamaktadır.
Şimdi yaşanan problemler, dünle mukayese
edildiğinde iyimser olmak için bütün şartların mevcut olduğu görülecektir.
Bu yüzden günümüzde Nevruz, Türk dünyasında, harcanan emek ve
zamanın boşa gitmediği, her alanda hamlelerin yaşandığı bir coşkuyla kutlanmaktadır."



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu